27 Aralık 2020 Pazar

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 158



Fyodor Dostoyevski
 "İnsancıklar"
Koridor Yayınları
Çeviri: Furkan Özkan
 (2020)

Geçen haftalarda televizyonda "Namuslu" filmine rast geldim ve gene kilitlendim. "Arabesk" haricinde bütün filmlerini sevdiğim Ertem Eğilmez'in bu yapıtı benim için unutulmazlar derecesine girmişlerdendir. Başar Sabuncu'unu senaryosundan ortaya çıkan filmi ilk gösterime girdiği 1985 yılında izlediğimde, ülkemiz "alaturka liberal" politikalarla tanışıyordu ve "Namuslu" da o dönemin izlerini mizahi bir bakışta sunuyordu. Mizah işlediği konuyu biraz abartır ama bu filmin ileriyi bu denli göreceğini tahmin etmem mümkün değildi. Bu filmi aradan geçen kırk yıla yakın bir zamana karşı bugün izlediğinizde hala önemli şeyler bulabiliyorsunuz. Şener Şen'in oynadığı baş karekter Ali Rıza Öğün hem sinema dili hem de oyunculuk gücü olarak çok güzel verilmişti. Şener Şen'in oyunculuk gücü zaten önemlidir ama bu gücün ötesine geçen şey tiyatroculuk, edebiyat, sosyoloji birikimiydi. 

İşte geçen haftalarda bu filmi bilmem kaçıncı kere tekrar izlerken, Ali Rıza karekteri aklıma hemen Akakiy Akakiyeviç'i getiriverecekti. O da kim ? Derseniz, açıkalıyayım... Akakiy Akakiyeviç, dünya edebiyat tarihinin başyapıtı, Nikolay Vasilyeviç Gogol'un yazdığı "Palto"nun baş kahramanı.  Şimdi  atılıp, "Vay demekki o film arakmış." falan gibi akla ziyan yaklaşımlar çıkarmayın hemen. Bu uyarıyı yapmam gerekirdi, zira bizde  böylesi bir kamusal (ve de gönüllü) dedektiflik kolu vardır ve hemen damgasını vuruverir. Oysa bir sanat yapıtı bir başka sanat yapıtına selam çakması övünç verici bir şeydir. İşte "Namuslu" filmindeki Ali Rıza karekteri, "Palto"nun Akakiy karekterini taklit etmiyor ya da kopyalamıyor ; o karekteri akademik bir analizle özümsedikten sonra sosyolojik tesbitlerle seksenler Türkiye'sinden bir toplum kesitini ortaya koyuyor. Ve onların adına (onların demediği) bir şeyi ben söyleyeyim:

"Hepimiz Gogol'un Palto'sundan çıktık."

Nikolay Vasilyeviç Gogol
Bu sözü ben gıyaben "Namuslu" filmini yapanlar için söylediysem de bu sözün aslı Dostoyevski tarafından söylenmiştir. O günden bu güne aradan yüzyıllar üstüne yüzyıllar geçti ve o ne görkemli bir palto imiş ki, içine ne devleri doldurmuş. Eğer birazcık mizahçı yanım varsa o paltonun bir düğmesi bile değil, o düğmeyi diken ipliğin bir parçası olduğum söylense, "demek ki başarmışım" derim.

Geçen haftalarda da Dostoyevski'nin hikayelerinden bahsederken, Gogol'u "Palto"sunun etkisini zikretmiştim. "İnsancıklar" yazarın 23 yaşında yazdığı ilk eseri. St. Petersburg'da geçen roman, bir devlet dairesinde memur olan orta yaşlı Makar Devuşkin ile uzaktan akrabası, yirmili yaşlarının başında genç bir kız olan Varvara Dobroselova arasındaki mektuplaşmalardan oluşuyor. Mektup - roman diye de tanımlayabileceğimiz "İnsancıklar", daha sonra Stefan Zweig'ın yaptığı mektuptan yola çıkan yapıtların ilk örneği olarak ilham kaynağı olduğunu da söyleyebiliriz.  

Romanın kahramanı Makar Devushkin, 58 yaşında en alt katmanlarda yaşayan az gelirli bir memurdur. Uzaktan akrabası olan genç Varvara ile mektuplaşır. Onlar çok uzak yerlerde değildir hatta birbirlerinin penceresini görecek kadar da yakın binalarda otururlar. Devushkin yazdığı mektuplarda yirmili yaşlarının başındaki genç Varvara'ya kimi zaman bir aşık kim zaman bir abi kimi zaman da bir dost gibidir. Romanı okurken bu ellisini aşmış adamın genç kıza duyduğu sevgininin nasıl bir şey olduğunu tahmin etmeye ister istemez kafa yoruyorsunuz ama sonrasında bunun pek önem taşımadığını kavrıyorsunuz. Devushkin, genç kızı hayatında özlem duyduğu sevgili yerine koysa da bu ütopya düzeyinde (platonik değil) bir aşk. Yani yaşlı adam, hem kızın hem de kendisinin bulunduğu yoksul yaşantı için bir umut ışığı olarak yaşatıyor bu sevgiyi.  
Dostoyevski'


 Rusya'nın Çarlık döneminin toplumsal yapısının da verildiği romanda yoksul insan(cık)ların yaşamına acıklı ve melodramatik yaklaşımla bakılmıyor. Hatta kitabın bir bölümünde Devushkin, yazdığı mektupta, yakın dostu olan hali vakti iyi olan bir yazar dostundan bahseder. Bu kişinin yazdıkları ağdalı bir dille ve bol tasvirli piyasada iyi iş yapacak denli yazılardır. Kıza o yazılardan birini mektupla birlikte gönderir. Kız bu yazıları niteliksiz bulur ve Devushkin'e Gogol'un "Palto"sunu ve Puskin'in "Ivan Belkin'in Hikayeleri"ni yollar.  Hatta adam, "Ben cahil bir adamım, hayatım boyunca da pek kitap okumadım. Senin yolladıklarını okuyacağım, o zaman sana daha güzel üslupla yazabilirim'' der.
 
Makar Devushkin bu kitapları okuduktan sonra kıza yazdığı mektupta,  "Palto"daki Akagi Akagiyevic'i sevmediğini belirtir. Onun çok zavallı, korkak verildiğini söyledikten sonra "Romanlar aptallar için" bile der. Dostoyevski burada çok önemli bir şey yapıyor ve kendi ustası Gogol'a bir selam gönderiyor. Elbette burada yazdığı kahraman Gogol'u eleştirse de, burada ki durum yüzyıllar sürecek (hatta bugünlere dek süren) sosyal bir tesbiti yapıyor. Makar Devushkin, alt sınıfların bir temsilcisi ve bir anlamda onun yaşantısından izler veren "Palto" öyküsündeki Akari karekterini beğenmiyor. Buna karşılık onun hayatını anlatmayan ve üst sınıfları anlatan, ağdalı bir dille süslenmiş, gereksiz tasvirlerle süslü, edebi değeri olmayan ama popüler romanlarını göklere çıkartıyor. Bu durum bugün de aynı değil mi?

Dostoyevski denildi mi hemen akla "Suç ve Ceza" gelir ama bu muhteşem yapıt az biraz da yazarın tüm eserlerine ilgi duymamıza hatta onlardan tad almamıza engel olan bir bulut gibidir de. Bana sorarsanız, yazarın romanları arasında "Kumarbaz" da benim için ayrıcalıklıdır. Yanısıra uzun hikaye ya da kısa roman diyebileceğimiz "Beyaz Geceler" ve "Bir Yufka Yürekli" eserlerine de duyarsız kalmayın derim... Tabiki "İnsancıklar" da.

 
Aptulika

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...