3 Mart 2021 Çarşamba

Curtis Salgado'dan yeni albüm: "Damage Control"


 
"Salgado'nun müziği ile dans edebilirsiniz, ama oradaki sözcüklerin ağırlığını taşıyabilmeniz şartıyla." (*)


Şarkıcı, söz yazarı, besteci ve usta armonikacı Curtis Salgado, yeni albümü "Damage Control"ü 26 Şubat 2021'de piyasaya çıkardı. Blues'un efsanevi plak şirketi Alligator etiketiyle çıkan albümü dinlediğimde yazının başına aldığım tanımın her şeyi özetlediğini daha iyi anlayacaktım. Bu sadece bir albüm değil, kırk yıllık Salgado birikiminin görkemli bir temsili.  




Curtis Salgado

"Damage Control"

Alligator Records

(2021)

Albümde 1950'li yılların havası günümüze taşınıyor. Rock'n roll, gospel, blues tarzları eskilerden gelen rüzgarla birleşerek, Salgado'nun hançeri vokaliyle şu ana ulaşıyor. "Damage Control", dört yıl aradan sonra çıktı ama büyük olasılıkla pandemi olmasaydı geçen yıla damgasını vuracaktı. Galiba böylesi daha iyi oldu bu karantina döneminde hasret kaldıklarımızdan dolayı bu albümün güzelliğini daha iyi fark edebildik. 

Yazı yeteneğimin güçlü olmasını çok isterdim ki, Curtis Salgado'nun sesini sizlere anlatabileyim. Bir ses düşünün yanıbaşınızda yumuşacık bir kadife gibi ve an geliyor gırtlaktan haykıran volkana dönüşüyor. Dedim ya ben o kaleme sahip değilim ve o sesi anlatmayı başaramıyorum ama dinlerseniz zaten bana gerek kalmayacak. İşte o anlatmaya yetemediğim bu ses, "Damage Control" albümünde kimi zaman rock'n roll kimi zaman damardan soul kimi zaman da gospel ruhaniliğinde ama blues'ın ironik alaycılığında karşımıza çıkıyor. 

13 parçanın yer aldığı albümde Beatles'tan bildiğimiz Larry Williams klasiği "Slow Down"da yer almakta. Albümün finaline oturan bu parçada ustanın bir rock'n roll demesi var ki, aklıma bizim Objektif Vecdi'nin "Rock'n Roll bööle bişi" nidası geliverdi, ister istemez. Bu yorumda Curtis Salgado sanki bir at arabası sürer gibi ve tekerleklerin ritmini ise piyano tuşeleri tutuyor. Bu sadece bir kavır değil, adeta "rock 'n roll nasıl bişidir"in tek parçada izahı gibi. 

Şimdi de albümün açılışında yer alan "The Longer That I Live" parçasına dönelim. Bir gospel tavrıyla başlayan bu parçada Salgado bizi yer yer BB King tadındaki vokale götürürken hançeri ses tavrının da tadına vardırıyor. Ben hiç bir zaman video klip önerisinde bulunmam. Kendi adıma haklı sebebim; görüntünün dinleme serüvenini bozduğu ya da yanıltıcı olduğudur. Belki geri kafalılık diye de nitelenebilir. ama ben plaktan dinlemeye alışık bir nesilden geldiğim için işin büyüsünün böyle olduğunu düşünürüm. Ama bu sefer size bu parçanın kibini izlemenizi önereceğim. Videoyu izleyerek bu parçayı dinlediğinizde hem yazının başlığındaki cümlenin ne anlama geldiğini daha iyi anlayacaksınız hem de bazı insanlara dans etmenin de ne denli yakıştığını göreceksiniz. 

Tek tek parçaları analiz etmek yerine bir baştan bir de sondan iki parça ile albümden bahsetmeyi yeğliyorum. Kısa bir not olsun diye "What Did Me In Did Me Well" parçasında Salgado"nun armonika imzasını belirteyim. Açıkcası her bir parça uzun uzun anlatılabilir ama albümle ilgili piyanoda Jim Pugh'ın katkısını belirtmeden edemem. 

Aptulika




(*) Blues Magazine ( https://www.bluesmagazine.nl/curtis-salgado-damage-control/)


28 Şubat 2021 Pazar

Montrose grubunun vokalisti Bob James 68 yaşında öldü.



Kaliforniyalı hard rock grubu Montrose'un vokalisti Bob James hayata veda etti. Vokalist, gruba 1975 yılında  Sammy Hagar'ın yerine gelmişti. Las Vegas'taki evinde mide ülseri nedeniyle hayata veda eden Bob James, 68 yaşındaydı.

Gitarist Ronnie Montrose’un kurduğu Montrose grubuna 1975’te katılan Bob James ilk olarak " Warner Bros. Presents" albümünde yer aldı.  1975 yılında yayınlanan "Jump On It"  albümünde de yer alan vokalist gruptan ayrılacaktı.

Bob James daha sonrasında Magnet grubunda devam edecekti.   Humble Pie davulcusu Jerry Shirley ile Peter Frampton'un bir proje grubu olarak kurulan Magnet'in 1979 tarihli "Worldwide Attraction" albümünde vokali üstlenen James, Private Army grubuna geçecekti.    



27 Şubat 2021 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 167



Manuel Benguigui
 "Alman Koleksiyoncu"
Yapı Kredi Yayınları
Çeviri: Aysel Bora
  (2020)

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya savaşın getirdiği mağlubiyet ve sosyal olumsuzluklarla yüzleşebilmek için sanata başvurur. 'Yeni Nesnelcilik' adıyla ortaya çıkan  yenilikçi sanat akımları ( Nowembergruppe, Dresdner Sezesyon, Red Group, Alman Devrimci Sanatçılar Konfederasyonu gibi sanat grupları) 1917'den itibaren yenilikçi ve toplumcu sanat eserleri oluşturmaya başlarlar. Sosyalist, komünist ve demokrat sanatçılardan oluşan bu gruplar üretimleriyle burjuva sanatını reddederler. Dönemin politik dağılımıda buna benzer bir şekildeyken 1919 Versailles Antlaşması bütün sömürgeleri Almanya'nın elinden alması ve devlete ağır bir tazminat yüklemesiyle sağ partiler bu bozgunun faturasını demokratlara, sosyalistlere ve Yahudilere yüklemeye başlarlar. On yıl sonra da ABD'de başlayan ekonomik buhran Almanya'da da etkisini gösterince 1930'larda Hitler'in nasyonal sosyalizmi  burjuva ve halk tarafından öne çıkar.  Bu ara dönemde çıkan devrimci Alman sanatçıları Conrad Felixmüller, Otto Griebel gibi bir çok ressamın sadece bir kaç gravür ve litograf baskısı dünya müzelerine kalırken yağlıboya tablolarından bir çoğu yakıldığı için günümüze kalmamıştır. O dönemden George Grosz, Otto Dix gibi yurtdışına gidebilenlerin eserlerini biliriz. Dadaist, futürist, kübist ve yenilikçi sanat akımlarına öncülük eden bu sanatçıların yapıtları faşizm tarafından 'Dejenere Sanat' ilan edilerek 1938'de lanetlenip, yakılacaktı. (1)

Hitler'in bir ressam olduğu hep söylenegelir.(2) Hatta daha da ileri gidip, nasyonal sosyalistlerin sanattan yüksek düzeyde anladığı gibi bir martavala bile inanılır. Oysa gerici ve faşist iktidar sanata da karşıdır. Ama kremanın üzerinde öyle bir görüntü vardır. İşte "Alman Koleksiyoncu" kitabının kapağını görünce, o dönemden bir belgesel olacağı düşüncesiyle ilgilendim. Manuel Benguigui'nin yazdığı bu eser bir roman. Bilebildiğim kadarıyla yaşanmış bir olaydan hareket etmiyor, yani bir kurgu. Ancak gene de Hitler için sanat eserleri toplayan ERR isminde bir kuruluşun ve de buraya toplanan yapıtlardan bazılarını da Hitler'in yardımcısı Hermann Göring'in seçerek bir koleksiyon oluşturduğu da gerçektir. Yani toparlarsak gerçek olaylardan yola çıkılarak yapılmış bir kurgudan oluşuyor bu roman. 

'Alman Koleksiyoncu' romanında baş kahraman olan Ludwig, 1914 yılında orduya alınıyor. Onun yaşamında sadece sanat eserleri var. Bu küçüklüğünden beri olan bir tutku onda, öyle ki başka bir şeyle de ilgilenmiyor. Sanat yapıtları görmek onda bir tutku ama ne resim yapıyor ne de o tabloları yapan sanatçılarla ilgileniyor. Kitabın ilk satırlarında Ludwig'in ne politikayla ne de karşı cinse bir ilgisinin olmadığını gözlemliyoruz.  Ludwig Birinci Dünya Savaşı'nda cephede bile yanında bulabildiği tablo fotoğraflarına bakıyor. Askerliği ve savaşı sevdiği söylenemez ama karşı da çıkmıyor. Birinci Dünya Savaşı bittikten sonra Ludwig imkan bulduğu ölçüde Avrupa müzelerini geziyor ve o eserleri adeta beyninde depoluyor. 

Sonrasında Nazi dönemi geldiğinde ise gene askere alınır. Ludwig olanları umursamadığı gibi orduda yer almayı da umursamaz. Askerliği sevmez ama nazilere karşı bir fikri de yoktur. İşte o sırada Hitler için sanat eserleri toplayan ERR adlı kurum kurulur. Ludwig buraya kapağı atınca keyfine diyecek yoktur. Naziler bir de Paris'i işgal edince Ludwig kendisini Louvre müzesi'nde bulur. Burada tablolara saatlerce bakacak, onları kayda alacaktır. Orada Nazileri pek sevmeyen bir Fransız sanat tarihçi kızla tanışacaktır. Araların bir aşk yaşanacaktır ama bu da sanat yapıtlarına bağlı bir aşktır. Bu kızın tutuklanıp öldürülmesiyle Ludwig, o kızın kuzeniyle tanışacak ve böylece Parisli direnişçilerin tabloları kurtarma serüveninin içinde bulacaktır kendini. 

Romanda kahramanlar arasında Göring'i de buluyoruz. Sanat eserlerini görüp hafızasına nakleden Ludwig'tir. Göring ise bu tabloları malikanesine taşıyıp, bir koleksiyon oluşturur. Ludwig'e göre Göring o tablolara bakıyor ama göremiyordur. Bir ara Göring, Ludwig'i yanına danışman olarak alacaktır. Böylece bazı yapıtlar Ludwig'in danışmanlığı ile kurtulacaktır. 

Naziler sanat yapıtlarını toparlayıp koleksiyon oluştururlar ama Çağdaş ve yenilikçi yapıtlardan pek haz etmezler. Naziler için klasik yapıtlar önemlidir. Modigliani, Miro gibi ressamların yapıtları onlar için tukakadır. (3) Hatta onlara göre Van Gogh tabloları bile dejenere sanattır. Romanda bu yaklaşımı vurgulayan Helmut isminde bir karakter vardır. Helmut savaş esnasında yaralanmış bir askerdir. Bu yaralanma sonucuda kulağı kesilmiştir. Bu durumdan dolayı herkes ona Van Gogh demeye başlar. Helmut'un ne resimden ne de Van Gogh'tan haberi vardır. Şimdi kitaptan bir bölümle devam edelim, "Van Gogh Nazi rejimince Yahudiler ya da izlenimciler ya da iki kusuru da bünyesinde toplayan yoz sanatçılar arasında sayılıyor. O zaman Helmut'un hayatının zorlaşabileceği düşünülebilir." Durum bu şekilde ama bir gazi olarak madalyalı elbisesinden ayrılmak istemeyen Helmut, ERR'ye kapağı atıyor ama onun derdi tablolar değil, o madalyalarını takabildiği üniformasını giyebilmektir.  

Bu kitapla ilgili bunca yazı yazdığıma bakıp bu romanı tuğla gibi bir şey sanmayın. Tamı tamına 110 sayfalık bir şey... Yani bir başlayıp bitirmeniz mümkün. Hatta yazara bu romanı niye bu kadar kısa yazdı diye kızabilirsiniz bile. Her şeye rağmen "Alman Koleksiyoncu"   sanat yapıtlarını takip etmenize sebep olduğu gibi faşizmin sanata bakışındaki çapsızlığı görmenizi sağlayacak. Bu arada kitabın yazarı Manuel Benguigui 1975 doğumlu Fransız bir yazar. Kabile sanatı üzerine uzmanlaşmış bir galeride çalışan sanatçı, bu güne kadar iki roman kaleme almış. 

Aptulika

(1) Modern Sanat - Nilüfer Öndin - 2019 - Hayalperest Yayınları - Sayfa: 199 - 225
(2) Berthold Brecht - Badanacı şiiri , Halkın Ekmeği _ Say Yayınları
(3) Hitler rejimi 1936 yılında Berlin'de modern sanat yapıtlarını "Dejenere Sanat Sergisi" adıyla aşağılayan bir sergi açar.



Joanna Connor'dan yeni albüm : "4801 South India Avenue"



Chicago slide gitar ustası Joanna Connor'dan yeni albüm. 

"4801 South India Avenue" adını taşıyan ve dün yayınlanan albüme Joe Bonamassa hem iki parçada konuk olarak hem de plak şirketi olarak destek verdi. 


Chicago dolaylarının yaşayan en önemli kadın slide gitar  ustasıve şarkıcı-söz yazarı Joanna Connor, 14. stüdyo albümü '4801 South Indiana Avenue'yu Joe Bonamassa'nın yeni bağımsız plak şirketi Keeping The Blues etiketiyle 26 Şubat 2021'de yayınladı.

2019'da yayınlandığında büyük beğeni toplayan "Rise" albümünün devamı niteliğindeki yeni albüm, Joe Bonamassa ve Josh Smith tarafından Nashville, Tennessee'deki Ocean Way Recording Studios'ta yapıldı.  

 Joanna Connor ismini bilen bilir ama "o da kim?" diyen ve bu ismi duymamış olanlara şunu diyebiliriz:  James Cotton, Buddy Guy, Jimmy Page ve Junior Wells gibi blues ve rock ustalarıyla çalışmış olan Connor,  1980'lerde Chicago'nun prömiyer blues kulübü Kingston Mines'te ilk kez sahneye çıktığından bu yana blues  ve rock barlarda kendi halinde müzik yapmaya devam etmişti. 58 yaşındaki kadın blues gitaristi, pandemi döneminde boş durmadı ve bu muhteşem albümü yaptı. 


Blues aleminde, "gezegendeki en güçlü ve etkili kadın blues gitaristi" diye tanımlanan Connor, caz ve funk birikiminde hard rock'vari gitar çalışı ve agresif, asabi vokaliyle  son derece yenilikçi bir blues rock gitaristi. 

 Yeni albüm, Joanna'nın geçmişte kaydettiği müzikten tamamen yeni bir deneyimi yansıtıyor. Joanna, “Bu albüm, Chicago'da katıldığım blues okuluna bir saygı duruşu” diyor. "Geleneğin ruhunu yakalamaya ve ona ham enerji ve tutku aşılamaya çalıştık." sözleriyle de devam ediyor.

Albümün oluşması ise şöyle gelişmiş. Geçen yılın Mayıs ayında Joanna Connor'un videolarından birini Joe Bonamassa beğenmiş ve ardından da paylaşmış. Ondan sonrada bu video viral olarak yayılarak, geniş bir kesime ulaşmış. Ardından Joe Bonamassa iletişime geçerek bu albüm çalışması için destek vermiş. 

Joe Bonamassa'nın Connor'u duyması sadece bu videoyu görmesiyle olmamış. Joanna Connor, yıllar önce Chicago'daki House of Blues Backporch Stage'de her hafta sahneye çıkarken, Bonamassa devamlı o barın müdavimleri arasındaymış. İsterseniz öykünün bundan sonrasını da Joanna Connor'dan dinleyelim: "Joe yıllardır benden haberdarmış. Bana yapmam gerektiğini hissettiği ve hiç yapmadığım bir albüm yapmak istediğini söyledi."

Evet olay bir anlamda Cinderella masalı gibi ama liyakata ve keşfe önem veren diyarlarda böyle şeyler oluyor. Şu Joe Bonamassa'ya bizim memlekette kimse ısınamadı ama blues rock'ın beyaz atlı prensi gibi. Eskiyi saygıyla yüceltiyor, yeniye kapı açıyor. Sırf bu özellikler bile bizde neden sevilmediğini anlatıyor galiba. Bizde çelme atmak sevilir. 

Teşekkürler Joe Bonamassa !


Kaynaklar: 

bluesmatters.com

joannaconnor.com

Yorum yerleri: Aptulika






25 Şubat 2021 Perşembe

Dione Taylor ile "Spirits In The Water" albümüyle tanışmak.


Dione Taylor yeni albümünün adı Tennessee'deki Tanasi Nehri'nden (Singing River) gelen bir efsaneden alınmış. Efsaneye göre, bu nehirin kenarında  yaşayan bir kadın şarkı söyleyerek insanları nehrin tehlikelerinden koruyormuş.   



Dione Taylor 

 "Spirits In The Water "

Matay Records

(2020)

 Dione Taylor'un albümünü tamamen kapağına fit olarak dinlemeye başladım. Artık müzik işi elde tutulur bir materyalle  olmayıp, dijital paylaşım ile gerçekleştiğinden albüm kapağı neredeyse kırtasiyeden çıkış alırcasına yapıldığı için kapağın falan pek önemi kalmadı haliyle. Bu nedenle Dione Taylor'un bu kapağını görünce merakım depreşiverdi. Duruş olarak 1970'lerin funk albümlerini andırdığı gibi yüzdeki ifadeyle de 1980'lerin soul  ve R&B şarkıcılarını anımsatıyordu. Artık ne çıkarsa bahtıma dedim ve dinledim. Açıkcası albümün ismiyle ilgili yukarda yazdığım o efsaneyi albümü dinledikten sonra öğrenecektim. Nehri ve tehlikelerini bilmem ama Dione Taylor'ın sesinin o efsanedeki koruyucu ve iyileştirici etkiye sahip olduğunu söyleyebilirim. 

Ben Dione Taylor'ı ilk defa bu albümle duydum ama sanatçı 2004'ten bu yana 5 albüm yapmış. Müziğe 4 yaşında org ile adım atan Taylor'ın babası bir papaz ve 10 yaşında da kilisenin orgcusu olmuş. "Spirit In The Water" albümündeki gospel ağırlığınında nedenini böylece daha iyi anlamış oluyoruz. Ancak albüme tamamen bir gospel albümü dememiz doğru olmaz... zira Taylor lise yıllarından sonra ses üzerine iki burs kazanarak Regine Üniversitesi'nde klasik müzik ve opera eğitimi alacaktı. Bununla da yetinmeyen sanatçı üniversitenin caz programına kaydolarak 2003 yılında onur derecesiyle mezun olmuş. Albümü dinlediğimde  Taylor'ın sesinin caza da meylediyor olmasının sebebini anlayacaktım. 

Bu arada Dione Taylor'ın hayat hikayesini anlattım ama nereli olduğunu söylemeyi unuttum. Caz, blues ve soul'a bu denli uygun bu vokalistin ABD'li olduğunu sansam da Kanadalı olduğunu öğrenecektim. Müzikte akademik kariyerinden sonra Taylor, caz öğrencilerine yönelik uluslararası bir yarışma olan "Yeni Nesil Caz" programında 6 öğrenciden biri olarak seçilerek ABD'ye gitmiş. 2004 yılında çıkan ilk albümünden sonra da başarıdan başarıya koşmuş. 

On şarkıdan oluşan "Spirits In The Water" albümünde biri dışında bütün şarkıların söz ve müziği Taylor'a ait. Ses ustalığı ve yorum gücüyle Dione Taylor bu albümün tek hakimi olsa da ikinci kahramanın da gitarist Joel Schwartz olduğunu söylemeliyim. Aynı zamanda prodüktör kafası da taşıyan Schwartz, albümdeki pop, blues, klasik köklerdeki blues, soul gibi çok renkli tarzları yek vücud hale getiren bir etkide sunulmasını sağlıyor. 

Albümün açılış parçası "Water", Joel Schwartz'ın gitar işlemeleriyle muhteşem bir yorum elde edilmesini sağlıyor. Ardından gelen "Workin '", gospel etkisini güçlendiren geri vokalleriyle birlikte akan Taylor vokali ve gitarın enerjiyi elinde tutan değişimleriyle rotayı sağlamlaştırıyor.  Bu iki blues izinden gelen parçanın ardından üçüncü sırayı alan "Where I Belong" ile pop etkili bir yoruma giriyoruz ama burada da gitarın bir anahtar görevi görmesine şahit oluyoruz.  

Siyahi kadın hakları savunucusu ve kölelik karşıtı eylemleriyle tanınan Sojurner Truth'a adanan "Down The Line"da Taylor'un protest bir şarkıda yorumcu gücünü görerek şapka çıkarıyoruz. Parçanın müzikal atmosferine giren banjo, gitar ve keman üçlemesi de yoruma anlamlı bir ruh katıyor. birbirine karışıyor. Hüzünlü "One More Shot" parçasında dobro seçimi ile enstrüman tercihindeki akılcılık devam ediyor. Ritmin vitesi ele aldığı "Spirit"te banjo hakimiyeti alırken davulun kamçı etkili baget sesi dikkat çekiyor. Gospel etkili parçada banjo ile muhteşem bir düelloya giren elektro slayt gitar nefeslerimizi kesiyor. Bu şarkıyı bir yerlere not edin dedikten sonra "How Many Times" ile aynı ritm duygusu devam ediyor. Büyük bir soul vokal lezzeti yanısıra gelen funk gitar... bence bu parçayı da bir yerlere not etseniz iyi olur derim, zira zor zamanlarda ihtiyaç olabilir.

Tam havaya girmiş ritm içinde giderken birden gelen "Darkness" ile duruluyor ve kendimizi delta etkili bir ortamda buluyoruz.  Bir blues klasiği olan "Ain't Gonna Let Nobody Turn Me Around"dan sonra finalde "Running" ile noktayı koyuyoruz ama açıkcası hiç bitmesin istiyoruz. 

Dione Taylor gibi güçlü bir sesle karşılaşmak beni çok mutlu etti. Bundan sonra önceki albümlerinin de peşine düşeceğim. 

Aptulika




Bir dergi 35 yıldır okunur mu?


 

Şimdi yazının başında yer alan resmi görüp, bir çoğunuzun hatıraları canlanacak ve hemen "Evet nasıl o yılları ve Stüdyo İmge'yi unuturum. O 1990'lı yıllarda her ay kaçırmadan alırdım." diyerek atılacaksınız.  Önce biraz nefes alın ve sakinleşin derim, ardından da eklerim, bu çoğunuzun hatıralarınızı alevlendiren o  doksanlı yıllarda benim de yazıp, çizdiğim Stüdyo İmge değil. Yukarda kapağını gördüğünüz 1986 tarihli Stüdyo İmge, yani bu efsanevi derginin ilk dönemi. Hatırladığım kadarıyla üç ya da dört sayı çıkmıştı. Sonrasında yayın hayatı biten Stüdyo İmge uzun bir aradan sonra 1992 yılında başlayan ikinci dönemiyle devam edecekti.

Elimden hiç düşmeyen bu dergi 1986 yılının Mart ayında çıkmıştı. İlk sayısı değildi, sanırım bu sekizinci sayısıydı. Bunun dışında hala sakladığım bu dönemden 4 dergi daha vardır, ama en çok elimin değdiği ve bu güne kadar da bırakmadığım sayısı budur. İlk önce o dönemi yani 35 yıl öncesine şöyle bir bakalım ve ardından da dergide yer alan yazılara bir bakalım sonrasında da neden elimden düşmediğine gelelim. 

Öncelikle dergide neler olduğuna bir bakalım. Tanıl Bora, "Rock Şarkıcısı Kimdir, Ne Yapar?" başlığında bir yazı kaleme almakla kalmamış, Siegfried Schober imzalı olan "Son Rock'ın İdolü: David Bowie" yazısını dilimize çevirmiş. Gökalp Baykal, "Büyük Siyah Umut Jimi Hendrix" yazısını yazarken, Burak Eldem ise Bulutsuzluk Özlemi ile yaptığı röportajı yer almış. Daha o zamanlar Nejat gencecik, akustik gitarlı. Dergide Ömer Zülfü Livaneli ile ilgili Adnan Özer'in kapsamlı bir yazısı, Murat Kural'ın "Rock'ta Yanılsamalar ve Jack Deleon'un çağdaş bale üzerine yazıları bulunmaktaydı. 

Şimdi dergideki yazılara tekrar baktığımda neredeyse her biri üniversite doktora tezi gibiymiş. Dergiyi 35 yıldır elimden düşürmeme sebep olan ise Orhan Kahyaoğlu'nun kaleme aldığı "Geçmiş Zaman Ozanları Jethro Tull" yazısı olmuştu. Bu yazıya eşlik eden Yağız Üresin'in "Ian Anderson Ve Flüt" isimli denemesi ve Feyza Kantur'un çevirisiyle "Thick As A Brick"in Türkçesi yer alıyordu. Bu yazılardan öyle çok yararlanmıştım ki, başta Orhan Kahyaoğlu olmak üzere minnettarım. Feyza Kantur'un ismini de anarak kaç kere Hıbır'da Ian Anderson çizip, bu sözleri yazmışımdır. Orhan Kahyaoğlu'nun bu yazısı benim için çok değerliydi, çünkü yabancı kaynaklardan çeviri değil, her albüm dinlenerek, plak kapaklarından yararlanarak kaleme alınmıştı... yani yıllara yayılan bir birikim vardı. Çok sonraları bu araştırmaları genişleterek (gene bir üniversite tezi hassasiyetinde) 2000 yılında Jethro Tull kitabı haline getirmişti. 

Stüdyo İmge dergisi bir çok eski kuşak rock dinleyicinin hatıralarında yer alır ama bu genellikle 1990'lı yıllarda çıkan ikinci dönemdir. 1986 tarihli bu ilk dönem benim unutamadığımdır. Bir dergi 35 yıl elden düşmez mi? Anlatılılır gibi değil.

O dönem elimde Jethro Tull'ın bir tek yerli baskı "War Child" plağı vardı. "Thick As A Brick" ve diğer albümler çekme kaset kaydıydı. Bu dergi de o yazıyı okurken Gırgır'da da çalışmaya başlamıştım. Bir yıl sonrası da dergiden arkadaşım Eda (Oral) İngiltere'ye gidiyordu. Ona döviz falan bularak, plak sipariş etmiştim. Bir kağıda istediklerimi yazdım ve ekledim, "Para yettiği kadarını alırsan sevinirim." Açıkcası hepsinin geleceğini sanmıyordum ama döndüğünde kallavi bir şekilde Janis Joplin, Jimi Hendrix ve Jethro Tull plakları olacaktı. Şimdi farkettim "3 J" olmuş. Gelen plaklardan biri de "Thick As A Brick"ti. Plak geldiğinde ilk yaptığım tabi ki o dergiyi gene elime almak olacaktı. Jethro Tull'ın o ilk İstanbul konserinin olacağını haber aldığımda ise yatağa bile bu dergiyle giriyordum. 

Dergi işte böyle bi şeydi. Anlatılmaz yaşanır ve yaşandı. 

Aptulika

 


21 Şubat 2021 Pazar

Demirayak'tan yerkürenin ahvali: "Freeze"



Geçen hafta kargo ile gelen bir paketin içinde plak olduğunu anlayacaktım ama elime alınca biraz ağır olmasında, bir box set olabileceği ihtimaline vardım. Tabii, merakla açacaktım. Büyük bir kapaklı kutu üzerinde küp şeklini almış bir dünya görselini görecektim. Merakımın bir anda  o Rusların 'matruşka'sı hesabına döneceğinden mürekkep kuşku ile kutuyu açtım. İçinde beş adet, üzerinde küp şeklinde dünya görselinin devamı illüstrasyon posterlerin ardından bir dosya ve içinde ıslak imzalı, bizzat adıma yazılmış bir mektup ve basın bültenini görecektim. Dosyayı geçtikten sonra onun altında double bir LP plak görüp sonuca ulaştığımı sanırken altta siyah fonlu bir büyük süngerin ortası delinerek yerleştirilmiş bir CD ile yüz yüze gelecektim.  

Bu Demirayak'ın "Freeze" albümüydü... Açıkcası böyle özenli bir tanıtım ve basın promosyonuna çok fazla rastlamış değilim. Hele son yıllarda "Bizim albümü niye yazmıyorsun" diye sitem edenlere, ben de, "bana bilgi gönderseniz dediğimde ise, "Ya işte spotify'de var" yanıtını alıyorum. ( Bu serzenişim tabiki yaptığı albümü ya da tekli'yi sadece dijital platform için üretenlerden değil tabiki... plak olarak basanlardan) Aslına bakarsanız bunca lafı dedim diye sitem etmiyorum, bana albümle ilgili bilgi göndermek yerine, "dinle işte" diye kestirip atanlarla alakalı derdim. Yoksa ben çoktan alıştım, kapağını çizdiğim albümün bile ederini verip satın almaya. ( bir tane veriyorlar gene, sağolsunlar.) Aptalca polemiklere neden olup, kendi kafamı boş yere akla ziyan muhabbetlerle bozmak istemem. Ancak benim derdim, müzik yapan insanların artık başka şeylere de özen göstermesi. 



Peki Demirayak bir grup mu? İsteseniz basın bülteninden de yararlanarak biraz anlatayım. Bu albüm Şükrü Demirayak'ın yaptığı elektronik müzik tarzında üçüncü albümü. İlk albümü olan “Mesaj”ı 2000, aradan onüç yıl sonra ikinci albümü "To Be Or Not To Be" yi 2013 yılında yayımlayan Demirayak Music, pandemi döneminde ürettiği 12 parçadan oluşan “Freeze" albümünde “küresel ısınma, yok olan doğal kaynaklar ve gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakma kaygısı” konularına değiniyor.

 İş yaşamının yanı sıra müzisyen ve koleksiyoner kimliği ile de tanınan Demirayak Music’in can çekişen dünyamızı küp buz içinde dondurduğu üçüncü albümü “Freeze” albümüne geçmeden önce biraz Şükrü Demirayak'ı tanıyalım. 

Şükrü Demirayak'ın müziğe olan tutkusu 11 yaşında satın aldığı ilk plağı ile başladı. Bu tutku yıllar içinde, pop jazz'dan rock'a, new age'den funk müziğe kadar her dalda, benzersiz bir müzik arşivinin oluşmasına ve müzik üretmesine kadar gitti. 1985 yılından itibaren kendi kurduğu, profesyonel müzik stüdyosunda çalışmalarına hız veren Demirayak, ilk bestesine 1986 yılında imza attı.Demirayak'ın müzisyen kimliğinin yanı sıra bir diğer önemli özelliği de koleksiyonerlik. 

Arşivinde pop jazz müzikten rock'a, new age'den funk müziğe kadar dünyanın her yerinden 50 binin üzerinde CD, plak ve kaset bulunan Şükrü Demirayak’ın arşivinde Limited Edition altın müzik player, dünyanın ilk CD çaları, dünyanın ilk kayıt edilmiş müzik çaları, Edison’un icadı Phonograph ve Pink Floyd’un Dark Side Of The Moon albümünde kullanılan klavyesi çalışır durumda yer alıyor. 

1910 – 1950 yılları arası kullanılan art deco mikrofonlar, tüm dünyadan toplanmış binlerce müzik aleti, Pink Floyd’dan, Deep Purple’a, Michael Jackson'dan Marilyn Monroe'ye, Bill Clinton'dan George Washington'a, Thomas Edison’dan Einstein’a, Jean Michel Jarre’dan Steve Jobs’a, Ferdinand Porsche’den, Henry Ford’a yüzlerce çerçeveli ıslak imza da koleksiyonu arasında. Koleksiyonunun en değerli parçalarından bir diğeri ise Times Dergisi'nin kapağında Atatürk'ün bulunduğu sayının orijinali. 

 


Demirayak

"Freeze"

Sarı Ev Music

(2021)

 Elektronik müzik ile ilgili  bilgim ve ilgim Jean Michel Jarre ile Alan Parsons albümlerini tekmili birden dinleyebilmişliğin ötesine geçmemiştir. Hoş onları da elektronik müzik'ten çok progresif rock anlayışında dinlemişimdir. Dolayısıyla şimdi bu albüm ile ilgili bir kritiği kaleme alırken de aynı yaklaşımda olacağım ister istemez. 

Albümü baştan sona dinlemenizi tavsiye ederim. Bütünlüklü bir anlatıma sahip olan "Freeze" albümüne girebilmeniz ve keyif almanız bu şekilde mümkün oluyor. "Ice Drop" ile güzel bir açılış yapıldıktan sonra "Blue Gold" ve "Ice Rain" ile birbirine bağlı giden elektronik müzik rotasında gidiyorsunuz. 

İkili (double) bir albüm olan "Freeze" in ilk plağının B yüzünde elektronik yolculuğu tamamlayıp ikinci plağa geçtiğimizde ise rock dinleyen kulaklara daha yakın tınıları bulmaya başlıyorsunuz.  Hele ki albümün sonuna yerleşen İskender Paydaş ve Erol Temizel remix'leriyle doruğa ulaşan bir finalle buluşuyorsunuz. 

Aptulika




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...