9 Nisan 2022 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 190


Oğuz Atay
 "Korkuyu Beklerken"
İletişim
 (14. Baskı: 2002)


Açık konuşmam gerekirse "Tutunamayanlar"ı okumuş değilim. Oğuz Atay'ın çok eski tarihlerde, belki de 1980'lerin  başında bir tiyatro eserini izlemiş, bir de "Eylembilim" isimli kısa romanını okumuştum. Gene bir itiraf olacak ama lise yıllarımda toplumcu - gerçekçi edebiyat gündemdeydi ve bireye ağırlık veren eserlere gıcık olunurdu. Yani bir şekilde Oğuz Atay ile buluşamamıştım. 
Oğuz Atay bir romancı ama "Korkuyu Beklerken" öykülerden oluşan bir kitap. Benim için öykü, bir yazara geçer not vermek için en iyi alandır. Oradan bir kapı açar ve girerim. Kimi zaman da kapıyı çarparak girmeden çıkar giderim. Oğuz Atay'la böylesi geç bir buluşma için bu öykü kitabı iyi olacaktı. Bu arada masamın üzerinde "Tutunamayanlar" tuğla gibi duruyor. Okuyacağım ama bir tür 'bunalım edebiyatı' ile yüz yüze geleceğim diye de acayip tırsıyorum. "Peki be adam bunca yıl okumamışsın bundan sonra okusan ne olur, okumasan ne olur?"  diyeceksiniz ama bir "Tutunamayan" olduğum için kaçıracağım şeyler olabilir diye okumam gerektiğini düşünüyorum.  

İlk öykü olan "Beyaz Mantolu Adam" ile kitaba giriş yapıyoruz. "Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı. Parası yoktu. Dileniyordu." diye başlıyor öykü. Böylesi bir başlangıç, dönemin toplumcu gerçekçi tarzına uygun gibi olsa da "Başarısız" olması ve kalabalık içinde yalnızlığı ile farklılaşıyor. Birdenbire bir birey ve de "marjinal" dediğimiz bir bireyle karşılaşıyoruz. İlerleyen bölümlerde ise adamın bir dilenci de olmadığını anlıyoruz ama adamı tümüyle çözümleyemiyoruz.  Belki (büyük ihtimalle) dilsiz de değil ama konuşmuyor. Toplum, kalabalıklar onun etrafında ama o onların hep dışında ayrı bir gezegen gibi. 1970'lerin ortamında onu turist bir hippi de zannediyorlar. Toplum onu dışlamıyor ama içine de almıyor. 
Oğuz Atay'ın öyküleri, 1980'lerden sonra moda olan bireyi esas alan (ki toplumcu gerçekçiliğin tam zıddına) "Bunalım edebiyatı" dediğimiz filmlere ve romanlara da benzemiyor. Kurguyu izlerken içine girip salya sümük olmuyorsunuz... hatta bir o kadar humor duygusuyla şahit olabiliyorsunuz. "Ne evet ne hayır" ile "Tahta At" öykülerinde Atay'ın mizah duygusunu ve ironi ustalığını da buluyoruz, ama ona bir mizahçı demek mümkün değil hatta zor ama bu yetiye sahip ve bu meziyetini eleştirel bakışta başarıyla kullanıyor. Bireyi esas alan bir yazar dediysek de Oğuz Atay'ın toplumsal eleştiriden uzak olduğunu söyleyemeyiz. "Ne Evet ne hayır"da lümpen proletaryadan bir birey işlenirken; "Tahta At"da ise bir Anadolu kasabasındaki  bir çekişme işleniyor. 
"Oğuz Atay üç öyküsünü de mektup şeklinde yazmış. Stefan Zweig, Dostoyevski gibi yazarların da kullandığı bu yöntemi Atay'da da görüyoruz. Bir gazetenin dert dinleme köşesine gelen bir mektuptan yola çıkan "Ne Evet Ne Hayır", haliyle bir öykü gibi akıp, gidiyor. Bu mektupları okurken, içimizden "bu kadar uzun mektup olur mu?" demeden de edemiyoruz hani. Mesela "Bir Mektup" 22 sayfa sürüyor ve okuyan kişiyi ve cevaben yazacağı mektubu merak ediyoruz ama bu mektup öykünün başında "gönderilmedi" ibaresiyle sunuluyor.  Bu öyküde biraz Gogol'vari bir etki hissettim. Bir de "Babama Mektup" var ve bunların hepsi bir öykü oluveriyor. 
Kitaba adını veren "Korkuyu Beklerken" altmış sayfalık uzun bir öykü ama okurken bir anda akıp gidiyorsunuz. Bittiğinde uzun bir film izlemiş gibi oluyorsunuz. Kitabın son öyküsü olan "Demiryolu Hikayecileri" ise başlıbaşına bir lezzet. 
Oğuz Atay'ı okurken kimi zaman Çehov... Gogolvari dedim... kimi zaman da Kafkaesk bir etki var gibi hissettim. Ancak bu tanımlar hiç de uygun değil Oğuz Atay'ın öyküleri için "Atayesk" demek en doğrusu. Gogol'a gelince orada yapacak bir şey yok.... Dostoyevski en başından son noktayı, ""Hepimiz Gogol'un Paltosundan çıktık" diyerek koymuş bir kere. 

APTULİKA


Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...