Yapı Kredi Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yapı Kredi Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık 2022 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 202

Haldun Taner
 "Yaşasın Demokrasi"
Yapı Kredi Yayınları
  (3. Basım Mart 2022)

Haldun Taner'in tiyatro oyunlarından sonra şimdi de öykü kitaplarına başladım. Öyküleriyle yeni yüzleşmiş olsam da, tiyatro oyunları mı? öyküleri mi? Yani hangi taraf ağır basar sorusunu aklıma getirdim. Açıkcası bu iki kefe de öyle dengeli ki, biri birinden ne bir milim aşağıda ne de yukarda. Ancak iyi öykücü olduğu için bu kadar güzel oyunlar yazmış diyebiliriz ama bunun tam tersini de söylemek mümkün. 

"Yaşasın Demokrasi" kapağının güzelliğinden ilk albenisini gösteriyor. Buradaki öyküler 76 yıl önceki ilk demokrasi deneyimimiz yani çok partili döneme geçiş sürecinde yazılmış. Bu  çalışmanın bir diğer özelliği de, Taner'in ilk öykü kitabı olması. 

10 öykünün bulunduğu bu kitap, o dönemin insanlarının hayatlarından bir dönemin politik ve sosyal durumuna ışık tutuyor. Bir emekçinin hayatına girdiği "Yağlı Kapı", sınıfsal bakışıyla dikkat çekiyor. "Dairede Islahat" ile devlet dairesindeki bürokratik işleyişin içinde politikanın rolü mizahi bir bakışla sunuluyor. 

"Heykeli dikilecek adamsın" sözü bizim memleket her ne kadar heykelle sorunluysa da biraz gururumuzu okşar. Ya insan kendi heykelini dikmeye kendi karar verirse ne olur? Haldun Taner'in "Heykel" öyküsünde bunu görüyoruz. Okurken hicivsel anlatımıyla güldüğüm bu öyküde ülkemizin kasabalı yeni zengininin sosyolojik durumu da sergileniyor. "Beatris Mavyan" da ise İstanbul'da yaşayan gayri müslim vatandaşlarımıza ve 1940'larda yaşanan varlık vergisi sürgünlerine gidiyoruz. 

Kitaba adını veren öykü "Yaşasın Demokrasi" ise çok partili hayata geçişteki çıkar hesaplarını karşımıza getiriyor. O dönemden bu döneme pek değişen bir şey olmadığını öyküyü okurken anlayacaksınız. 

"Geçmiş Zaman Olur ki...", ilk gençlik aşkının unutulmazlığı üzerine ama sonucundaki durumuyla şaşırtıcı ve bir o kadar da mizahi. İstanbul'un eski zamanlarında Maltepe şehirden uzak bir banliyo ve "Sebati Bey'in İstanbul Seferi"nde orada yaşayan eski zaman insanının gözünden modernleşen şehir anlatılıyor.

"Harikliya" öyküsünde 2 Rum vatandaşımızın aşkı işlenirken gelen Amerikan Missouri zırhlısıyla aşklarının nasıl bir karmaşaya döndüğüne şahit oluyoruz. 

Her öykü o dönemin sosyal, kültürel, politik hatta sınıfsal açılarıyla işleniyor ama bu "Toplumcu Gerçekçilik'te olduğu gibi ya da kuru bir anlatımla göze sokarcasına değil. Öyleki her okuduğunuz öyküde insana dokunarak yaşamı hissediyorsunuz. Bugün bir başka dönemdeyiz ama her öyküde yakınlık kurmanın ötesinde yaşamaya başlıyoruz. Haldun Taner öyküleri sadece bize değil 50 yıl sonra yaşayacak insanlara da dokunabilecek güçte. 

 Aptulika


Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 201

Haldun Taner
 "Günün Adamı / Dışardakiler"
Yapı Kredi Yayınları
  (2. Basım Mart 2021)

Şu ana kadar Haldun Taner'in 9 oyunu ile birlikte bir de öykü kitabını okudum. Şu anda baskısı olan iki oyunu daha var, onları da ısmarladım. Bana ne oldu derseniz; her şey iki ay önce elime bir Haldun Taner kitabı almamla başladı. Ondan sonra kendimi bir kaptırdım gitti. Hatta şu sıralar okuduklarımı tekrar okuyacağım diye korkuyorum. 9 oyununu okudum ama keşke daha yazsaymış demekten kendimi alamıyorum. Bu arada Haldun Taner'in bazı kitaplarının şu anda baskısının tükendiğini de üzülerek öğrendim, bu kriz döneminde yayınevleri kitap basmaya korkarken bazı kitapları tarihe karışabilir. 

Geçen yazıda da dediğim gibi, tiyatro oyununu metin halinde okumak yorucudur. Kimi zaman kafanızda dekoru tasarlayamazsınız, kimi zamanda tipleri takip etmekte zorlanırsınız. Oysa Haldun Taner'in oyun metnini okurken sanki tiyatroyu izliyormuş gibi oluyorsunuz. 

Kitapta iki oyun yer alıyor. Bunlardan ilki olan "Günün Adamı", Haldun Taner'in yazdığı ilk tiyatro oyunu. 1952 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu için sahneye konulmak için hazırlanmış, provaları yapılmış ama sahnelenememiş. Temsil o dönem "zararlı" bulunarak yasaklanmış. O dönem dememe  bakmayın zira bu dönem olsa repertuara bile alınmaz. On yıl boyunca sahnelenemeyen bu oyun ancak 1961 yılında Ulvi Uraz Tiyatrosu'nda ilk kez sahnelenebilmiş. 

"Günün Adamı" oyunu çok partili hayata geçiş serüvenimizin başladığı yıllarda geçiyor. 1946 seçimleriyle demokrasiye geçiyoruz ve bugün de aynen süren 'seçim kazanmak uğruna her çeşit namussuzluğun yapılabildiği, bireysel çıkarların toplumsal çıkarların önüne geçtiği,...'gibi konuları işliyor. Demokrasinin doğru dürüst benimsenemediği o yılların komik durumu anlatılırken gülemiyoruz... çünkü aradan onca yıl geçmesine rağmen her şeyin aynen sürdüğünü hatta daha da akla getiremeyeceğimiz şeylerin de olabileceğini düşünüp komediyi duyumsamamızın yerini adeta bir trajedi alıyor. Aradan 70 yıl geçmiş ama oyun metninin tek kelimesi, noktasıyla değiştirilmeden şu an sahneye koysan, herkes bugün için yazılmış bir oyun sanır. 

Bu arada "Günün Adamı" bugünü de anlatıyor dedim diye aklınıza hemen iktidar gelmesin. İster iktidar olsun, ister muhalefet bunun hiç bir önemi yok, oyunda verilen demokrasiye geçişte geçerlilik kazanan yanlış değerleri yansıtıyor. Yani demokrasiyi bir değer olarak doğru dürüst benimsemeden yozlaştırılmış bir yönetim biçimi haline getirmek. İşte üniversitede başarılı bir profesörken basına verdiği bir demeçle günün adamı haline gelen bu kişiyi kendi saflarına çekmek için iki parti yarışa girer. İki arada bir derede kalan profesör partinin teklifini kabul eder, işte ondan sonra bir anafora doğru sürüklenir. 

Kitaptaki ikinci oyun, "Dışardakiler" ise Haldun Taner'in yazdığı ikinci oyunuymuş, demekki bir başka açıdan da bakarsak, ilk oynanan oyunu diyebiliriz. İlk kez 1957 yılında Ankara Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenen oyunda 1950'lerde topluma egemen olan hür teşebbüs ( şimdilerde serbest piyasa oldu) anlayışının getirdiği kültürel yozlaşma harika bir şekilde sunuluyor. 

Aptulika


17 Aralık 2022 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 200



 Haldun Taner

Yapı Kredi Yayınları
 

  Haldun Taner ismini 1970'li yıllarda Milliyet gazetesinde yazdığı "Devekuşu'na Mektuplar" köşesindeki makalelerinden ve tiyatro oyunlarından bilirdim. Bizim eve Milliyet alınırdı ve liseye giderken köşe yazarlarının  neredeyse hepsini okurdum ama Haldun Taner'inkileri nedendir bilinmez hep es geçmişimdir. Bu arada Milliyet Sanat dergisindeki yazdıklarını okumuştum ama gazetedeki köşesini okumazdım. Kim bilir belki de politikadan bahsetmiyor zannettiğimden okumamış olabilirim. Kuruluşunda da büyük çabası olan Devekuşu Kabare Tiyatrosu'na mektup yazan biri gibi de gelmiş olabilir, bilemiyorum ama çok şey kaçırmış olduğumu şimdi gayet iyi anlıyorum. 

Tiyatro oyunlarına gelince çoğunun ismini duydum ama bir tekini bile izleyemedim. Açıkcası tiyatroya lise yıllarında tutku derecesinde meraklıydım. Ancak Haldun Taner oyunlarına ya yaş nedeniyle rast gelemedim ya da bir kaçını Devekuşu Kabare'den hatırlarım ona da pahalı olduğu için gidememiş olabilirim. (Devekuşu Kabare'nin "Yasakları" falan oynadığı büyük mekan zamanları değil, Beyoğlu Sıraselviler'deki sahnesinden bahsediyorum) Ha bu arada o sıralar bazı oyunları da Ankara Devlet Tiyatrosu'nda oynuyor olabilirdi. Yani bir türlü rast gelememiştim. Ancak şimdi bunları kitaptan okuduğumda bir ikisini TRT 'nin TV'de Tiyatro programından biliyor olabilirim. Ha bu arada 1964'te oynanan ve en meşhur eseri "Keşanlı Ali Destanı"nı 1980'lerin sonunda TV'den izlemiştim.

İki ay önce Metin Akpınar'ın hayatını anlatan kitabı okuduktan sonra bir de belgeselini izledim. Sonrasında Devekuşu Kabare Tiyatrosu'nun 1970'lerde kapalı gişe oynayan oyunu "Vatan Kurtaran Şaban"ın kitabını alacaktım. Bu arada tiyatroyu çok sevsem de oyunu okumak bana zor gelir. Kimi zaman tipleri birbirine karıştırırım kimi zaman da isimleri. "Vatan Kurtaran Şaban"ı okumaya başladığımda tipleri, isimleri karıştırmaktan eser kalmadı. Dekorundan ışığına kadar her şey gözümde canlandı. Okurken sanki o gece tiyatroya gitmişim gibi kitabı bitiriyordum. Ertesi gün yeni bir oyuna gidiyordum. 


Bir büyük tutkuyla "Vatan Kurtaran Şaban"ı "Ayışığında Şamata", "...Ve Değirmen Dönerdi", "Lütfen Dokunmayın", "Huzur Çıkmazı", "Fazilet Eczanesi" takip edecekti. Bu yazıyı hazırlamadan kısa bir süre öncede "Eşeğin Gölgesi"ni bitirdim. Bu arada bir müzikli oyun olan "Eşeğin Gölgesi"ndeki şarkı bölümlerini okurken neredeyse müziği bile duyar gibi oluyordum. Bu arada oyun ilk kez 1965 yılında sergilenirken müziklerini Yalçın Tura yapmış. Bundan 12 yıl sonra ikinci sergilenişinde müzikleri Cenan Akın yaparken, müzisyenlerin bulunduğu kadroda da basgitarıyla Harun Kolçak yer alıyormuş. 


Şimdi elimde okunmadık olarak, bir tiyatro oyunu bir de öyküleri olmak üzere 2 kitabı kaldı. Haldun Taner'in oyunları bu yedi kitapla bitmiyor, en yakın zamanda onları da edineceğim. Tiyatro oyun yazarlığında bu kadar usta olabileceğini tahmin edemezdim. Keşke yaşımın yettiği zamanlarda o oyunları izleyebilseydim. 

Haldun Taner'in bu tiyatro oyunları 1960'lı ve 70'li yıllarda oynanmış. Üzerinden bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen oyun metninin noktasına bile dokunmadan bugün sahneye konsa inanın bana hiç yabancılık çekilmez. Keşke bu oyunları birileri yeniden sergilese. Tabi ben bunları diyorum ama kıçımı kaldırıp, üşenmeyip tiyatroya gitsem. 

Aptulika


29 Mayıs 2022 Pazar

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 194



May Sarton
 "Kürklü Kişi"
Yapı Kredi Yayınları
Çeviri: Semih Lim
 (2021)


May Sarton, Amerikalı bir yazar ve şair; daha önce ismini duydum desem yalan olur, ama bundan sonra bulduğum her hangi bir eseri olursa kaçırmam doğrusu. Bu kadıncağız gerçek bir karekterden yola çıkarak bu romanı yazmış. Karekter gerçek olmasına gerçek ama kedisi. Tom Jones isimli bu kedi yani o ismi almamış haliyle Kürklü Kişi ve roman onun anlatımıyla  sürüp gidiyor. Bu kedi özgürlüğüne düşkündür ama bu özgürlüğünden feragat edip bir yuva arayışına girer. Yanlış anlaşılmasın bir yuva dediysek bir evin minnoşu olmayacaktı, onun arayışı bir sahip değil kendisine hizmet edecek bir kahya arayışıdır. İşte bu yeni yuvada önce bir Beyefendi Kedi yani Kürklü Kişi olacaktır. Yani kuralları ve kırmızı çizgileri vardır ve gireceği evin sakinlerinin ona vereceği hizmeti önemser.

"Kürklü Kişi" yaşamış bir karekter (yani Beyefendi Kedi) den yola çıkan gerçek bir öykü. Kedileri biz eve alıp, sahiplendiğimizi sanırız oysa ki onlar kendisine kahya yani hizmetçi arayan asillerdir. Kitap yer yer mizahi yer yer gerçekçi anlatımla bu konuyu işlemiş. Hatta kahramanımız yani Tom Jones beyefendi 1950'lerde yazar Vladimir Nabokov ve güzel karısı Vera'nın kiraladığı evde pansiyoner olarak kalmış. Yazar onun hizmetinde olduğu günlerde Tom Jones hizmetin yanısıra kedi lisanının Rusçaya tercüme edilmesine de şahit olmuş.

Bu pazar günü bu 70 sayfalık kısa romanı okumanız keyif işidir ve tavsiye edilir. 1912 ile 1995 yılları arasında yaşamış Belçika asıllı ABD'li yazar May Sarton ve Beyefendi Kedi (ya da Kürklü Kişi) Tom Jones'la tanışmanız için bundan güzel fırsat olamaz. 

APTULİKA



21 Ocak 2022 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 183


Helen Garner
 "Çocuklar İçin Bach"
YKY
Çeviri: Darmin Hadzibegoviç
  (1. Basım: Şubat 2021)

Kitabın ismine baktığımda ben de sizin düştüğünüz kuşkuya düştüm. Hani o çocukları klasik müziğe ısındırmak amacıyla yapılmış kitaplar vardır ya, işte bunu da öyle bir şey sandım.  Neyseki arka kapak yazısını okuyunca öyle bir şey olmadığını anlayacaktım. 

Helen Garner adını açıkcası ilk defa duydum. Kendisi şimdilerde 80 yaşında olan  Avustralyalı  bir yazar. Roman, kısa öykü, senaryo, deneme gibi alanlarda yapıtlar vermiş biri. Dikkat ederseniz bir önceki cümlede "kısa öykü" dedim ve bunu ben de garipsedim ama yazarın bu romanının topu topu 104 sayfa olduğu düşünülürse bu tanıma hak verebilirsiniz. Burada hakkını vermeliyim, roman 104 sayfa olsa da kitabı bitirdikten sonra öyle uzun bir roman okumuş gibi oluyorsunuz ki, gerçekten bunu nasıl başarıyor anlaşılır gibi değil hani. Bir de romanın kahramanlarının da ayrı ayrı maceraları ayrı ayrı roman gibi. 

 Garner'ın ikinci romanı olan "Çocuklar İçin Bach" 1984'te yayımlanmış. Romanın konusu Melbourne’ün banliyösünde yaşayan genç bir çiftin tekdüze hayatıyla başlıyor.    Dexter ve Athena Fox adındaki bu karı koca iki çocuk sahibi ama çocuklardan biri ağır bir şekilde otizmlidir. Ama onlar buna rağmen birbirlerini severler ve mutludurlar.  Basit, iddiasız ama istikrarla südürdükleri düzenleri Dexter’ın üniversiteden arkadaşı Elizabeth’in gelişiyle sarsılmaya başlar.  Elizabeth yanında, müzisyen sevgilisini, annelerinin ölümünden sonra yalnız kalan kız kardeşini ve sevgilisinin kızını da getirmiştir. Bu yeni konukların gelişiyle Fox ailesinin sade, sakin ve huzurlu hayatı başkalaşacaktır. Ailenin dış dünyadan tecrit edilmiş hayatı bu yeni konuklarla tehdit edilmeye başlayacaktır. 

Kitaba başlarken geçen, "Dexter bu fotoğrafı mutfak duvarına, ocakla banyo kapısının arasına yapıştırmış. Fotoğraf pişen yemeklerden sıçramış yağların parıltısıyla kaplı, yırtık ve lekeli. Uzun zamandır orada duruyor. İkide bir duvardan ayrılıyor, kenara doğru kıvrılıp bir köşesinden sallanıyor. Ama her zaman, duvardan tamamen ayrılıp düşmeden önce, biri fotoğrafı kurtarıyor, biri onu yerine yapıştırıyor." tasviri açıkcası yirmi sayfalık anlatıma değer. Helen Garner'in bu tip tasvirleri kişileri çok güzel yerine oturtuyor. Athena ile ilgili de, " O basit akorlar Athena'nın cahil parmaklarının altında bile bir zafer çığlığı gibi çınlar..." Arasıra evdeki duvara dayalı piyanoda bir şeyler çalmaya çalışan Athena, bu işi iyi yapamaz ama ara sıra çalışmayı da ihmal etmez. Athena'nın piyanosunun üstünde Harold Davies’in “Çocuklar İçin Bach” adlı nota kitabı vardır. Zaten romanın ismi de buradan gelir. Açıkcası kitapta hep böyle göndermeleri buluruz. Örneğin kendi halinde bir kasabalı ev kadının ismi Athena olurken bir ironi yapılmak istenir. Bu aradan ailenin soyadının Fox olması aynı ironiyi sürdürürken baskın karekterli kadına da Elizabeth isminin verilmesi gözden kaçmaz. Bu arada Elizabeth'in rock gitaristi sevgilisinin adının da Philip olması işi daha da abartmış gibi olmuş. Hani neredeyse, "kör gözüm parmağına" hesabı... Kendi adıma söylemem gerekirse bu tip tanımlamalar biraz sıkıcı ve işi ucuzlatır gibi gelmedi de değil hani. 

Romanda müzikle ilgili tanımlanan sadece Athena değil. Açıkcası her karekter müzikle tanımlanıyor.  Olur olmaz her yerde  opera aryaları okuyan Dexter, Elizabeth’in sevgilisi zaten bir rock müzisyeni, otizmli çocuk ise sadece müziğe tepki vererek dış dünya ile irtibat kuruyor. Bu arada sadece Philip değil, Elizabeth de rock müzik dinliyor. Tabi bu imge ile Elizabeth'in  evlilik dışı ilişkilerle dolu, dağınık ve rastgele bu dünyası vurgulanıyor. Bu sayede  Fox çiftini dış dünyadan koruyan kabuğun kırılmaya ve tehdit edilmeye başladığını anlıyoruz.  Bunca abartılı vurgu işi az biraz karikatürize etmiyor da değil hani. Hoş bu iş karikatür olsaydı bile bunca abartılı benzetmeler işi bozardı. 

Tanıttığım kitabı biraz eleştirir gibi oldum ama dikkat çekici bir yaklaşımı yok değil. 1968'lerin özgürlükçü ve başkaldıran ortamında genç olanlar 80'li yıllardan sonra orta yaşlı olduklarında yaşadıkları kaybolmuşluğu hissediyoruz. Öyle ki rock müzisyeni olan Philip ile ilgili şu bölüme göz atmanızı isterim:

"...'Eskiden bütün gün evimde gitarımı çalardım' dedi Philip, 'Şu notaların şu şu ritimde çalındığını dinledikleri zaman insanların her şeyi anlayacağına ve her şeyin değişeceğine inanırdın'..."

Yani işin işine biraz 68'lerin o asi ve özgürlükçü ortamına "kayıp"  ya da "kaybetmişlik" vurgusuyla bakılıyor gibi. Tam anlamıyla "Neo Liberalizm'e teslimiyet" diyemesem de bir pişmanlık hakim gibi Helen Garner'in romanında. 

Bir çok açıdan tartışma götürür ya da her okur farklı yorumlayabilir ( bunlar benim hüsnü kuruntum da olabilir ) ama bir şeyi söylemeden geçemeyeceğim. 104 sayfa kısalıktaki bu romanı okuduğunuzda uzun bir film izlemiş gibi oluyorsunuz... üstelik her bir karekter için ayrı bir film söz konusu. 

"Çocuklar İçin Bach" romanını okuduktan sonra keşke Helen Garner'ın başka yazdıkları da dilimize çevrilseydi de okuyabilseydim dedim. 

APTULİKA 


 

27 Şubat 2021 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 167



Manuel Benguigui
 "Alman Koleksiyoncu"
Yapı Kredi Yayınları
Çeviri: Aysel Bora
  (2020)

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya savaşın getirdiği mağlubiyet ve sosyal olumsuzluklarla yüzleşebilmek için sanata başvurur. 'Yeni Nesnelcilik' adıyla ortaya çıkan  yenilikçi sanat akımları ( Nowembergruppe, Dresdner Sezesyon, Red Group, Alman Devrimci Sanatçılar Konfederasyonu gibi sanat grupları) 1917'den itibaren yenilikçi ve toplumcu sanat eserleri oluşturmaya başlarlar. Sosyalist, komünist ve demokrat sanatçılardan oluşan bu gruplar üretimleriyle burjuva sanatını reddederler. Dönemin politik dağılımıda buna benzer bir şekildeyken 1919 Versailles Antlaşması bütün sömürgeleri Almanya'nın elinden alması ve devlete ağır bir tazminat yüklemesiyle sağ partiler bu bozgunun faturasını demokratlara, sosyalistlere ve Yahudilere yüklemeye başlarlar. On yıl sonra da ABD'de başlayan ekonomik buhran Almanya'da da etkisini gösterince 1930'larda Hitler'in nasyonal sosyalizmi  burjuva ve halk tarafından öne çıkar.  Bu ara dönemde çıkan devrimci Alman sanatçıları Conrad Felixmüller, Otto Griebel gibi bir çok ressamın sadece bir kaç gravür ve litograf baskısı dünya müzelerine kalırken yağlıboya tablolarından bir çoğu yakıldığı için günümüze kalmamıştır. O dönemden George Grosz, Otto Dix gibi yurtdışına gidebilenlerin eserlerini biliriz. Dadaist, futürist, kübist ve yenilikçi sanat akımlarına öncülük eden bu sanatçıların yapıtları faşizm tarafından 'Dejenere Sanat' ilan edilerek 1938'de lanetlenip, yakılacaktı. (1)

Hitler'in bir ressam olduğu hep söylenegelir.(2) Hatta daha da ileri gidip, nasyonal sosyalistlerin sanattan yüksek düzeyde anladığı gibi bir martavala bile inanılır. Oysa gerici ve faşist iktidar sanata da karşıdır. Ama kremanın üzerinde öyle bir görüntü vardır. İşte "Alman Koleksiyoncu" kitabının kapağını görünce, o dönemden bir belgesel olacağı düşüncesiyle ilgilendim. Manuel Benguigui'nin yazdığı bu eser bir roman. Bilebildiğim kadarıyla yaşanmış bir olaydan hareket etmiyor, yani bir kurgu. Ancak gene de Hitler için sanat eserleri toplayan ERR isminde bir kuruluşun ve de buraya toplanan yapıtlardan bazılarını da Hitler'in yardımcısı Hermann Göring'in seçerek bir koleksiyon oluşturduğu da gerçektir. Yani toparlarsak gerçek olaylardan yola çıkılarak yapılmış bir kurgudan oluşuyor bu roman. 

'Alman Koleksiyoncu' romanında baş kahraman olan Ludwig, 1914 yılında orduya alınıyor. Onun yaşamında sadece sanat eserleri var. Bu küçüklüğünden beri olan bir tutku onda, öyle ki başka bir şeyle de ilgilenmiyor. Sanat yapıtları görmek onda bir tutku ama ne resim yapıyor ne de o tabloları yapan sanatçılarla ilgileniyor. Kitabın ilk satırlarında Ludwig'in ne politikayla ne de karşı cinse bir ilgisinin olmadığını gözlemliyoruz.  Ludwig Birinci Dünya Savaşı'nda cephede bile yanında bulabildiği tablo fotoğraflarına bakıyor. Askerliği ve savaşı sevdiği söylenemez ama karşı da çıkmıyor. Birinci Dünya Savaşı bittikten sonra Ludwig imkan bulduğu ölçüde Avrupa müzelerini geziyor ve o eserleri adeta beyninde depoluyor. 

Sonrasında Nazi dönemi geldiğinde ise gene askere alınır. Ludwig olanları umursamadığı gibi orduda yer almayı da umursamaz. Askerliği sevmez ama nazilere karşı bir fikri de yoktur. İşte o sırada Hitler için sanat eserleri toplayan ERR adlı kurum kurulur. Ludwig buraya kapağı atınca keyfine diyecek yoktur. Naziler bir de Paris'i işgal edince Ludwig kendisini Louvre müzesi'nde bulur. Burada tablolara saatlerce bakacak, onları kayda alacaktır. Orada Nazileri pek sevmeyen bir Fransız sanat tarihçi kızla tanışacaktır. Araların bir aşk yaşanacaktır ama bu da sanat yapıtlarına bağlı bir aşktır. Bu kızın tutuklanıp öldürülmesiyle Ludwig, o kızın kuzeniyle tanışacak ve böylece Parisli direnişçilerin tabloları kurtarma serüveninin içinde bulacaktır kendini. 

Romanda kahramanlar arasında Göring'i de buluyoruz. Sanat eserlerini görüp hafızasına nakleden Ludwig'tir. Göring ise bu tabloları malikanesine taşıyıp, bir koleksiyon oluşturur. Ludwig'e göre Göring o tablolara bakıyor ama göremiyordur. Bir ara Göring, Ludwig'i yanına danışman olarak alacaktır. Böylece bazı yapıtlar Ludwig'in danışmanlığı ile kurtulacaktır. 

Naziler sanat yapıtlarını toparlayıp koleksiyon oluştururlar ama Çağdaş ve yenilikçi yapıtlardan pek haz etmezler. Naziler için klasik yapıtlar önemlidir. Modigliani, Miro gibi ressamların yapıtları onlar için tukakadır. (3) Hatta onlara göre Van Gogh tabloları bile dejenere sanattır. Romanda bu yaklaşımı vurgulayan Helmut isminde bir karakter vardır. Helmut savaş esnasında yaralanmış bir askerdir. Bu yaralanma sonucuda kulağı kesilmiştir. Bu durumdan dolayı herkes ona Van Gogh demeye başlar. Helmut'un ne resimden ne de Van Gogh'tan haberi vardır. Şimdi kitaptan bir bölümle devam edelim, "Van Gogh Nazi rejimince Yahudiler ya da izlenimciler ya da iki kusuru da bünyesinde toplayan yoz sanatçılar arasında sayılıyor. O zaman Helmut'un hayatının zorlaşabileceği düşünülebilir." Durum bu şekilde ama bir gazi olarak madalyalı elbisesinden ayrılmak istemeyen Helmut, ERR'ye kapağı atıyor ama onun derdi tablolar değil, o madalyalarını takabildiği üniformasını giyebilmektir.  

Bu kitapla ilgili bunca yazı yazdığıma bakıp bu romanı tuğla gibi bir şey sanmayın. Tamı tamına 110 sayfalık bir şey... Yani bir başlayıp bitirmeniz mümkün. Hatta yazara bu romanı niye bu kadar kısa yazdı diye kızabilirsiniz bile. Her şeye rağmen "Alman Koleksiyoncu"   sanat yapıtlarını takip etmenize sebep olduğu gibi faşizmin sanata bakışındaki çapsızlığı görmenizi sağlayacak. Bu arada kitabın yazarı Manuel Benguigui 1975 doğumlu Fransız bir yazar. Kabile sanatı üzerine uzmanlaşmış bir galeride çalışan sanatçı, bu güne kadar iki roman kaleme almış. 

Aptulika

(1) Modern Sanat - Nilüfer Öndin - 2019 - Hayalperest Yayınları - Sayfa: 199 - 225
(2) Berthold Brecht - Badanacı şiiri , Halkın Ekmeği _ Say Yayınları
(3) Hitler rejimi 1936 yılında Berlin'de modern sanat yapıtlarını "Dejenere Sanat Sergisi" adıyla aşağılayan bir sergi açar.



28 Haziran 2020 Pazar

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 148


Kazuo Ishiguro
 "Gömülü Dev"
Çeviri: Roza Hakmen
 Yapı Kredi Yayınları
 (3. Baskı 2017)

Şimdi bu kitabın resmine baktığınızda, "Yahu kardeşin, sen kitabı okuyor musun yoksa güreş mi ediyorsun?" diyeceksiniz haklı olarak. Bu seferki darbeler benden ve Geronimo'dan kaynaklanmıyor. Bu kitabı da ikinci el olarak sahaftan aldım yani benden önce birileri kitapla güreş tutmuş olabilir. 

Kazuo Ishigura'nın "Avunamayanlar"ından sonra hemen bu kitabı da alıp okuyacaktım. Bu sefer ki 267 sayfa yani "Avunamayanlar" gibi tuğla değildi, ama "Gömülü Dev"i daha uzun sürede okuyabilecektim. Hatta yarısına gelmeden bırakma ihtimalim bile vardı. Buna sebep ise "Gömülü Dev"in biraz fantastik bir yapıda  olmasıydı. Rock dinleyenler ve çizerler arasında Fantastik edebiyatla arası iyi olmayan belki de tek kişiyim. Bazen bunun bir ayıp ya da utanç olduğunu bile düşünmüşümdür. Tabi ki hepten bu alanda pencerem kapalı değildir, bu tipte yapılmış çizgi romanlara illüstrasyonlara zevk alarak bakarım ama konu falan umrumda olmaz sadece bir tablo gibi bakmaktır benimkisi. 

"Avunamayanlar"dan sonra "Gömülü Dev"e başlayınca birdenbire gizemli ve fantastik ortama giriverecektim. Tabi bu benim için bir bocalama olacaktı. Bu bocalama da o tasvirlere kafamda tablo gibi baktığım için konudan uzaklaşıyor ve okumam uzuyordu. Kitabın ortasına geldiğimde ise olaylar fantastikten masal havasına geçecekti (ki ilginçtir masal formunu da çok severim- hatta masalların çocuklar için yazılmadığını düşünürüm ve Anderson, Grim Kardeşlerin yazdıklarının asıl halini okuyunca da bunun böyle olduğunu da anlamıştım.) böylece roman benim için akıp gitmeye başlayacaktı. 

Eğer fantastik edebiyata meraklıysanız, "Gömülü Dev"i mutlaka okuyun derim. Romalılar Britanya'yı terk etmiş, savaş bitmiş ve  
Britonlar'dan Axl ile Beatrice yıllardır görmedikleri oğullarına kavuşmak için tehlikeli topraklarda zorlu bir yolculuğu göze alıyorlar.  Bu yolculukta  yollarının kesişeceği kişiler var: Sakson savaşçı, öksüz oğlan ve tıpkı Axl'la Beatrice gibi geçmişinde kaybolmuş, hatıralarının vaat ettiklerine ve alıp götürdüklerine yenik bir şövalye.  


Aptulika

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 147


Kazuo Ishiguro
 "Avunamayanlar"
Çeviri: Roza Hakmen
 Yapı Kredi Yayınları
 (1. Baskı 2009)

Bu kitabı bir öneri üzerine almıştım ama uzun süre okumadan orada burada kalmıştı. Fotoğrafa bakarsanız anlayacaksınız zaten,  kitap okunmadan önce bir hayli eskimişti bile. Ha kapakta yazarın isminin olduğu bölümdeki yırtık, bir sigara yanığı ve kitabı okurken oluşmuştu. Sokağa çıkma yasağından bir gün önce sevgili dostum Geronimo bana gelmişti. Ben bahçede oturmuş bu kitabı okuyordum. Geronimo gelince sigaralarımızı yaktık ve sohbete daldık. Bir süre sonra da instagram canlı yayını için bir deneme yapalım dedik ve hemen Gero bahçenin bir yanına ben öteki yanına gidip bir test yayını yaptık ve ertesi günü de ilk canlı yayını gerçekleştirdik. İşte bu test yayınını yaparken kitabın üzerine yanan kısmı dışarı gelecek şekilde bırakılan bir sigara için için yanarak kitapta görülen bu façayı oluşturacaktı. 
Zaten ikinci el olarak sahaftan alınmış bu kitap, bir de bu façayı alınca iyicene yaşanmışlık kazanacaktı. 

Şimdi gelelim kitabı tavsiye üzerine alıp, bu kadar uzun süre okumadan bekletmemin nedeni ne olabilirdi ki? Romanın yazarının isminden Japon olduğunu anlamam olacaktı. Bir ön yargı olabilir ama Japon müziği vesairesi bana sıkıcı gelir. İşte bu romanda da başlamaya korktum. Ne zaman ki pandemi dönemi geldi ve hemen "evde okunmamış kitapları okuma festivali"ni başlattım. Tabi ilk olarak da bu kitaptan başlayacaktım. Ha bir de hakkını yemeyeyim Meral Akman, bu köşede Kazuo İshiguro'nun "Noktürnler" isimli öykü kitabını yazmıştı. Bütün bunlar bir araya gelince artık dönüş yok, okuyacaktım. Hani yazın ilk denize gireceksinizdir ya, özlemle kumsaldan yürürsünüz ve ayağınız suya değdiğinde neredeyse vazgeçecek gibi olursunuz ama dönmeyi de kendinize yediremezsiniz. Biraz daha yürürsünüz su ayak bileklerinize gelir ve bir kaç adım daha attıktan sonra su mayonuzu hafiften ıslatacağı derinliğe gelirsiniz ve kollarınızı birbirine sarıp alışmayı beklersiniz ama salak şaşkın bir haldesinizdir ve bir anda kendinizi suya atarsınız, sonra da çıkmak bilmezsiniz. İşte bu durum vaziyette kendimi kitabın içine attım. 

Yazarımız Kazou, Japon kökenli ama 5 yaşından itibaren İngiltere'de yaşamaya başlamış. Yani ona bir Japon yazardan çok İngiliz demek daha doğru. İşe bak sanki doğma büyüme Londralıymışım gibi laf ediyorum. Her neyse daha kitabın ilk sayfalarında, "Resepsiyonun önünde çok sayıda Japon neşe içinde birbirlerini selamlıyorlardı." cümlesini görünce yazarın yaptığı bu ironiyi çok tuttum. Kazuo Ishiguro,  Japon asıllı ama İngiliz bir yazar, "Avunamayanlar" romanında da belli ülke yok; sadece Avrupa'da olduğunu tahmin ettiğimiz bir şehre konsere gelen bir piyanistin öyküsü anlatılıyor. 

Ryder isminde tüm dünyada tanınan ve şöhretli bir piyanist.  Kariyerinde öneme haiz bir konser vermek için isimsiz bir Avrupa kentine  geliyor. Konser birkaç gün sonra verilecektir ve o kalacağı otele gelir. İşte o andan itibaren karşısına çıkan herkes ondan bir şeyler ister, kendi dertlerini anlatırlar. Oysa Ryder'ın bir prova yapmasına bile olanak verilmez. Bir de adamımız birkaç gün sonra vereceği konseri bilir ama bundan başka da bir şeyi hatırlayamaz. 

Şimdi kitabın arkasındaki tanıtım yazısından alıntı yapayım, sonra da diyeceklerimi söyleyeyim...
"Karşılaştığı herkesin niçin ondan bir şeyler istediğini, çok uzak olması gereken yerlere nasıl hemen ulaşıverdiğini, saatler sürmesi gereken bir sohbeti üç dakikalık asansör yolculuğuna nasıl sığdırdığını anlayamaz. Kendini olaylara ve çevresindeki insanlara teslim eden belleksiz piyanist, geçmişin ve geleceğin kırılgan bir şimdiki anda çakıştığı sürreal bir dünyaya savrulur. Çok geçmeden, yaklaşan konser gecesinin hayatının en önemli performansı olduğunu fark edecektir. İşlevini yitirmiş toplumsal düzenin bireyler üzerindeki yaralayıcı baskısını hemen her eserinde zarafetle ilan eden Kazuo Ishiguro, Avunamayanlar'da hayatı kontrolden çıkan bir adamın çok boyutlu hikâyesini anlatıyor."

Kitabı okumaya başlamamla çoğu kez İstanbul dışında bir yere davet edildiğimde karşılaştığım durumları farkettim. Nasıl mı? Sizi konuk ederler, hava alanından ya da otobüs terminalinden alırlar, kalacağınız otele kadar götürürler. İşte o arada davet eden belediye ise arabadaki şöför ile belediye görevlisi kendi sohbetlerini yaparlar ve sen onları dinlersin. Otele geldiğinde de güler yüzle sizi karşılarlar ama özne gene sen değilsindir. Bir ara davet edildiğim bir yerde etkinliği yapan belediye ile rekabet içinde olan (aynı partili) kişiler bana kendi dertlerini anlatıp, "aslında sizi biz davet etseydik, şöyle ağırlardık" diye şikayette bulunmuşlardı. "Avunamayanlar"ı okurken biraz da bu konunun evrensel olduğunu anlayacaktım. 

Kitap tabiki bir konsere davet edilen bir müzisyenin yaşadıklarının ötesinde başka bir konuya da dikkat çekiyor bence. Son yıllarda farketmişsinizdir, TV tartışmalarında herkes kendi konuşmasını dinliyor, karşısındakinin ne dediği artık önemli değil gibi. Sosyal paylaşım sitelerinde yorum üzerine yorum yazıyoruz ama yorum yaptığımız paylaşım unutulup gidiyor. İşte bu dünya ahvali "Avunamayanlar" da 540 sayfada kimi zaman güldürerek, kimi zaman sizi zıvanadan çıkararak sürüp gidiyor. 

Kitap 540 sayfa, yani tuğla gibi ama sizi korkutmasın, acayip akıp gidiyorsunuz. Bir de tuğla gibi kitaptan insanlar niye kaçarlar onu da anlamam. Örneğin 100 sayfalık kitaba 14 ya da 20 lira veriyorsunuz; oysa 550 sayfalık kitabı 26 ya da 30 liraya alıyorsunuz... yani daha hesaplı. 

Kazuo Ishiguro'nun "Avunamayanlar" romanını yazın ilk denize girişiniz gibi cumburlop atlayın derim. Bakalım siz avunamayanlardan mısınız yoksa o arada kalan piyanist misiniz yoksa aslında her iki yanda da bulunuyor muyuz? 

Aptulika

1 Mayıs 2020 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 144


MÜZİĞİN GÖZLERDE YANKILANMASI

Kazuo Ishiguro
 "Noktürnler"
Çeviri: Zeynep Erkut
Yapı Kredi Yayınları
 (İlk Baskı: 2015)


Japon asıllı İngiliz yazar “Kazuo Ishiguro”, her eserinde bizi başka bir dünyaya götürüyor. “Gömülü Dev” bilinmeyen bir zamanda, olmayan bir yerde geçen bir aşk öyküsü, “Beni Asla Bırakma”, büyük ihtimal gelecekte geçen sevgi dolu ve ürkütücü bir hikâye, “Günlerin Getirdiği” İkinci Dünya Savaşı’nı da içeren, sınıflar arası bir macera. “Noktürnler” ise yazarın ilk öykü denemesi. “Avunamayanlar”da başladığı müzikli dünya tariflerine bu kitabında beş öykü ile devam ediyor.

İlk öykü, “Aşk Sarkıcısı” Venedik’te bir sokak müzisyeninin, çocukluğunda Annesinin plaklarından hatırladığı şarkıcı karşılaşması ile başlıyor. Bu olgun şarkıcı, Tony Gardner yani “Aşk Şarkıcısı”, müzisyenimizden 27 yıllık eşine yapacağı serenat için yardım ister. Venedik’e yakışır bir şekilde gondolda yapılan bu serenatın sonu “Aşk Şarkıcısı” dışında herkes için sürpriz olacaktır. Bu öyküyü okurken, kafanızda “Django Reinhardt”, “Joe Pass”, “Julie Andrews”, “Frank Sinatra” gibi isimlerin şarkılarını duyabilirsiniz.

İkinci öykü, “Come Rain or Come Shine”, üniversitede yakın arkadaş olan üç kişinin, onları bir araya getiren ve yollarını ayıran müzikler eşliğinde ilişkilerini sorgulamasını anlatıyor. Ray, arkadaşları Emily ve Charles’ın ilişkilerini Emily’nin ağzında dinlerken, bir taraftan nasıl büyüdüklerini, hayatlarında önem verdiği şeylerin nasıl farklılaştığını gözlemler. Sohbet devam ederken, arka planda, “Ray Charles”, “Sarah Vaughan” ve “Chet Baker” şarkılarıyla konuşmanın bir parçası olurlar.

Üçüncü öykü, “Malvern Hills”, Londra’da birlikte çaldığı gruplara kendi bestelerini kabul ettiremediği için hayal kırıklığına uğrayan bir gitaristin, kırsalda İsviçreli bir çiftle tanışıp, İsviçre halk müziği hakkında meraklanması ve geleceğine dair hem umutlu hem de karamsar planlar yapmasını anlatıyor. Kulağımızda, soğuk İsviçre’nin akordeonlu, kemanlı halk müziği parçaları, ya da benim gibi rock müzik dinleyicisi iseniz, “Galaad”, “Gotthard”, “The Shiver” gibi isimler de size eşlik edebilir.

Dördüncü öykü, “Noktürn” tam bir Ishiguro öyküsü. Hem çok gerçek hem gerçek üstü, Kafkaesk göndermeler, Boris Vianvari soyut boyutlar, öyküyü okurken, hem sizi gerçek dünyaya mıhlıyor, hem de psychedelic bir manzaranın içinde süzülmenize sebep oluyor. Çok yetenekli bir saksafoncu olan “Steve”in tek bir sorunu vardır, Steve “çirkin”dir. Karısı, Steve’in estetik ameliyatını karşılamaya söz veren bir adamla evlenerek büyük bir fedakârlık yapar. Ameliyat olduğu hastanede Steve “Aşk Şarkıcısı” Tony Gardner’ın eşi “Lindy Gardner” ile tanışır. İkili sargıların arkasında yaptıkları sohbetlerde hem görünüşlerini hem de hayata bakış açılarını sorgularlar.

Son öykü, “Çellistler”, çellocu Tibor’un başından geçen bir olayı, kemancı, basçı, akordeoncu, saksafoncu, çellocu müzisyenlerden oluşan grubun saksafoncusunun sözleriyle anlatıyor. Tibor, ona nasıl daha iyi bir müzisyen olacağını öğreteceğini taahhüt eden “Eloise”den ders almaya başlar. Bu derslerin tek bir kuralı vardır, Eloise çelloya asla el sürmeyecektir. 

2017 yılında Nobel ödülü kazanan Ishiguro, bence çağımızın en dikkate değer yazarlarından biri. İddiasız, samimi, hem gerçek üstü hem de yaşamın tam ortasında yazdığı romanların her biri başka bir dünyaya açılan kapılar. Noktürnlerdeki öyküler de bizi, müziğin birleştiriciliği ve müzisyenlerin yalnızlığını aynı anda anlatıyor. Umarım siz de keyifle okursunuz.



Meral Akman

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...