12 Mayıs 2022 Perşembe

Güneş Taşıyan Adam ve tutuklanan notalar...

 


Şu anda Fazıl Say'ın Türk Bestecileri serisinden çıkan dördüncü albümünü dinliyorum. Dizinin bu albümü Muammer Sun'a ayrılmış. Geçtiğimiz gün, Fazıl Say'ın babası Ahmet Say'ı kaybetmiştik, bugün de bir yıl öncesi yitirdiğimiz Muammer Sun'dan bahsetmek aklıma geldi, aslında ben bahsetmeyeceğim, bir başka büyük müzik insanının anlatımıyla ondan bahsedeceğim.  1932 ile 2021 yılları arasında yaşamış olan Muammer Sun, Çok Sesli Müzik alanında Türkiye'nin üçüncü kuşak bestecilerindendir ve müzik politikasında 60'lı ve 70'li yıllarda etkili olmuş bir isimdir. TRT Ankara Radyosu Çoksesli Korosu ve TRT'nin müzik dairesinin kurucusudur. Bu kısa tanıtımdan sonra bir ekleme daha yapalım, hani bir takım aklı evvellerin "Türk Beşleri" tanımını "Leşleri" diye aşağıladığı Aydınlanma Devrimi'nin üçüncü kuşağı bestecilerinden. Bu besteciler sözümona o aklıevvellere göre "seçkin", "elit" ve "burjuva" diye yaftalanır... oysa onlara "leş" diye dil uzatanlar asıl "elit" ve hem de gerici. Kızgınlığım yıllar geçse de sürüyor, kusuruma bakmayın... ama yaşadığımız karanlığın sebebi bu feodal yapılı ama çağdaş görünümlü insanlar ve onların köhnemiş zihniyeti. Neyse lafı karambola getirmeyelim ve konumuza devam edelim.

Geçen yıl Ocak ayında Muammer Sun'u kaybetmiştik ve o gün klasik müzik keman sanatçımız Cihat Aşkın'ın twetter'da bir paylaşımı dikkatimi çekecekti. Her zaman isim olarak bildiğimiz Muammer Sun'un ardındaki derinliği kavrayacaktım. İsterseniz lafı daha uzatmadan o paylaşıma döneyim. Cihat Aşkın'ın o gün paylaştığı bir başka dev müzik insanımız Yalçın Tura'nın Muammer Sun ile ilgili yazdıklarıydı. Bu yazı tarihe not düşecek kadar önemliydi ve aynen yayınlıyorum...



"Muammer Sun İçin

31 Mart 1964 akşamı Beyoğlu'nda Karaca Tiyatrosu'nda 'Keşanlı Ali Destanı'nın ilk temsili. Seyirciler arasında Cenan Akın'ın yanında oturan genci tanımıyordum. Cenan tanıştırdı: Muammer Sun imiş. İlgilenmiş, Ankara'dan kalkmış gelmiş. 

Dostluğumuz orada başladı, gelişerek devam etti. Ankara'ya gittiğimde , kısıtlı olanaklarına karşın, beni, Yukarı Ayrancı'da eşi ve çocuklarıyla birlikte kaldığı dairede konuk ediyordu. Ankara'da İlhan Baran , Cengiz Tanç ve Muammer; İstanbul'da Cenan Akın, Kemal Sunder, Ali Doğan Sinangil ve ben aynı kuşaktan, birbiriyle çok iyi anlaşan genç besteciler grubunu oluşturuyorduk. Ortak amacımız, Çağdaş Çoksesli Türk Müziği'ne yapıtlarımızla katkıda bulunmak, bunu geliştirerek, geniş topluluklara ulaştırmaktı.  

İsmail Cem İpekçi TRT'ye Genel Müdür olunca Muammer Sun'a TRT Müzik Dairesi Başkanlığı'nı teklif etti, İlkin TRT Çoksesli Korosu'nu kurdurdu. Başına ünlü koro şefi Walther Strauss'u getirtti. Sınavla alınan genç sanatçıların yetişmesi için çok çalıştı. Daha sonra müzikbilimi, edebiyat ve  çoksesli müzik alanında değişik dallarda yapıtlar oluşması için yarışmalar açılmasını sağladı. Tanınmış bestecilere yapıtlar ısmarladı. Her dalda ilginç ve değerli yapıtlar ortaya çıkmaya başlamıştı. Müzik alanında yapılan çalışmalar dinletilerde halka sunuluyordu, ayrıca bir de şenlik yapılması tasarlanıyordu ki...

Memduh Tağmaç, Muhsin Batur ve Faruk Gürler'in öncülüğünde gelen darbe, bütün bu güzel ve yararlı işlerin askıya alınmasına neden oldu. TRT'nin başına getirilen Musa Öğün, ısmarlanan ve ödül kazanan bütün yapıtları , tür farkı ayırt etmeden, "Bunlar komünistlerin işi!" diyerek çuvallara doldurttu ve yok etti. Ardından da Muammer Sun tutuklandı. 

Uzun bir süre kendisinden haber alınamadı. Nerede, hangi tutukevinde, ne gibi koşullarda tutulduğu bilinmiyordu. Yoksa, o dönemde pek çok kişinin başına geldiği gibi yok edilmiş miydi?

Uzun bir süre sonra salıverildi. Ondan sonra da ömür boyu çekmek zorunda kaldığı böbrek yetmezliği, göz bozukluğu, sigara alışkanlığı gibi sıkıntıların yanı sıra işsizlikle de boğuşmak zorunda kaldı. Bütün bu olayları ayrıntılarıyla, değerli eşi Sinemis Sun'un yazdığı "Karnında Güneş Taşıyan Adam" başlıklı yaşam öyküsünde okuyabiliyoruz.

Direndi, yılmadı, binbir güçlükle boğuşarak çalıştı. Birbirinden güzel, unutulmaz, çok değerli yapıtlar ortaya koydu. Binlerce öğrenci yetiştirdi, Örnek bir sanat ve düşünce adamı olarak yurdumuzun insanlarına iyiyi, doğruyu, güzeli tanıtmaya gayret etti.

Yarım yüzyılı aşan bir dostluk, kardeşlik, arkadaşlık, ülküdaşlık  bugün sona mı eriyor? Hayır! 60'lı, 70'li yıllarda ortak bir amacımız vardı: Yurdumuz insanına , başta çağdaş çoksesli müzik olmak üzere, her şeyin en iyisini, en doğrusunu, en güzelini vermekti ülkümüz.

Başardık mı? Belki biraz...ama yeterli mi? Hayır!...Boğuştuğumuz kötülükler, aşmaya çalıştığımız engeller olmasaydı belki daha iyisini yapabilirdik. Yine de Muammer Sun kardeşimin bıraktıkları, onu yitirmekten duyduğumuz büyük acıyı biraz olsun unutmamızı sağlıyor. Onun bize armağan ettiği eserler sonsuza değin içimizi aydınlatmayı sürdürecek. Onu unutmayacağız.

Ama ona o acıları çektirerek, bizleri mutlu edecek daha pek çok güzelliği yaratmasına engel olanları da unutmayacağız. Metin Erksan'ın söylediğini yineliyorum: "Unutmak İhanettir". 

Yıllarca önce bir gün, sık sık yaptığımız gibi, Göztepe'deki evimde buluşup uzun uzun konuşmuş daha sonra da evin kapısı önünde resim çektirmiştik, Göztepe'de dört dost besteciyi bir arada gösteren bu resimde, ön sıralarda görülenlerin üçü birer birer gittiler. En arkada ben kaldım. Bakalım ben de sıramı savdığımda, arkamızda soluk bir resimde dört gölge kalacak."




Yalçın Tura, geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz Muammer Sun'un ardından bu yazıyı yazmış. Öyle önemli bir yazı ki, en yakın zamanda da Sinemis Sun'un yazdığı "Karnında Güneş Taşıyan Adam"  adlı kitabı da bulup okuyacağım. Bu yazıdan evvel bana Muammer Sun denildiğinde seçkin bir adam gelirdi... oysa o geçmişin 12 Eylül faşizminde o da müziğiyle birlikte içeri alınmış ve işkence görmüştü. Yahu müzikten adamı içeri alırlar mı, hem de klasik müzikten  demeyin, çünkü onlar faşist ve çağdaş olana düşmanlardı. O darbeden on yıl sonra olacak olan 12 Eylül de gericiliğin ve karanlığın, yozluğun kapılarını ardına kadar açmadı mı?

O resimden bir tek hayatta (üstteki yazıyı yazan) Yalçın Tura kaldı. 88 yaşında olan bu bestecimize Allah uzun ömürler versin diyorum. Ki bu isimler ülkemizin aydınlanma devriminin çok ama çok önemli insanlarıdır. Hiç öyle de denildiği gibi "elit" falan da değillerdir. Ben onun ismiyle daha ilkokula gittiğim yıllarda okulda okuduğumuz çocuk şarkılarıyla tanışmıştım. O sadece çocuklara şarkı yapan bir besteci miydi... tabiki değil. Sonra büyüdüğümde onu sinema filmlerine yaptığı müziklerle görecektim. 1960 yıllarda Türk filmlerine  batıda olduğu gibi özgün besteler  (soundrtrack) yapılıyordu. Bu güzellik 70'lerin Yeşilçam'ında bozulacak ve filmlere gelişigüzel yabancı müzikler monte edilecekti. Neyse o yıllardan bir Yılmaz Güney filminde de Yalçın Tura'nın bir film müziğini hatırlarım.  Onun diğer film müziklerinden aklıma gelenler: Aşk-ı Memnû, Keşanlı Ali Destanı, Yılanların Öcü, Toprak Ana, Taşbebek, Umutsuzlar gibi Türk sinema klasikleri. Evet "elit"dediğimiz bu müzik insanı popüler kültür içine de dalıp film müzikleri yapıyordu. 

Yalçın Tura sadece bununla kalmadı yıllar içinde konservatuarda öğrenciler yetiştirdi. Aslında onlara klasik müzikçi diyoruz ama işin doğrusu onlar Çağdaş Çoksesli Türk Müziği bestecileri. 

Ahmet Say'ın ölümünden sonra bir vesileyle Muammer Sun ve Yalçın Tura'dan da bahsedebildim. Aslına bakılırsa bunlar hep daha sonra yazarım diye bir başka tarihe attığım yazılardı ama madem başladım, devam edeyim dedim. Eh hani bu tip yazıları yazarsam kim ilgilenir endişesi de hakim tabiki ama bu yazıları bir şekilde not düşeyim diyorum. Bugün elbetteki kimse okumaz ve ilgilenmez ama yıllar sonraya bir not olur diye yazıyorum. Bundan sonra da devam edeceğim galiba. 

Son olarak diyeceğim şu ki bu insanlara çok şey borçlu olduğumu hissediyorum. Onlar elit, burjuva ve seçkin... hatta "fildişi kulelerde oturanlar" ha... Aklınıza şaşayım.

APTULİKA







Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...