Blues Perişan Kütüphanesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Blues Perişan Kütüphanesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Temmuz 2024 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 228



Falih Rıfkı Atay 
 "Roman"
VarlıkYayınları
 (2. Basım: Kasım 1952)


  Öncelikle bir notu düşeyim ki, bu kitabın ismi "roman" olsa da roman değil bir tür deneme desek daha doğru. Roman yazma çabasında olan bir yazarın uğraşı ile Cumhuriyet'in ilk kuruluş yıllarını sorgulamak amaçlanmış.  Falih Rıfkı Atay, yazdığı eserlerle Kemalizm'in en güçlü savunuculardan biri olarak bakılır ancak genç cumhuriyetin kuruluş yıllarına eleştirel gözle bakabilmiş. Elimde bulunan kitap ilk olarak 1932'de yayınlanmış. Kitabın ikinci baskısı ise yirmi yıl sonra Yaşar Nabi Nayır kitabın yeniden basılması için Atay'a teklifte bulunmuş. Bu öneriyi kabul eden Falih Rıfkı Atay bu kitabın ikinci baskısı için 1951'in Atalık ayında şunları kaleme alacaktı:
"...Doğrusunu ister misiniz, hala aktüel olmasına şaştım ve kitaba değer verdiğimden değil, bugün de söylemek istediklerimi söylediği için basılmasına razı oldum."

Kitabın yeniden basılmasına vesile olan Varlık Yayınları sahibi  Yaşar Nabi ise, 
"...toplum hayatımızdan verdiği öyle canlı tablolar vardır ki, aradan geçen yirmi yıl içinde eskimek şöyle dursun, bütün tazeliğini muhafaza etmektedir." 

Bu eserin tazeliğini 20 yıl sonra da koruması yazarı Falih Rıfkı'yı  açıkcası pek de mutlu etmemiş, zira aynı hatalar sürmüş uyarılar dikkate alınmamış ve her şey cafcaflı bir hamasetle halının altına süpürülmüş. Kitabın çıkışından sonra bugün 92 yıl geçmiş ve bu yapıt bugün için de ( hatta fazlasıyla ) güncelliğini koruyor.


Falih Rıfkı Atay'ın "Roman"ını geçen yıl bir tesadüf sonucu bir sahafta bulmuştum, açıkcası hayatım boyunca da bu kitaptan baskısı olmadığı için haberder bile değildim. Gümüzde bu kitabın baskısı var mı diye bir baktığımda, neyse ki 2020 yılında  Pozitif Yayıncılık tarafından yayınlanmış. https://www.dr.com.tr/kitap/roman/edebiyat/roman/turkiye-roman/urunno=0002015572001  Açıkcası bu kitabın yıllarca hafızalardan silinmiş olması aydınlanma açısından bir kayıp; doksan küsur yıl sonra da güncelliğini koruyor olması da bir ayıp. 

Bu kitabı özellikle kendisine Kemalist ya da Atatürkçü diyenlere ve sosyal demokrat siyaset yapanlara tavsiye ederim. Hatta CHP'nin kapısına bacasına her yerine bu kitabı koyarım, okunsun diye. Yoksa bu kitap önümüzdeki 90 yıl sonra da güncelliğini koruyacak ki, işte bu dayanılır gibi değil. 

Ha bu kitaptan pay alacaklar sadece sosyal demokratlar mı? Aydınlanma devriminden yana olan sosyalist ve komünistler de bu konuda pay sahibidir. 

İsterseniz kitaptan bir iki alıntıya yer vereyim de ne demek istediğimi anlayın. 
" 31 Mart Hakkı'nın Volkan'daki makalelerinden herhangi birini alınız; Şeriat kelimelerini Demokrasi, Allah kelimelerini de Millet olarak değiştiriniz, bugün yazılmış kadar yeni ve zamana uygundur." 

Gerici 31 Mart vakası ve onu fişekleyen Volkan gazetesi'nin genç Cumhuriyetin üzerinde kara bulut gibi durması bundan güzel anlatılabilir mi!

Falih Rıfkı kitabında kimi zaman  skeçler hailinde kurgular da yapmış. İşte onlandan birinde iki kişi kadın hakları üzerine konuşuyor. 

" - Pierre Loti öldü, Madam.

 

 -  Harem ölmedi, Mösyö, selamlık ölmedi... Harem dediğiniz nedir, kafes mi, peçe mi, kaçgöç mü? Türkiye'de kadın, yalnız anaya denir. Kadın ancak çenesi sarktığı, yavruları dizlerini doldurduğu zaman kümeslilikten çıkar. Bir salona erkek girince, kadınlarınızın daha yarısından fazlası ayağa kalkıyor."

Aradan doksan iki yıl geçmiş kelimesi kelimesine aynı durumu yaşamıyor muyuz. Üstelik şimdi fazlamız da var. Ne dersiniz? 

Atay yüzyıl önce , 
"Demokrasi şeriat, demogoji de onun hilesi."
 dediğinde tek partili dönemi yaşıyormuşuz, şimdi değişen bir şey var mı? Ve bir başka yerde, 
"Bize elit olmak için seneler, halka da halk olmak için seneler ister... Renkleri bilmek  nerede resimden anlamak nerede?" 
Bir düşünün hele seneler yetecek mi daha bize. 

Ve son olarak şu tespite yer vereceğim. Siz isterseniz "halk" kelimesini "işçi sınıfı" yaparsanız o zaman bundan sosyalistler de nasibini alır. Buyrun bakalım bir kulak verin hele: 
"Devrimin sopası , derebeyleri kovar. Terbiyesi halkı yapar... Ve de demokrasiyi, yapılmış olan halk yapar! Biz karşımızda güç olan yapılacak bir halk yerine, avutup oyalamak için yapma bir halk görüyoruz." 

Alıntıladığım bölümlere kızabilir ya da destekleyebilirsiniz ama bunlar yüzyıl önce yazılmış ve biz hala aynı yerde dönüp duruyoruz. 



Aptulika



 

22 Haziran 2024 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 226



Vladimir Sorokin
 "Opriçnik'in Bir Günü"
Can Yayınları
Çeviren : Eyüp Karakuş 
  (1. Basım: Aralık 2023)


  2006'da yazılmış ve 22 yıl sonrasının Moskova'sını kurgulayarak bu bilim kurgu romanı yazmış, Sorokin. Yani günümüzden 4 yıl sonraki Rusya ve yönetim yeniden çarlığa dönüşüyor... hem de "Korkunç İvan" diye nam yapan IV. İvan dönemi. Açıkcası böyle bir kurguyu görünce, "Vay be adam nasıl bir hayal kurmuş." hatta "uçmuş" demem gerekir ama tam tersi, "Olabilir galiba" bile diyorum. Dünyamızdaki akıl almazlığı adam 18 yıl önceden görmüş. 

Yazar, Rusya tarihini Beyaz Despotizm, Kızıl Despotizm, Mavi Despotizm ve ardından gene Beyaz Despotizm olarak özetliyor. Kendi adıma sosyalist devrimin de bu tanımlamadan nasibini almasına üzülsem de, yazar haksız da sayılmaz hani. Rusya'ya ne yönetim gelirse gelsin Rusluk daim kalıyor gibi. Ne Ruslarla derdim var ne de bu yönde tartışmalarla ama benim üzüldüğüm kabağın sosyalizmin başına patlaması. 

Öncelikle kitabın yazarından biraz bahsedeyim. Vladimir Sorokin, 1955'te doğmuş. Yani sosyalist dönemin muhaliflerinden biri. Dönemin kavramsal sanatla ilgilenen yeraltı edebiyatında yerini almış. Sosyalist Gerçekçi sanat ile  dalga geçen yazılar kaleme almış. O dönem eserleri yasaklanmış ve yayınlanmamış. Perestroyka döneminden sonra eserleri geniş okuyucu kitlesiyle buluşabilmiş ve ilk romanı 1985'te yayınlanmış. 

Opriçnikler, 1555'te Çar IV. İvan tarafından kurulan özel birliktir. Çar'a hizmet etmek için kurulan bu birlik 2028 Rusya'sında tekrar kuruluyor. İşte bu romanda Opriçnik Komyaga'nın 24 saati konu ediliyor. Onların sefahat, sarhoşluk, şiddet ve terörle dolu baskıları: Efendi'leri adına hizmet etmek için yerine getirdikleri görevleri. 

Fütüristik teknoloji, Korkunç İvan'ın dünyasıyla birleşerek gerçeğe yakın bir distopya oluşturuyor. 

Aptulika



9 Mart 2024 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 223


İzel Rozental
 "Seyir Hali"
Kırmızı Kedi Yayınevi
  (2. Basım: Ağustos 2017)


İzel Rozental, ülkemizin önemli karikatüristlerinden ve onca zaman aynı meslek de olsak da bir türlü tanışamamıştık. Her ne kadar çizgi dünyasında üreten konumda olsam da karikatüre izleyici olarak merakım da sürüyor ve İzel'in çizgilerini ilgiyle takip ediyordum. Onunla tanışmam da bu yaz aylarında gerçekleşti. İlkönce o benim bir çizimimi yaptığı radyo programında konuk etti. Ardından da bir imza gününe gidip , onunla sohbet ettim. 

Tanıştıktan sonra İstanbul sevgisi, rock dinleyiciliği ve tabi kalemlere olan düşkünlüğü gibi ortak yanlarımız olduğunu görecektim. Bu arada "kalem düşkünlüğü" dediğim geniş anlamıyla kırtasiye merakı da diyebiliriz. Öyle ki, hani insanlar emekli olduktan sonra şunu yaparım, bunu yaparım diye hayal kurarlar ya, ben de kendimi hep kırtasiye dükkanında hayal etmişimdir. Ancak İzel bunu yıllar öncesinden karikatürcülüğü ile aynı anda yapmaya başladığı kalem firması sahipliği ile gerçekleştirmiş şanslı fanilerden. 

Biz karikatüristler, çizgi dünyamızın içine kendimizi hapsederiz ama İzel biraz farklı bir karikatürist, o aynı zamanda çok iyi bir yazar. Kimi zaman anı kimi zaman denemeler kimi zaman gezi yazıları yazdığı gibi kendi hayatından öyküler de kaleme alıyor. Bundan önce iki kitabını buradan tanıtmıştım(1); bu sefer de onun bir gezi kitabına yer vereceğim. 

Yolculuklar ve izlenimlerden oluşan "Seyir Hali" kitabına İzel, "Bir Mizahçıyla Dünyayı Gezmek" alt başlığını düşmüş. Bence kitabın içeriği ile ilgili en güzel tanımlama bu olsa gerek, zira bu geziler de mizahi bakış her daim sizi takip edecek. 

Kitabı okumaya başladığımda ilginç bir tesadüf olarak ben de süresi biten pasaportuma vize almak için cebelleşiyordum. İtiraf edeyim bu anlar bana hep sıkıntılı gelir. Hele vize alsan da o gümrükteki adamların davranışlarıyla sizi suçlu bir sıçan gibi hissettirmeleri yok mu hani. Bu ne yaparsam yapayım sadece bana oluyormuş gibi gelir. İlk defa İzel'in kitabımı okurken, bu durumda olanın sadece ben olmadığımı anladım. Daha kitabın başında İzel'in anlattığı gümrük görevlisi ve bavulu açtırma muhabbeti beni aynen rahatlattı, demek ki sadece ben değilmişim dedim.  

Hindistan'daki matrak  ve uzun düğün, Fransa'da yanlışlıkla gidilen jet sosyete plajı, Ho Amca'nın Vietnam'ının kapitalistleşmiş hali, Çin hatta Alaska yani Kuzey Kutbu'na kadar geniş bir coğrafyaya yayılan geziler harika bir şekilde karşınıza geliyor ve siz de geziyor gibi oluyorsunuz. 

Kitapta gezi notları olarak İzel'in çizimleri de vinyet olarak yer alıyor ama keşke biraz daha büyük basılsaymış, demeden de edemedim. Ama her şeye rağmen bu gezileri okurken zaten anlatımdan çizimler gözünüzde canlanıyor. Ayrıca mizah zaten kaçınılmaz olarak var. 


Aptulika









8 Aralık 2023 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 215




Aldous Huxley
 "Cesur Yeni Dünya"
Çeviri:Ümit Tosun
İthakiYayınları
  (34. Basım: Mart 2020)
 
 
Bilim kurgu, hele ki bir de işin içine distopya girerse bana biraz komple teorileri denilen teraneler gibi geliyor. Her ne kadar çizerlik ve rock ile hem hal olmuş olsam da bu tarzlar hep bana uzak gelmiştir. Gençliğimde çok sevdiğim ütopya tarzı da şimdiler de bana çok uzak gelmeye başladı. 

Son aylarda bilim kurgu klasiklerini okuyup, açığımı kapamak için birbiri ardına sıraya koydum. Zamyatin'in "Biz" ve onun halefi Bulgakov'un "Ölümcül Yumurtalar" derken Aldous Huxley'in "Cesur Yeni Dünyası"nı da tamamladım ve Orwell'in "1985"i ile bu serüveni bir nebze de olsa tamama erdirecektim. Bu arada "Bin Dokuz Yüz Seksenbeşi " okumadım diye beni hor görmeyin, Orwell'ın yazdığı her şeyi denemelerine kadar okudum. "1985" okumakta bu kadar gecikmem ise, onu bilim kurgu - distopya kitapları sıralamasında okumak istememden kaynaklanıyordu. 

Bu serüven içinde edindiklerimi toparlarsam, Jules Verne ve H.G. Wells gibi 19. yüzyıl yazarları benim için elbetteki çok keyifliydi... hem ileriye doğru umutlu hem de bilim hakkında bilgili ve hayal güçleri bereketliydi. 20. yüzyıl yazarları ise geleceği bulundukları ideolojik bakış doğrultusunda ele alıyorlar ve böylece sonuç ya ütopya güzellemesinde ya da distopya eyvah eyvahlığında sunuyorlardı. Mesela Rusya'da sosyalist devrimin yapıldığı Sovyet yıllarının başındaki iki yazardan biri  Yevgeni Zemyatin "Biz" romanında gelecek zamanları sosyalizmin mutluluğunda görürken; Bulgakov "Ölümcül Yumurtalar" romanında sosyalist devrime eleştirel bakış getiriyordu. Bulgakov, Zemyatin ve diğer bilim kurgu yazarları gibi yüzyıl, binyıl hatta milyonlarca yıl sonrasını değil 4 yıl sonrasını anlatıyordu. Dolayısıyla eleştirel bakışı bir nevi erken uyarı niteliğindeydi ve distopya demek haksızlık olurdu. Açıkcası her iki eser de bana keyif verdi ve edebiyat düzeyi de yüksekti. Bulgakov bu kitabı yazdığında takvimler 1924'ü gösteriyordu. Ondan 8 yıl sonra 1932'de yazılmış olan "Cesur Yeni Dünya" yı okumaya başladığımda İngiliz yazar Huxley'in de Bulgakov'a benzer bir konudan başladığını görmem güzel olacaktı, neredeyse bir devam niteliğinde gelecekti. Teknolojinin, bilimin gelişmesi sonucu insanı ve doğayı hiçe sayan deneylere eleştirel bakış güzeldi. Ancak roman ilerledikçe işin rengi değişecekti. Bulgakov 8 yıllık bir geleceği tasarlarken elbette sosyalizmin uygulamalarını eleştiriyordu ama Huxley 26. yüzyılı anlatıyordu. Evet bu bir distopyaydı ama bana göre sosyalizmin uygulamasını değil topyekün sosyalizm düşmanı gibiydi. Sadece sosyalizm mi? Başka bir açıdan bakarsak özgürlüğe ve aydınlanmacı bakışa da cephe alır gibiydi. İşin özü bana distopyayı da aşan günümüzün "komplo teorileri" gibi geldi. 

Aldous Huxley'in yapıtında tek sevdiğim yan William Shakespeare'ı romanına katması oldu. Ama bunun da yazarımızın İngiliz olmasından kaynaklanıyor olması ayrı bir konu. 

Bu kitabı neyse ki okudum ve böylece bir çıtayı daha atladım ve sırada şimdi "1984" var. Ama "Cesur Yeni Dünya" öyle bir travma yaptı ki, neredeyse okuma zevkimi öldürdü. Yani biraz zaman alacak George Orwell'ın "1984"ünü okumam. 

 Aptulika


24 Kasım 2023 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 214




Altı Üstü Bir Mekan 



“Dışarı da neler oluyor ? ”  dedi  , uzun süredir elindeki defterine bir şeyler karalamakta olan Ahmet Mithat , karşısında oturmuş beklemekte olan  Felatun ile Rakım’a .  Çakma Eflatun umursamaz , Rakım ise dikkat kesilerek baktı Ona.. Ve aniden şiddetli bir gök gürültüsü ile fırtına patlak verdi , dışarısı görünmez oldu .

Oysaki sabah pırıl pırıl bir güne uyanmıştı  şehir  , gökyüzü ve deniz masmaviydi . Yalnızca sertçe esen kuzey rüzgarı , başlarda  tedbirsiz duran  şapkaları , kepleri , fötrleri , fesleri ve kaskları tehdit ediyordu  . Sokaklar canlıydı , insanlar  yollara dökülmüşlerdi .  Bazıları için de  günün keyfini çıkarmak , dinginleşmek ,kafa dağıtmak, eğlenmek ya da dertlenmek için bir tek yer vardı  ve ne tesadüf ki hepsi orada toplanmıştı , bu mekanda.. 

Mekan ,  semtin kıyısında  önünden geçen arnavut kaldırımlı yaya  yolu , ileride küçük yeşil bir park ve ötesi denize bakan konumdaydı . Yıllara meydan okurcasına ayakta durmakta olan , ilk yıllarında  balıkçıların kahvesi , sonrasında lokantadan ve son olarak devinim son halkasında kafe , bar ve meyhaneye  dönüşen , belki de bunların hiçbiri olmayan ,hepsinden daha fazlasıydı .  Tarifsiz ve isimsizdi  .  Kapıyı açar açmaz hem kokusunu hem havasını hemen ayırt edebildiğiniz o özel yerler gibiydi , hani vardır ya  eski kitaplar satan bir sahafa girersiniz ve o benzemez kokuyu alırsınız hemen , tam da onun gibi bir şey . Denizin , balıkların , ağların , mutfağın , çayın , kahvenin , içilen içkilerin , tütünün , sobada tüten dumanın  ve içeri giren belki binlerce misafirinin  yıllar içinde bıraktığı o izler, o kokuları eğer isterseniz  ayrı ayrı duyumsamak mümkündü . Hani gözünüzü kapasalar , sizi bir yere soksalar ve yalnızca kokusundan tanımanızı isteseler , yıllar sonra bile olsa  hemen hatırlayacağınız , hiç unutmayacağınız türde bir yer , işte  o yer burasıydı . 

Müdavimleri de bu dönüşümün her halkasında yer almışların ruhuna uygun ,  sıradan insanlardan gazetecisine , yazarına , şairinden , ressamına , denizcisinden , sporcusuna , avaresine  ve zaman zaman da demiryoluna, rıhtıma , otogara yakınlığı nedeniyle ülkeye yolu düşen gezginlere  bile ev sahipliği yapmaktaydı . 

Sahibini kimse bilmez , tanımazdı ki  zaten önemi de yoktu .  Şu sıralar hem işletmesini , hem aşçılığını ,hem barmenliğini, hem de garsonluğunu   Napoli’ li Antonio Zullo yapıyordu .Antonio görkemli geçmişi ve tarihine rağmen , yakın tarihinde efsanevi Maradona ile özdeşleşen Güney İtalya’da ki  o şehirdendi.  Bu yüzdendir ki  barın bir köşesinde  o futbol tanrısının  dev bir resmi asılıdır ve  karşısında ki  antik çağın deniz tanrısının (Poseidon ya da Neptunus)   reprodüksiyon  heykeline bakmaktadır .  Mekanda tüm tanrılara ve tanrı ile sorunlu olanlara saygı eşit seviyededir . 

Duvarlar tarihsel geçmişin izleri objelerle doludur  ve her metrekaresinde bunu görmek mümkündür . Uzak bir köşede 1800 ‘lerden kalma bir piyano , bir başka köşede bir  pikap , duvarın birinde , bilmem kaç yılı şampiyonluğu anısına bir bir basketbol potası çemberinden  kesilmiş ağ, bir bir başka duvarda eski yıpranmış  tam ne olduğu anlaşılmayan bir forma , bir başkasında soluk bir çerçeve içine sıkıştırılmış meçhul bir denizciye ağıtı mektubu ,solmuş kepi  daha birçok eski fotoğraf ve diğerleri … 

Bu  yer nerede derseniz , dünyanın herhangi bir yerinde derim . Yerinde durmayı sevmeyen zaman yolcularının uğrak yeri . 

Masalar bir birinden uzak , hani şu günümüzde bir kuruş daha kazanacağım diye kıç kıça tıkıştırılmış yerlerde ki gibi hiç değil , herkes biri birinin hem farkında ama isterse bir çölde ki kadar yalnız . Minik pencerelerden giren ışık yetersiz gibi görünse de yüksek tavanlar,  taş duvarlar içeriyi ferah ve huzurlu kılmaya yetiyor . 

Başa dönecek olursak berbat bir gün geçirmiş olan Ahmet Mithat  eve yorgun gidip de Canan ona merakla sormasın diye soluklanıp kahve içerken , bir yandan  son yazdığı tefrikasını gözden geçiriyor , bir yandan da  karşısında oturan bu iki zıt delikanlıya nasıl bir yol göstereceğini düşünmekteydi .

John  , sanatın ve resmin peşinde ki dedektifliği ve hiç bitmeyen merakının peşinde şehre gelmişti . O ünlü kiliseden bozma binanın yok olmadan önceki halini hem çizmek , hem de  uzun yıllar sonra  burada olduğunu işittiği eski dostu  gazeteci ama sonradan ünlü bir yazar olacak  Gabriel’i de görmek için şimdi buradaydı , yani mekanda .    Antonio onlara güzel bir meze  tabağı eşliğinde şarap ikram etmişti .  Masada kan kırmızısı şarabın verdiği şevkle hararetli bir sohbet dönmekteydi . John o  kendine has üslubu ile Rosa Lüksemburg’dan Charlie  Chaplin ’e  farklı hikayeler anlatıyordu , gözü bir yandan denizcileri kesmekte olan Gabriel’e . 

Arka fondaki müzik kara Afrika’nın batı kıyılarından esen ılık bir rüzgarı taşıyordu , çıplak ayaklarıya sahne almasıyla da ünlenen Caseria Evora’nın  hüzünlü sesindeki melodiler dolduruyordu mekanı . Uzak köşede bir grup denizci büyük bir coşku  ile kim bilir belki de  son seferlerine çıkacakmış gibi delicesine içip eğlenmekteydiler  .  Bir tanesi fena sıkışmış halde tuvalete  koşarken , hızlıca Pierre  ile çarpıştı . Pierre 1.92 boyunda sağlam yapılı profesyonel  bir futbolcuydu  , sarhoş  denizci sendeledi , sendeledi ama düşmedi , hali fena olduğu için pardon dahi diyemeden hızla içeriye daldı . Bu esnada kepinin yere düşürdüğünün  farkına da varmadı . Kibar bir adam olan Pierre  yavaşça düşen kepi yerden aldı , çevirdiğinde içinde güzel genç bir kadının resmini , terden  ve deniz suyundan ıslanmış kurumuş , yarım yamalak okunabilen el yazısını ile denizcinin adının yazdığı   “Luis Alejandro Velasco” yazısını  gördü   .  Kepi aldı ve yavaşça masasına doğru ilerlerken ,  olanları uzaktan görmüş ve ayağa kalmış olan gazeteci Gabriel , Pierre ’e yaklaşıp , olanca nezaketi ile  “ Siz onu bana bırakın , ben veririm , hemşerimin de kusuruna bakmayın ,  uzun süredir buradalar ,  bugün ülkeye dönüş  yoluna çıkacaklar , davranışları umarım sizi rahatsız etmemiştir”  dedi “.  Pierre  denizcinin kepini verip anlayışlı bir gülümseme ile masada onu bekleyen arkadaşının yanına yöneldi  . Bugün  mekana ilk kez gelen basketbolcu dostu  Bobby’e tercümanı Murat ile şehri gezdirmeyi  ve katıldığı camiayı tanıtmayı üstenmişti . O , Boby’e ( Daha sonra Ali Muhammet adını alacak olan ) hem kendi geçmişinden hem camianın büyüklüğünden  bahsederken , Boby’de onu anlattığı hazin çocukluk hikayesi ile büyüdüğü Şikago sokaklarına  götürüyor , kah sosyal konutlardaki zorlu yaşamına , kah antrenmana yetişmek için  deli gibi sürdüğü  bisikletin arkasına takmış uçuruyor ..

Ve aniden şiddetli bir gök gürültüsü ile fırtına patlak verdi , dışarısı görünmez oldu .

Ahmet Mithat , Rakım , Felatun , John , Gabriel , Luis Alejandro ve denizci arkadaşları , Pierrre , Tercumanı Murat Kurt ve Bobby  oturdukları yerde irkildiler . Tam o esnada , kapı hızla açıldı , dışarıdaki hava içeriye dolup , tüm masaları soğuk bir ürperti ile yalayıp geçti . Kapıdan içeriye giren siluet tam o esnada belirdi ,  uzun bir çölü aç ve susuz geçip son anda kasabanın barına girip yere yığılan kovboy misali bir siluet . Ama gelen bir bisikletçiydi  . Hepsinin yüzünde bir afallama ifadesi ile dönüp kapıya baktılar r .  Ama bu “cowgirl”  yere yığılmadı .

Juliana’dı içeriye giren , uzun zamandır bisikleti ile dünya turundaydı . Yağmur , çamur ve  fırtınadan mahvolmuş vaziyette bitkin ,  üzerindeki forması  kaskı çamurdan görünmez haldeydi . Ama yandan bakıldığında üzerinden “ Pegasus” yazısının okunabildiği , arka lastiği patlak bisiklet , başında saksağanların saldırısının  delik deşik ettiği izlerin bulunduğu kaskı ve çamurlu suratı ile içeriye daldı . Gözlüklerini çıkardı ve yüzünü sildikten sonra , meraklı gözlerle ona bakan kalabalığı süzdü , başını bara doğru çevirdi ve yorgun yüzünde minik bir tebessüm belirdi .

 “ Antonio , bana acil bir experssso “ .

Yanına ilk koşan , Luis Alejandro Velasco oldu , nihayet o da başarmıştı …

Bitti ( Başka bir yerlerde sürüyor olabilir )

Bonus :  Mekanın halen orada  bir yerlerde duruyor, hem çalışanları hem müdavimleri sürekli bir devinim içinde , siz hangi maceraya atılmak isterseniz sizi orada bekliyor olacaklar . Hikayeleri duvarlarda yankılanmaya ve hatta duvarları da aşıp dışarıya ,  dalga dalga denize  , duman duman şehrin semalarında yükselip ulaşacaktır ta uzaklara, bize , size ve diğerlerine   … 

                                                                                                    Geronimo Yalnızkartal  - Kasım 2023 İstanbul 


Altı gün,  altı kitap 

Yukarıdaki kurmaca şöyle ortaya çıktı .  İki üç yıldır  çeşitli dünyevi mevzular diyerek bahanesini üretebileceğimiz gerekçelerle  kitap okumaktan uzaklaştığımı bilip darlanmaktaydım . Uzun süredir  “kitapsız herif”’in tekine dönüşmüştüm. Geçen hafta bir sahaf ziyareti ile bu havayı döndürdüğümü sanıyorum .  

 Sahaftan “altı kitap”  ile çıkıp eve geldim , sonra bunlar nelermiş diye merakla her birinde kısa bir giriş yapayım ki  bir fikrim oluşsun diye başladım okumaya . Birden her biri beni kavradı içine çekti ve   bugüne kadar hiç denemediğim tamamen doğaçlama olarak altı kitabı da aynı anda ve her gün düzenli olarak  -  günlük hengameden arta kalan zamanda , yani gece yarısına doğru  - okumayı  sürdürdüm . Tam bir hafta sonra şu satırları yazdığım zamandan kısa bir süre önce beşini  bitmiştim . Birini de pastanın kreması olması için son yirmi , otuz  sayfasını kendime sakladım . Şimdi onu okuyacağım .  Yani bir haftada aynı anda altı kitap bitirmeyi başarmış oldum . Toplam dokuz yüzelli  sayfa civarı olsa gerek. 

Tabi kitapların konuları , içerikleri ve kahramanları  tüm hafta boyunca  zihnimde hep birlikte dans ettiler. Bu dansın sonu da işte yukarıda ki şeydi . Okuyanlar için hiç bir şey ifade etmeyeceği hatta anlamsız gelebileceği aşikar , ama birlikte okundukları aslında kitapların da harmanlanması , iç içe geçmeleri güzel geldi bana , hayal eder ve satırlara dökerken keyif aldım ve bu karmaşayı birleştirip paylaşmak istedim  . Bir yere varmasa da eğlenceli ve çok keyifli bir yolculuktu . Hem zaten bu yolculuk bir yere varmıyor ki , devam ediyor . 

Kitapları tavsiye etmek yerine  , tecrübemi paylaşmak ve uygulanabilir olabileceğini  okuyanlar ile  paylaşmak istedim . 

Yinede bu mevzu hangi altı kitaptan  çıktı derseniz , buyurunuz 

İyi okumalar . 

Kitaplar :

1-Ahmet Mithat Efendi : Felatun Bey ile Rakım Efendi  (Roman - 1875)    (Yanlışlıkla Ahmet Rasim diye aldığım halde, süprizli oldu. )

2-Gabriel Garcia Marquez : Bir Kayıp Denizci ( Roman-1982 Nobel )

3-Bobby Dixon : Savaşçı  (Biyografi- 2017)

4-Murat Kurt – Futbolun Efendisi  (Bir sezonun analizi ve P.V.H hikayesi 2004)

5- John Berger – Hoşbeş (Deneme - 2017) 

6- Juliana Buhring – Rüzgara Karşı ( Anı- Dünyayı Bisikletle Dolaşma Guiness Rekoru ve Hikayesi – 2012 ) 



Geronimo Yalnızkartal



1 Temmuz 2023 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 209 - Bölüm 1


İslam Çupi
 "Hey Gidi İstanbul"
İş Bankası Yayınları
  (1. Basım Ocak 2023)
 
Gençseniz ve İslam Çupi ismini daha önce duymadıysanız öyle internete , wikipedia'ya falan bakmayın, derhal yakınınızda bulunan bir büyüyünüze bu ismi sorun... alacağınız karşılıktan önce o kişinin suratında özlem, saygı ve değerli insanlar anıldığında yüzde oluşan mutlu ifadeyi göreceksiniz. 
İslam Çupi'yi kaybedeli 12 yıl falan oldu ama hala unutulmayan bir gazeteci ve bir abide. O yaşarken belki de hiç okumadığım bir gazete yazarıydı, çünkü onu tanıdığımda spor sayfalarında  yazıları olurdu. Benim de futbolla aram iyi olmadığı için geçer giderdim. Onun yazılarının değerini ölümüne yakın algılayacaktım. Bu arada spor sayfaları dediğimde aklınıza bugünkü futbol yorumcuları, kalemşörler gelmesin hani. Bir de olaya tersten bakayım ve şöyle diyeyim: İslam Çupi'nin olduğu spor sayfaları ne ara böyle düzey altı oldu. Belki de her şey basının Cağaloğlu (Babıali) 'ndan taşınıp, İkitelli gibi gökdelen hapishanelerine tutsak edildiğinden itibaren bozulmaya başladı. 

Şimdi biraz İslam Çupi'den bahsedelim derim. 1932'de Tiran'da, Arnavut kralı Ahmet Zogu'nun başyaveri Allaman Çupi ile Nadiye Çupi çiftinin çocuğu olarak dünyaya gelmiş.  Arnavutluk'ta sosyalist devrimin olması ve Enver Hoca'nın iktidara geçmesinin ardından 1940'larda ailesiyle birlikte Arnavutluk'tan Türkiye'ye göç etmişler. Vakti zamanında birinin anılarında okumuştum ; İslam Çupi ailesinin aristokrat bir sınıftan gelmesi sebebiyle sosyalist Arnavutluk'ta sakıncalı olacaktı ama Türkiye'de de solcu dünya görüşü sebebiyle sakıncalı olacaktı. Hatta bir ara gazetecilerin sendikalı olması için öncülük etmiş. 
İslam Çupi'yi 1950 yılının ortalarında Çapa'da futbol oynarken görüyoruz. O dönem İstanbul ve Anadolu iki ayrı lig olarak bulunuyor ve Çapa da İstanbul Ligi'nin önemli futbol kulüplerinden biri olmakta. Çupi, bu kulüpte sürekli forma giyiyor ve sol ayaklı tekniği ile   efsaneleşiyor. 
1957'de Günlük Spor Gazetesi'nde muhabir olarak gazeteciliğe başladı. Son Havadis, Türkiye Spor, Yeni İstanbul, Akşam, Tercüman gibi gazetelerde çalıştı. 1981'de Milliyet'in spor müdürü Namık Sevik'in çağrısı üzerine hayatının sonuna kadar ayrılmayacağı Milliyet gazetesine geçti ve "Pazarın Ertesi" isimli köşesinde yazdı. Neredeyse bir edebiyatçı lezzetinde Türkçesi ile spor yazarlığını saygın bir meslek haline getiren Çupi, bir ekol oluşturdu.  44 yıllık gazeteci olan İslam Çupi, 6 Şubat 2001'de hayatını kaybetti. (1)

İslam Çupi'nin "Hey Gidi İstanbul" kitabı ilk olarak 1995 yılında Çınar Yayınları tarafından yayınlanmıştı. Bir süre sonra baskısı tükenen kitap tekrar yayınlanmayınca, bu güzel yapıtı bulmak isteyenler ya fellik fellik sahaf gezineceklerdi ya da internette eski kitap sitelerinden yüksek paralara edinmek zorunda kalacaklardı. Tabi hepsinden önemlisi de böyle usta bir kalemin anlatımıyla İstanbul'dan da habersiz kalacaktık... Neyse ki İş Kültür Yayınları bu yılın başında kitabı yeniden yayınladı ve biz de ona ulaşabildik. 
 
Kitaptan bir alıntıyla bu tanıtım yazısına başlamak istiyorum. Şimdi şöyle rahatça bir yere oturun, algınızı toparlayın ve İslam Çupi'nin şu sözlerini can kulağı ile dinleyin: "İstanbul'u 50 yıl önce, 100 yıl önce olduğu gibi, doğa dokusu, tarih dokusu, eski mahalle estetiği ve denizle toprağın birbirlerinin elini tuttuğu antik bir heykel olarak bırakmak mı doğruydu, yoksa medyalar towers'lar ve gökdelenlerden kurulu bir feza şehri yapmak mı?" Bu sözler belki de durumumuzun hazin bir özeti gibi. Kitapta Çupi 1950'lerin, 60'ların İstanbul'undan bahsediyor ve 1970'lerin sonuna doğru gelen bozulmayı bizlere sunuyor.  Ancak bu kitabın yayınlandığı tarih olan 1995 yılından sonra olanları düşünürsek, bir sonraki kitabının ismi büyük ihtimalle, "Vay Başına Gelenler İstanbul" olabilirdi. 
Kitabı okurken o eski İstanbul'un plajları, mahalleri, aydın insanları, yoksullarıyla varsıllarının bir arada yaşadığı, varoşların olmadığı,  hatta tarım alanları olan bir kenti görüyoruz. Kendi çocukluğumdan da hatırlarım İstanbul'un semtlerinden gelen meyvaları, sebzeleri yerdik; balık sebil gibiydi. Tabi kitapta benden önceki yılların İstanbul'u daha bir verimliymiş. Şimdilerde İstanbul'da denize girmeye yasaklar konuluyor, oysa eskiden İstanbul'un her yanı bucağı köşesinden denize girildiğini bir masal dinler gibi, ağzımız açık kalırcasına kitaptan okuyoruz. Ben İstanbul'da denize girildiği yılları ve plajlarını gördüm sanıyordum ama o dönemdeki plajlardan ancak kalan iki tanesini görmüşüm. Vakti zamanında her yanı plaj olan İstanbul şimdilerde denize yasaklı. Oysa ne güzeldir o Marmara denizi.  Çupi kitabında bu bozulmanın başlangıcı 1950'lerde Demokrat Parti'nin "Her mahallede  bir zengin yaratacağız" şiarıyla deniz kenarlarını doldurarak asfalt döküp yol yapmasıyla İstanbullunun denizle arasına duvar örmesini ibret dolu bir şekilde anlatıyor.
Gazetelerin ve dergilerin olduğu Cağaloğlu ve Babıali kitapta çok güzel anlatılıyor. O "Bizim" yokuşu tırmanılarak çıkılan Cağaloğlu'nu ben de sonundan yakalamıştım, şimdi o terkedilmiş yere gidince gözlerim dolar ve kendimi terkedilmiş bir kovboy kasabasında sanırım. Cağaloğlu varken "Medya" denmez", "Basın" denilirdi.  Sonra medya lafı çıkınca gazete ve dergiler Cağaloğlu'nu terkedip şehrin çeperlerindeki plazaların ruhsuzluğunda yitip gidecekti. "Hey Gidi İstanbul"da benden önceki Cağaloğlu'nun anıların kokusunu içime çeke çeke okudum. 
Kitaptan o kadar çok anlatılacak şey var ki, şimdi benim de sonlarından yakaladığım Sirkeci'deki tren istasyonu ve Gar Lokantası... Orada kaç kere bira, rakı içip bugün hiç bir yerde bulamayacağım lezzetteki mezeleri üniversiteli bir öğrencinin harçlığıyla yaşayabiliyordum. Kitapta sinemaları, tiyatroları her şeyiyle değişik bir İstanbul karşımıza geliveriyor. 
Kitabı okurken aklıma şöyle bir şey geliverdi. Kitabı elime alıp, anlatılan o semtleri, mahalleri,  binaları tekrar tek tek gezeyim dedim. O eski hallerinden eser olmayan yerleri gezmek, hayalinde o eski insanları, cıvıltıyı duymak ve sonra bugünkü hallerini görmek insana mazoşistçe bir acı verebilir diyerek hemen vazgeçtim.

"Hey Gidi İstanbul" kitabında İslam Çupi İstanbul'u anlatıyor ama kaleminin gücü bir edebiyatçı hassasiyetinde. Aynı zamanda tam anlamıyla bir aydın, entelektüel ve bir o kadar da halk adamı. Ancak bu güne bakıp, Çupi'nin nasıl olup da spor ve futbol gazetecisi olduğunu anlayamıyorum. Sadece o değil, kitaptaki anılarda o günkü. gazetecilerin hatta basının mutfağında çalışan sayfa sekreteri, matbaacıların da aynı özellikleri taşıdığını görüyoruz. Peki bugün televizyonlarda boy gösteren futbol yorumcusu gazeteciler uzaydan mı geldi, zira Çupi ve dönemiyle arada uçurum ötesi uçurum var. Kaybedilen sadece İstanbul değil insan ve gazetecilik de yitiyor galiba. 

İslam Çupi'nin "Hey Gidi İstanbul" kitabını kolay kolay kütüphane rafına koyamayacağım gibi zira okuyalı üç hafta oldu masamın dibinde ve koltuğun altında her an.  Bu arada kitap yıpranacak endişesiyle bir tane daha almayı düşünüyorum. İşin özeti ısrarla bu kitabı bir an önce alın ve okuyun derim. 
 


 Aptulika


(1) https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0slam_%C3%87upi

9 Haziran 2023 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 206



Erskine Caldwell
 "Belalı Yer"
Çeviri :Asım Bezirci - Hasan Akkuş
Oda Yayınları
  (1. Basım Ocak 1981)

Amerikalı romancı Erskine Caldwell ile ilk tanışmam sahafta karşıma çıkan "Alın Yazısı" romanını görüp, ismiyle dalga geçmemle oldu. İlk intiba tabiki arabesk bir melodramla karşılaşacağım oldu. Açıkcası kitabı yayınlayan Varlık yayınları olmasaydı almazdım da. Eve geldiğimde de kitaba şöyle bir başlarım ama devamını getiremeden bırakırım sanıyordum, ancak bir başladım ki sormayın gitsin, bırakmak ne mümkün. İşte Caldwell ile tanışmam böyle oldu ve ondan sonra da başka bir kitabına nerde rastlarsam mıknatıs gibi yapıştım. Diğerleri de birbiri ardına geldi hani... Tabii belirtmeliyim ki bu kitapların hepsi eski basımdı. Bu yazarım kitaplarının yeni baskısı olmaması çok acı ama eski yıllarda haylice kitabının yayınlanmış olması da keyiflendiriciydi. 

Erskine Caldwell, toplumsal konulara çok güzel girebilen bir yazar. Ezilen sınıfların hayatına çok güzel girebiliyor. 1970'li yıllarda ülkemizde bir hayli önemde olan toplumcu (sosyalist) gerçekçi edebiyat akımına yakın bir havası var diyebilirim. Ancak Caldwell'in bakışında ezilen sınıflar kutsanıp, ezenler hep kötüdür gibi bir anlayış yok. İşçi sınıfı tüm gerçekçiliği ile keskin bir şekilde insani ( olumlu ve olumsuz) yanları veriliyor. Eh hani bizim yazarlarımızdan Orhan Kemal'e daha yakın buluyorum diyebilirim, zaten sevme nedenim de bu yüzden oldu galiba. Ezilen sınıf karekterleri kötü, lümpen de olabiliyor... tıpkı hayat gibi. 


Caldwell romanlarının mekanı bir tiyatro dekoru gibi karşımızda şekilleniyor. Bu kurmaca bir dekor değil, sınıfsal olarak kenara itilmiş bir getto, varoş, aşağı mahalle ya da bizdeki eski tanımıyla gecekondu halinde karşımıza çıkıyor. Yazar bu ortama bizi bir film kamerasıyla sokar gibi alıyor ve oradan bir birey üzerinden toplumsal analizi bizlere sunuyor. Bunlar tabiki didaktik veya araştırmacı gazeteci bakışında değil, çok güzel bir anlatımla adamın basit hikayesinden ortama giriyoruz. "Alın Yazısı"nda bir kenar mahalle ortamında eşini kaybetmiş ve kızıyla birlikte zor yaşam şartları altında kalan bir kadının öyküsü etrafını saran dedikoducu komşular atmosferinden bizi içine alıyordu. "Belalı Yer" romanında ise bir işçi sınıfı  varoşunda kırsal köyünden gelmiş bir adamın yaşamına giriyoruz. Çalıştığı fabrika atıl konumda, işsizlik had safhada, küçük kızı evden kaçmış ve hayatını bir hayat kadını konumunda sürdürmeye yöneltmiş. Genelde herkesin yaşam çizgisi aynı ama birbirini çelmeleyen ortak kaderin sakinleri. 

"Belalı Yer"deki baş karakter ile "Alın Yazısı"ndaki sonradan ortaya çıkan Jethro adındaki yan karakter yer yer benzer özellikler taşıyor... keza kadın karakterler de öyle. Ancak bu benzerlikler, bir tekrar ya da şablon konumunda değil. 

Erskine Caldwell, ABD edebiyatının toplumcu gerçekçi romancısı her dönemde geçerliliğini koruyan sınıfsal bakışı ve romancı değeriyle es geçilemeyecek bir yazar. Günümüzde yeni baskısı yok ama sahafları gezerseniz mutlaka bir romanı karşınıza çıkabilir... İşte o zaman tereddüt etmeden alın derim. 

Aptulika



5 Mayıs 2023 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 205



Doris Lessing

"Türkü Söylüyor Otlar"

Çeviri : Seçkin Selvi
İş Bankası Kültür Yayınları
  (1. Basım: Şubat 2023

Arka arkaya her hafta neden İş Bankası Yayınları'ndan çıkan kitapları yazıyorsun derseniz, bu bir tesadüf değil. İki hafta önce dilimize yeni çevrilmiş ve daha önce bilmediğim üç kadın yazarın romanı fena halde ilgimi çekecekti. Bunlardan birini geçtiğimiz hafta yazmıştım; Gwendolyn Brooks isimli ABD'li siyahi bir yazarın "Maud Martha" romanıydı. ABD'deki ırk ayrımına 1960'lardan ışık tutarken, farklı bir bakış ve ironik bir yaklaşım sunuyordu. Bu alışılmışım dışında, ezber bozan ama daha etkili bir şekilde eleştirel yaklaşım getiren bir romandı. Bu hafta tanıtacağım ise Rodezya doğumlu İngiliz kökenli beyaz bir kadın yazar olan Doris Lessing. Onun "Türkü Söylüyor Otlar" romanı da sömürgecilik çemberindeki Rodezya ( yani şimdiki Zimbabwe) yaşamında Afrika'daki ırkçılığa karşı uluslararası duyarlılık uyandırıyor. Şimdi okuduğum ve bitmek üzere olan üçüncü roman da Doğu Almanyalı bir yazar olan Brigitte Reimann'ın "Kardeşler"i. Orada da Vakti zamanının sosyalist Almanya'sından bir kadın yazarın romanından dünyaya bakıyoruz. Her üç roman yazarı kadın olmasının ortaklığının yanısıra her biri de 1960'lı yılların çelişkilerini yansıtmış. Sorunların ve coğrafyalarının farklılığının yanısıra her birinin edebiyatçılığı övgüye değer. 

Bu üç yazarın tanıttığım ( ve tanıtacağım) üç romanının bir başka. ortak yanı da neredeyse otobiyografik özellikler taşıması. İngiliz kadın yazar Doris Lessing (1919 - 2023), ailesi tarafından 6 yaşındayken bir İngiliz sömürgesi olan Rodezya'ya götürülmüş. .. öyle ki yazarın mutsuz çocukluğu romanlarının asıl motifi olmuş. Bu romanında da bunu fazlasıyla hissediyoruz. 

Romanın adı, T.S. Eliot'un "Çorak Ülke" şiirinden geliyor. O şiirden bir bölümü Cevat Çapan'ın güzelim çevirisiyle şöyle bir girişiyle analım derim:

"Dağlar arasındaki bu köhne çukurda

Soluk ay ışığında, türkü söylüyor otlar

Çökmüş mezarlar üstünde, kilise çevresinde

O boş kilise, yalnızca rüzgarın barınağı.

Ne cam ne çerçeve, kapısı çarpıp duran,

...."

Lessing'in romanı bir polisiye tadında işlenen bir cinayetle başlar. Uzak bir çiftlikte öldürülen beyaz bir kadın ve bu cinayeti işlediği gerekçesiyle tutuklanan bir Afrikalı köle. Romana bu şekilde başladığınızda aklınıza ister istemez, "asıl katil kim? ve " bu cinayeti köleye yıkıyorlar" gibi düşüncelere kapılıyorsunuz. Roman böyle bir akışta sürerken öldürülen beyaz kadının çocukluğuna gidiyorsunuz. Yoksul ve sefalet ortamında geçen bir çocukluk. Sonrasında bir genç kızın kendince renkli bir dünyasına şahit oluyoruz. Mary ismindeki bu kızın yaşamında ne yerli Afrikalılar var ne de başka bir çelişki. Dünyayı pek umursamayan ama sevgili ilişkilerinden de uzak duran bu kız bir ara bir çiftçi olan Dick ile tanışır. Bunlar kelimenin tam anlamıyla ayrı dünyalardadır. Adam çiftliğinden pek dışarı çıkmayan biridir ama. genç kız şehirlidir. Her nasılsa evlenirler. İşte ondan sonra çiftlikte ağır yaşam koşulları, sıtma vesaire derken Mary'nin hem kendi çocukluğunun travması hem de alışamadığı zor şartlar ağır bir ırkçılığa dönüşür. 

Çiftlik dediysek de aklınıza hemen yeşillikler, kır yaşamı güzellemesi gelmesin hani. Çiftliğin sahibi olan Dick adı bahtsız, şanssız diye lakaplarla anılan bir adamdır. Verimsiz toprak bir de bahtsızlığı sebebiyle oraya buraya borçlu bir adam. Kendisi gibi etrafındaki beyaz sömürgeciler de onun toprağına göz dikmiş sözde dostlardır. İşte bu ortama gelen Mary, şehrin renkli yaşamından yoksun kalmış, çorak bir banliyo ortamındadır. Üstelik bu evlilik öyle büyük bir aşk ilişkisiyle de başlamamıştır. 

İşte böyle bir ortamda kendi çoçukluğunun travmalarına da dönen Mary, hizmetlilere yani siyahi Afrikalılara kötü ve ırkçı davranışlara girer. Siyahi hizmetçiler bir bir işleri bırakır gider. En sonunda yeni bir siyahi hizmetçi olan Moses gelir. Yer yer nefret sürer ama bir bağ da vardır, bu efendi uşak ilişkisinde. 

Sömürgecililik çevresinde gelişen ırkçılık ve buna karşı bir duyarlılık oluşturmayı amaçlayan bu romanda ırkçılığın gerisindeki nedenleri kısır bir yaşam ve sevgisiz evlilik üzerinden işlerken; o ırkçılığı körükleyen beyaz İngilizlerin de aslında Britanya adasının ezilmişleri olduğunu hafiften bizlere sunuyor. 


Aptulika


29 Nisan 2023 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 204

Gwendolyn Brooks

"Maud Martha"

Çeviri : Didar Zeynep Batumlu
İş Bankası Kültür Yayınları
  (1. Basım: Şubat 2023

 Yeni tanıştığım ABD'li siyahi kadın yazar Gwendolyn Brooks, aslında bir şair, "Maud Martha" da yazdığı tek roman. Okuduktan sonra yana yakıla başka romanlarını da okumak istiyorsunuz ama her şey bu tek kitapla bitiyor... eğer şiirleri dilimize çevrilirse bu boşluğu doldurabiliriz. Kansas doğumlu Brooks 1950 yılında Pulitzer ödülünü kazanan ilk siyahi (Afro Amerikan) şair olmuş. 1953 yılında da bu tek romanı olan "Maud Martha"yı çıkartmış. 

"Maud Martha" bana Sevgi Soysal'ın "Tante Rosa"sını hatırlattı. Her iki romanda da yazarların yaşamıyla izler var; birinde ABD'li bir siyah, diğerinde de sarışın bir kadın. Yani her ikisinde de toplumun genelinde öteki kalmak. İkinci romanında Sevgi Soysal bunu çok güzel bir akıcılıkta sunmuştu. Açıkcası Gwendolyn Brooks da bir hayatı öyle güzel bir akıcılıkta anlatıyor ki, su içer gibi okuyorsunuz. Burada yazarın şair olması da dilin şiirsel bir akıcılıkta sunulmasına neden olmuş. 

Siyah bir kadının 1920'lerden 1940'lara kadar süren olgunlaşma süreci  aktarılırken ırk, sınıf ve toplumsal cinsiyet meseleleri de  işlenmiş. Bu yapılırken "beyazlar bizi şöyle eziyor." türünden bir yaklaşım yerine mizahı ve ironiyi kullanmış. Irk ayrımcılığı, yoksulluk, savaş (1) ve bir de buna eklenen evliliğinin yarattığı hayal kırıklığına rağmen Maud Martha mutsuz bir kadın değildir. Yaşadıklarına rağmen hayattan mutlu anlar çıkarmayı başaran bir kadındır.

Bu arada Maud Martha siyahi bir kadındır ama ırk ayrımında sadece beyazlarla değil, daha açık tenli siyahların önyargılarıyla da mücadele etmek zorundadır. Siyahların arasındaki bu ten rengi hiyerarşisi de Brooks'un romanında çok güzel verilmekte. 

Aptulika


(1) Maud Martha romanındaki savaş yılları: İkinci Dünya Savaşı yılları. Romanda bir bölümde gıda kısıtlılığından bahsedilir ve ekmeğin karneyle satıldığı vurgulanır. Yahu biz o savaşın neredeyse göbeğinde yer aldık, iki arada bir derede savaşa girmedik ama yoklukları yaşadık. Ama be kardeşim okyanus ötesindeki ABD'de bile o savaş yıllarında ekmek karnesi olmuş. Aradan nerdeyse yarım asırdan fazlaca zaman geçti bizim sağ politikacıların İnönü'ye çamur atmak için ekmek karnesi dillerinden düşmüyor... Hatta şu an bile. 



24 Aralık 2022 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 202

Haldun Taner
 "Yaşasın Demokrasi"
Yapı Kredi Yayınları
  (3. Basım Mart 2022)

Haldun Taner'in tiyatro oyunlarından sonra şimdi de öykü kitaplarına başladım. Öyküleriyle yeni yüzleşmiş olsam da, tiyatro oyunları mı? öyküleri mi? Yani hangi taraf ağır basar sorusunu aklıma getirdim. Açıkcası bu iki kefe de öyle dengeli ki, biri birinden ne bir milim aşağıda ne de yukarda. Ancak iyi öykücü olduğu için bu kadar güzel oyunlar yazmış diyebiliriz ama bunun tam tersini de söylemek mümkün. 

"Yaşasın Demokrasi" kapağının güzelliğinden ilk albenisini gösteriyor. Buradaki öyküler 76 yıl önceki ilk demokrasi deneyimimiz yani çok partili döneme geçiş sürecinde yazılmış. Bu  çalışmanın bir diğer özelliği de, Taner'in ilk öykü kitabı olması. 

10 öykünün bulunduğu bu kitap, o dönemin insanlarının hayatlarından bir dönemin politik ve sosyal durumuna ışık tutuyor. Bir emekçinin hayatına girdiği "Yağlı Kapı", sınıfsal bakışıyla dikkat çekiyor. "Dairede Islahat" ile devlet dairesindeki bürokratik işleyişin içinde politikanın rolü mizahi bir bakışla sunuluyor. 

"Heykeli dikilecek adamsın" sözü bizim memleket her ne kadar heykelle sorunluysa da biraz gururumuzu okşar. Ya insan kendi heykelini dikmeye kendi karar verirse ne olur? Haldun Taner'in "Heykel" öyküsünde bunu görüyoruz. Okurken hicivsel anlatımıyla güldüğüm bu öyküde ülkemizin kasabalı yeni zengininin sosyolojik durumu da sergileniyor. "Beatris Mavyan" da ise İstanbul'da yaşayan gayri müslim vatandaşlarımıza ve 1940'larda yaşanan varlık vergisi sürgünlerine gidiyoruz. 

Kitaba adını veren öykü "Yaşasın Demokrasi" ise çok partili hayata geçişteki çıkar hesaplarını karşımıza getiriyor. O dönemden bu döneme pek değişen bir şey olmadığını öyküyü okurken anlayacaksınız. 

"Geçmiş Zaman Olur ki...", ilk gençlik aşkının unutulmazlığı üzerine ama sonucundaki durumuyla şaşırtıcı ve bir o kadar da mizahi. İstanbul'un eski zamanlarında Maltepe şehirden uzak bir banliyo ve "Sebati Bey'in İstanbul Seferi"nde orada yaşayan eski zaman insanının gözünden modernleşen şehir anlatılıyor.

"Harikliya" öyküsünde 2 Rum vatandaşımızın aşkı işlenirken gelen Amerikan Missouri zırhlısıyla aşklarının nasıl bir karmaşaya döndüğüne şahit oluyoruz. 

Her öykü o dönemin sosyal, kültürel, politik hatta sınıfsal açılarıyla işleniyor ama bu "Toplumcu Gerçekçilik'te olduğu gibi ya da kuru bir anlatımla göze sokarcasına değil. Öyleki her okuduğunuz öyküde insana dokunarak yaşamı hissediyorsunuz. Bugün bir başka dönemdeyiz ama her öyküde yakınlık kurmanın ötesinde yaşamaya başlıyoruz. Haldun Taner öyküleri sadece bize değil 50 yıl sonra yaşayacak insanlara da dokunabilecek güçte. 

 Aptulika


Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 201

Haldun Taner
 "Günün Adamı / Dışardakiler"
Yapı Kredi Yayınları
  (2. Basım Mart 2021)

Şu ana kadar Haldun Taner'in 9 oyunu ile birlikte bir de öykü kitabını okudum. Şu anda baskısı olan iki oyunu daha var, onları da ısmarladım. Bana ne oldu derseniz; her şey iki ay önce elime bir Haldun Taner kitabı almamla başladı. Ondan sonra kendimi bir kaptırdım gitti. Hatta şu sıralar okuduklarımı tekrar okuyacağım diye korkuyorum. 9 oyununu okudum ama keşke daha yazsaymış demekten kendimi alamıyorum. Bu arada Haldun Taner'in bazı kitaplarının şu anda baskısının tükendiğini de üzülerek öğrendim, bu kriz döneminde yayınevleri kitap basmaya korkarken bazı kitapları tarihe karışabilir. 

Geçen yazıda da dediğim gibi, tiyatro oyununu metin halinde okumak yorucudur. Kimi zaman kafanızda dekoru tasarlayamazsınız, kimi zamanda tipleri takip etmekte zorlanırsınız. Oysa Haldun Taner'in oyun metnini okurken sanki tiyatroyu izliyormuş gibi oluyorsunuz. 

Kitapta iki oyun yer alıyor. Bunlardan ilki olan "Günün Adamı", Haldun Taner'in yazdığı ilk tiyatro oyunu. 1952 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu için sahneye konulmak için hazırlanmış, provaları yapılmış ama sahnelenememiş. Temsil o dönem "zararlı" bulunarak yasaklanmış. O dönem dememe  bakmayın zira bu dönem olsa repertuara bile alınmaz. On yıl boyunca sahnelenemeyen bu oyun ancak 1961 yılında Ulvi Uraz Tiyatrosu'nda ilk kez sahnelenebilmiş. 

"Günün Adamı" oyunu çok partili hayata geçiş serüvenimizin başladığı yıllarda geçiyor. 1946 seçimleriyle demokrasiye geçiyoruz ve bugün de aynen süren 'seçim kazanmak uğruna her çeşit namussuzluğun yapılabildiği, bireysel çıkarların toplumsal çıkarların önüne geçtiği,...'gibi konuları işliyor. Demokrasinin doğru dürüst benimsenemediği o yılların komik durumu anlatılırken gülemiyoruz... çünkü aradan onca yıl geçmesine rağmen her şeyin aynen sürdüğünü hatta daha da akla getiremeyeceğimiz şeylerin de olabileceğini düşünüp komediyi duyumsamamızın yerini adeta bir trajedi alıyor. Aradan 70 yıl geçmiş ama oyun metninin tek kelimesi, noktasıyla değiştirilmeden şu an sahneye koysan, herkes bugün için yazılmış bir oyun sanır. 

Bu arada "Günün Adamı" bugünü de anlatıyor dedim diye aklınıza hemen iktidar gelmesin. İster iktidar olsun, ister muhalefet bunun hiç bir önemi yok, oyunda verilen demokrasiye geçişte geçerlilik kazanan yanlış değerleri yansıtıyor. Yani demokrasiyi bir değer olarak doğru dürüst benimsemeden yozlaştırılmış bir yönetim biçimi haline getirmek. İşte üniversitede başarılı bir profesörken basına verdiği bir demeçle günün adamı haline gelen bu kişiyi kendi saflarına çekmek için iki parti yarışa girer. İki arada bir derede kalan profesör partinin teklifini kabul eder, işte ondan sonra bir anafora doğru sürüklenir. 

Kitaptaki ikinci oyun, "Dışardakiler" ise Haldun Taner'in yazdığı ikinci oyunuymuş, demekki bir başka açıdan da bakarsak, ilk oynanan oyunu diyebiliriz. İlk kez 1957 yılında Ankara Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenen oyunda 1950'lerde topluma egemen olan hür teşebbüs ( şimdilerde serbest piyasa oldu) anlayışının getirdiği kültürel yozlaşma harika bir şekilde sunuluyor. 

Aptulika


26 Kasım 2022 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 199

Hasan Hüseyin
 "Haziranda Ölmek Zor"
İş Bankası Kültür Yayınları
  (1. Basım 1977 - Bilgi Yayınevi)
Yeni Basım: Mayıs 2022


Bir iki hafta önce yeni bir eve taşınma olayı yaşarken kitaplarım arasında hatırı sayılır bir yeküne sahip şiir kitaplarım olduğunu farkettim. Üstelik bu kitapların neredeyse hepsi kırk yıl önceden alınmış kitaplar. Günümüzde şiirden ne kadar uzaklaştık, kimileri buna şiir artık ömrünü tamamladı gibi teraneler de edebiliyor ya neyse. Ancak geçen hafta aldığım bir şiir kitabıyla bu buluşmayı tekrar sağladım. Kitap bir haftadır masamda duruyor ve her gece bir şiiri okuyor ve bir kez daha o yıllar önceki keyfe varıyorum. 
Bu Hasan Hüseyin'in uzun bir aradan sonra yeniden basılan bir şiir kitabı. Aldığım bilgiye göre şairin tüm külliyatı yeniden yayınlanacakmış. 


Lise yıllarımda, yani 1970'lerin ikinci yarısında tanışmıştım Hasan Hüseyin'le. Ancak bu tanışma onun şiir kitaplarıyla olmadı en başında; o dönem gittiğim bir Rahmi Saltuk konserinde olacaktı bu tanışma. O dönemin sol rüzgarlarında devrimci ve protest müziğin temsilcisi Rahmi Saltuk sazıyla tek başına sahneye çıkar ve izleyici koltukları bir parka tarlasına dönmüş vaziyet alırdı. Gene aynı dönemin bir büyük ustası da Ruhi Su idi ve o da sazıyla tek başına sahneye çıkardı ama bize biraz daha çağdaş ve çok sesli (korosuyla) müziğin izlerini sunardı. İşte o dönemde Rahmi Saltuk'un "Acıyı Bal Eğledik" isimli bir şarkısı fena halde kafama takılacaktı. Dinlerken sözler müziğin ötesinde kafama mıh gibi çakılacaktı.

O konserden sonra bu parçayı Selda'nın "Vurulduk Ey Halkım" LP plağında duyduğumda vazgeçemediğim bir şey haline gelecekti. Bu şarkının Hasan Hüseyin'in şiirinden bestelenmiş olduğunu da anlayınca hemen birbiri ardına kitaplarını alacaktım. İlkönce o dönem üç baskı yapmış olan "Acıyı Bal Eğledik" ile başladı yolculuğum. Ardından "Filizkıran Fırtınası" ve "Kelepçemin Karasında Bir Ak Güvercin" derken o efsanevi "Kavel" kitabı gelecekti. Kavel bir fabrikanın ismi ve burada yapılan grevi bizzat işçilerin arasında o direnişe katılarak bir şiire ve nihayetinde bir destana dönüştürmüştü, Hasan Hüseyin. 

Aradan o kadar zaman geçmiş olmasına rağmen Hasan Hüseyin şiirleri her daim benim için özel olmuştur. Ancak geçen zaman içinde onun kitaplarının yayında olmaması beni üzüyordu. Hoş onun şiirleri Ahmet Kaya, Haluk Levent şarkılarında bestelenmiş olsa da Hasan Hüseyin ismi neredeyse bilinmezler arasına giriyordu. Şiirimizin bu önemli isminin hakettiği yeri bulamadığına kendimce kahroluyordum. Geçen yıl Halk TV'de yayınlanan Serhan Asker'in "Görkemli Hatıralar" programında Hasan Hüseyin'in şiirleri gündeme gelince, şairin kitapları tekrar aranır oldu. Bu alanda kolları sıvayan İş Bankası Yayınları, "Modern Türk Edebiyatı Klasikleri" dizisinde Hasan Hüseyin kitaplarını bir bir yayınlamaya başladı ve çok da iyi bir işe imza attı. 

Hasan Hüseyin'in şiir kitaplarından bir çoğunu Lise yıllarımda almışımdır ama şu an elimde üç kitabı elimde kalmıştır. Her bir kitaptaki şiirleri fena halde hatmetmişimdir hatta bir çoğunu da ezberlemişimdir ama "Haziranda Ölmek Zor" şiirinin ayrıcalığını neredeyse bu günlerde daha iyi anlayacaktım. Yaz aylarında bir arkadaşım bana Grup Yorum'un Hasan Hüseyin şiirinden bestelediği "Haziranda Ölmek Zor" şarkısını dinletmişti. Öyle güzel bir yorumdu ki, o yıllar önce okuduğum şiirle tekrar buluşacaktım ve anlamına daha da iyi varacaktım. İşte bu yüzden İş Bankası Yayınları tarafından çıkan Hasan Hüseyin külliyatının yeniden basılanlarında "Haziranda Ölmek Zor"u hemen alacaktım. 

3 Haziran 1963 tarihinde Nazım Hikmet vefat ediyor ve bu şiirin ortaya çıkışı böylece başlıyor. 
Bir şairin bir büyük ustasına yazdığı bir destan ama sadece o kadar mı? İsterseniz sözü Hasan Hüseyin'e bırakalım: 

"...Duyuyorum ki Nazım Hikmet ölmüş. Bir sanatçı için, böyle bir haberi soğukkanlılıkla karşılamak olanaksız! 


'Hava leylek ve tomurcuk kokuyor
 uy anam anam
haziranda ölmek zor' 


dizeleri dökülüyor dudaklarımdan.
2 Haziran 1970... Duyuyorum ki Orhan Kemal ölmüş. Yine aynı dizeler, yine kendiliğinden...
1976'ya değin, bu tür acılarla doldum; dizeler beni bir kitaba zorluyordu. İşte, Haziranda Ölmek Zor böyle oluştu ve 1977 Ocak ayında basıldı." 


İşte böylece bir büyük yapıt ortaya çıkmış. 
Tabi bu kitapta. sadece bu şiir değil, benim için kırk yıl öncesinden önemi olan ve bugün de etkisini sürdüren "Ulanı da Karacaoğlan Ulanı" ve "Ben Güzeli Zeynep'ledim" şiirleri de ayrıcalıklıdır. Bu arada yıllar sonra tekrar okuduğumda " Müzikli Düşünceler" şiiri de dikkatimi yeniden çekenlerden biri olacaktı. 

Hasan Hüseyin şiirleri benim için "Toplumcu Empresyonizm" gibi bir şey. O empresyonizm ressamlar doğadan izlenimleri resmetmesi gibi Hasan Hüseyin de yaşamdan ve toplumsal mücadelen izleri izlenimleri şiirlerine aktarıyor. Bu arada neredeyse yarım yüzyıl sonra bile bu izlenimler hem samimiyeti hem de gerçekliğiyle yaşıyor. 
 

Aptulika



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...