Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ocak 2024 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 217



Yan Lianke
 "Günler Aylar Yıllar"
Çeviri: Erdem Kurtuldu
Jaguar Kitap
  (6. Basım Aralık 2020)

1958 doğumlu Yan Lianke, Çin'in yaşayan en güçlü yazarlarından biri olarak vasıflandırılıyor. Açıkcası Çin edebiyatından örnekler bana hep sıkıcı gelmiştir ama son yıllarda düşüncem tam tersine olmaya başladı. Bunun da en önemli yanı bu yapıtları eskiden İngilizce çevirilerinden dilimize aktarmalarından kaynaklanıyor olabilirdi. Şimdilerde bu işe el atanlar çevirileri Çince aslından yaptırıyorlar ve böylece eserlerin asıl değerleri daha iyi ortaya çıkıyor. "Günler Aylar Yıllar" romanını çeviren Erdem Kurtuldu, akademik eğitimini Çin hükümetinden aldığı bursla Pekin Dil ve Kültür Üniversitesi'nde Çince üzerine yapmış. Bu arada bu çevirmenin Yu Hua'nın "Kanını Satan Adam" romanını da çevirdiğini öğrenmem de çok iyi oldu, zira o eseri de çok sevmiştim. 

Siz romanla ilgili övücü sözler ettiğime bakmayın, kitabı ilk okumaya başladığımda can sıkıcı bulup, yarım bırakmayı bile düşünmüştüm. Konu hem Çin'de hem de köyde geçiyordu ki köy romanları beni hep iter. Kuraklık yaşanan bir köyde ahali terki diyar etmiş, sadece bir köpek ve ihtiyar bir adam kalmıştır. İşte böyle başlayan bir romanda onların yaşam mücadalesi anlatılır ki, bu benim için kabus olabilecek bir konudur. 

Kitabı okumaya böyle bir sıkıntıyla başladım. Bir ihtiyar adam ve bir köpek hem de kör. Onların bir mısır tanesini yetiştirebilmek, bir damla su bulma çabaları en ince detayına kadar verilirken kitabı bırakmam an meselesiydi. Neredeyse 5 sayfa okuyup, ertesi güne bırakıyordum. Bu böyle neredeyse bir haftaya yakın sürdü. Sonra bir baktım ki romanı her gün beş sayfa okumam sıkılmaktan çok zevke dönmüştü. O anları kafamda bir film karesi gibi canlandırıyor ve keyif alıyordum. Adeta kitabın okuma süresini uzatarak tadı arttırıyordum. Öyle ki topu topu 102 sayfalık kitabı 15 günde bitirecektim.  

Aptulika


24 Aralık 2022 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 202

Haldun Taner
 "Yaşasın Demokrasi"
Yapı Kredi Yayınları
  (3. Basım Mart 2022)

Haldun Taner'in tiyatro oyunlarından sonra şimdi de öykü kitaplarına başladım. Öyküleriyle yeni yüzleşmiş olsam da, tiyatro oyunları mı? öyküleri mi? Yani hangi taraf ağır basar sorusunu aklıma getirdim. Açıkcası bu iki kefe de öyle dengeli ki, biri birinden ne bir milim aşağıda ne de yukarda. Ancak iyi öykücü olduğu için bu kadar güzel oyunlar yazmış diyebiliriz ama bunun tam tersini de söylemek mümkün. 

"Yaşasın Demokrasi" kapağının güzelliğinden ilk albenisini gösteriyor. Buradaki öyküler 76 yıl önceki ilk demokrasi deneyimimiz yani çok partili döneme geçiş sürecinde yazılmış. Bu  çalışmanın bir diğer özelliği de, Taner'in ilk öykü kitabı olması. 

10 öykünün bulunduğu bu kitap, o dönemin insanlarının hayatlarından bir dönemin politik ve sosyal durumuna ışık tutuyor. Bir emekçinin hayatına girdiği "Yağlı Kapı", sınıfsal bakışıyla dikkat çekiyor. "Dairede Islahat" ile devlet dairesindeki bürokratik işleyişin içinde politikanın rolü mizahi bir bakışla sunuluyor. 

"Heykeli dikilecek adamsın" sözü bizim memleket her ne kadar heykelle sorunluysa da biraz gururumuzu okşar. Ya insan kendi heykelini dikmeye kendi karar verirse ne olur? Haldun Taner'in "Heykel" öyküsünde bunu görüyoruz. Okurken hicivsel anlatımıyla güldüğüm bu öyküde ülkemizin kasabalı yeni zengininin sosyolojik durumu da sergileniyor. "Beatris Mavyan" da ise İstanbul'da yaşayan gayri müslim vatandaşlarımıza ve 1940'larda yaşanan varlık vergisi sürgünlerine gidiyoruz. 

Kitaba adını veren öykü "Yaşasın Demokrasi" ise çok partili hayata geçişteki çıkar hesaplarını karşımıza getiriyor. O dönemden bu döneme pek değişen bir şey olmadığını öyküyü okurken anlayacaksınız. 

"Geçmiş Zaman Olur ki...", ilk gençlik aşkının unutulmazlığı üzerine ama sonucundaki durumuyla şaşırtıcı ve bir o kadar da mizahi. İstanbul'un eski zamanlarında Maltepe şehirden uzak bir banliyo ve "Sebati Bey'in İstanbul Seferi"nde orada yaşayan eski zaman insanının gözünden modernleşen şehir anlatılıyor.

"Harikliya" öyküsünde 2 Rum vatandaşımızın aşkı işlenirken gelen Amerikan Missouri zırhlısıyla aşklarının nasıl bir karmaşaya döndüğüne şahit oluyoruz. 

Her öykü o dönemin sosyal, kültürel, politik hatta sınıfsal açılarıyla işleniyor ama bu "Toplumcu Gerçekçilik'te olduğu gibi ya da kuru bir anlatımla göze sokarcasına değil. Öyleki her okuduğunuz öyküde insana dokunarak yaşamı hissediyorsunuz. Bugün bir başka dönemdeyiz ama her öyküde yakınlık kurmanın ötesinde yaşamaya başlıyoruz. Haldun Taner öyküleri sadece bize değil 50 yıl sonra yaşayacak insanlara da dokunabilecek güçte. 

 Aptulika


Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 201

Haldun Taner
 "Günün Adamı / Dışardakiler"
Yapı Kredi Yayınları
  (2. Basım Mart 2021)

Şu ana kadar Haldun Taner'in 9 oyunu ile birlikte bir de öykü kitabını okudum. Şu anda baskısı olan iki oyunu daha var, onları da ısmarladım. Bana ne oldu derseniz; her şey iki ay önce elime bir Haldun Taner kitabı almamla başladı. Ondan sonra kendimi bir kaptırdım gitti. Hatta şu sıralar okuduklarımı tekrar okuyacağım diye korkuyorum. 9 oyununu okudum ama keşke daha yazsaymış demekten kendimi alamıyorum. Bu arada Haldun Taner'in bazı kitaplarının şu anda baskısının tükendiğini de üzülerek öğrendim, bu kriz döneminde yayınevleri kitap basmaya korkarken bazı kitapları tarihe karışabilir. 

Geçen yazıda da dediğim gibi, tiyatro oyununu metin halinde okumak yorucudur. Kimi zaman kafanızda dekoru tasarlayamazsınız, kimi zamanda tipleri takip etmekte zorlanırsınız. Oysa Haldun Taner'in oyun metnini okurken sanki tiyatroyu izliyormuş gibi oluyorsunuz. 

Kitapta iki oyun yer alıyor. Bunlardan ilki olan "Günün Adamı", Haldun Taner'in yazdığı ilk tiyatro oyunu. 1952 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu için sahneye konulmak için hazırlanmış, provaları yapılmış ama sahnelenememiş. Temsil o dönem "zararlı" bulunarak yasaklanmış. O dönem dememe  bakmayın zira bu dönem olsa repertuara bile alınmaz. On yıl boyunca sahnelenemeyen bu oyun ancak 1961 yılında Ulvi Uraz Tiyatrosu'nda ilk kez sahnelenebilmiş. 

"Günün Adamı" oyunu çok partili hayata geçiş serüvenimizin başladığı yıllarda geçiyor. 1946 seçimleriyle demokrasiye geçiyoruz ve bugün de aynen süren 'seçim kazanmak uğruna her çeşit namussuzluğun yapılabildiği, bireysel çıkarların toplumsal çıkarların önüne geçtiği,...'gibi konuları işliyor. Demokrasinin doğru dürüst benimsenemediği o yılların komik durumu anlatılırken gülemiyoruz... çünkü aradan onca yıl geçmesine rağmen her şeyin aynen sürdüğünü hatta daha da akla getiremeyeceğimiz şeylerin de olabileceğini düşünüp komediyi duyumsamamızın yerini adeta bir trajedi alıyor. Aradan 70 yıl geçmiş ama oyun metninin tek kelimesi, noktasıyla değiştirilmeden şu an sahneye koysan, herkes bugün için yazılmış bir oyun sanır. 

Bu arada "Günün Adamı" bugünü de anlatıyor dedim diye aklınıza hemen iktidar gelmesin. İster iktidar olsun, ister muhalefet bunun hiç bir önemi yok, oyunda verilen demokrasiye geçişte geçerlilik kazanan yanlış değerleri yansıtıyor. Yani demokrasiyi bir değer olarak doğru dürüst benimsemeden yozlaştırılmış bir yönetim biçimi haline getirmek. İşte üniversitede başarılı bir profesörken basına verdiği bir demeçle günün adamı haline gelen bu kişiyi kendi saflarına çekmek için iki parti yarışa girer. İki arada bir derede kalan profesör partinin teklifini kabul eder, işte ondan sonra bir anafora doğru sürüklenir. 

Kitaptaki ikinci oyun, "Dışardakiler" ise Haldun Taner'in yazdığı ikinci oyunuymuş, demekki bir başka açıdan da bakarsak, ilk oynanan oyunu diyebiliriz. İlk kez 1957 yılında Ankara Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenen oyunda 1950'lerde topluma egemen olan hür teşebbüs ( şimdilerde serbest piyasa oldu) anlayışının getirdiği kültürel yozlaşma harika bir şekilde sunuluyor. 

Aptulika


17 Aralık 2022 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 200



 Haldun Taner

Yapı Kredi Yayınları
 

  Haldun Taner ismini 1970'li yıllarda Milliyet gazetesinde yazdığı "Devekuşu'na Mektuplar" köşesindeki makalelerinden ve tiyatro oyunlarından bilirdim. Bizim eve Milliyet alınırdı ve liseye giderken köşe yazarlarının  neredeyse hepsini okurdum ama Haldun Taner'inkileri nedendir bilinmez hep es geçmişimdir. Bu arada Milliyet Sanat dergisindeki yazdıklarını okumuştum ama gazetedeki köşesini okumazdım. Kim bilir belki de politikadan bahsetmiyor zannettiğimden okumamış olabilirim. Kuruluşunda da büyük çabası olan Devekuşu Kabare Tiyatrosu'na mektup yazan biri gibi de gelmiş olabilir, bilemiyorum ama çok şey kaçırmış olduğumu şimdi gayet iyi anlıyorum. 

Tiyatro oyunlarına gelince çoğunun ismini duydum ama bir tekini bile izleyemedim. Açıkcası tiyatroya lise yıllarında tutku derecesinde meraklıydım. Ancak Haldun Taner oyunlarına ya yaş nedeniyle rast gelemedim ya da bir kaçını Devekuşu Kabare'den hatırlarım ona da pahalı olduğu için gidememiş olabilirim. (Devekuşu Kabare'nin "Yasakları" falan oynadığı büyük mekan zamanları değil, Beyoğlu Sıraselviler'deki sahnesinden bahsediyorum) Ha bu arada o sıralar bazı oyunları da Ankara Devlet Tiyatrosu'nda oynuyor olabilirdi. Yani bir türlü rast gelememiştim. Ancak şimdi bunları kitaptan okuduğumda bir ikisini TRT 'nin TV'de Tiyatro programından biliyor olabilirim. Ha bu arada 1964'te oynanan ve en meşhur eseri "Keşanlı Ali Destanı"nı 1980'lerin sonunda TV'den izlemiştim.

İki ay önce Metin Akpınar'ın hayatını anlatan kitabı okuduktan sonra bir de belgeselini izledim. Sonrasında Devekuşu Kabare Tiyatrosu'nun 1970'lerde kapalı gişe oynayan oyunu "Vatan Kurtaran Şaban"ın kitabını alacaktım. Bu arada tiyatroyu çok sevsem de oyunu okumak bana zor gelir. Kimi zaman tipleri birbirine karıştırırım kimi zaman da isimleri. "Vatan Kurtaran Şaban"ı okumaya başladığımda tipleri, isimleri karıştırmaktan eser kalmadı. Dekorundan ışığına kadar her şey gözümde canlandı. Okurken sanki o gece tiyatroya gitmişim gibi kitabı bitiriyordum. Ertesi gün yeni bir oyuna gidiyordum. 


Bir büyük tutkuyla "Vatan Kurtaran Şaban"ı "Ayışığında Şamata", "...Ve Değirmen Dönerdi", "Lütfen Dokunmayın", "Huzur Çıkmazı", "Fazilet Eczanesi" takip edecekti. Bu yazıyı hazırlamadan kısa bir süre öncede "Eşeğin Gölgesi"ni bitirdim. Bu arada bir müzikli oyun olan "Eşeğin Gölgesi"ndeki şarkı bölümlerini okurken neredeyse müziği bile duyar gibi oluyordum. Bu arada oyun ilk kez 1965 yılında sergilenirken müziklerini Yalçın Tura yapmış. Bundan 12 yıl sonra ikinci sergilenişinde müzikleri Cenan Akın yaparken, müzisyenlerin bulunduğu kadroda da basgitarıyla Harun Kolçak yer alıyormuş. 


Şimdi elimde okunmadık olarak, bir tiyatro oyunu bir de öyküleri olmak üzere 2 kitabı kaldı. Haldun Taner'in oyunları bu yedi kitapla bitmiyor, en yakın zamanda onları da edineceğim. Tiyatro oyun yazarlığında bu kadar usta olabileceğini tahmin edemezdim. Keşke yaşımın yettiği zamanlarda o oyunları izleyebilseydim. 

Haldun Taner'in bu tiyatro oyunları 1960'lı ve 70'li yıllarda oynanmış. Üzerinden bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen oyun metninin noktasına bile dokunmadan bugün sahneye konsa inanın bana hiç yabancılık çekilmez. Keşke bu oyunları birileri yeniden sergilese. Tabi ben bunları diyorum ama kıçımı kaldırıp, üşenmeyip tiyatroya gitsem. 

Aptulika


26 Kasım 2022 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 199

Hasan Hüseyin
 "Haziranda Ölmek Zor"
İş Bankası Kültür Yayınları
  (1. Basım 1977 - Bilgi Yayınevi)
Yeni Basım: Mayıs 2022


Bir iki hafta önce yeni bir eve taşınma olayı yaşarken kitaplarım arasında hatırı sayılır bir yeküne sahip şiir kitaplarım olduğunu farkettim. Üstelik bu kitapların neredeyse hepsi kırk yıl önceden alınmış kitaplar. Günümüzde şiirden ne kadar uzaklaştık, kimileri buna şiir artık ömrünü tamamladı gibi teraneler de edebiliyor ya neyse. Ancak geçen hafta aldığım bir şiir kitabıyla bu buluşmayı tekrar sağladım. Kitap bir haftadır masamda duruyor ve her gece bir şiiri okuyor ve bir kez daha o yıllar önceki keyfe varıyorum. 
Bu Hasan Hüseyin'in uzun bir aradan sonra yeniden basılan bir şiir kitabı. Aldığım bilgiye göre şairin tüm külliyatı yeniden yayınlanacakmış. 


Lise yıllarımda, yani 1970'lerin ikinci yarısında tanışmıştım Hasan Hüseyin'le. Ancak bu tanışma onun şiir kitaplarıyla olmadı en başında; o dönem gittiğim bir Rahmi Saltuk konserinde olacaktı bu tanışma. O dönemin sol rüzgarlarında devrimci ve protest müziğin temsilcisi Rahmi Saltuk sazıyla tek başına sahneye çıkar ve izleyici koltukları bir parka tarlasına dönmüş vaziyet alırdı. Gene aynı dönemin bir büyük ustası da Ruhi Su idi ve o da sazıyla tek başına sahneye çıkardı ama bize biraz daha çağdaş ve çok sesli (korosuyla) müziğin izlerini sunardı. İşte o dönemde Rahmi Saltuk'un "Acıyı Bal Eğledik" isimli bir şarkısı fena halde kafama takılacaktı. Dinlerken sözler müziğin ötesinde kafama mıh gibi çakılacaktı.

O konserden sonra bu parçayı Selda'nın "Vurulduk Ey Halkım" LP plağında duyduğumda vazgeçemediğim bir şey haline gelecekti. Bu şarkının Hasan Hüseyin'in şiirinden bestelenmiş olduğunu da anlayınca hemen birbiri ardına kitaplarını alacaktım. İlkönce o dönem üç baskı yapmış olan "Acıyı Bal Eğledik" ile başladı yolculuğum. Ardından "Filizkıran Fırtınası" ve "Kelepçemin Karasında Bir Ak Güvercin" derken o efsanevi "Kavel" kitabı gelecekti. Kavel bir fabrikanın ismi ve burada yapılan grevi bizzat işçilerin arasında o direnişe katılarak bir şiire ve nihayetinde bir destana dönüştürmüştü, Hasan Hüseyin. 

Aradan o kadar zaman geçmiş olmasına rağmen Hasan Hüseyin şiirleri her daim benim için özel olmuştur. Ancak geçen zaman içinde onun kitaplarının yayında olmaması beni üzüyordu. Hoş onun şiirleri Ahmet Kaya, Haluk Levent şarkılarında bestelenmiş olsa da Hasan Hüseyin ismi neredeyse bilinmezler arasına giriyordu. Şiirimizin bu önemli isminin hakettiği yeri bulamadığına kendimce kahroluyordum. Geçen yıl Halk TV'de yayınlanan Serhan Asker'in "Görkemli Hatıralar" programında Hasan Hüseyin'in şiirleri gündeme gelince, şairin kitapları tekrar aranır oldu. Bu alanda kolları sıvayan İş Bankası Yayınları, "Modern Türk Edebiyatı Klasikleri" dizisinde Hasan Hüseyin kitaplarını bir bir yayınlamaya başladı ve çok da iyi bir işe imza attı. 

Hasan Hüseyin'in şiir kitaplarından bir çoğunu Lise yıllarımda almışımdır ama şu an elimde üç kitabı elimde kalmıştır. Her bir kitaptaki şiirleri fena halde hatmetmişimdir hatta bir çoğunu da ezberlemişimdir ama "Haziranda Ölmek Zor" şiirinin ayrıcalığını neredeyse bu günlerde daha iyi anlayacaktım. Yaz aylarında bir arkadaşım bana Grup Yorum'un Hasan Hüseyin şiirinden bestelediği "Haziranda Ölmek Zor" şarkısını dinletmişti. Öyle güzel bir yorumdu ki, o yıllar önce okuduğum şiirle tekrar buluşacaktım ve anlamına daha da iyi varacaktım. İşte bu yüzden İş Bankası Yayınları tarafından çıkan Hasan Hüseyin külliyatının yeniden basılanlarında "Haziranda Ölmek Zor"u hemen alacaktım. 

3 Haziran 1963 tarihinde Nazım Hikmet vefat ediyor ve bu şiirin ortaya çıkışı böylece başlıyor. 
Bir şairin bir büyük ustasına yazdığı bir destan ama sadece o kadar mı? İsterseniz sözü Hasan Hüseyin'e bırakalım: 

"...Duyuyorum ki Nazım Hikmet ölmüş. Bir sanatçı için, böyle bir haberi soğukkanlılıkla karşılamak olanaksız! 


'Hava leylek ve tomurcuk kokuyor
 uy anam anam
haziranda ölmek zor' 


dizeleri dökülüyor dudaklarımdan.
2 Haziran 1970... Duyuyorum ki Orhan Kemal ölmüş. Yine aynı dizeler, yine kendiliğinden...
1976'ya değin, bu tür acılarla doldum; dizeler beni bir kitaba zorluyordu. İşte, Haziranda Ölmek Zor böyle oluştu ve 1977 Ocak ayında basıldı." 


İşte böylece bir büyük yapıt ortaya çıkmış. 
Tabi bu kitapta. sadece bu şiir değil, benim için kırk yıl öncesinden önemi olan ve bugün de etkisini sürdüren "Ulanı da Karacaoğlan Ulanı" ve "Ben Güzeli Zeynep'ledim" şiirleri de ayrıcalıklıdır. Bu arada yıllar sonra tekrar okuduğumda " Müzikli Düşünceler" şiiri de dikkatimi yeniden çekenlerden biri olacaktı. 

Hasan Hüseyin şiirleri benim için "Toplumcu Empresyonizm" gibi bir şey. O empresyonizm ressamlar doğadan izlenimleri resmetmesi gibi Hasan Hüseyin de yaşamdan ve toplumsal mücadelen izleri izlenimleri şiirlerine aktarıyor. Bu arada neredeyse yarım yüzyıl sonra bile bu izlenimler hem samimiyeti hem de gerçekliğiyle yaşıyor. 
 

Aptulika



10 Eylül 2022 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 195



Luigi Pirandello
 "Müteveffa Mattia Pascal"
Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları
Çeviri: Dr. Feridun Timur
 (1. Baskı:1967)


Bilmiyorum tekrar anlatmaya gerek var mı? Ama yayınevi ismine baktığınızda, bugünle elbet bir alakası yok. Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında Milli Eğitim Bakanlığımız devrimci bir görev yaparak dünya klasiklerini dilimize çevirmeye başlamıştı. Buradan bir kez daha ismini anmamız gereken, "Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi" yani ilk Milli Eğitim Bakanımız Hasan Ali Yücel bu yüce çabaya adım atmıştı. Sonradan buna da çelme takan karşı devrim, ne kadar baltalarsa baltalasın bu bizim çocukluğumuzda da devam etmişti bir şekilde. Öyle ki 1967 yılında bile bu güzellik devam ediyormuş. Şimdi MEB ne yapar bilemem ama bu görevi İş Bankası, Yapı Kredi Yayınları bir şekilde sürdürüyor. 

Bu arada kitabın arka kapağına baktığımda İtalyan, Alman ve Fransız klasiklerinden çıkacak kitapların listesi yer alıyor. Aralarında bildiklerim de var ama bilmediklerimi bugün çeviri olarak bulabilmem imkansız gibi. Oysa modernleşmenin başında yazılmış yapıtları okumak öyle önemli ki ama durumumuz şimdilerde bu şekilde. Yani yapacak bir şey yok, elimizden geldiğince sahaflarda bu eski kitapları arayıp, bulacağız. 

Bu arada İtalyan edebiyatının bu önemli yazarı Luigi Pirandello ismiyle ilk kez karşılaşıyorum. Bu yazarı bilmemem öylesine bir kayıpmış ki anlatamam. Böylesi bir kara mizah ve kurgu zenginliğine uzak kalmış olmam üzücü. 

Pirandello'nun kitabına geçmeden önce şu "müteveffa" sözcüğünün ne anlama geldiğine bir bakalım. Açıkcası kitabı okumadan önce ve bitirdikten sonra bu sözcüğü, kütüphanede çalışan bir adamın eski Türkçe tanımı sanmıştım. Öyle bir şey değilmiş tabiki. "Müteveffa"nın anlamı şöyleymiş: eski medeni kanunda, miras hukuku kısmında sık sık kullanılan, 4721 sayılı yeni medeni kanunla karşılaştırıldığında miras bırakan anlamına geldiği anlaşılan kelimeymiş. "Ölmüş olan kimse" anlamına gelen bu sözcük, hukuk dilinde mirası bırakan kişi demekmiş. Bu arada günümüzde hukuk dilinde de bu sözcük aynen kullanılıyormuş. 

 Pirandello'nun kahramanı Mattia Pascal da, yaşarken ölmüş biri. Sıkıntılı bir işe gidip gelen, evliliği anlaşmazlıklarla dolu ve parasızlığın hep dert olduğu bir yaşamın içinde bir adam, bir gün şehir dışında bir iş gezisine gider. Hiç öyle şeylere meyli yokken bir kumarhanede devamlı kazanır. Bu süreçte bir tren yolculuğunda yaşadığı şehirde çıkan bir gazeteyi bulur ve orada kendi ölüm haberini görür. Bir değirmen bendinde boğularak ölmüş bir adamın Mattia Pascal olduğunu yazmaktadır. Haberde intihar ettiği söylenen bu adamın suratının tanınmayacak hale geldiği ve ailesinin giysilerinde onu teşhis edebildiği yazılmaktadır. Mattaia Pascal bunun üzerine, memleketine gidip ben yaşıyorum falan demez, hatta bu durum canına minnettir. Derhal kendine yeni bir isim verir, sakallarını keser. Üstelik bu yeni kimliğiyle yeni bir hayata başlayacak kadar parası da vardır. Ve olay örgüsü kimi zaman mizah, kimi zaman da dramatik akar gider. 


İtalya'da modernleşmenin başladığı yıllarda 1904'te yazılmış bu romanda Mattia Pascal aracılıyla yaşamın anlamını, ölümü ve özgürlüğü sorguluyor. Öldü zannedildiği için çevresinin ve yaşamının dayatmalarından kurtulan Mattia Pascal, yeni kimliğinde başka dayatmalarla karşı karşıya gelir. 

Mattia Pascal karekteri bizim Orhan Veli'nin "Kitabe-i seng-i mezar" şiirindeki evkafta memur Süleyman Efendi gibi bir karekterdir. Yani o şiirle şiirin sadece "Muhteşem Süleyman" için yazılmayacağını, sıradan insanların da şiire girmesini müjdelemektedir. İşte Pirandello'a sıradan bir insanı roman kahramanı yapıyordu. Bu modern döneme girişte sıradan bireyin hayatı da işlenebilecekti. Eh bunu Rusya'da Gogol "Palto" da yapmamış mıydı? Değişik coğrafyaların farklı tarihlerdeki modernleşmelerinin insan üzerindeki izlerini romanla , öykü ve şiirle sürmek ne güzel. 

"Müteveffa Maria Pascal" romanında modern döneme adım atılırken eski feodalite ve kilise de eleştiriliyor. Bu arada bilimin yükseldiği o dönemlerde yaygınlaşan spritualizm, ruh çağırma modası ile de mizahi yolla dalga geçiliyor. Pirandello modernleşmeye mizahi ve hiciv yoluyla eleştiri getirirken bunu post modernler gibi değil, bizzat modernist olarak yapıyor. Bilimin , sanayinin  ve aydınlanmanın izinden giden dünya sömürüsüz bir düzen kuramamıştı ve sıkışan birey, William Reich'in faşizm sürecindeki insanı anlattığı "küçük adam"dı. Modern dünya daha sonrasında iki dünya savaşı ve faşizm belasıyla yüzleşecekti. Tabii Pirandello 1900'lerin başında bunu öngörerek yazdı demiyorum. İlginçtir bundan sonra okuduğum kitap George Orwell'ın İkinci Paylaşım Savaşı öncesini anlattığı ve Hayvan Çiftliği" ve "1984" ü hazırlayan romanı "Boğulmamak İçin" okuyacaktım ve dolayısıyla böylesi bir bağlantı kuracaktım. Neyse sizde bir okuyun bakalım, kim bilir belki de ben kendi kendime  gelin, güvey olmuşumdur. 

Bu kitabın bugün baskısı yok dedim ama galiba yanılmışım. Yazarı bir araştırayım derken Luigi Pirandello'nun bu romanının "Mattia Pascal Sahiden Yaşadı mı Yaşamadı mı?" adıyla Everest yayınlarından yeni baskısının çıktığını öğrendim. Okumak isteyenlerin sahaf sahaf gezmesine gerek yok.

APTULİKA


30 Nisan 2022 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 192



Selim İleri
 "Dostlukların Son Günü"
 Bilgi Yayınevi
 (1. Baskı: Aralık 1975)


Selim İleri, daha lise yıllarımdan beri ismini bildiğim bir yazardır. 1970'li yıllarda ismini sık sık duysam da hiç bir kitabını okumuşluğum da olmamıştı. O dönemde ilgilendiğim yazarlar daha çok toplumcu konularda yazanlardı. Hani biraz o dönemin ön yargısıyla ona "bireyi anlatan" edebiyatçı diye bakardık  ama daha ötesinde bir yargım ve bilgim de yoktu hani.
Sonra 1980'li yıllara geldik ve Selim İleri romanlarından yapılmış filmler moda olacaktı ve o zaman da bu filmlerin etkisiyle ona "bunalım edebiyatı" diyecektik. Aradan bunca yıl geçti ama Selim İleri'nin değil bir kitabı, tek satırını bile okumamıştım. Şimdilerde yazarın bir kitabını görünce hemen okumak için atıldım. Üstelik kitabın öykülerden oluşması da benim tam aradığım şeydi hani. 
Kitabı buldum ama, resimde de gördüğünüz gibi oldukça yaralı bereli, ama inanın bana bu tedavi edilmiş hali. Onu ikinci el olarak bulduğumda darmadağın vaziyetteydi. Onu anca bu kadar onarabildim, şimdi gene de kütüphanemde mesut bahtiyar duruyor ve hayata dönmüş vaziyette. 

"Dostlukların Son Günü", 1975'te yayımlanmış ve bir yıl sonra da Selim İleri'ye Sait Faik Hikâye Armağanını kazandırmıştı.
Kitapta öyküler birbirinden bağımsız gibi gözükse de Kemal isimli çocuk hep var, Özellikle o çocuğun gözünden İstanbul'un eski çehresi ve çevresi işleniyor. Çocukluk ve komşu ablalar neredeyse ilk platonik aşk tadıyla işlenirken, bir yandan da onların öykülerine giriveriyoruz. O genç insanların hayalleri gerçekleşmese de , aşkları ayrılıkla sonuçlansa da o eski yılların ortamında çocuksu bir duyarlılık ve şiirsel dille sunuluyor. 
İlk başlarda kitabı okurken açıkcası bir kaç kere yarım bırakmayı da düşünmedim değil hani...zira siirsellik ve betimlemeler yorucu geldiği gibi yeşilçam melodramlarına benzer şeyler olacak gibi geldi. Ama öyküler ilerledikçe özellikle de 53. sayfadaki "Bütün İstanbul Bilsin" öyküsünden sonra benim için kapılar açılmaya başladı. Gene Kemal isimli çocuk var öyküde, annesiyle yaz tatilinde Üsküdar'da yaşayan bir akrabalarının konağına gidiyorlar. İşte orada İstanbul'un değişmeye başlayan silueti içinde, eskilerde kalmış bir aile ve konak. Burada çocuk dışarda oynayan sokak çocuklarına özeniyor. Ama çocuklar ona "muhallebi çocuğu" diye laf atarak dalga geçiyorlar. O sırada bir sokak satıcısı olan macuncu ona tahta sapa dolanmış macunu para almadan ısmarlıyor. Bu yeni dünya ile kurulan ilk temas köşkteki kalfanının çocuğun elinden macunu alıp, "Bu pis şeyleri yeme" diyerek çöpe atması ile son buluyor. 
Bir başka öykü olan "Sizinle İğrenç" Büyükada'da geçiyor ve çocuksu bir aşk ile zirveye tırmanan bir anlatımla son buluyor. Bu hikayeleri okurken 1970'li yıllarda İstanbul'un değişimi de sergileniyor. O günden bugüne olanları düşündüğümüzde bu öyküler bize masalsı bir atmosfer sunuyor bile diyebiliriz.
"Elbise Haritaları"nda terzilik yaparak hayatını kazanan Funda abla öyküye giriyor. Bu öyküde elbetteki dönemin toplumcu gerçekçi yaklaşımını görmek mümkün değil ama sınıfsal bir bakış söz konusu.

Kitabın ortalarına doğru Kemal isimli çocuk yerine genç olmuş kahramanlar giriyor. "Mecnunu Çok Dağlarda" isimli öyküde Çocuklukta yaşanan arkadaşlığa biçilen aşk damgası, aradan geçen yıllarda biten duygular ve isteksizce yapılan evliliklerle yiten çocukluk aşkı anlatılıyor.

Selim İleri bu öyküleri yazdığı yıllarda İstanbul'da politik atmosferin yükseldiği zamanlardı. Özellikle üniversitelerde sol hareketler yükseliyordu. Bir de 12 Mart darbesiyle gelen faşizm, ülkeyi baskı altına almış ve gençler hapishanelere, işkencelere ve hatta darağaçlarında idama gitmişti. Kitabın sonuna doğru yer alan dört öyküde bu ortamın yansımalarını görüyoruz. Üniversite'den bir arkadaşı içeri alınmış ve onun izini süren bir kahraman giriveriyor bir öyküye. Ancak bunlarda da Selim İleri'nin kahramanları yalnız ve küçük burjuva karekteriyle giriyor, öykülere. Bunun böyle olması da bence daha içten ve namuslu bir davranış. O günlerde bu tavır eleştirilir gibi olsa da şimdi baktığımda "miş gibi" yapmadığını anlıyorum. Bu öykülere bugün baktığımızda o dönemde yaşananlara Selim İleri penceresinden ve bir edebiyatçı hassasiyeti ile yaklaşılması, o günleri yaşatan hatta unutturmayan bir belge gibi sunarak, günümüze yansıtabiliyor. 

Kitabın sonunda yer alan "Şöyle Kalbim"deki Besim karekteri ve onun söylediği: "Çoğaldık biz," lafı oldukça can alıcı. Öyle ki öykünün sonunda yer alan, "Besim'in çoğaldığını kendi diliyle, kendi sesiyle, yürekten gelen bir inançla söylemesi yeni bir dönem değil midir?" 
Edebiyatın ve sanatın gücü az biraz da bu... ileriyi önceden görmek. Selim İleri belki toplumcu bir gözle yazmıyor ama sanat duyarlılığı ile ilerde olacak değişimi ya da çürümeyi "çoğaldık biz" diye seslendirdiği karekteriyle sunabiliyor. En azından ben böyle hissettim. 

Selim İleri'nin romanlarını da okumaya başlar myım? ...bilemem ama yazarın o dönemleri anlattığı öykülerinde, dönemin toplumcu modasına hiç uymadan kendi gibi baktığı için bana daha doğru geldi. Kim bilir, belki de o yüzden bunca zaman sonrası bile kalıcığını koruyabiliyor.  

APTULİKA

9 Nisan 2022 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 190


Oğuz Atay
 "Korkuyu Beklerken"
İletişim
 (14. Baskı: 2002)


Açık konuşmam gerekirse "Tutunamayanlar"ı okumuş değilim. Oğuz Atay'ın çok eski tarihlerde, belki de 1980'lerin  başında bir tiyatro eserini izlemiş, bir de "Eylembilim" isimli kısa romanını okumuştum. Gene bir itiraf olacak ama lise yıllarımda toplumcu - gerçekçi edebiyat gündemdeydi ve bireye ağırlık veren eserlere gıcık olunurdu. Yani bir şekilde Oğuz Atay ile buluşamamıştım. 
Oğuz Atay bir romancı ama "Korkuyu Beklerken" öykülerden oluşan bir kitap. Benim için öykü, bir yazara geçer not vermek için en iyi alandır. Oradan bir kapı açar ve girerim. Kimi zaman da kapıyı çarparak girmeden çıkar giderim. Oğuz Atay'la böylesi geç bir buluşma için bu öykü kitabı iyi olacaktı. Bu arada masamın üzerinde "Tutunamayanlar" tuğla gibi duruyor. Okuyacağım ama bir tür 'bunalım edebiyatı' ile yüz yüze geleceğim diye de acayip tırsıyorum. "Peki be adam bunca yıl okumamışsın bundan sonra okusan ne olur, okumasan ne olur?"  diyeceksiniz ama bir "Tutunamayan" olduğum için kaçıracağım şeyler olabilir diye okumam gerektiğini düşünüyorum.  

İlk öykü olan "Beyaz Mantolu Adam" ile kitaba giriş yapıyoruz. "Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı. Parası yoktu. Dileniyordu." diye başlıyor öykü. Böylesi bir başlangıç, dönemin toplumcu gerçekçi tarzına uygun gibi olsa da "Başarısız" olması ve kalabalık içinde yalnızlığı ile farklılaşıyor. Birdenbire bir birey ve de "marjinal" dediğimiz bir bireyle karşılaşıyoruz. İlerleyen bölümlerde ise adamın bir dilenci de olmadığını anlıyoruz ama adamı tümüyle çözümleyemiyoruz.  Belki (büyük ihtimalle) dilsiz de değil ama konuşmuyor. Toplum, kalabalıklar onun etrafında ama o onların hep dışında ayrı bir gezegen gibi. 1970'lerin ortamında onu turist bir hippi de zannediyorlar. Toplum onu dışlamıyor ama içine de almıyor. 
Oğuz Atay'ın öyküleri, 1980'lerden sonra moda olan bireyi esas alan (ki toplumcu gerçekçiliğin tam zıddına) "Bunalım edebiyatı" dediğimiz filmlere ve romanlara da benzemiyor. Kurguyu izlerken içine girip salya sümük olmuyorsunuz... hatta bir o kadar humor duygusuyla şahit olabiliyorsunuz. "Ne evet ne hayır" ile "Tahta At" öykülerinde Atay'ın mizah duygusunu ve ironi ustalığını da buluyoruz, ama ona bir mizahçı demek mümkün değil hatta zor ama bu yetiye sahip ve bu meziyetini eleştirel bakışta başarıyla kullanıyor. Bireyi esas alan bir yazar dediysek de Oğuz Atay'ın toplumsal eleştiriden uzak olduğunu söyleyemeyiz. "Ne Evet ne hayır"da lümpen proletaryadan bir birey işlenirken; "Tahta At"da ise bir Anadolu kasabasındaki  bir çekişme işleniyor. 
"Oğuz Atay üç öyküsünü de mektup şeklinde yazmış. Stefan Zweig, Dostoyevski gibi yazarların da kullandığı bu yöntemi Atay'da da görüyoruz. Bir gazetenin dert dinleme köşesine gelen bir mektuptan yola çıkan "Ne Evet Ne Hayır", haliyle bir öykü gibi akıp, gidiyor. Bu mektupları okurken, içimizden "bu kadar uzun mektup olur mu?" demeden de edemiyoruz hani. Mesela "Bir Mektup" 22 sayfa sürüyor ve okuyan kişiyi ve cevaben yazacağı mektubu merak ediyoruz ama bu mektup öykünün başında "gönderilmedi" ibaresiyle sunuluyor.  Bu öyküde biraz Gogol'vari bir etki hissettim. Bir de "Babama Mektup" var ve bunların hepsi bir öykü oluveriyor. 
Kitaba adını veren "Korkuyu Beklerken" altmış sayfalık uzun bir öykü ama okurken bir anda akıp gidiyorsunuz. Bittiğinde uzun bir film izlemiş gibi oluyorsunuz. Kitabın son öyküsü olan "Demiryolu Hikayecileri" ise başlıbaşına bir lezzet. 
Oğuz Atay'ı okurken kimi zaman Çehov... Gogolvari dedim... kimi zaman da Kafkaesk bir etki var gibi hissettim. Ancak bu tanımlar hiç de uygun değil Oğuz Atay'ın öyküleri için "Atayesk" demek en doğrusu. Gogol'a gelince orada yapacak bir şey yok.... Dostoyevski en başından son noktayı, ""Hepimiz Gogol'un Paltosundan çıktık" diyerek koymuş bir kere. 

APTULİKA


16 Ekim 2021 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 181


Hagop Baronyan
 "İstanbul Mahallelerinde Bir Gezinti"
Can Yayınları
Çeviri: Paris Hilda Teller Babek
  (9. Basım: Temmuz 2020)


Öncelikle kitabın ismine bakıp, bunun günümüz İstanbul'unda geçen bir gezinti olduğunu aklınıza getirmeyin. Zira bu 136 sayfada İstanbul'u mahalle mahalle gezen bir kitap, böyle bir şeyi günümüzde
yapmaya kalksanız, kitabın sayfası bir anda 1360 ve ötesine fırlar. Tabii bu işe kalkışan da hayatından bezer hani. Ben kendi adıma 60 yıldır İstanbul'dan başka bir yerde yaşamadım ama öyle mahalle semt adları var ki ilk kez duyuyorum ve görmüşlüğümde yok. Gençlik yıllarımdan sonrası İstanbul öyle şişti ve genişledi ki akıl falan alası gibi değil. 
Hagop Baronyan'ın kaleme aldığı bu kitap 19. yüzyılın ikinci yarısının İstanbul'unda 34 mahalleyi anlatıyor. Hoş 1980'lerin sonuna kadar benim de bildiğim İstanbul'da eksiksiz bir gezinti kaleme dökülmüş. Bazı yerler eksik bırakıldıysa da bunun sebebi Hagop Baronyan'ın Ermeni kökenli bir yazarımız olması sebebiyle Ermeni vatandaşlarımızın yoğun olduğu semtlerde olmuş bu gezinti. 
Kitabı elime aldığımda ilk yaptığım eylem, çocukluk ve gençliğimin geçtiği Kuruçeşme'nin yer aldığı sayfaya bakmak oldu. Semtimin 1800'lerdeki ortamında gezinti inanılmaz oldu. 
1842 Edirne doğumlu Hagop Baronyan, 1864'te İstanbul'a yerleşmiş. Tiyatro oyunları, roman , öykü olmak üzere bir çok alanda boy gösteren yazar, daha çok mizahi ve hiciv alanındaki dergilerde yapıtlarını sunmuş. Yapıtlarını Osmanlıca ve Ermenice yazan Baronyan'ın dilimize çevrilen diğer bir yapıtı da 2016 yılında gene Can Yayınları'ndan çıkan "Adabımuaşeretin Zararları". Bu kitabın adından da anlaşılacağı gibi Hagop Baronyan mizahı çok iyi kullanan bir yazar. Toplumu, kurumları ve adaletsizliği mizah yoluyla kıyasıya eleştiriyor. Bu yüzden de yaşadığı dönemde bol bol da sansürün baskısına uğramış. 
19. yüzyıl yani 1800'lerin ikinci yarısındaki "İstanbul Mahallerinde Bir Gezinti"de 34 mahalle güçlü bir mizahi bakışla anlatılıyor. O dönemin Ermeni toplumunun sorunlarına vurgu yapan Baronyan yanısıra Ermeni ileri gelenlerinin bu sorunlara ilgisizliğine ve kilisenin mahalle hayatı üzerindeki baskısına ince ve keskin bir gözlemle vurgu yapıyor. 
Tesadüf eseri bulduğum "İstanbul Mahallerinde Bir Gezinti" beni çok usta bir yazarla tanıştırdı. Baronyan belki benden iki yüzyıl önce yaşamış bir yazar ama mizah söz konusu olunca zaman pek farketmiyor. 
Ortaköy, Kumkapı, Kasımpaşa, Beşiktaş, Karagümrük, Eyüp, Kadıköy, Rumelihisarı, Selamsız, Topkapı, Gedikpaşa, Üsküdar Yenimahalle, Pera yani Beyoğlu, Balat, İcadiye, Samatya, Kuzguncuk, Dış Kumkapı, Hasköy, Kınalıada, Boyacıköy, Galata, Kuruçeşme, Büyükdere, Yenikapı, Kartal, Kandilli, Narlıkapı, Beykoz, Bakırköy, Feriköy, Yenikapı... Bu semtleri Hagop Baronyan'ın kitabında okurken günümüzden iki yüzyıl öncesine gideceksiniz. Elbette o günden bugüne çok şey değişmiş olacak ama insanlar ve semt farklı da olsa, sınıfsal ayrımlar, bağnazlık ve toplumsal sorunlar hangi çağda, hangi renkte, hangi ırktan olursanız aynı... bunu da en iyi vurgulayan ve yansıtan mizah. 

Aptulika

15 Ağustos 2021 Pazar

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 180



Selçuk Altun
 "Kitap İçin 4"
İş Bankası Yayınları
  (1. Basım: Temmuz 2021)


Romanlarıyla tanıdığımız Selçuk Altun'un dergilerde yer alan yazılarının toplandığı kitaplardan dördüncüsü, Temmuz ayının sonunda çıktı. Yazarın 2004'ten bu yana süren aylık yazılarını ben ancak geçen yıl farketmiştim. Kafa dergisinde iki sefer rast geldiğimde açıkcası pek ilgimi çekmemişti. Birbirinde ayrı yazılar, anektodların sıralandığı bir sayfalık yazılar bana çekici gelmemişti. Ben aforizma adı verilen seçkileri de pek sevmem, bu nedenle de Selçuk Altun'un dergilerde çıkan yazıları yerine romanlarını bir solukta okumayı daha tercih ediyordum. 
İki hafta önce Selçuk Bey adıma imzalanmış bu kitapla gelince dergilerde es geçtiğim yazıları toplu halde okuyup açığımı kapatacaktım. Selçuk Altun kitaplarını ilk okumamdan bu yana bir hayli merak sarmıştım. Daha sonrasında da aynı semtte oturduğumuz için tanıştık. Açıkcası bundan da çok memnunum. Yazarın benim için ayrıcalığı resim ve heykelden çok iyi anlaması ve de tabi karikatüre çok önem vermesi. Dolayısıyla her karşılaştığımızda sohbet edebiliyoruz. Hatta bu yeni çıkan "Kitap İçin 4"ün kapağında yer alan Gürbüz Doğan Ekşioğlu illüstrasyonunun özgün baskı orijinalini  iki yıl önce sergiden satın aldığında da üzerinde konuşmuştuk. Şimdi o eser yeni çıkan kitabın kapağı olmuş ve bu da benim şahit olmam açısından da heyecan verici oldu.
Selçuk Altun'un 2004'ten bu yana süren aylık yazılarından 2013 ile 2015 arasında Cumhuriyet Kitap Eki'nde olanlar bu yeni kitaba girmiş. Dergilerde bir sayfayı tutan bu yazılarda, aforizma, alıntı, anı, eleştiri, gözlem, haber, ironi, günlük, nükte, polemik, tepki, yanıt gibi kısa anektodlar birbiri ardına akıyor. Daha önce de dediğim gibi dergilerde bu yazılar, kopuk kopuk diye pek ilgimi çekmezdi. Eh şimdi bunlar 400 sayfalık bir kitapta karşımdaydı. İtiraf etmeliyim ki, biraz okuyup, bırakıp devamını getirmeyeceğimi sanıyordum. Geçen pazartesi günü kitabı elime aldım, çarşamba günü bitmişti. Kitap bitti bitmesine hala bazı bölümleri alıp tekrar okuyorum. Bunun uzun bir zaman sonra da süreceğine eminim. Hani sevdiğiniz bir müzik albümünden ara sıra tek parça dinlemeniz gibi. 
Eğer tatildeyseniz "Kitap İçin"i okumak daha da keyifli olacak derim. Yazılar birbirinden alakasız, oradan oraya atlıyormuş gibi olsa da kitabı bitirdiğinizde kendinizi dopdolu hissediyorsunuz. Bu yolculuk burada bitmiyor, o kısa yazılardaki bazı noktalarda sizi başka alanlara keşif yapmak için çekiyor. 

Aptulika

27 Şubat 2021 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 167



Manuel Benguigui
 "Alman Koleksiyoncu"
Yapı Kredi Yayınları
Çeviri: Aysel Bora
  (2020)

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya savaşın getirdiği mağlubiyet ve sosyal olumsuzluklarla yüzleşebilmek için sanata başvurur. 'Yeni Nesnelcilik' adıyla ortaya çıkan  yenilikçi sanat akımları ( Nowembergruppe, Dresdner Sezesyon, Red Group, Alman Devrimci Sanatçılar Konfederasyonu gibi sanat grupları) 1917'den itibaren yenilikçi ve toplumcu sanat eserleri oluşturmaya başlarlar. Sosyalist, komünist ve demokrat sanatçılardan oluşan bu gruplar üretimleriyle burjuva sanatını reddederler. Dönemin politik dağılımıda buna benzer bir şekildeyken 1919 Versailles Antlaşması bütün sömürgeleri Almanya'nın elinden alması ve devlete ağır bir tazminat yüklemesiyle sağ partiler bu bozgunun faturasını demokratlara, sosyalistlere ve Yahudilere yüklemeye başlarlar. On yıl sonra da ABD'de başlayan ekonomik buhran Almanya'da da etkisini gösterince 1930'larda Hitler'in nasyonal sosyalizmi  burjuva ve halk tarafından öne çıkar.  Bu ara dönemde çıkan devrimci Alman sanatçıları Conrad Felixmüller, Otto Griebel gibi bir çok ressamın sadece bir kaç gravür ve litograf baskısı dünya müzelerine kalırken yağlıboya tablolarından bir çoğu yakıldığı için günümüze kalmamıştır. O dönemden George Grosz, Otto Dix gibi yurtdışına gidebilenlerin eserlerini biliriz. Dadaist, futürist, kübist ve yenilikçi sanat akımlarına öncülük eden bu sanatçıların yapıtları faşizm tarafından 'Dejenere Sanat' ilan edilerek 1938'de lanetlenip, yakılacaktı. (1)

Hitler'in bir ressam olduğu hep söylenegelir.(2) Hatta daha da ileri gidip, nasyonal sosyalistlerin sanattan yüksek düzeyde anladığı gibi bir martavala bile inanılır. Oysa gerici ve faşist iktidar sanata da karşıdır. Ama kremanın üzerinde öyle bir görüntü vardır. İşte "Alman Koleksiyoncu" kitabının kapağını görünce, o dönemden bir belgesel olacağı düşüncesiyle ilgilendim. Manuel Benguigui'nin yazdığı bu eser bir roman. Bilebildiğim kadarıyla yaşanmış bir olaydan hareket etmiyor, yani bir kurgu. Ancak gene de Hitler için sanat eserleri toplayan ERR isminde bir kuruluşun ve de buraya toplanan yapıtlardan bazılarını da Hitler'in yardımcısı Hermann Göring'in seçerek bir koleksiyon oluşturduğu da gerçektir. Yani toparlarsak gerçek olaylardan yola çıkılarak yapılmış bir kurgudan oluşuyor bu roman. 

'Alman Koleksiyoncu' romanında baş kahraman olan Ludwig, 1914 yılında orduya alınıyor. Onun yaşamında sadece sanat eserleri var. Bu küçüklüğünden beri olan bir tutku onda, öyle ki başka bir şeyle de ilgilenmiyor. Sanat yapıtları görmek onda bir tutku ama ne resim yapıyor ne de o tabloları yapan sanatçılarla ilgileniyor. Kitabın ilk satırlarında Ludwig'in ne politikayla ne de karşı cinse bir ilgisinin olmadığını gözlemliyoruz.  Ludwig Birinci Dünya Savaşı'nda cephede bile yanında bulabildiği tablo fotoğraflarına bakıyor. Askerliği ve savaşı sevdiği söylenemez ama karşı da çıkmıyor. Birinci Dünya Savaşı bittikten sonra Ludwig imkan bulduğu ölçüde Avrupa müzelerini geziyor ve o eserleri adeta beyninde depoluyor. 

Sonrasında Nazi dönemi geldiğinde ise gene askere alınır. Ludwig olanları umursamadığı gibi orduda yer almayı da umursamaz. Askerliği sevmez ama nazilere karşı bir fikri de yoktur. İşte o sırada Hitler için sanat eserleri toplayan ERR adlı kurum kurulur. Ludwig buraya kapağı atınca keyfine diyecek yoktur. Naziler bir de Paris'i işgal edince Ludwig kendisini Louvre müzesi'nde bulur. Burada tablolara saatlerce bakacak, onları kayda alacaktır. Orada Nazileri pek sevmeyen bir Fransız sanat tarihçi kızla tanışacaktır. Araların bir aşk yaşanacaktır ama bu da sanat yapıtlarına bağlı bir aşktır. Bu kızın tutuklanıp öldürülmesiyle Ludwig, o kızın kuzeniyle tanışacak ve böylece Parisli direnişçilerin tabloları kurtarma serüveninin içinde bulacaktır kendini. 

Romanda kahramanlar arasında Göring'i de buluyoruz. Sanat eserlerini görüp hafızasına nakleden Ludwig'tir. Göring ise bu tabloları malikanesine taşıyıp, bir koleksiyon oluşturur. Ludwig'e göre Göring o tablolara bakıyor ama göremiyordur. Bir ara Göring, Ludwig'i yanına danışman olarak alacaktır. Böylece bazı yapıtlar Ludwig'in danışmanlığı ile kurtulacaktır. 

Naziler sanat yapıtlarını toparlayıp koleksiyon oluştururlar ama Çağdaş ve yenilikçi yapıtlardan pek haz etmezler. Naziler için klasik yapıtlar önemlidir. Modigliani, Miro gibi ressamların yapıtları onlar için tukakadır. (3) Hatta onlara göre Van Gogh tabloları bile dejenere sanattır. Romanda bu yaklaşımı vurgulayan Helmut isminde bir karakter vardır. Helmut savaş esnasında yaralanmış bir askerdir. Bu yaralanma sonucuda kulağı kesilmiştir. Bu durumdan dolayı herkes ona Van Gogh demeye başlar. Helmut'un ne resimden ne de Van Gogh'tan haberi vardır. Şimdi kitaptan bir bölümle devam edelim, "Van Gogh Nazi rejimince Yahudiler ya da izlenimciler ya da iki kusuru da bünyesinde toplayan yoz sanatçılar arasında sayılıyor. O zaman Helmut'un hayatının zorlaşabileceği düşünülebilir." Durum bu şekilde ama bir gazi olarak madalyalı elbisesinden ayrılmak istemeyen Helmut, ERR'ye kapağı atıyor ama onun derdi tablolar değil, o madalyalarını takabildiği üniformasını giyebilmektir.  

Bu kitapla ilgili bunca yazı yazdığıma bakıp bu romanı tuğla gibi bir şey sanmayın. Tamı tamına 110 sayfalık bir şey... Yani bir başlayıp bitirmeniz mümkün. Hatta yazara bu romanı niye bu kadar kısa yazdı diye kızabilirsiniz bile. Her şeye rağmen "Alman Koleksiyoncu"   sanat yapıtlarını takip etmenize sebep olduğu gibi faşizmin sanata bakışındaki çapsızlığı görmenizi sağlayacak. Bu arada kitabın yazarı Manuel Benguigui 1975 doğumlu Fransız bir yazar. Kabile sanatı üzerine uzmanlaşmış bir galeride çalışan sanatçı, bu güne kadar iki roman kaleme almış. 

Aptulika

(1) Modern Sanat - Nilüfer Öndin - 2019 - Hayalperest Yayınları - Sayfa: 199 - 225
(2) Berthold Brecht - Badanacı şiiri , Halkın Ekmeği _ Say Yayınları
(3) Hitler rejimi 1936 yılında Berlin'de modern sanat yapıtlarını "Dejenere Sanat Sergisi" adıyla aşağılayan bir sergi açar.



10 Ocak 2021 Pazar

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 160



Yu Hua
 "Kanını Satan Adam"
Jaguar Kitap
Çeviri: Erdem Kurtuldu
 (2018)

Çin ile ilgili bu zamana kadar hiç bir şeye merak duymamış ve ilgim de olmamıştı (Buna Mao da dahil). Hani herkesin dünya üzerinde en çok görmek istediği yerler arasında Çin Seddi vardır ya, benim o konuda yükseklik korkum sebebiyle öyle bir isteğim zaten olamazdı. Müzik derseniz, Çin müziğini dinlemem imkansız. Yani hayatımda Çin hep benden uzak bir diyar omuştur, bu zamana kadar. Bu hep böyle sürmüştü ama geçen ay Yu Hua isimli bir yazarla tanışmam varolan bu durumu değiştirdi ve önümde Çin'e açılan bir kapı oluştu.

Dışarı fazla renk vermesek de içimizden, "Şu edebiyata... romana falan ne gerek var" deriz ya, hatta kimi zaman bazılarımız, "Ben daha ciddi şeyler okurum, romanla falan zamanımı harcamam." da der ciddiyetle. Oysa bunca yıl sonra edebiyatın sınırları yok edip insanları buluşturan en önemli şey olduğuna karar verdim. Elbette bunu başka sanat dalları da sağlar ama edebiyat kadar etkili olabileceğini sanmıyorum. Edebiyat her ülkenin kendi diliyle ürettiği bir sanat ve biz onunla çeviri sayesinde buluşuyoruz. Müzik ise herkesin kulağı ile ulaşabileceği ezgilerden oluşuyor ama bana kalkıp otantik bir Çin ezgisi dinletin, bende kapıların hepsi kapanır. Hiç bilmediğim bir dil olan Çince ile yazılmış bir roman bana daha geniş bir kapı açabiliyor. Bununda sebebi edebiyatın insanı anlatıyor olması galiba. 

Bence bir ülkeye seyahat etmektense, o ülkenin iyi bir edebiyatçısının yapıtını okumak daha iyidir. O ülkeye gittiğinizde insanları gene yabancı olarak gözlemliyorsunuz... oysa iyi bir romanla o insanları tanıyorsunuz. Yu Hua'nın "Kanını Satan Adam" romanı beni Çin ve insanıyla buluşturdu. Üç hafta önce yazarın "On Sözcükte Çin" isimli bir deneme kitabı elime geçmişti. Kitabın "Avam" bölümünde bir kan patronundan bahsediliyordu. Hastanelerde en sıradan hemşireden bile daha alt seviyede olan bu adam yıllar içinde yetkinleşmiş, konusunda uzman bir "avam kralı" mertebesine erişiyordu. Öyle ki o hastaneye gelen köylülerin gözünde en iyi cerrah hatta başhekimden bile daha muteber biriydi. Yoksullar ve köylüler ona gelir kanlarını satarlar, o da onların kanlarından büyük bir servet yapar. O yoksulların gözünde basit bir çalışan değil, "kan patronu" idi. Ona gelenler kan vermek için hediye de getirmek zorundaydı. İşte o bölümü okurken bu avam kralı dikkatimi çekmişti.  "On Sözcükte Çin" kitabından sonra da hemen "Kanını Satan Adam" romanını okumaya başladım. 

Yu Hua'nın romanlarını okumadan önce herkese "On Sözcükte Çin" kitabını öneririm. Zira bu hem Hua'nın eserleri için, hem de Çin ile ilgili bir kılavuz vazifesi görecek. 

"Kanını Satan Adam" romanının kahramanı Xu Sanguan, ipek fabrikasında çalışan bir işçi. Amcasını ziyaret için gittiği köyünden dönerken, onun gibi şehre giden iki akrabasıyla karşılaşır ve birlikte yola koyulurlar. Onunla birlikte şehre giden ikilinin kan satmaya gittiklerini öğrenir. İşin ucunda para olması ve biraz da meraktan Xu Sanguan da  kanını satar. Eline geçen parayı sadece ailesi için harcaması gerektiğine inandığı için evlenmeye karar verir ve börekçi güzeli Xu Yulan’la evlenir ve üç oğlu olur. 

Çin'in politik ve tarihi atmosferi içinde birbiri ardına bir serüvenin içine gireriz. Çan Key Çek'in feodal döneminin Çin'inde başlayan öykü Mao döneminde devam eder.  Kültür Devrimi, kıtlık yılları gibi zor ve toplumu altüst eden dönemlerde Xu Sanguan'ın kan serüveni devam eder. Feodal dönemde hastanedeki kan şefi, gelen köylüleri kanını satması için seçmek için onlardan hediye alırken, devrimden sonra hediye almaz ama aynı düzen devam eder.

Romanda en ilginç durumda Xu Sanguan ilk çocuğu Yile'nin kendisinden olmadığını öğrenmesidir. Hatta kıtlık zamanı aç kalan ailesinin durumuna üzülen baba gene kanını satar ve gelen parayla ailesine bir lokantada erişte ziyafeti çeker. "Ben bu parayı kanımla kazandım" diyerek kendi kanından olmayan Yile'yi götürmez.  Ancak aynı Xu Sanguan romanın sonlarına doğru hayat mücadelesi veren Yile'nin hastane masraflarını karşılamak için hayatına rağmen kan verecektir.

Yile', Xu Yulan'ın ilk yavuklusundan olan gayri meşru çocuğudur. Bu kitabın örgüsü içinde hep karşımıza çıkar. Aynı şekilde aldatılan koca olan Xu Sanguan da başka biriyle birlikte olmuştur ama ahlaki iki yüzlülük erkek olduğu için onu suçlamaz. Bu söylentiler kültür devrimi zamanında da daziboalar'a (yani bir nevi duvar gazetesi) taşınır ve Xu Yulan bir anda devrim düşmanı yerine konulur. 

"Kanını Satan Adam" romanında acılı, yoksul, fırtınalı  bir hayat; bunaltmadan ve acıklı bir havada salya sümük etmeden veriliyor. Yu Hua, Çin'in üç döneminde de ( feodalizm, devrim ve karma ekonomi) muhalif olan bir yazar ama eserini verirken muhalif yanını didaktik ve sert biçimde vermiyor. Her şeyden önemlisi de o coğrafyanın insanlarını bizlere taşıyor. Çin yazınında modern bir edebiyatçı ile karşı karşıyayız ve edebiyatın en önemli yanına yani, insanları insanlarla buluşturmasına şahit oluyoruz. 

Aptulika

31 Temmuz 2020 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 150


Orhan Veli
 "Hoşgör Köftecisi"
Öykü
 Yapı Kredi Yayınları
 (2. Baskı 2012)

Cahit Sıtkı Tarancı "Yaş otuz beş yolun yarısı eder" demiş o unutulmaz şiirinde insanın yaşam serüvenini anlatırken. Orhan Veli, o "yolun yarısı" denilen süreci bir yıl daha yaşayabilmiş ve bir insan ömrünün yarısına çok şeyi sığdırabilmiş. Akla gelen soru, daha yaşayabilseydi kim bilir ne muhteşem yapıtlar verecekti. Bir ay önce elime geçen ve Orhan Veli'nin öykülerinden oluşan "Hoşgör Köftecisi" kitabını okuyunca sorunun cevabı daha da hararetlenecekti aklımda. Kitabın arka kapak tanıtımındaki yazıda, "Hoşgör Köftecisi okurlarının, 'keşke genç yaşta kaybetmeseydik de, o güzel şiirler gibi bu güzel hikayelerden de daha çok yazsaydı' diyeceğini düşünüyoruz." diyerek aynı soruyu dile getirmiş.
Çoğu kez şairlikle bütünleşmiş edebiyatçıların roman, öykü alanındaki çalışmaları  biraz gölgede kalmıştır. Şairlikle bu denli bütünleşmiş olan Orhan Veli'nin öykülerini okumaya başlarken de çok fazla beklentiye girmedim açıkcası. Ancak okumaya başladığımda şiirden öykü alanına muhteşem bir adım olduğunu görecektim. Öyleki hala bir şair ama şiir denizinden öykü adasının iskelesine kayığını gemici düğümüyle bağlamış. Güzel bir geçiş ve insan devamını iştahla bekliyor. Elbetteki ömrü vefa etseydi şiir gene devam edecekti Orhan Veli'nin evrenin de ama öykü ve düzyazıdaki işlerini de takip edecektik kuşkusuz. Zaten yaptığı çevirileri ve yenilikçi şiir hakkındaki görüşlerini sunduğu düzyazılarını da okuyabilmiştik o kısa ömre sığdırılarak. Demek ki daha sonrası da öyküleriyle hayatımıza girecekmiş. 
Orhan Veli'nin şiirlerini seviyorsanız "Hoşgör Köftecisi"ni mutlaka okuyun derim. Ben kitabı aldım ve kendime bir bira açtım... Bira bittiğinde kitap çoktan bitmişti. Bu zevki çok fazla geciktirmeden gerçekleştirin derim. 

Aptulika

5 Temmuz 2020 Pazar

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 149


Oscar Wilde
 "Mutlu Prens"
Çeviri: Roza Hakmen ve Fatih Özgüven
 Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
 (8. Baskı 2019)

Modernizmin klasikleşmiş yazarı Oscar Wilde, geçen yüzyıla rağmen hala bir çok insana göre çağımızın bile çok ilerisindedir. Yapıtları hala tartışılıyor ve önyargılara tabulara meydan okuyor. Ancak bu hafta yazarın kaleme aldığı masallara yer vereceğim. Evet masal ama sadece çocuklar için değil, hatta biz büyüklere daha keyif verecek ya da (bazı kişileri) kızdıracak ve çileden çıkartacak olan masallar. Yazarın "Mutlu Prens" adıyla toparlanan 5 masalını oğulları için yazdığı rivayet edilse de Wilde bunları " yediden yetmişe çocuk ruhlu insanlar, şaşırma ve sevinme gibi çocuksu yetilerini koruyanlar" için yazdığını söylemiştir. 

İrlandalı oyun yazarı, şair ve romancı Oscar Wilde bu masalları 1888 yılında yani bir nevi çıraklık döneminde yazmıştır ama buna rağmen büyük bir ustalık ve yetkinlik taşıyan 5 öykü çıkarmıştır. Bencilliği, duyarsızlığı gözler önüne seren yazar, hicvi de toplumsal eleştiri yönünde çok da güzel kullanmış. 

Bu masallar çocuklarınıza da anlatabilirsiniz ama asıl zevkine varacak olan yetişkinler olacağı kanaatindeyim. Şu sıcaklarda deniz kenarına gittiğinizde  ya da bir kafede  ya da bir birayı yudumlarken yanınızda bu kitap olsun derim, çünkü bir solukta okuyacaksınız. 


Aptulika

28 Haziran 2020 Pazar

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 148


Kazuo Ishiguro
 "Gömülü Dev"
Çeviri: Roza Hakmen
 Yapı Kredi Yayınları
 (3. Baskı 2017)

Şimdi bu kitabın resmine baktığınızda, "Yahu kardeşin, sen kitabı okuyor musun yoksa güreş mi ediyorsun?" diyeceksiniz haklı olarak. Bu seferki darbeler benden ve Geronimo'dan kaynaklanmıyor. Bu kitabı da ikinci el olarak sahaftan aldım yani benden önce birileri kitapla güreş tutmuş olabilir. 

Kazuo Ishigura'nın "Avunamayanlar"ından sonra hemen bu kitabı da alıp okuyacaktım. Bu sefer ki 267 sayfa yani "Avunamayanlar" gibi tuğla değildi, ama "Gömülü Dev"i daha uzun sürede okuyabilecektim. Hatta yarısına gelmeden bırakma ihtimalim bile vardı. Buna sebep ise "Gömülü Dev"in biraz fantastik bir yapıda  olmasıydı. Rock dinleyenler ve çizerler arasında Fantastik edebiyatla arası iyi olmayan belki de tek kişiyim. Bazen bunun bir ayıp ya da utanç olduğunu bile düşünmüşümdür. Tabi ki hepten bu alanda pencerem kapalı değildir, bu tipte yapılmış çizgi romanlara illüstrasyonlara zevk alarak bakarım ama konu falan umrumda olmaz sadece bir tablo gibi bakmaktır benimkisi. 

"Avunamayanlar"dan sonra "Gömülü Dev"e başlayınca birdenbire gizemli ve fantastik ortama giriverecektim. Tabi bu benim için bir bocalama olacaktı. Bu bocalama da o tasvirlere kafamda tablo gibi baktığım için konudan uzaklaşıyor ve okumam uzuyordu. Kitabın ortasına geldiğimde ise olaylar fantastikten masal havasına geçecekti (ki ilginçtir masal formunu da çok severim- hatta masalların çocuklar için yazılmadığını düşünürüm ve Anderson, Grim Kardeşlerin yazdıklarının asıl halini okuyunca da bunun böyle olduğunu da anlamıştım.) böylece roman benim için akıp gitmeye başlayacaktı. 

Eğer fantastik edebiyata meraklıysanız, "Gömülü Dev"i mutlaka okuyun derim. Romalılar Britanya'yı terk etmiş, savaş bitmiş ve  
Britonlar'dan Axl ile Beatrice yıllardır görmedikleri oğullarına kavuşmak için tehlikeli topraklarda zorlu bir yolculuğu göze alıyorlar.  Bu yolculukta  yollarının kesişeceği kişiler var: Sakson savaşçı, öksüz oğlan ve tıpkı Axl'la Beatrice gibi geçmişinde kaybolmuş, hatıralarının vaat ettiklerine ve alıp götürdüklerine yenik bir şövalye.  


Aptulika

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 147


Kazuo Ishiguro
 "Avunamayanlar"
Çeviri: Roza Hakmen
 Yapı Kredi Yayınları
 (1. Baskı 2009)

Bu kitabı bir öneri üzerine almıştım ama uzun süre okumadan orada burada kalmıştı. Fotoğrafa bakarsanız anlayacaksınız zaten,  kitap okunmadan önce bir hayli eskimişti bile. Ha kapakta yazarın isminin olduğu bölümdeki yırtık, bir sigara yanığı ve kitabı okurken oluşmuştu. Sokağa çıkma yasağından bir gün önce sevgili dostum Geronimo bana gelmişti. Ben bahçede oturmuş bu kitabı okuyordum. Geronimo gelince sigaralarımızı yaktık ve sohbete daldık. Bir süre sonra da instagram canlı yayını için bir deneme yapalım dedik ve hemen Gero bahçenin bir yanına ben öteki yanına gidip bir test yayını yaptık ve ertesi günü de ilk canlı yayını gerçekleştirdik. İşte bu test yayınını yaparken kitabın üzerine yanan kısmı dışarı gelecek şekilde bırakılan bir sigara için için yanarak kitapta görülen bu façayı oluşturacaktı. 
Zaten ikinci el olarak sahaftan alınmış bu kitap, bir de bu façayı alınca iyicene yaşanmışlık kazanacaktı. 

Şimdi gelelim kitabı tavsiye üzerine alıp, bu kadar uzun süre okumadan bekletmemin nedeni ne olabilirdi ki? Romanın yazarının isminden Japon olduğunu anlamam olacaktı. Bir ön yargı olabilir ama Japon müziği vesairesi bana sıkıcı gelir. İşte bu romanda da başlamaya korktum. Ne zaman ki pandemi dönemi geldi ve hemen "evde okunmamış kitapları okuma festivali"ni başlattım. Tabi ilk olarak da bu kitaptan başlayacaktım. Ha bir de hakkını yemeyeyim Meral Akman, bu köşede Kazuo İshiguro'nun "Noktürnler" isimli öykü kitabını yazmıştı. Bütün bunlar bir araya gelince artık dönüş yok, okuyacaktım. Hani yazın ilk denize gireceksinizdir ya, özlemle kumsaldan yürürsünüz ve ayağınız suya değdiğinde neredeyse vazgeçecek gibi olursunuz ama dönmeyi de kendinize yediremezsiniz. Biraz daha yürürsünüz su ayak bileklerinize gelir ve bir kaç adım daha attıktan sonra su mayonuzu hafiften ıslatacağı derinliğe gelirsiniz ve kollarınızı birbirine sarıp alışmayı beklersiniz ama salak şaşkın bir haldesinizdir ve bir anda kendinizi suya atarsınız, sonra da çıkmak bilmezsiniz. İşte bu durum vaziyette kendimi kitabın içine attım. 

Yazarımız Kazou, Japon kökenli ama 5 yaşından itibaren İngiltere'de yaşamaya başlamış. Yani ona bir Japon yazardan çok İngiliz demek daha doğru. İşe bak sanki doğma büyüme Londralıymışım gibi laf ediyorum. Her neyse daha kitabın ilk sayfalarında, "Resepsiyonun önünde çok sayıda Japon neşe içinde birbirlerini selamlıyorlardı." cümlesini görünce yazarın yaptığı bu ironiyi çok tuttum. Kazuo Ishiguro,  Japon asıllı ama İngiliz bir yazar, "Avunamayanlar" romanında da belli ülke yok; sadece Avrupa'da olduğunu tahmin ettiğimiz bir şehre konsere gelen bir piyanistin öyküsü anlatılıyor. 

Ryder isminde tüm dünyada tanınan ve şöhretli bir piyanist.  Kariyerinde öneme haiz bir konser vermek için isimsiz bir Avrupa kentine  geliyor. Konser birkaç gün sonra verilecektir ve o kalacağı otele gelir. İşte o andan itibaren karşısına çıkan herkes ondan bir şeyler ister, kendi dertlerini anlatırlar. Oysa Ryder'ın bir prova yapmasına bile olanak verilmez. Bir de adamımız birkaç gün sonra vereceği konseri bilir ama bundan başka da bir şeyi hatırlayamaz. 

Şimdi kitabın arkasındaki tanıtım yazısından alıntı yapayım, sonra da diyeceklerimi söyleyeyim...
"Karşılaştığı herkesin niçin ondan bir şeyler istediğini, çok uzak olması gereken yerlere nasıl hemen ulaşıverdiğini, saatler sürmesi gereken bir sohbeti üç dakikalık asansör yolculuğuna nasıl sığdırdığını anlayamaz. Kendini olaylara ve çevresindeki insanlara teslim eden belleksiz piyanist, geçmişin ve geleceğin kırılgan bir şimdiki anda çakıştığı sürreal bir dünyaya savrulur. Çok geçmeden, yaklaşan konser gecesinin hayatının en önemli performansı olduğunu fark edecektir. İşlevini yitirmiş toplumsal düzenin bireyler üzerindeki yaralayıcı baskısını hemen her eserinde zarafetle ilan eden Kazuo Ishiguro, Avunamayanlar'da hayatı kontrolden çıkan bir adamın çok boyutlu hikâyesini anlatıyor."

Kitabı okumaya başlamamla çoğu kez İstanbul dışında bir yere davet edildiğimde karşılaştığım durumları farkettim. Nasıl mı? Sizi konuk ederler, hava alanından ya da otobüs terminalinden alırlar, kalacağınız otele kadar götürürler. İşte o arada davet eden belediye ise arabadaki şöför ile belediye görevlisi kendi sohbetlerini yaparlar ve sen onları dinlersin. Otele geldiğinde de güler yüzle sizi karşılarlar ama özne gene sen değilsindir. Bir ara davet edildiğim bir yerde etkinliği yapan belediye ile rekabet içinde olan (aynı partili) kişiler bana kendi dertlerini anlatıp, "aslında sizi biz davet etseydik, şöyle ağırlardık" diye şikayette bulunmuşlardı. "Avunamayanlar"ı okurken biraz da bu konunun evrensel olduğunu anlayacaktım. 

Kitap tabiki bir konsere davet edilen bir müzisyenin yaşadıklarının ötesinde başka bir konuya da dikkat çekiyor bence. Son yıllarda farketmişsinizdir, TV tartışmalarında herkes kendi konuşmasını dinliyor, karşısındakinin ne dediği artık önemli değil gibi. Sosyal paylaşım sitelerinde yorum üzerine yorum yazıyoruz ama yorum yaptığımız paylaşım unutulup gidiyor. İşte bu dünya ahvali "Avunamayanlar" da 540 sayfada kimi zaman güldürerek, kimi zaman sizi zıvanadan çıkararak sürüp gidiyor. 

Kitap 540 sayfa, yani tuğla gibi ama sizi korkutmasın, acayip akıp gidiyorsunuz. Bir de tuğla gibi kitaptan insanlar niye kaçarlar onu da anlamam. Örneğin 100 sayfalık kitaba 14 ya da 20 lira veriyorsunuz; oysa 550 sayfalık kitabı 26 ya da 30 liraya alıyorsunuz... yani daha hesaplı. 

Kazuo Ishiguro'nun "Avunamayanlar" romanını yazın ilk denize girişiniz gibi cumburlop atlayın derim. Bakalım siz avunamayanlardan mısınız yoksa o arada kalan piyanist misiniz yoksa aslında her iki yanda da bulunuyor muyuz? 

Aptulika

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...