13 Ocak 2024 Cumartesi
Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 217
24 Aralık 2022 Cumartesi
Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 202
Haldun Taner'in tiyatro oyunlarından sonra şimdi de öykü kitaplarına başladım. Öyküleriyle yeni yüzleşmiş olsam da, tiyatro oyunları mı? öyküleri mi? Yani hangi taraf ağır basar sorusunu aklıma getirdim. Açıkcası bu iki kefe de öyle dengeli ki, biri birinden ne bir milim aşağıda ne de yukarda. Ancak iyi öykücü olduğu için bu kadar güzel oyunlar yazmış diyebiliriz ama bunun tam tersini de söylemek mümkün.
"Yaşasın Demokrasi" kapağının güzelliğinden ilk albenisini gösteriyor. Buradaki öyküler 76 yıl önceki ilk demokrasi deneyimimiz yani çok partili döneme geçiş sürecinde yazılmış. Bu çalışmanın bir diğer özelliği de, Taner'in ilk öykü kitabı olması.
10 öykünün bulunduğu bu kitap, o dönemin insanlarının hayatlarından bir dönemin politik ve sosyal durumuna ışık tutuyor. Bir emekçinin hayatına girdiği "Yağlı Kapı", sınıfsal bakışıyla dikkat çekiyor. "Dairede Islahat" ile devlet dairesindeki bürokratik işleyişin içinde politikanın rolü mizahi bir bakışla sunuluyor.
"Heykeli dikilecek adamsın" sözü bizim memleket her ne kadar heykelle sorunluysa da biraz gururumuzu okşar. Ya insan kendi heykelini dikmeye kendi karar verirse ne olur? Haldun Taner'in "Heykel" öyküsünde bunu görüyoruz. Okurken hicivsel anlatımıyla güldüğüm bu öyküde ülkemizin kasabalı yeni zengininin sosyolojik durumu da sergileniyor. "Beatris Mavyan" da ise İstanbul'da yaşayan gayri müslim vatandaşlarımıza ve 1940'larda yaşanan varlık vergisi sürgünlerine gidiyoruz.
Kitaba adını veren öykü "Yaşasın Demokrasi" ise çok partili hayata geçişteki çıkar hesaplarını karşımıza getiriyor. O dönemden bu döneme pek değişen bir şey olmadığını öyküyü okurken anlayacaksınız.
"Geçmiş Zaman Olur ki...", ilk gençlik aşkının unutulmazlığı üzerine ama sonucundaki durumuyla şaşırtıcı ve bir o kadar da mizahi. İstanbul'un eski zamanlarında Maltepe şehirden uzak bir banliyo ve "Sebati Bey'in İstanbul Seferi"nde orada yaşayan eski zaman insanının gözünden modernleşen şehir anlatılıyor.
"Harikliya" öyküsünde 2 Rum vatandaşımızın aşkı işlenirken gelen Amerikan Missouri zırhlısıyla aşklarının nasıl bir karmaşaya döndüğüne şahit oluyoruz.
Her öykü o dönemin sosyal, kültürel, politik hatta sınıfsal açılarıyla işleniyor ama bu "Toplumcu Gerçekçilik'te olduğu gibi ya da kuru bir anlatımla göze sokarcasına değil. Öyleki her okuduğunuz öyküde insana dokunarak yaşamı hissediyorsunuz. Bugün bir başka dönemdeyiz ama her öyküde yakınlık kurmanın ötesinde yaşamaya başlıyoruz. Haldun Taner öyküleri sadece bize değil 50 yıl sonra yaşayacak insanlara da dokunabilecek güçte.
Aptulika
Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 201
Şu ana kadar Haldun Taner'in 9 oyunu ile birlikte bir de öykü kitabını okudum. Şu anda baskısı olan iki oyunu daha var, onları da ısmarladım. Bana ne oldu derseniz; her şey iki ay önce elime bir Haldun Taner kitabı almamla başladı. Ondan sonra kendimi bir kaptırdım gitti. Hatta şu sıralar okuduklarımı tekrar okuyacağım diye korkuyorum. 9 oyununu okudum ama keşke daha yazsaymış demekten kendimi alamıyorum. Bu arada Haldun Taner'in bazı kitaplarının şu anda baskısının tükendiğini de üzülerek öğrendim, bu kriz döneminde yayınevleri kitap basmaya korkarken bazı kitapları tarihe karışabilir.
Geçen yazıda da dediğim gibi, tiyatro oyununu metin halinde okumak yorucudur. Kimi zaman kafanızda dekoru tasarlayamazsınız, kimi zamanda tipleri takip etmekte zorlanırsınız. Oysa Haldun Taner'in oyun metnini okurken sanki tiyatroyu izliyormuş gibi oluyorsunuz.
Kitapta iki oyun yer alıyor. Bunlardan ilki olan "Günün Adamı", Haldun Taner'in yazdığı ilk tiyatro oyunu. 1952 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu için sahneye konulmak için hazırlanmış, provaları yapılmış ama sahnelenememiş. Temsil o dönem "zararlı" bulunarak yasaklanmış. O dönem dememe bakmayın zira bu dönem olsa repertuara bile alınmaz. On yıl boyunca sahnelenemeyen bu oyun ancak 1961 yılında Ulvi Uraz Tiyatrosu'nda ilk kez sahnelenebilmiş.
"Günün Adamı" oyunu çok partili hayata geçiş serüvenimizin başladığı yıllarda geçiyor. 1946 seçimleriyle demokrasiye geçiyoruz ve bugün de aynen süren 'seçim kazanmak uğruna her çeşit namussuzluğun yapılabildiği, bireysel çıkarların toplumsal çıkarların önüne geçtiği,...'gibi konuları işliyor. Demokrasinin doğru dürüst benimsenemediği o yılların komik durumu anlatılırken gülemiyoruz... çünkü aradan onca yıl geçmesine rağmen her şeyin aynen sürdüğünü hatta daha da akla getiremeyeceğimiz şeylerin de olabileceğini düşünüp komediyi duyumsamamızın yerini adeta bir trajedi alıyor. Aradan 70 yıl geçmiş ama oyun metninin tek kelimesi, noktasıyla değiştirilmeden şu an sahneye koysan, herkes bugün için yazılmış bir oyun sanır.
Bu arada "Günün Adamı" bugünü de anlatıyor dedim diye aklınıza hemen iktidar gelmesin. İster iktidar olsun, ister muhalefet bunun hiç bir önemi yok, oyunda verilen demokrasiye geçişte geçerlilik kazanan yanlış değerleri yansıtıyor. Yani demokrasiyi bir değer olarak doğru dürüst benimsemeden yozlaştırılmış bir yönetim biçimi haline getirmek. İşte üniversitede başarılı bir profesörken basına verdiği bir demeçle günün adamı haline gelen bu kişiyi kendi saflarına çekmek için iki parti yarışa girer. İki arada bir derede kalan profesör partinin teklifini kabul eder, işte ondan sonra bir anafora doğru sürüklenir.
Kitaptaki ikinci oyun, "Dışardakiler" ise Haldun Taner'in yazdığı ikinci oyunuymuş, demekki bir başka açıdan da bakarsak, ilk oynanan oyunu diyebiliriz. İlk kez 1957 yılında Ankara Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenen oyunda 1950'lerde topluma egemen olan hür teşebbüs ( şimdilerde serbest piyasa oldu) anlayışının getirdiği kültürel yozlaşma harika bir şekilde sunuluyor.
Aptulika
17 Aralık 2022 Cumartesi
Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 200
Haldun Taner
Haldun Taner ismini 1970'li yıllarda Milliyet gazetesinde yazdığı "Devekuşu'na Mektuplar" köşesindeki makalelerinden ve tiyatro oyunlarından bilirdim. Bizim eve Milliyet alınırdı ve liseye giderken köşe yazarlarının neredeyse hepsini okurdum ama Haldun Taner'inkileri nedendir bilinmez hep es geçmişimdir. Bu arada Milliyet Sanat dergisindeki yazdıklarını okumuştum ama gazetedeki köşesini okumazdım. Kim bilir belki de politikadan bahsetmiyor zannettiğimden okumamış olabilirim. Kuruluşunda da büyük çabası olan Devekuşu Kabare Tiyatrosu'na mektup yazan biri gibi de gelmiş olabilir, bilemiyorum ama çok şey kaçırmış olduğumu şimdi gayet iyi anlıyorum.
Tiyatro oyunlarına gelince çoğunun ismini duydum ama bir tekini bile izleyemedim. Açıkcası tiyatroya lise yıllarında tutku derecesinde meraklıydım. Ancak Haldun Taner oyunlarına ya yaş nedeniyle rast gelemedim ya da bir kaçını Devekuşu Kabare'den hatırlarım ona da pahalı olduğu için gidememiş olabilirim. (Devekuşu Kabare'nin "Yasakları" falan oynadığı büyük mekan zamanları değil, Beyoğlu Sıraselviler'deki sahnesinden bahsediyorum) Ha bu arada o sıralar bazı oyunları da Ankara Devlet Tiyatrosu'nda oynuyor olabilirdi. Yani bir türlü rast gelememiştim. Ancak şimdi bunları kitaptan okuduğumda bir ikisini TRT 'nin TV'de Tiyatro programından biliyor olabilirim. Ha bu arada 1964'te oynanan ve en meşhur eseri "Keşanlı Ali Destanı"nı 1980'lerin sonunda TV'den izlemiştim.
İki ay önce Metin Akpınar'ın hayatını anlatan kitabı okuduktan sonra bir de belgeselini izledim. Sonrasında Devekuşu Kabare Tiyatrosu'nun 1970'lerde kapalı gişe oynayan oyunu "Vatan Kurtaran Şaban"ın kitabını alacaktım. Bu arada tiyatroyu çok sevsem de oyunu okumak bana zor gelir. Kimi zaman tipleri birbirine karıştırırım kimi zaman da isimleri. "Vatan Kurtaran Şaban"ı okumaya başladığımda tipleri, isimleri karıştırmaktan eser kalmadı. Dekorundan ışığına kadar her şey gözümde canlandı. Okurken sanki o gece tiyatroya gitmişim gibi kitabı bitiriyordum. Ertesi gün yeni bir oyuna gidiyordum.
Bir büyük tutkuyla "Vatan Kurtaran Şaban"ı "Ayışığında Şamata", "...Ve Değirmen Dönerdi", "Lütfen Dokunmayın", "Huzur Çıkmazı", "Fazilet Eczanesi" takip edecekti. Bu yazıyı hazırlamadan kısa bir süre öncede "Eşeğin Gölgesi"ni bitirdim. Bu arada bir müzikli oyun olan "Eşeğin Gölgesi"ndeki şarkı bölümlerini okurken neredeyse müziği bile duyar gibi oluyordum. Bu arada oyun ilk kez 1965 yılında sergilenirken müziklerini Yalçın Tura yapmış. Bundan 12 yıl sonra ikinci sergilenişinde müzikleri Cenan Akın yaparken, müzisyenlerin bulunduğu kadroda da basgitarıyla Harun Kolçak yer alıyormuş.
26 Kasım 2022 Cumartesi
Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 199
O konserden sonra bu parçayı Selda'nın "Vurulduk Ey Halkım" LP plağında duyduğumda vazgeçemediğim bir şey haline gelecekti. Bu şarkının Hasan Hüseyin'in şiirinden bestelenmiş olduğunu da anlayınca hemen birbiri ardına kitaplarını alacaktım. İlkönce o dönem üç baskı yapmış olan "Acıyı Bal Eğledik" ile başladı yolculuğum. Ardından "Filizkıran Fırtınası" ve "Kelepçemin Karasında Bir Ak Güvercin" derken o efsanevi "Kavel" kitabı gelecekti. Kavel bir fabrikanın ismi ve burada yapılan grevi bizzat işçilerin arasında o direnişe katılarak bir şiire ve nihayetinde bir destana dönüştürmüştü, Hasan Hüseyin.
10 Eylül 2022 Cumartesi
Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 195
30 Nisan 2022 Cumartesi
Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 192
9 Nisan 2022 Cumartesi
Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 190
16 Ekim 2021 Cumartesi
Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 181
yapmaya kalksanız, kitabın sayfası bir anda 1360 ve ötesine fırlar. Tabii bu işe kalkışan da hayatından bezer hani. Ben kendi adıma 60 yıldır İstanbul'dan başka bir yerde yaşamadım ama öyle mahalle semt adları var ki ilk kez duyuyorum ve görmüşlüğümde yok. Gençlik yıllarımdan sonrası İstanbul öyle şişti ve genişledi ki akıl falan alası gibi değil.
15 Ağustos 2021 Pazar
Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 180
27 Şubat 2021 Cumartesi
Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 167
Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya savaşın getirdiği mağlubiyet ve sosyal olumsuzluklarla yüzleşebilmek için sanata başvurur. 'Yeni Nesnelcilik' adıyla ortaya çıkan yenilikçi sanat akımları ( Nowembergruppe, Dresdner Sezesyon, Red Group, Alman Devrimci Sanatçılar Konfederasyonu gibi sanat grupları) 1917'den itibaren yenilikçi ve toplumcu sanat eserleri oluşturmaya başlarlar. Sosyalist, komünist ve demokrat sanatçılardan oluşan bu gruplar üretimleriyle burjuva sanatını reddederler. Dönemin politik dağılımıda buna benzer bir şekildeyken 1919 Versailles Antlaşması bütün sömürgeleri Almanya'nın elinden alması ve devlete ağır bir tazminat yüklemesiyle sağ partiler bu bozgunun faturasını demokratlara, sosyalistlere ve Yahudilere yüklemeye başlarlar. On yıl sonra da ABD'de başlayan ekonomik buhran Almanya'da da etkisini gösterince 1930'larda Hitler'in nasyonal sosyalizmi burjuva ve halk tarafından öne çıkar. Bu ara dönemde çıkan devrimci Alman sanatçıları Conrad Felixmüller, Otto Griebel gibi bir çok ressamın sadece bir kaç gravür ve litograf baskısı dünya müzelerine kalırken yağlıboya tablolarından bir çoğu yakıldığı için günümüze kalmamıştır. O dönemden George Grosz, Otto Dix gibi yurtdışına gidebilenlerin eserlerini biliriz. Dadaist, futürist, kübist ve yenilikçi sanat akımlarına öncülük eden bu sanatçıların yapıtları faşizm tarafından 'Dejenere Sanat' ilan edilerek 1938'de lanetlenip, yakılacaktı. (1)
Hitler'in bir ressam olduğu hep söylenegelir.(2) Hatta daha da ileri gidip, nasyonal sosyalistlerin sanattan yüksek düzeyde anladığı gibi bir martavala bile inanılır. Oysa gerici ve faşist iktidar sanata da karşıdır. Ama kremanın üzerinde öyle bir görüntü vardır. İşte "Alman Koleksiyoncu" kitabının kapağını görünce, o dönemden bir belgesel olacağı düşüncesiyle ilgilendim. Manuel Benguigui'nin yazdığı bu eser bir roman. Bilebildiğim kadarıyla yaşanmış bir olaydan hareket etmiyor, yani bir kurgu. Ancak gene de Hitler için sanat eserleri toplayan ERR isminde bir kuruluşun ve de buraya toplanan yapıtlardan bazılarını da Hitler'in yardımcısı Hermann Göring'in seçerek bir koleksiyon oluşturduğu da gerçektir. Yani toparlarsak gerçek olaylardan yola çıkılarak yapılmış bir kurgudan oluşuyor bu roman.
'Alman Koleksiyoncu' romanında baş kahraman olan Ludwig, 1914 yılında orduya alınıyor. Onun yaşamında sadece sanat eserleri var. Bu küçüklüğünden beri olan bir tutku onda, öyle ki başka bir şeyle de ilgilenmiyor. Sanat yapıtları görmek onda bir tutku ama ne resim yapıyor ne de o tabloları yapan sanatçılarla ilgileniyor. Kitabın ilk satırlarında Ludwig'in ne politikayla ne de karşı cinse bir ilgisinin olmadığını gözlemliyoruz. Ludwig Birinci Dünya Savaşı'nda cephede bile yanında bulabildiği tablo fotoğraflarına bakıyor. Askerliği ve savaşı sevdiği söylenemez ama karşı da çıkmıyor. Birinci Dünya Savaşı bittikten sonra Ludwig imkan bulduğu ölçüde Avrupa müzelerini geziyor ve o eserleri adeta beyninde depoluyor.
Sonrasında Nazi dönemi geldiğinde ise gene askere alınır. Ludwig olanları umursamadığı gibi orduda yer almayı da umursamaz. Askerliği sevmez ama nazilere karşı bir fikri de yoktur. İşte o sırada Hitler için sanat eserleri toplayan ERR adlı kurum kurulur. Ludwig buraya kapağı atınca keyfine diyecek yoktur. Naziler bir de Paris'i işgal edince Ludwig kendisini Louvre müzesi'nde bulur. Burada tablolara saatlerce bakacak, onları kayda alacaktır. Orada Nazileri pek sevmeyen bir Fransız sanat tarihçi kızla tanışacaktır. Araların bir aşk yaşanacaktır ama bu da sanat yapıtlarına bağlı bir aşktır. Bu kızın tutuklanıp öldürülmesiyle Ludwig, o kızın kuzeniyle tanışacak ve böylece Parisli direnişçilerin tabloları kurtarma serüveninin içinde bulacaktır kendini.
Romanda kahramanlar arasında Göring'i de buluyoruz. Sanat eserlerini görüp hafızasına nakleden Ludwig'tir. Göring ise bu tabloları malikanesine taşıyıp, bir koleksiyon oluşturur. Ludwig'e göre Göring o tablolara bakıyor ama göremiyordur. Bir ara Göring, Ludwig'i yanına danışman olarak alacaktır. Böylece bazı yapıtlar Ludwig'in danışmanlığı ile kurtulacaktır.
Naziler sanat yapıtlarını toparlayıp koleksiyon oluştururlar ama Çağdaş ve yenilikçi yapıtlardan pek haz etmezler. Naziler için klasik yapıtlar önemlidir. Modigliani, Miro gibi ressamların yapıtları onlar için tukakadır. (3) Hatta onlara göre Van Gogh tabloları bile dejenere sanattır. Romanda bu yaklaşımı vurgulayan Helmut isminde bir karakter vardır. Helmut savaş esnasında yaralanmış bir askerdir. Bu yaralanma sonucuda kulağı kesilmiştir. Bu durumdan dolayı herkes ona Van Gogh demeye başlar. Helmut'un ne resimden ne de Van Gogh'tan haberi vardır. Şimdi kitaptan bir bölümle devam edelim, "Van Gogh Nazi rejimince Yahudiler ya da izlenimciler ya da iki kusuru da bünyesinde toplayan yoz sanatçılar arasında sayılıyor. O zaman Helmut'un hayatının zorlaşabileceği düşünülebilir." Durum bu şekilde ama bir gazi olarak madalyalı elbisesinden ayrılmak istemeyen Helmut, ERR'ye kapağı atıyor ama onun derdi tablolar değil, o madalyalarını takabildiği üniformasını giyebilmektir.
Bu kitapla ilgili bunca yazı yazdığıma bakıp bu romanı tuğla gibi bir şey sanmayın. Tamı tamına 110 sayfalık bir şey... Yani bir başlayıp bitirmeniz mümkün. Hatta yazara bu romanı niye bu kadar kısa yazdı diye kızabilirsiniz bile. Her şeye rağmen "Alman Koleksiyoncu" sanat yapıtlarını takip etmenize sebep olduğu gibi faşizmin sanata bakışındaki çapsızlığı görmenizi sağlayacak. Bu arada kitabın yazarı Manuel Benguigui 1975 doğumlu Fransız bir yazar. Kabile sanatı üzerine uzmanlaşmış bir galeride çalışan sanatçı, bu güne kadar iki roman kaleme almış.
Aptulika
10 Ocak 2021 Pazar
Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 160
(2018)
31 Temmuz 2020 Cuma
Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 150
Çoğu kez şairlikle bütünleşmiş edebiyatçıların roman, öykü alanındaki çalışmaları biraz gölgede kalmıştır. Şairlikle bu denli bütünleşmiş olan Orhan Veli'nin öykülerini okumaya başlarken de çok fazla beklentiye girmedim açıkcası. Ancak okumaya başladığımda şiirden öykü alanına muhteşem bir adım olduğunu görecektim. Öyleki hala bir şair ama şiir denizinden öykü adasının iskelesine kayığını gemici düğümüyle bağlamış. Güzel bir geçiş ve insan devamını iştahla bekliyor. Elbetteki ömrü vefa etseydi şiir gene devam edecekti Orhan Veli'nin evrenin de ama öykü ve düzyazıdaki işlerini de takip edecektik kuşkusuz. Zaten yaptığı çevirileri ve yenilikçi şiir hakkındaki görüşlerini sunduğu düzyazılarını da okuyabilmiştik o kısa ömre sığdırılarak. Demek ki daha sonrası da öyküleriyle hayatımıza girecekmiş.
Orhan Veli'nin şiirlerini seviyorsanız "Hoşgör Köftecisi"ni mutlaka okuyun derim. Ben kitabı aldım ve kendime bir bira açtım... Bira bittiğinde kitap çoktan bitmişti. Bu zevki çok fazla geciktirmeden gerçekleştirin derim.
5 Temmuz 2020 Pazar
Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 149
İrlandalı oyun yazarı, şair ve romancı Oscar Wilde bu masalları 1888 yılında yani bir nevi çıraklık döneminde yazmıştır ama buna rağmen büyük bir ustalık ve yetkinlik taşıyan 5 öykü çıkarmıştır. Bencilliği, duyarsızlığı gözler önüne seren yazar, hicvi de toplumsal eleştiri yönünde çok da güzel kullanmış.
Bu masallar çocuklarınıza da anlatabilirsiniz ama asıl zevkine varacak olan yetişkinler olacağı kanaatindeyim. Şu sıcaklarda deniz kenarına gittiğinizde ya da bir kafede ya da bir birayı yudumlarken yanınızda bu kitap olsun derim, çünkü bir solukta okuyacaksınız.
28 Haziran 2020 Pazar
Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 148
Kazuo Ishigura'nın "Avunamayanlar"ından sonra hemen bu kitabı da alıp okuyacaktım. Bu sefer ki 267 sayfa yani "Avunamayanlar" gibi tuğla değildi, ama "Gömülü Dev"i daha uzun sürede okuyabilecektim. Hatta yarısına gelmeden bırakma ihtimalim bile vardı. Buna sebep ise "Gömülü Dev"in biraz fantastik bir yapıda olmasıydı. Rock dinleyenler ve çizerler arasında Fantastik edebiyatla arası iyi olmayan belki de tek kişiyim. Bazen bunun bir ayıp ya da utanç olduğunu bile düşünmüşümdür. Tabi ki hepten bu alanda pencerem kapalı değildir, bu tipte yapılmış çizgi romanlara illüstrasyonlara zevk alarak bakarım ama konu falan umrumda olmaz sadece bir tablo gibi bakmaktır benimkisi.
"Avunamayanlar"dan sonra "Gömülü Dev"e başlayınca birdenbire gizemli ve fantastik ortama giriverecektim. Tabi bu benim için bir bocalama olacaktı. Bu bocalama da o tasvirlere kafamda tablo gibi baktığım için konudan uzaklaşıyor ve okumam uzuyordu. Kitabın ortasına geldiğimde ise olaylar fantastikten masal havasına geçecekti (ki ilginçtir masal formunu da çok severim- hatta masalların çocuklar için yazılmadığını düşünürüm ve Anderson, Grim Kardeşlerin yazdıklarının asıl halini okuyunca da bunun böyle olduğunu da anlamıştım.) böylece roman benim için akıp gitmeye başlayacaktı.
Eğer fantastik edebiyata meraklıysanız, "Gömülü Dev"i mutlaka okuyun derim. Romalılar Britanya'yı terk etmiş, savaş bitmiş ve
Britonlar'dan Axl ile Beatrice yıllardır görmedikleri oğullarına kavuşmak için tehlikeli topraklarda zorlu bir yolculuğu göze alıyorlar. Bu yolculukta yollarının kesişeceği kişiler var: Sakson savaşçı, öksüz oğlan ve tıpkı Axl'la Beatrice gibi geçmişinde kaybolmuş, hatıralarının vaat ettiklerine ve alıp götürdüklerine yenik bir şövalye.
Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 147
Şimdi gelelim kitabı tavsiye üzerine alıp, bu kadar uzun süre okumadan bekletmemin nedeni ne olabilirdi ki? Romanın yazarının isminden Japon olduğunu anlamam olacaktı. Bir ön yargı olabilir ama Japon müziği vesairesi bana sıkıcı gelir. İşte bu romanda da başlamaya korktum. Ne zaman ki pandemi dönemi geldi ve hemen "evde okunmamış kitapları okuma festivali"ni başlattım. Tabi ilk olarak da bu kitaptan başlayacaktım. Ha bir de hakkını yemeyeyim Meral Akman, bu köşede Kazuo İshiguro'nun "Noktürnler" isimli öykü kitabını yazmıştı. Bütün bunlar bir araya gelince artık dönüş yok, okuyacaktım. Hani yazın ilk denize gireceksinizdir ya, özlemle kumsaldan yürürsünüz ve ayağınız suya değdiğinde neredeyse vazgeçecek gibi olursunuz ama dönmeyi de kendinize yediremezsiniz. Biraz daha yürürsünüz su ayak bileklerinize gelir ve bir kaç adım daha attıktan sonra su mayonuzu hafiften ıslatacağı derinliğe gelirsiniz ve kollarınızı birbirine sarıp alışmayı beklersiniz ama salak şaşkın bir haldesinizdir ve bir anda kendinizi suya atarsınız, sonra da çıkmak bilmezsiniz. İşte bu durum vaziyette kendimi kitabın içine attım.
Yazarımız Kazou, Japon kökenli ama 5 yaşından itibaren İngiltere'de yaşamaya başlamış. Yani ona bir Japon yazardan çok İngiliz demek daha doğru. İşe bak sanki doğma büyüme Londralıymışım gibi laf ediyorum. Her neyse daha kitabın ilk sayfalarında, "Resepsiyonun önünde çok sayıda Japon neşe içinde birbirlerini selamlıyorlardı." cümlesini görünce yazarın yaptığı bu ironiyi çok tuttum. Kazuo Ishiguro, Japon asıllı ama İngiliz bir yazar, "Avunamayanlar" romanında da belli ülke yok; sadece Avrupa'da olduğunu tahmin ettiğimiz bir şehre konsere gelen bir piyanistin öyküsü anlatılıyor.
Ryder isminde tüm dünyada tanınan ve şöhretli bir piyanist. Kariyerinde öneme haiz bir konser vermek için isimsiz bir Avrupa kentine geliyor. Konser birkaç gün sonra verilecektir ve o kalacağı otele gelir. İşte o andan itibaren karşısına çıkan herkes ondan bir şeyler ister, kendi dertlerini anlatırlar. Oysa Ryder'ın bir prova yapmasına bile olanak verilmez. Bir de adamımız birkaç gün sonra vereceği konseri bilir ama bundan başka da bir şeyi hatırlayamaz.
Şimdi kitabın arkasındaki tanıtım yazısından alıntı yapayım, sonra da diyeceklerimi söyleyeyim...
"Karşılaştığı herkesin niçin ondan bir şeyler istediğini, çok uzak olması gereken yerlere nasıl hemen ulaşıverdiğini, saatler sürmesi gereken bir sohbeti üç dakikalık asansör yolculuğuna nasıl sığdırdığını anlayamaz. Kendini olaylara ve çevresindeki insanlara teslim eden belleksiz piyanist, geçmişin ve geleceğin kırılgan bir şimdiki anda çakıştığı sürreal bir dünyaya savrulur. Çok geçmeden, yaklaşan konser gecesinin hayatının en önemli performansı olduğunu fark edecektir. İşlevini yitirmiş toplumsal düzenin bireyler üzerindeki yaralayıcı baskısını hemen her eserinde zarafetle ilan eden Kazuo Ishiguro, Avunamayanlar'da hayatı kontrolden çıkan bir adamın çok boyutlu hikâyesini anlatıyor."
Kitabı okumaya başlamamla çoğu kez İstanbul dışında bir yere davet edildiğimde karşılaştığım durumları farkettim. Nasıl mı? Sizi konuk ederler, hava alanından ya da otobüs terminalinden alırlar, kalacağınız otele kadar götürürler. İşte o arada davet eden belediye ise arabadaki şöför ile belediye görevlisi kendi sohbetlerini yaparlar ve sen onları dinlersin. Otele geldiğinde de güler yüzle sizi karşılarlar ama özne gene sen değilsindir. Bir ara davet edildiğim bir yerde etkinliği yapan belediye ile rekabet içinde olan (aynı partili) kişiler bana kendi dertlerini anlatıp, "aslında sizi biz davet etseydik, şöyle ağırlardık" diye şikayette bulunmuşlardı. "Avunamayanlar"ı okurken biraz da bu konunun evrensel olduğunu anlayacaktım.
Kitap tabiki bir konsere davet edilen bir müzisyenin yaşadıklarının ötesinde başka bir konuya da dikkat çekiyor bence. Son yıllarda farketmişsinizdir, TV tartışmalarında herkes kendi konuşmasını dinliyor, karşısındakinin ne dediği artık önemli değil gibi. Sosyal paylaşım sitelerinde yorum üzerine yorum yazıyoruz ama yorum yaptığımız paylaşım unutulup gidiyor. İşte bu dünya ahvali "Avunamayanlar" da 540 sayfada kimi zaman güldürerek, kimi zaman sizi zıvanadan çıkararak sürüp gidiyor.
Kitap 540 sayfa, yani tuğla gibi ama sizi korkutmasın, acayip akıp gidiyorsunuz. Bir de tuğla gibi kitaptan insanlar niye kaçarlar onu da anlamam. Örneğin 100 sayfalık kitaba 14 ya da 20 lira veriyorsunuz; oysa 550 sayfalık kitabı 26 ya da 30 liraya alıyorsunuz... yani daha hesaplı.
Kazuo Ishiguro'nun "Avunamayanlar" romanını yazın ilk denize girişiniz gibi cumburlop atlayın derim. Bakalım siz avunamayanlardan mısınız yoksa o arada kalan piyanist misiniz yoksa aslında her iki yanda da bulunuyor muyuz?
Aptulika























