25 Mayıs 2020 Pazartesi

Muraz'dan "Yelkenler Fora"



Gripin grubundan tanıdığımız Murat Başdoğan, nam-ı diğer Muraz
ikinci single çalışması ‘’Yelkenler Fora’’ ile dijital platformlarda yerini alıyor.

Bir önceki single çalışması ‘’Sen ve Ben’’ de de olduğu gibi, ‘'Yelkenler Fora’’ nın da söz, müzik ve düzenlemesi kendisine ait.

Geçirdiğimiz bu zor günlerde, bu şarkı ile, insanları biraz olsun karamsarlıktan çıkartıp, bir yaz akşamı gün batımına götürmeyi, güneşi ve tuzlu suyu tenlerinde hissettirmeyi amaçlıyor.

Cana Çankaya’nın trompeti ile renk kattığı şarkı, akustik-elektronik tarzda karşımıza çıkıyor.
Kapak fotoğrafı Cem Talu imzası taşırken
Hollanda’da çekilen klibin yönetmenliğini de Umut Uslu üstlendi.
Klipte, genç yaşına rağmen birçok başarıya imza atan Sümeyye Serdan da dansları ile eşlik ediyor.

‘’Yelkenler Fora’’ Eğlence Fabrikası aracılığı ile tüm dijital platformlarda yerini alıyor.

(Tanıtım bülteninden)



Caz davulunun "Nabzı" Jimmy Cobb 91 yaşında öldü


Miles Davis'in sadece caz değil müzik tarihine oturmuş albümü "Kind of Blue"nun kadrosundan hayatta kalan son eleman davulcu Jimmy Cobb, dün (24 Mayıs 2020 , Pazar) 91 yaşında hayata veda etti.  



Miles Davis'in efsanevi "Kind of Blue" albümünde davul tarzıyla müzik eleştirmenleri tarafından "Nabız" görevi gördüğü söylenen Jimmy Cobb, pazar günü Manhattan'daki evinde öldü. 



Karısı Eleana Tee Cobb'un yaptığı açıklamaya göre usta müzisyen akciğer kanseri sonucu hayata veda etmiş. 91 yaşında olan Jimmy Cobb caz'ın en önemli albümü olan Miles Davis'in "Kind of Blue"  kadrosundan hayatta kalan son elemandı.   

Jimmy Cobb, 1950'lerin sonlarında en popüler davulculardan biriydi. Erken yaşta başladığı müzik hayatında  kendisini bop öncüleri arasında buldu.  

Cobb 1929'da Washington DC'de doğdu, profesyonel kariyerine Billie Holiday ile başladı ve daha sonra tenor saksofoncu Charlie Rouse ile çalıştı. 

Yirmi bir yaşında New York'a taşındıktan sonra Cobb, Earl Bostic'in grubuyla bir yıl çalıştı ve ardından Dinah Washington, Cannonball Adderley, Dizzy Gillespie ve Stan Getz ile çalışmaya devam etti.

1958'de  caz davulcusu olarak üne kavuştuktan sonra Cobb, Cannonball Adderley ve John Coltrane'in yer aldığı Miles Davis grubunun önemli bir üyesi oldu.  

80'lerde ve 90'larda da düzenli olarak albümler kaydeden Jimmy Cobb, 2000'lerin ilk on yılında da çalışmalarını sürdürmüştü. 




24 Mayıs 2020 Pazar

Dandy Island'ın ikinci single'ı Cuma günü çıkıyor: "Lovin' House"


ilk teklisi "Monster in The Bushes"ı 25 Nisan 2020'de çıkartan Dandy Island grubu, önümüzdeki Cuma günü "Lovin' House" isimli ikinci teklisini çıkaracak.  


 Bora Özden, Ege Erdal, Adil Burak Aydın ve Efe Erdal'dan kurulu Dandy Island, Bora ve Burak tarafından kurulmuş. Bu ikiliyi bir araya getiren ve bu grubu kurmaya iten  David Bowie'nin "Space Oddity"si olmuş. Grup ismine gelince de Baudelaire'in modernist sanatçı tanımlaması "Dandy" etken olmuş. Onlar bu tanımı bir adaya taşımışlar. Kendi ifadeleriyle daha önce yaşadıkları fanusu kırdıkları bir ada.  

 İlk olarak "Monster in the Bushes" teklisini yayınlayan grup,   şimdilerde de "Lovin' House" teklisini çıkartmaya hazırlanıyor. Yaz sonuna doğru da üç şarkılarının olacağı bir EP (kısa albüm)yapmayı da planlıyorlarmış. 



*

"Monster in The Bushes", ritmik giden punk ile rock'n roll tadında bir parça. Bana gelen etkisi 70 sonu ile 80 başındaki İngiliz gruplarının NWOBHM (New Wave Of British Heavy Metal) tarzını hatırlatması oldu. 
Cuma günü çıkacak olan "Lovin House" ise ilk dinleyişte aklıma yer etti ve itiraf etmeliyim ki beni fena halde sardı. İlk tekliye göre daha yumuşak tonlu bir balad. Vokalin ses tonu bana 70'lerin sonundaki İngiliz gruplarını hatırlattı. Geri vokaller ise oldukça etkileyici ve de akılcı yerleştirilmiş. Eski rock dinleyicisinin de seveceği yer yer o eskilerin saykodelik rock havasını da hissettiren bir parça. Sona doğru geri vokallerin efekt etkili katılımı ve sonda vokalin konuşur gibi bitirmesi etkileyici olmuş. 
Tabi bu parçayı anlatmakla olmaz Cuma günü siz de dinlediğinizde daha iyi fikir sahibi olacaksınız. Bu iki parça yeni doğan bir grubun renkliliğini ortaya koyuyor ama bu kadar sadelikte rock yapmanın tehlikesi de tekrara düşmek ama şimdilik bu iki parçada bu olmamış, ilerde çıkacaklarda da bu başarılırsa harika olur. 

Bu kadar şey yazdığım için Dandy Island'dan çok iddialı ya da görkemli şeyler beklemeyin. Benim onlarda sevdiğim yanları varolan rock ortamımıza farklı bir yaklaşım sunuyor olmaları. (Ya da benim o 1970'lerdeki o rock havasını özlüyor olmam) Bakalım zaman ne gösterir.  

Aptulika 



23 Mayıs 2020 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 145


Christian Lax
 "Velodrom Sincapları"
Çeviri: İbrahim Yılmaz
Zebraska Yayınevi
 (2018)



Dostlarım  Kara Murat  &  Rasim Murat’a …


Aptul abi, usulca masanın üzerine bıraktı, büyük boy kalın kapak, kuşe kağıda baskılı çizgi romanı. Uzaktan “Velodrom” u okuyordum ki o an bombanın kucağımda olduğunu anlamamış, bunun Blues Perişan’a  uzun bir aradan sonra bir yazı olacağını da tahmin etmemiştim, ama öyle oldu. Bu bende ki bisiklet sevdası
Sanırım 2013 yılının temmuz ayının en  sıcak yaz günlerinden biri, köyümüzün denize nazır çay bahçesinin  öğleden sonraki sakin saatleri, herkes akşam yoğunluğu için dinlenme, güç toplama peşinde, işletmeci dostum Murat’ın da miskinlik saatleri. İyi bir belgesel izleyicisi olduğunu bilirim boşluklarını değerlendirmede ama bu defa başka bir şey seyrediyor, yaklaşıp bakıyorum usulca  bir yandan da laflarken, gözüm ve kulağım da kayıyor, hem spikere, hem de ekrana. Bir grup bisikletçi topluca sürüyorlar, özel bir atraksiyon yok, fakat geçilen coğrafya ve çekimler harika, spikerlerin sohbeti ondan da öte, tabi tırmanış etapları ya da son düzlük sprintlerinde heyecan olağanüstü… 
İşte bu bisiklet ( izleme ) sevdasına sanırım böyle bir günde başlamış olabilirim.  Ancak  yayınların tüm diğer sporlardan çok daha kaliteli bir spiker kadrosuna sahip oluşu büyük şanstı. En acayip olanı da uzun izleme sürelerine sahip olunmasına rağmen keyifle izlenebiliyor olması,  hem kültürü anlama, hem sporun detaylarını kavrama, özellikle de aynı fiziksel yapılara sahip ve benzer renk  üniformalı yüzün üzerinden adam içinde sporcuları ayırabilme yetisi  ve daha ötesi olaya ilginçlik katıyordu…
Lafı uzatmayalım, Yıl 2013 izlediğimiz yarış bisikletin kabesi  Fransa Turu (Tour de France)’nun 100. Ekspedisyonu.  ( Kısa bilgi : 2013 Fransa Bisiklet Turu, yarışın  100. düzenlenişidir. 30 Haziran'da Fransa'ya bağlı Korsika adasında başlamış, 21 Temmuz'da Şanzelize Caddesi'nde sona ermiştir. Tur toplamda 21 etap yarışından oluşmuş, genel klasmanı Chris Froome (Team Sky) kazanmış,  Nairo Quintana (Movistar Team) ikinci ve Team Katusha bisikletçisi Joaquim Rodríguez üçüncü bitirmiştir. )
Bu yayınlarda Eurosport’tan üç ismin sayesinde ki analım,  Caner Eler, Sarper Günsal ve Berkem Ceylan’ı , Onların anlatımlarından  günler ve uzun saatler boyu dinlediğimiz hikayelerle bisikletin özellikle Avrupa’da ve yine özellikle  Belçika , Hollanda ( Bu bölgenin klasikleri yani tek günlük yarışları efsanedir )  Almanya , İspanya , İtalya ve Fransa’da ne kadar köklü bir geçmiş ve kültüre sahip olduğunu, bir spor ötesi tutku olduğunu, bisikletçilerin zaman zaman kült futbol yıldızlarından daha popüler olabildiklerini ve kendi içinden büyük kahramanlar çıkarabildiklerini de öğreniyoruz. Ha bu arada, geçilen coğrafyaların harikulade güzellikleri yanı sıra, kültürel, tarih, gastronomik detaylarının verilmesi, zaman zaman yarışları izlemek yerine spikerleri dinlemek üzere saatler geçirmemize etken olmuştur. 
Bu sayede tanıdık efsane Eddy Merckx’i,  Tom Boonen‘i, Sir  Bradley Wiggins ‘i , bisikletin üstünde dans eden Contador’u , Messian Köpekbalığı lakaplı Nibali’yi , güçlü ve karizmatik Peter Sagan’ı , tilki gibi kurnaz Cavendish’i , efsane şampiyon Chris Froome’u ve nicelerini … Şüphesiz Lens Armstrong’u ve kirli doping hikayelerini de … 
Spora kültür olarak bakmak, hakkında okumak, kahramanlarının ve hikayelerinin peşinde koşmak da  oldum olası sevdiğim konulardır . Neticede bu yönlerimi bilen Aptul kucağıma “Veledrom Sincapları"nı bırakmıştı. Hele ki Corona Pandemisi nedeniyle tüm dünyada bisiklet yarışlarının da iptal edildiği ve tam da onu çokça özlediğim bu dönemde rast gelmesi ayrı bir manidar oldu doğrusu. 

Hikaye 1940 – 1945 arası  İkinci Dünya Savaşı'nın en derin etkilerinin altındaki şehirlerde biri olan Paris’de geçer. Gerçek hikayeler, gerçek kahramanlar ve büyük bir trajedinin odak noktasında ki efsane bir velodrom (Eğimli bir piste sahip olan bisiklet yarış mekanı ve arenası – Türkiye’de bir tek Konya’da vardı ve kapatıldı ! )  olan Vel d’ Hiv  ‘de …  Biri efsane bir bisikletçi figürü olarak  hayali kahramanımız Sam  ve onun gölgesinde olmak yerine kendi ayakları üzerinde dikilmeyi tercih eden , engelli ama yılmaz direnişçi küçük kardeşi Eddie  …
İkinci Dünya Savaşı'nın en hararetli günleri, Hitler orduları Paris’i işgal etmiş ve işgal altındaki her yerde olduğu gibi hem işgalcilerin yardakçıları hem de işgale karşı direnişçilerin mücadelesini bu çizgi kitap bisiklet hikayesi üzerinden mükemmel aktarıyor .  Kitabın odağında büyük ve güçlü yarışçı Sam’ın yarışları olup , her kazandığı yarışın halka verdiği moral, kardeşi Eddie’nin direnişi duyuran örgütleyen gazetelerde yazıları ve aile arası ilişkiler , Paris ve Vel d’hiv   … 
Albert Richter-veldhiv

Savaşın korkunçluğu aslında kitabın bilinçaltımıza salmak istediği  belkide en önemli şey.  Hitler’in Nazi ordularının tüm Avrupa'yı işgal ettiği ve insanlık dışı soykırımlara ve acılara şahitlik edilen bu dönemde ki tarihi olaylara da kitap not düşmekte. Bunlardan birisi dönemin en büyük ve güçlü yarışçılarından olan ( Bu yarışçılara Velodrom Sincapları denir ve kitap da oradan adını alır. ) Alman olmasına rağmen, Nazi rejimine direnen bu nedenle de Gestapo tarafından öldürülen efsane bisikletçi Albert Richter’in anısına da satır aralarında rastlıyoruz.  Ve kitabın en acıklı olayı ve  vurgu hikayesi, aslında çok üzerinde durulmasa da derinde izlerini hissetten tarihi soykırım olayına da dokunuyor olması.  Yani 14.000 yahudi kadın erkek çocuğun  toplama kamplarına gönderilmek üzere toplandığı ve hapsedildikleri  Vel d’hiv  baskını … 
16 Temmuz 1942'de binlerce Yahudi Paris bisiklet stadyumu Vél d Hiverde toplandı

Hikayenin tarihini’de kısaca not düşelim : İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’yı yöneten Nazi işbirlikçisi Vichy rejimi ile Naziler arasında 1942 yılının Mayıs ve Haziran aylarında Fransa’da yaşayan Yahudilerin toplanması kararı alındı ve Fransız polisi, 15-16 Temmuz günleri 4 bin 500 kişilik bir güçle Paris ve banliyösünde yaşayan 13 bin 152 Yahudiyi apar topar ev ve işyerlerinden alarak ilk aşamada kış velodromu olarak kullanılan “Veledrome d’Hiver”’ yerleştirdi , bu yüzdendir ki bu operasyon da  velodromun kısaltılmış isminden esinlenilip “Vel d’Hiv Baskını” olarak anılır. Tutuklular daha sonra  Fransa içinde “hazırlanmış” toplama kamplarına yerleştirdi ve oradan da malum kamplara gönderildiler  .  Sadece 1942 yılında Fransa’dan Polonya'daki Auschwitz imha kampına 42 bin Yahudi gönderildi. Bunlardan sadece 811’i savaş sonunda Fransa’ya geri dönebildi.
vlodrome-dhiver-HEYKEL-1993

Bilirsiniz bazen bir  kitap, bir film, bir makale ya da bir şarkı sizi alır, bambaşka şeylerin içine çekebilir. Bu da öyle oldu ve ben de ana odağıma Vel d’hiv  velodromu  ve baskınını aldım, araştırınca  yukarıdaki  acı dolu tarihi hikayeye ulaştım. Sonra  velodromun  1959 da artık işe yaramaz ve eski diye yıkılışına, bugün bulunduğu yerde ki sokağın köşesinde köşede, katledilmiş Yahudi’leri temsilen tarihi bir heykel olduğuna. Ve biraz daha araştırınca  tam da bu olayı anlatan ve her ikisi de 2010 yılı yapımı olup ortalamanın üzerinde başarılı olan iki sinema filmine ulaştım ve izledim. The Round Up  ve  Sarah’s Key … İzlemenizi öneririm . 

https://tr.qwe.wiki/wiki/The_Round_Up_(2010_film)

https://tr.qwe.wiki/wiki/Sarah%27s_Key

Yine kurcalayınca edebiyatçıların da bisikleti sevdiklerine, örneğin  Hemigway’in de  Fransa’da bisiklet yarışları izlediği ve yazmaya çalıştığına . Ve tabi bisiklet tutkunu  müzisyenlere kadar geldi şüphesiz ipin ucu.  Örneğin  o dönemler her velodromun bir kraliçesi olduğunu ve Vel d’Hiv’in de  Amerikalı – Fransız Irene Hilda olduğunu öğrendik , ve tabi hemen bulup dinledik .



Yine sevdiğimiz ve daha yakinen bildiğimiz müzisyenlerden biri olan Talking Heads ‘den David Byrne ‘in büyük bir bisiklet tutkunu olduğunu ve  2010 yılında çıkardığı kitabı Bicycle Diaries ‘da  dünyanın her tarafında yaptığı sürüşlerini ve bunlara dair gözlem ve anılarını paylaştığını görüyoruz .

https://www.pandora.com.tr/kitap/bicycle-diaries/294946

Yine Rush’un davulcusu Neil Peart  ‘ın da  bisiklet tecrübelerini 1996 yılında The Masked Rider: Cycling adıyla kitaplaştırdığını görüyoruz .  Peart burada Batı Afrika'da 1988'de Kamerun'da bir ay süren bisiklet turunu ayrıntılarıyla anlatıyor . 

https://en.wikipedia.org/wiki/The_Masked_Rider:_Cycling_in_West_Africa

Ve yine   Elektronik müziğin ilham verici gruplarından ve geçtiğimiz günlerde  kurucu ortağı Florian Schneider, 73 yaşında kaybeden  Kraftwerk’den   Ralf Hutter  ‘un da iflah olmaz bir bisiklet tutkunu olduğunu görüyoruz . Hatta 80'lerin başında Hutter neredeyse kafatasını kırdığı ölümcül bir bisiklet kazası geçirdi. Ameliyattan kurtulduktan sonra, mümkün olan ilk  anda tutkusunu sürdürdü . Grubun 2003 ‘de  Tour de France Film Müzikleri albüm çıkardığını görüyoruz . 


Uzun lafın kısası şu ki 70 sayfalık bir çizgi roman ya da kısa bir kitap sizi alıp bambaşka diyarlara götürebilir .  Bu yüzden okumak sizden kaçmaya uzaklaşmaya çalışsa da siz onu kovalamaya devam edin . 

Geronimo Yalnizkartal
Corona Günlerinde İstanbul  - 22 Mayıs 2020



Editörün Notu: Bu kitap 2018'de çıkmasına rağmen şu anda piyasada yok. Dileriz yayınevi ikinci baskısını yapar.


22 Mayıs 2020 Cuma

Eser Taşkıran soruyor: "Müzik bedava yapılan bir şey mi?"



 aptulika (@blues _ perisan)  Instagram Canlı Yayın'da bugün Eser Taşkıran konuğumuz olacak. 
Eser Taşkıran ismi müzikle profesyonel olarak ilgilenenler için "olmazsa olmaz" bir isimdir. Eski rock dinleyicisi de onu 1990'larda kardeşi Meltem'le kurdukları Egoist grubuyla hatırlayacaklardır. Ama biz Eser'in çok küçük yaşlarda başlayan müzikal yaşamına dünden bugüne şöyle bir (ama çok kısaca)  bakalım:

 4 yaşında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Piyano Bölümü’ne girdi. 
13 yaşında  “Altın Çocuklar Yasası” ile devlet bursu kazandı. 
 14 yaşında ilk orkestra şefliğini yaptı.  
Henüz İtalyan Lisesi’nde ortaokul üçüncü sınıf öğrencisi iken ablası Meltem Taşkıran’la birlikte ilk grupları Gökkuşağı’nı kurdu. 
Grup Gökkuşağı ile 1987-1989 yılları arasında  müzik yarışmalarından ödüller kazandı. 
1990 yılında yine Gökkuşağı ile Polonya’nın Sopot kentinde yapılan Sopot International Music Festival’da ülkemizi temsil etti 
 1991 yılında Barış Manço’nun efsane grubu Kurtalan Ekspres’e katıldı. 
 1995 yılında yine Meltem Taşkıran’la Egoist grubunu kurdu. Egoist 1996’da“Artık Yeter” ve 1998’de de “Egoist II” albümlerini çıkardı.
  Çalışmaları arasında en önemlisi hiç kuşkusuz Barış Manço’nun 41 yıllık sanat hayatını ortaya koyduğu “Mançoloji” albümüdür. Eser Taşkıran bu albümün aranjörlük ve müzik direktörlüğü görevlerini üstlenmiştir.

 Eser Taşkıran bugün  Instagram Canlı Yayını'nda konuğum olacak. Eser'le bugün koronavirüs günlerinde müzik paylaşımları ve sanal konserler sebebiyle, kendi facebook hesabından paylaştığı, "Müzik bedava yapılan bir şey mi?" yazısı üzerine konuşacağız. 

Canlı yayını 
aptulika (@blues _ perisan)
hesabından izleyebilirsiniz. 

Robert Johnson'ın üçüncü bir fotoğrafı gün yüzüne çıktı!









Blues müziğin en etkili ve en esrarengiz kişiliğinin yeni bir fotoğrafı 20 Mayıs itibariyle gün yüzüne çıktı. 
Yeni ortaya çıkan bu fotoğrafın, bugüne kadar bilinen sadece iki fotoğrafı bulunan Robert Johnson'a ait olduğuna kesin gözüyle bakılıyor. 
Çünkü kaynak ailesi: 1938 yılında Johnson öldüğünde (ya da öldürüldüğünde) henüz 12 yaşında olan ve bu fotoğrafı yıllardır saklayan üvey kardeşi Annye Anderson

Bugün 94 yaşında olan Anderson bir de abisiyle olan anılarından oluşan kitap yayınlamak üzere. "Brother Robert: Growing Up With Robert Johnson" (Abim Robert: Robert Johnson ile büyümek) isimli kitap 9 Haziran'da raflarda yerini alacak.

Bilinen iki fotoğrafın birinde şık takım elbisesi, fötr şapkası ve gitarıyla poz vermişti Robert Johnson. Ustanın ölümünden uzun yıllar sonra piyasaya çıkan "The Complete Recordings" albümünde bu fotoğraf kullanılmıştı. 
İkinci fotoğraf ise Memphis'teki bir fotoğraf kabininden, yani o zamanların 'selfie'si; ağzında sigarası, gitarı, beyaz gömleği ve pantolon askısıyla ciddiyetle objektife bakar Johnson
Yeni ortaya çıkan üçüncü fotoğraf da aynı kabinden, aynı gün çekilmiş. Fotoğrafta yine gitar ön planda ve Johnson oldukça mutlu görünüyor.

Eric Clapton'ın "gelmiş geçmiş en önemli bluescu" diye bahsettiği Johnson 1911 Hazlehurst / Mississippi doğumluydu. 1936'da kayıt ettiği hepi topu 29 parça blues'un mihenk taşı olarak kabul edilir. Rivayet odur ki, iyi bir bluescu olma isteğiyle yanıp tutuşan Mississippili genç Robert Johnson bir gece yarısı gitarını alıp yakındaki bir dört yol ağzına (crossroad, Clarksdale kasabasında) gitmesi gerektiği haberini alır. Orada dev bir siyah adam karşısına çıkar karanlıklar arasından. Johnson'ın gitarını alır, akort eder, biraz tıngırdatır ve geri verir. Önceleri yeteneksiz sayılan RJ bir yıldan kısa bir sürede artık delta bluesun kralı olarak anılmaktadır. O güne kadar görülmemiş bir kabiliyetle çalıp söylediği besteleri günümüze kadar blues ile ilgilenen her müzisyene ilham kaynağı olmuş ve sayısız grup ve müzisyen tarafından coverlanmıştır. Efsaneye göre, o karşılaştığı adam şeytanın ta kendisidir ve ona bahşettiği yetenek karşılığında onun ebedi ruhuna sahip olmuştur.

Bu nedenden midir bilinmez ancak kahramanımız genç yaşta hayata gözlerini yumar ve meşhur 27'ler kulübünün ilk üyelerinden biri olur. Nasıl öldüğü hakkında pek çok farklı teori ve üç farklı yerde mezarı bulunmakta.



Şarkı önerileri:

Cross Road Blues

Sweet Home Chicago

I Believe I'll Dust My Broom

18 Mayıs 2020 Pazartesi

Koronavirüs Günlerinde "HOBİ SANILAN MESLEKLERDE DURUM..." üzerine


Bu gece instagram canlı yayınında konuğum radyo yapımcısı ve konser organizasyonları ile tanıdığımız Hicri Bozdağ olacak. Yalnız programda onunla ne konser organizasyonları ne de radyo programlarıyla ilgili konuşacağız. Hicri, koronavirüs günlerinde iki hafta önce facebook sayfasında paylaştığı bir yazı ile kimsenin umursamadığı bir konuya dikkat çekecekti.

Bende bu konuyu instagram canlı yayınıma taşımak istedim. İlk önce Hicri Bozdağ'ın yazdığı o yazıyı sizlerle paylaşayım:

"HOBİ SANILAN MESLEKLERDE DURUM...

Müzisyenler, Sahne Sanatları Sanatçıları (Tiyatro, Bale gibi), Resim Heykel (plastik sanatlar) Sanatçıları, Çizerler, Seslendirme Sanatçıları, vb gibi, … Onların yaptıkları sanat olmakla birlikte, kendisini geçindirecek geliri sağlamak için yaptıkları şey İŞ’tir… Yani onların MESLEKLERİDİR… Yani birçok meslek grubunda olduğu gibi onların yaptığı da onların İŞİ...
Eğer sanatçı olarak sabit ve garanti periyodik ödemeli bir yerde ÇALIŞMIYORSANIZ, yapacağınız şey, SANAT olarak tanımlanan ve genelde HOBİ olarak görülen ya da kabul edilen ama aslen İŞİNİZ olan şeyi bir yerlerde ücreti karşılığında gerçekleştirmek.
Mektepli ya da alaylı sanatçıların, sabit, garanti ve periyodik geliri olan bir çalışma hayatı yoksa ve bir vesile ile ÇALIŞABİLECEĞİ alanlarda, örneğin altı ay gibi bir süre kapatılmışsa, ne yapması gerekir? Yani o sürede gelirini nereden sağlamalı.
Örneğin, anne keman sanatçısı, baba ressam, ortada bir ya da iki çocuk var. Her ikisinin de MESLEĞİ, genel olarak HOBİ kabul edilirken, kendilerini ve çocuklarını geçindirmek için ne yapmalı?
Çevrenizde tanıyın ya da tanımayın bir sanatçı var ise, ONUN sanatını icra etmesinin aslında İŞİNİ yapması olduğunun farkında olmak gerek.

Not: Şunu belirtmem gerekir, ben herhangi bir sanat dalında sanatçı değilim. Ancak çevremde tanıdığım, tanımadığım o kadar çok sanatçı ve sanatçı adayı var ki duyarsız kalmam imkânsız."


Hicri Bozdağ'ın yazdığı yazı üzerine bu gece instagram canlı yayınında konuşacağız. Bu konu gibi bir başka bir hassasiyeti de Cuma günü Eser Taşkıran ile konuşacağız.

Bugünkü canlı yayında  "Hobi Sanılan Meslekler" üzerine Hicri Bozdağ ile konuşurken sanatçıların durumuna ve toplumun onlara bakışına (daha doğrusu bakamayışına) dikkat çekeceğiz.

Cuma günkü canlı yayında ise, "Müzik bedava yapılan bir şey mi?" sorusu üzerine müzik insanı Eser Taşkıran'la konuşacağız. Bu seferde toplumun sanat yapıtına nasıl baktığına (ya da bakamadığına) dikkat çekeceğiz. 

Aptulika


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...