13 Ağustos 2026 Perşembe

Tarihi Deep Purple ile Ritchie Blackmore Buluşması

 


Ters biridir, onunla aynı şehirde yaşamak bile zordur, anlaşmak zordur vesaire vesaire her ne derseniz deyin ama yaşam boyu bir Deep Purple tutkunu olarak Ritchie Blackmore'u Deep Purple ile birlikte görmek muhteşem bir şeydi. Aradan tamı tamına 33 yıl geçmiş yani çeyrek asırdan fazla. Bir de buna ortaçağ folk müziği yapma sevdasına takılan  Blackmore'un elektro gitara dokunmaması da eklenince bunun önemi daha da artıyor. 

12 Ağustos. gecesi yapılacak Deep Purple konserinde Blakmore'un konuk olarak çıkacağını duyduğumda bunun patavatsız bir şaka ya da tıklanma almak için bir oyun olduğunu düşünmüştüm. Oysa konu böylesi bir hard rock devi olunca bizi şaşkına çevirir. Öyle ya 1976 yazında dağılarak bizi şaşırtan bu grup değil miydi. Her şey bitti dedik... öyle ya artık Rainbow vardı. Aradan 7 yıl geçti ve bir baktık ki, "Perfect Strangers" albümüyle efsane grup tekrar döndü. Aradan bir on yıl daha geçti grubun kuruluşundan beri yer alan Ritchie Blackmore ayrılacaktı. Bu ayrılıktan sonra Deep Purple kalır mı dedik ama gene şaşırttı bizi ve devam ettiler. Hem de ne devam etme. Onların albümlerini dinleyip  müziğe başlayan bebeler şimdi birbiri ardına "veda turnesi" yaparken Deep Purple, seksenli yaşlarında yeniden başlıyor gibi bizi şaşırtabiliyor.

İşte 12 Ağustos, Çarşamba gecesi New York'un Wantagh kentinde gerçekleşen konserde Ritchie Blackmore, Deep Purple ile birlikte   33 yıl sonra ilk kez  sahnedeydi.

1968'de Deep Purple'ı kuran 81 yaşındaki gitarist, grubun "Smoke on the Water" şarkısını seslendirmek için onlara katıldı.  

Bu güzel buluşma da Deep Purple'a yakıştı doğrusu. 

Bu buluşmayı aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz:




GÖRKEM ÖZALP'ın İlk Albümünde Adresi Bulmak.

 


Caz gitaristi Görkem Özalp'ın, ilk mini albümü "Addresses"i ilk kez dinliyorum ama sanki daha önceden de dinlemiş olduğum bir gitarist gibi geldi bana. Bu da sanatçının sağlam duruşu ve müziğe bakışındaki içtenlikten kaynaklanıyor olsa gerek. Zira albümde yer alan dört çalışma caz birikimini özümsemiş ve kendi sözcüklerini sunabilen biriyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.  


Burada hiç yoksa bir yıldır yazı yazmıyorum. Biraz küskünlük biraz da iki yıldır hazırladığım you tube programlarıma ağırlık vermiş olmamdan kaynaklanıyor. Dolayısıyla bu blog, terkedilmiş ve kapatılmış bir dükkan gibi duruyordu. Ancak bir kaç ay önce internette bir bilgi ararken baktım ki benim siteye girmişim. Evet dükkan kapalı ve terkedilmiş ama asla tozlu paslı değil, pırıl pırıl bir vaziyette yaşıyor. Yenilenmese bile bir müze ya da arşiv odası gibi duruyor. O zaman karar verdim ki, "blues perişan blog" devam etmeli. Belki eskiden olduğu gibi güncelin peşinde koşarak değil ama hafızayı depolama adına bazı şeyleri arşive atmalı.

Aylar önce devam kararı almıştım ama hayatın hay huyu içinde unuttum gitti. Ağustos ayının sıcağı ve gündemin akla ziyan ortamında sabah şöyle haber kanalları içinde gezinirken daha da bunaldım ve bir şeyler dinleyeyim dedim. Spotify'de gezinirken karşıma bir EP çıkıverdi ve dinlememle birlikte hem havanın hem de gündemin bunaltıcılığında bir anda sıyrılıverdim. Sadece bir tesadüfle açılan bu ferahlatıcı kapının ardındaki kim diye baktığımda karşımda şu ibareyi görecektim: Görkem Özalp ve ilk albümü, "Addresses". Kısacası amaçsız yolculuğumda adresimi bulmuştum.

Görkem Özalp, bir caz gitaristi ve bestecisi. Lise eğitimini İstanbul Avni Akyol Anadolu Güzel Sanatlar, Müzik Bölümü'nde yapan sanatçı, Yıldız Teknik Üniversitesi (Müzik ve Sahne Sanatları, Caz-Elektro Gitar Ana Sanat Dalı, Lisans, 2004-2010) ve Kingston Üniversitesi (Müzik ve Performans, Yüksek Lisans, 2023-2025)'nde akademik eğitimini tamamlamış. "Addresses" onun ilk albümü ve ben ilk kez dinliyorum ama sanki daha önceden de dinlemiş olduğum bir gitarist gibi geldi bana. Bu da sanatçının sağlam duruşu ve müziğe bakışındaki içtenlikten kaynaklanıyor olsa gerek. Zira albümde yer alan dört çalışma caz birikimini özümsemiş ve kendi sözcüklerini sunabilen biriyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.  

Çağdaş caz, blues ve etnik-folk müzik arasında kendisine bir yer arayan "Addresses"de dört parça yer alıyor.  Bunlardan üçünün bestesi Görkem Özalp'e aitken,  "Beautiful Love" ise Wayne King, Victor Young ve Egbert Van Alstyne’in ortak eseri olan bir caz standardı.

Özalp; kayıtlarda basçılar Cem Tuncer ve Volkan Topakoğlu, davulcu Burak Ersöz ve gitarist Mehmet Esemen ile çalışmış. Albümün gitar ve davul kayıtları Londra’da yapılırken Topakoğlu’nun bas kayıtları İstanbul’da, Esemen’in gitar kayıtları ise Berlin’de gerçekleştirilmiş. Bu açıdan bakıldığında bile çalışmada, kendi içinde bir adres arayışı barındıran bir tavır göze çarpıyor.

Albümün açılışında yer alan "Dance in Ampusia", armonik yapısı itibarıyla bana biraz  Beatles’ın "While My Guitar Gently Weeps" adlı şarkısını hatırlattı. Bu tabi melodik bir benzerlik değil, bas ile gitarın uyumundan kaynaklanan bir duygu.  Baslar, The Beatles’ın parçasındaki gibi karakteristik ve kayıtta önde hissediliyor; notalar, gamın derinliklerine birer birer iniyor. Gitar, akorlarla melodiyi aynı anda çalarak geniş bir tınıyla kulağa geliyor. Bu stil bana biraz da Robert Johnson’ı andırıyor.

Özalp’in internetteki fotoğraflarında bir Tele görüyorum. Kayıtları da bu gitarla yaptığını tahmin ediyorum. Gitarın karakteristik, parlak tizleri hemen hemen bütün kayıtlarda kendini ele veriyor. Bu parçada da özellikle gitar solosunda sıcak, parlak ve bol reverb’lü Tele tonunu fazlasıyla duyuyorum. Bu Tele akımı, son zamanlarda karşıma çıkan pek çok caz gitaristinin kendini kaptırdığı bir eğilim.

İkinci parça "Moda"da bası Volkan Topakoğlu, davulu Burak Ersöz çalarken ikinci gitarda Mehmet Esemen, Özalp’e eşlik ediyor. Özalp, bu parçada ters bir ritmik yapı kullanmış. Parçanın akılda kalıcı bir melodisi var. Esemen’in ve Özalp’in soloları, birbirleriyle karşıtlık oluşturacak şekilde çalınmış. Özalp daha melodik ve Doğu tınılı gamlar kullanırken Esemen, daha çok blues merkezli cümleler kurmuş. Soloların bir süre sonra birleştiği bölüm ise parçanın zirve noktası olmuş. 

"Beautiful Love" ise zaten bir caz standartı olması sebebiyle kulağımıza aşina geliyor. Yorumda dikkatimi çeken Burak Ersöz'ün davulu. Bagetleriyle adeta gitar yorumunu öne çıkartan bir orkestra şefi gibi. 

Folk tınılı bir girişle başlayan"Canbury Gardens" bizi büyülü bir ortama davet ediyor. Bu daveti bir süre sonra bas gitar kucaklıyor. Sadelik içinde yoğun bir armoni içinde kendimizi "Harikalar Diyarı"ndaki "Alice" gibi hissediyoruz. 

Bunaltıcı bir yaz sabahında gündemde boğulmuşken, tesadüfen bulunmuş bir albümde 18 dakika ve 40 saniyelik bir yolculuğa çıktım. Üstelik bu tesadüfi yolculukta adresimi de buldum. Bundan sonra bu adrese daha sıkça uğrayacağımı sanırım.  


Aptulika



5 Şubat 2026 Perşembe

Liste Başı Albümler - 4 Şubat 2026

 ROCK 



1. Somebody Tried To Sell Me A Bridge - VAN MORRISON (Y) - 1

2. One Moment In Time: Live In The USA - ROBIN TROWER (Y) - 1

3. Nightvisions - DEVON ALLMAN (Y) - 1


4. Rolling Your Third Eye (Live) - DAWES (Y) - 1

5. Con Orquesta - THERION (Y) - 1

6. Megadeth - MEGADETH (Y) - 1

7. Alter Bridge - ALTER BRIDGE (Y) - 1

8. Break The Silence - BEYOND THE BLACK (Y) - 1

9. Destination Heaven - DOGWOOD TALES (Y) - 1

10. Krushers of the World - KREATOR (Y) - 1

11. Not Like Everybody Tlse - THE DAMNED (Y) - 1

12. Nothing Left Behind - DANNY BRYANT (Y) - 1







BLUES

1. Can't Take My Story Away - ELLES BAILEY (Y) - 1

2. On My Own - LAURENCE JONES (Y) - 1

3. Pigus Drunkus Maximus - TOP JIMMY AND RHYTHM PIGS (Y) - 1

4. Can't Hide No More (EP) - LOUIS CATO (Y) - 1

5. One Mississippi - ERIC BIBB (Y) - 1

6. Labor of Love - TINSLEY ELLIS (Y) - 1

7. Takin' Back Daydreamin' - BRASSROOTS DISTRICT (Y) - 1


CAZ

1. MSU Jazz Trombones : Spartan Strong - MICHAEL DEASE (Y) - 1

2. Zuversicht - NILS WÜLKER (Y) - 1

3. Lies! Lies! Lies! - AMANDA GINSBURG / ANDY FITE (Y) -1

4. Cosmogonia - YOM (Y) - 1

5. Blossom -  AIRELLE BESSON / LIONEL SUAREZ  (Y) - 1

6. Gospel Music - JOEL ROSS (Y) - 1



23 Ocak 2026 Cuma

Scorpions'ın Efsane Döneminin Bas Gitaristi Francis Buchholz Öldü.



Scorpions'ın 1973'ten 1992'ye kadar bas gitaristi olan Francis Buchholz, 71 yaşında hayata veda etti. Bugün (23 Ocak 2026) sanatçının ailesi ölüm haberini sosyal medyadan duyurdu.  

"Sevgili Francis'imizin dün kanserle verdiği özel bir mücadelenin ardından vefat ettiğini büyük bir üzüntü ve kederle bildiriyoruz. Sevgiyle çevrili olarak, huzur içinde bu dünyadan ayrıldı. Kalplerimiz paramparça oldu. Kanserle mücadelesi boyunca, tıpkı bize öğrettiği gibi, her zorluğun üstesinden bir aile olarak geldik."

Francis Buchholz'a yakın dönemde kanser teşhisi konmuş ve tedavisine başlanmıştı. 

Scorpions'a 1974'te "Fly to the Rainbow" albümünde katılan Buchholz 1991 yılına kadar grupta kaldı. 17 yıl boyunca grubun bas gitaristliğini yapan sanatçı, 1984'teki "Still Loving You", ABD'de 25 numaraya yükselen "Rock You Like a Hurricane" ve 1991'de uluslararası listelerde zirveye çıkan "Wind of Change" gibi unutulmaz şarkılara imzasını attı.  

 19 Şubat 1954'te Batı Almanya'nın Hannover şehrinde doğdu ve gelecekteki Scorpions gitaristi Uli Jon Roth ile birlikte ilk gruplarından birinde yer aldı. Michael Schenker'in UFO'daki ilk dönemine başlamak üzere Scorpions kadrosundan ayrılmasının ardından gruba katıldılar.  

 Buchholz daha sonra Roth ile turneye çıktı ve Schenker'in Temple of Rock grubunun üyesi olarak iki albüm kaydetti. Scorpions projesindeki en son görünümü ise 1995'te çıkan ve 1988'e kadar uzanan konser kayıtlarını içeren Live Bites albümüydü.


Haber kaynağı: https://ultimateclassicrock.com/scorpions-francis-buchholz-dies/

 

21 Ocak 2026 Çarşamba

Men at Work'ü Hatırlıyor musunuz?

 


Men at Work'ü hatırlayanınız var mı? 

Bu soruyu eğer ki yaşı 60'a doğru yol almaya başlamış olanlara sorarsak, alacağımız cevap:

- Hatırlamak mı? Hiç aklımızdan çıkmadı ki.

olacaktır. 

Kimisi grubun müziğini bilmese de grubun ismine aşinadır, ama onların "Down Under" parçasını çaldığımız da ise, eski bir tanıdığı görmüş gibi, "Ha o mu!" diye heyecanla atılacağına eminim. 


         

1980'lere damgasını vuran ve hangi tarz dinliyor olursak olalım onları duyduğumuzda çocukluğumuzu geçirdiğimiz bir mahalleden birini görmüş gibi içimizi bir coşku kaplar. 

İşte o Avustralyalı grup, şimdilerde de bir turneye hazırlanıyormuş. Açıkcası bu haberi gördüğümde şaşırdığımı söyleyebilirim. Buna grubun solisti Colin Hay da şaşırmış ve bu durumu şu sözlerle özetliyor,

"45 yıl sonra bile şarkılarımızı sokakta, radyoda, süpermarketlerde duyuyorum, hala çok popülerler. 1985'ten bu yana  40 yıldan fazla bir zaman geçmiş... 1980'lerde kırk yıl sonra da  Men at Work'ün solisti olacağımı söyleseler inanmazdım."

dedikten sonra da müzikleri için,

"Zamanın sınavından açıkça geçen şey şarkılarmış" 

 diye ekliyor.  

 Men at Work'ün turnesi Nisan ve Mayıs aylarında   Meksika ve Brezilya'da vereceği konserlerle başlayacak.  Ardından, 22 Mayıs'ta Kaliforniya'daki Napa'da düzenlenecek BottleRock Festivali'nde başlayacak bir yaz turnesine çıkmak üzere ABD'ye dönecekler. Oradan Atlanta, Nashville, Detroit ve daha birçok şehirde duraklayacaklar ve turneyi 20 Ağustos'ta Los Angeles'ta sonlandıracaklar.

 Grubun vokalisti Hay gene de şaşkınlığını belirtmeden edemiyor,

 "Son birkaç yıldır, Men at Work olarak bir keşif arayışı içinde turneye çıktım. Hâlâ bir dinleyici kitlemiz olup olmadığını keşfetmek için. Meğerse varmış, her yaştan, her farklı geçmişe sahip insanlar, şarkılarımızda onlara neşe veren bir şeyler buluyorlar. 2026 yazında, müzik dostlarımız Toad the Wet Sprocket ve Shonen Knife ile birlikte mutlu bir şekilde turneye çıkıyoruz. Bunu dört gözle bekliyoruz."


Açıkcası heyecan verici ama insan keşke bu turnenin Avrupa ayağı da olsaydı demeden edemiyor. 

 

18 Ocak 2026 Pazar

TOM KEIFER Efsanevi CINDERELLA Günleriyle Geliyor mu!


Cinderella grubunu 1980'leri nihayete erdirirken tanımıştım ve "Bunlar Janis Joplin'in heavy metal hali!" diye haykırmıştım. Grubun vokalisti Tom Keifer'ın harika vokalinin bu yargımda etkisi de büyüktü hani. O dönemin içinde glam ve hard'n heavy gruplarının çığlıksı tiz vokal bolluğuna karşın Keifer blues kokulu ses yetisiyle hemen ayrılıyor ve beni bir anda sarıyordu. O gün bugündür Keifer ve grubu benim için vazgeçilmez olmuştur. Takip edebildiğim kadar takip ettim ama sonrasında ip koptu zaten gruptan da ortada bir haber yoktu. Bu yılın ilk haberlerine bir göz atarken Tom Keifer'in 2026'da yeni bir turneye hazırlanacağı haberi beni bir anda heyecanlandırıverdi. 

Cinderella'nın ilk albümü "Night Songs" çıktığında yabancı müzik dergilerinde "Bon Jovi'nin tahtına oturacağı" biçiminde yazılar çıkmıştı. Daha sonra onları TRT'de "Nobody's Fool" şarkısının klibiye görüp, dinlediğimde hemen etkisi altına girecektim. Ardından "Night Songs" , "Shake Me",  "Somebody Save Me" derken albümün ve grubun tutkunu olacaktım. Bu adeta çölde bir vaha bulmak gibiydi. Grubun Bon Jovi ve tahtıyla ilgili bi durumu yoktu, sanırım Jon Bon Jovi grubu ilk çıkışında desteklemişti ve işin aslı da biraz buydu. 
O dönemin hard'n heavy ortamında Cinderella gerçek anlamda farklı bakıştı. Evet onların poster görüntüleri alışıldık glamm grupları gibiydi ama müzikal tavırları kökten gelen blues tatlarını da içeriyordu. "Night Songs" u iki yıl sonra çıkan "Long Cold Winter" albümü takip edecekti. On parçalık albümden "Don't Know What You Got (Till It's Gone) ", " The Last Mile ", " Coming Home "ve " Gypsy Road "  gibi "hit" parçalar çıkacaktı ama albüme adını veren parça daha da ayrıcalıklı hale gelip, yıllara meydan okuyan bir yapıt olacaktı. 
Bu iki albümün çıktığı süreçte müzik yazarları tarafından Cinderella'nın diğer glamm ya da hair metal grupları ile anılmak yerine Rolling Stones ve Aerosmith olmaya çalıştığı kaleme alınıyordu.Oysa grup kendi gibiydi ama rock'ın ve blues'un köklerine sıkı sıkıya bağlıydı. 
Grup ara vermeden üçüncü albümü "Heartbreak Station"u çıkartacaktı ve çıta iyiden iyiye blues rock'a evrilecekti. 1990'lı yıllara adım atmıştık ve etrafı yeni heavy içi türler sarmıştı. Bu tür bolluğu içine bir de indie, alternative ve en nihayetinde Grunge depremi yaşanacaktı ki, Cinderella'nın blues dokulu Hard rock'ı biraz gözardı edilmeye başlanacaktı. Ama gene de albümden " Shelter Me " listelere girip, sevilecekti.  

Cinderella dört yıl sonra "Still Climbing"i çıkardığında artık dönem değişmişti ve ortalığı grunge grupları sarmıştı. Cinderella albüme verdiği isim gibi "hala tırmanıyor"du ama bunu kimse fark etmiyordu. 
Muhteşem bir grup dört albümle rock tarihinde unutulmaz yerine oturmuştu. Cinderella ve dört albümü her dönem vazgeçilmezim olacaktı. Kendimce bunun kahredici bir haksızlık olduğunu düşünürüm. İşte 2026'da Tom Keifer'in bir turne hazırlığı içinde olduğu haberi çıkınca ister istemez bunu "Cinderella konseri" olarak heyecanlanıyoruz. Tabi bu haberi değerlendiren ABD'li muhabirler de, "Cinderella'nın tekrar kurulup, bir araya  gelme" ihtimalini soruyorlar. Tom Keifer ise bu ihtimalin olmadığını çünkü Cinderella'nın gitaristi Jeff LaBar'ın 2021'de ölümünden sonra grubun devam etmesinin mümkün olmadığını belirtiyor.  Ancak tabi ki Tom Keifer'in bu solo turnesinde yapılacak konserlerin büyük bir bölümü Cinderella klasiklerinden oluşacak.  

Evet 2026'da yapılacak Tom Keifer turnesinin konserlerinde Cinderella günlerine dönme duygusu insanlar heyecanlandırıyor. Ancak bu turne ABD ile sınırlı olacakmış.  Tom Keifer'ın turnesi 2 Mayıs'ta Baltimore bölgesindeki yıllık M3 Rock Fest'te ana sahne performansı ile başlayacak ve 3 Ağustos'ta Kentucky, Beaver Dam'da sona erecekmiş. Gönül ister ki, bu turne çok tutsun ve dünya turnesi haline gelsin. Bir ihtimal de olsa Tom Keifer'ı ve o güzelim Cinderella günlerini bir İstanbul konseriyle anabilsek. Benimki boş bir  hayal galiba. 

Aptulika

 

15 Ocak 2026 Perşembe

Jeff Beck Ayrıcalığı



 Jeff Beck'in ölümünden bu yana tam 3 yıl geçmiş. Rock gitarının bence kesinlikle en büyük kaybı odur diyebilirim ve eklerim sadece yaptıkları ile değil daha yapacaklarıyla da. İşte onu bütün büyük rock gitaristlerinden farklı kılan yönü de  "keşifçiliği" olsa gerekti. 

Evet bu yazdıklarımı, "Ne diyor be bu adam" diye karşılayacaksınız... belki de. "O şöyle bir gitarist, acayip sololar atardı" gibi afilli sözler etsem herkes mutlu olurdu. 

Neyse daha fazla uzatmayayım asıl mevzuya geleyim. İki gün önce Blues Rock Review  https://bluesrockreview.com/ sitesinde yayınlanan Jon Harper'ın "Three Years Without Jeff Beck: Why His Guitar Still Matters"  (Jeff Beck'siz Geçen Üç Yıl: Gitarının Hala Önemi) yazısını görünce bir anda okumak için atıldım. İşte benim de kafama yıllardır takılan Jeff Beck "farklılığı"nı çok güzel ortaya koyuyordu. İşte o yazı şöyle başlıyordu:

"Jeff Beck'in ölümünden üç yıl sonra bile, yokluğu hâlâ garip geliyor. Müziğinin solması yüzünden değil, etkisinin tarihsel bir dipnot haline gelecek kadar uzun süre yavaşlamaması yüzünden. Beck tek bir döneme, sahneye veya akıma ait değildi. O, gitarın kendisine aitti. Trendler değişip türler parçalandıktan çok sonra bile, Jeff Beck, ifade dolu, korkusuz gitar çalmanın ne olabileceğine dair sürekli bir referans noktası olarak kaldı.

Blues Rock Review'da Jeff Beck'in eşsiz bir yeri var. Geleneksel anlamda düz bir blues gitaristi hiç olmadı, ancak blues her zaman onun müziğinin merkezindeydi. Onu genişletti, bozdu, caz, funk, rock ve elektronik dokularla birleştirdi, ancak duygudan asla kopmadı. Beck'in mirası, listelerde zirveye çıkmak veya radyoda çalınan single'lar üzerine kurulu değil. Saygı, merak ve sese olan tavizsiz bağlılığı üzerine kuruludur. "


Yazıyı buradan tam olarak yayınlamak isterdim ama, bu güzel yazıya ve kıymetli görüşleriyle yazarına saygımdan dolayı aşağıda linkini vereceğim, oradan okursunuz. 

https://bluesrockreview.com/2026/01/three-years-without-jeff-beck-why-his-guitar-still-matters.html


Ve bu JON HARPER imzalı yazının son bölümünden de bir alıntı yapmadan edemeyeceğim,

"Jeff Beck, blues temelli müziğin ruhunu kaybetmeden gelişebileceğini kanıtladı. Teknik ustalığın duygu olmadan hiçbir anlam ifade etmediğini gösterdi. Ve bir sanatçının verebileceği en önemli kariyer kararının meraklı kalmak olduğunu ortaya koydu.

Jeff Beck sadece gitarın nasıl çalındığını değiştirmedi, aynı zamanda nasıl anlaşıldığını da değiştirdi. Bu yüzden, üç yıl sonra bile etkisi azalmadı. Her bir bükülmüş nota ile blues rock'ın geleceğini şekillendirmeye devam ediyor."

Evet yukarda verdiğim linkten yazının tamamını okumanız dileğiyle... büyük usta ve güzel insan JEFF BECK' e saygı duruşumuzu da böylece sunalım.  


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...