YKY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YKY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık 2022 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 202

Haldun Taner
 "Yaşasın Demokrasi"
Yapı Kredi Yayınları
  (3. Basım Mart 2022)

Haldun Taner'in tiyatro oyunlarından sonra şimdi de öykü kitaplarına başladım. Öyküleriyle yeni yüzleşmiş olsam da, tiyatro oyunları mı? öyküleri mi? Yani hangi taraf ağır basar sorusunu aklıma getirdim. Açıkcası bu iki kefe de öyle dengeli ki, biri birinden ne bir milim aşağıda ne de yukarda. Ancak iyi öykücü olduğu için bu kadar güzel oyunlar yazmış diyebiliriz ama bunun tam tersini de söylemek mümkün. 

"Yaşasın Demokrasi" kapağının güzelliğinden ilk albenisini gösteriyor. Buradaki öyküler 76 yıl önceki ilk demokrasi deneyimimiz yani çok partili döneme geçiş sürecinde yazılmış. Bu  çalışmanın bir diğer özelliği de, Taner'in ilk öykü kitabı olması. 

10 öykünün bulunduğu bu kitap, o dönemin insanlarının hayatlarından bir dönemin politik ve sosyal durumuna ışık tutuyor. Bir emekçinin hayatına girdiği "Yağlı Kapı", sınıfsal bakışıyla dikkat çekiyor. "Dairede Islahat" ile devlet dairesindeki bürokratik işleyişin içinde politikanın rolü mizahi bir bakışla sunuluyor. 

"Heykeli dikilecek adamsın" sözü bizim memleket her ne kadar heykelle sorunluysa da biraz gururumuzu okşar. Ya insan kendi heykelini dikmeye kendi karar verirse ne olur? Haldun Taner'in "Heykel" öyküsünde bunu görüyoruz. Okurken hicivsel anlatımıyla güldüğüm bu öyküde ülkemizin kasabalı yeni zengininin sosyolojik durumu da sergileniyor. "Beatris Mavyan" da ise İstanbul'da yaşayan gayri müslim vatandaşlarımıza ve 1940'larda yaşanan varlık vergisi sürgünlerine gidiyoruz. 

Kitaba adını veren öykü "Yaşasın Demokrasi" ise çok partili hayata geçişteki çıkar hesaplarını karşımıza getiriyor. O dönemden bu döneme pek değişen bir şey olmadığını öyküyü okurken anlayacaksınız. 

"Geçmiş Zaman Olur ki...", ilk gençlik aşkının unutulmazlığı üzerine ama sonucundaki durumuyla şaşırtıcı ve bir o kadar da mizahi. İstanbul'un eski zamanlarında Maltepe şehirden uzak bir banliyo ve "Sebati Bey'in İstanbul Seferi"nde orada yaşayan eski zaman insanının gözünden modernleşen şehir anlatılıyor.

"Harikliya" öyküsünde 2 Rum vatandaşımızın aşkı işlenirken gelen Amerikan Missouri zırhlısıyla aşklarının nasıl bir karmaşaya döndüğüne şahit oluyoruz. 

Her öykü o dönemin sosyal, kültürel, politik hatta sınıfsal açılarıyla işleniyor ama bu "Toplumcu Gerçekçilik'te olduğu gibi ya da kuru bir anlatımla göze sokarcasına değil. Öyleki her okuduğunuz öyküde insana dokunarak yaşamı hissediyorsunuz. Bugün bir başka dönemdeyiz ama her öyküde yakınlık kurmanın ötesinde yaşamaya başlıyoruz. Haldun Taner öyküleri sadece bize değil 50 yıl sonra yaşayacak insanlara da dokunabilecek güçte. 

 Aptulika


4 Şubat 2022 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 185



İvan Sergeyeviç Turgenyev
 "Klara Miliç"
YKY
Çeviri: Oktay Rıfat / Erol Güney
  (2019)


Klasikler çocukluğumuzdan itibaren bizlere öyle dayatılır ki, hayatımız boyunca elimiz atıp okumak içimizden gelmez, adeta aramızda soğuk bir ilişki oluşur. Şimdi Turgenyev ismini görünce, insanın tası tarağı toplayıp kaçası geliyor. Bu benim için de böyle olacak ki Turgenyev'e uzun süre uzak durmuştum hatta başyapıtı "Babalar ve Oğulları"nı da orta yaşlarıma doğru okumuştum. Laf aramızda bunun böyle olması da çok iyi oldu hani... Nasıl mı? Bu romanı gençlik çağlarımda okusaydım bu kadar keyif almayacaktım, çünkü o zamanlar Turgenyev ile aramda "klasikler" denilen bir duvar vardı. 
Turgenyev'in ikinci okuduğum kitabı da "Klara Miliç" olacaktı. Bu seçimi yapmamda da özel bir neden yoktu hani, elimde okuyacak bir kitap yoktu ve kitapçı rafında bu kitabı öylesine aldım ve okumaya başladım. Kitabı bitirdikten sonra da Turgenyev'in klasikler arasında olmasının boşuna olmadığını anlayacaktım.
Turgenyev'in "Klara Miliç" romanı öyle "Babalar ve Oğulları" gibi tuğla bir kitap değil; topu topu 100 sayfalık bir eser. Yani alıp okumaya başlıyorsunuz ve aralık vermeden bitiriyorsunuz. 
 Turgenyev'in son dönemlerinde yazdığı Klara Miliç’te toplumsal çerçeveden sıyrılıp bireyi ele aldığını görüyoruz. Bir aşk hikayesi, mistik bir yapıda sunuluyor.  Ahlakçı ve kendi dünyası içinde yaşayan Yakov Aratov bir tiyatro oyununu izlerken sahnede Klara ile karşılaşır. Romanın kurgusu içinde Klara, Aratov'a ilgi duyar ve bunu yansıtır. Aratov bu aşka karşılık vermez (tabi bunların ayrıntıları romanda çok güzel verilir). Bir süre sonra Klara Miliç'in gizemli bir şekilde öldüğünü öğrenen Aratov bu aşkın farkına varır ve hayatının anlamı bir anda değişir. 
Yukarda romanın konusunu kabaca anlatmanın ne enayice bir şey olduğunu anladım. Eğer kitabı okumaya karar verirseniz konu içinde akıp gideceksiniz. Roman çok kısa ama psikoloji, felsefe alanında da açılımlarını bulabileceğiniz eser, klasik ve modern klasik yapıtlarına da etki etmiştir. Bizim edebiyatımızda da yansımasını Sabahattin Ali'nin muhteşem yapıtı "Kürk Mantolu Madonna"da gösterir. Sabahattin Ali dahice sunduğu yansımayla bu yapıtında yer alan kahramanı Raif Bey’i Turgenyev'in Klara Miliç romanından derin ve sarsıcı şekilde etkilenmiş olarak sunar. 
Klara Miliç'in diğer bir güzel yanı da kitabın çevirmen bölümünde yazan iki isimden kaynaklanıyor diyebilirim. Şair Oktay Rıfat'ın şiir tadında çevirisi ile Erol Güney'in birlikteliği esere bir başka güzellikte katmış. Bu arada Erol Güney kim derseniz,  Orhan Veli'nin o meşhur "Erol Güney'in Kedisi" şiiri aklımıza gelir.

"Erol Güney'in kedisinin bahar mevsiminde ve toplum meseleleri karşısında takındığı tavrı anlatır Şiirdir.

Bir erkek kediyle bir parça ciğer
Dünyadan bütün beklediği
Ne iyi!

Erol Güney'in kedisinin hamileliğini 
Anlatır şiirdir.
Çıkar mısın bahar günü sokağa
İşte böyle olursun
Böyle yattığın yerde
Düşünür düşünür
Durursun. "


Orhan Veli'nin bu şiirinin ardından çevirmen ve gazeteci olan Erol Güney ile ilgili YKY'dan çıkan ve Haluk Oral ile M.Şeref Özsoy'un hazırladıkları "Erol Güney'in Ke(n)disi" kitabını da inatla tavsiye ederim. 

Yazımızın konusu Turgenyev'in Klara Miliç yapıtıydı ama yazının sonuna doğru kitaptan kitaba, şiire kadar gittik... Demek ki klasikler boşuna klasik olmuyormuş.

Aptulika

29 Ocak 2022 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 183



Dag Solstad
 "Mahcubiyet ve Haysiyet"
YKY
Çeviri: Banu Gürsaler-Syvertsen
  (2018)


Lise yıllarında edebiyat derslerimizde Türk Edebiyatından yazarlar okutulurdu. O derslerde konu edilen yazarlar ve eserlerinden öyle soğutulurduk ki, bir daha elimizi sürmeyeceğimiz kesindi hani. Mesela Reşat Nuri Güntekin'i ancak 55 yaşıma geldiğimde okuyacaktım... hatta "çok keyifliymiş, bunca yıl neden okumamışım" diye de hayıflanacaktım. Norveçli yazar Dag Solstad'ın "Mahcubiyet ve Haysiyet" romanını okurken, bu durumun sadece bize özgü olmadığını görecektim. 

Norveç denilince akla tiyatro oyun yazarı ve şair Henrik İbsen gelir. İşte Solstad'ın romanının açılışında da bu edebiyatçının meşhur eseri "Yaban Ördeği" ile karşılaşırız. Romanın kahramanı bir lisede edebiyat dersi öğretmenidir ve verdiği dersin konusu İbsen'in bu eseridir. Ellili yaşlarına adım atmış, emekliliğini bekleyen edebiyat öğretmeni Elias Rukla dersi verirken, öğrenciler, ilgisiz ve bir hayli sıkılmaktadır. Öyleki romanın başında uzun bir süre o öğrencilerin yaşadıkları sıkıntıyı biz de yaşamaya başlarız.  Bir ara Rukla kendi yaşıtı bir arkadaşıyla karşılaştığında derste İbsen'i işlediğini anlattığında, arkadaşı ona "bu yazarı hala okumadım ve hiç okumam da" der. Yani edebiyat derslerinde o ülkenin 19 ya da 18 . yüzyıldan kalma klasik yazarları zorunlu olarak okutulur ama onları daha sonrasında okumayız. Hani neredeyse o dersler o yazarlardan soğutmak için yapılır gibi. Kitabı okurken "vay be, bu sadece bizde değil, Norveç'te de böyleymiş, demekki" demeden de edemedim. 

İbsen ve eseri "Yaban Ördeği" derste işlenirken öğretmen Rukla'nın hayatına giriş yaparız. Yaşlanan ama gençliğinde güzel karısı ve 1968'li yıllardaki gençliklerine döneriz. 

Kitap, topu topu 106 sayfadan oluşan bir kısa roman ama Solstad'ın harika geçişleriyle bitirdiğinizde sanki üç roman okumuş gibi oluyorsunuz. 

Henrik İbsen'e gelince, benim hayatımda yer etmiş bir yazardır. Nedenine ise liseyi bitirdiğim zamanlarda okuduğum aylık bir sanat dergisinde hakkındaki bir yazıyla açılan kapıdan girip, ilk önce bir tiyatro eserini izleyip, ardından da bir başka eserini okumamla başlayacaktı. Yani İbsen konusunda bir Norveçli yaşıtımdan daha şanslıydım belki de. Hatta yıllar sonra İbsen amcanın tipini de karikatür portre olarak çizecektim.  

Bugün orta öğretimdeki çocukların kitapçıya girip, "Çalıkuşu" romanı var mı?" diye bezgin bir vaziyette sorduklarını görüyorum. Hemen atılıp, Vay be gencecik çocuk Reşat Nuri'ye merak sarmış diye heyecanlanıyorsunuz. Ama çocuğun yüzündeki ifade, " inşallah çok uzun değildir, hemen biterde, bu kabusu bitiririm" oluyor. Nedeni ise bunu zorunlu bir okul ödevi olması. O dersi hallettikten sonra da bir daha o yazara ve eserine hayatı boyunca elini sürmeyeceği garanti oluyor böylece. 

Solstad'ın " Mahçubiyet ve Haysiyet" romanı İbsen'in zorunlu ders konusu olan eseriyle açılıyor ve edebiyat öğretmeni Rukla'ının hayatını sorgulamasıyla 1968'lerdeki gençliğine gidiyor. Kitabın konusunu açık etmemek için daha fazla yazmıyorum. Rukla'nın üniversiteden arkadaşı ve sevgilisi ile harika bir öyküye giriyorsunuz.  Bu arada geçen hafta bu kitabı okuduktan sonra dilimize çevrilen bir başka romanını "T Singer"ı da okumaya başladım. Ona da bir sonraki yazıda yer vereceğim.  Benim önerim ilk önce "Mahcubiyet ve Haysiyet" ardından da "T Singer"i okuyun derim. 

APTULİKA

21 Ocak 2022 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 183


Helen Garner
 "Çocuklar İçin Bach"
YKY
Çeviri: Darmin Hadzibegoviç
  (1. Basım: Şubat 2021)

Kitabın ismine baktığımda ben de sizin düştüğünüz kuşkuya düştüm. Hani o çocukları klasik müziğe ısındırmak amacıyla yapılmış kitaplar vardır ya, işte bunu da öyle bir şey sandım.  Neyseki arka kapak yazısını okuyunca öyle bir şey olmadığını anlayacaktım. 

Helen Garner adını açıkcası ilk defa duydum. Kendisi şimdilerde 80 yaşında olan  Avustralyalı  bir yazar. Roman, kısa öykü, senaryo, deneme gibi alanlarda yapıtlar vermiş biri. Dikkat ederseniz bir önceki cümlede "kısa öykü" dedim ve bunu ben de garipsedim ama yazarın bu romanının topu topu 104 sayfa olduğu düşünülürse bu tanıma hak verebilirsiniz. Burada hakkını vermeliyim, roman 104 sayfa olsa da kitabı bitirdikten sonra öyle uzun bir roman okumuş gibi oluyorsunuz ki, gerçekten bunu nasıl başarıyor anlaşılır gibi değil hani. Bir de romanın kahramanlarının da ayrı ayrı maceraları ayrı ayrı roman gibi. 

 Garner'ın ikinci romanı olan "Çocuklar İçin Bach" 1984'te yayımlanmış. Romanın konusu Melbourne’ün banliyösünde yaşayan genç bir çiftin tekdüze hayatıyla başlıyor.    Dexter ve Athena Fox adındaki bu karı koca iki çocuk sahibi ama çocuklardan biri ağır bir şekilde otizmlidir. Ama onlar buna rağmen birbirlerini severler ve mutludurlar.  Basit, iddiasız ama istikrarla südürdükleri düzenleri Dexter’ın üniversiteden arkadaşı Elizabeth’in gelişiyle sarsılmaya başlar.  Elizabeth yanında, müzisyen sevgilisini, annelerinin ölümünden sonra yalnız kalan kız kardeşini ve sevgilisinin kızını da getirmiştir. Bu yeni konukların gelişiyle Fox ailesinin sade, sakin ve huzurlu hayatı başkalaşacaktır. Ailenin dış dünyadan tecrit edilmiş hayatı bu yeni konuklarla tehdit edilmeye başlayacaktır. 

Kitaba başlarken geçen, "Dexter bu fotoğrafı mutfak duvarına, ocakla banyo kapısının arasına yapıştırmış. Fotoğraf pişen yemeklerden sıçramış yağların parıltısıyla kaplı, yırtık ve lekeli. Uzun zamandır orada duruyor. İkide bir duvardan ayrılıyor, kenara doğru kıvrılıp bir köşesinden sallanıyor. Ama her zaman, duvardan tamamen ayrılıp düşmeden önce, biri fotoğrafı kurtarıyor, biri onu yerine yapıştırıyor." tasviri açıkcası yirmi sayfalık anlatıma değer. Helen Garner'in bu tip tasvirleri kişileri çok güzel yerine oturtuyor. Athena ile ilgili de, " O basit akorlar Athena'nın cahil parmaklarının altında bile bir zafer çığlığı gibi çınlar..." Arasıra evdeki duvara dayalı piyanoda bir şeyler çalmaya çalışan Athena, bu işi iyi yapamaz ama ara sıra çalışmayı da ihmal etmez. Athena'nın piyanosunun üstünde Harold Davies’in “Çocuklar İçin Bach” adlı nota kitabı vardır. Zaten romanın ismi de buradan gelir. Açıkcası kitapta hep böyle göndermeleri buluruz. Örneğin kendi halinde bir kasabalı ev kadının ismi Athena olurken bir ironi yapılmak istenir. Bu aradan ailenin soyadının Fox olması aynı ironiyi sürdürürken baskın karekterli kadına da Elizabeth isminin verilmesi gözden kaçmaz. Bu arada Elizabeth'in rock gitaristi sevgilisinin adının da Philip olması işi daha da abartmış gibi olmuş. Hani neredeyse, "kör gözüm parmağına" hesabı... Kendi adıma söylemem gerekirse bu tip tanımlamalar biraz sıkıcı ve işi ucuzlatır gibi gelmedi de değil hani. 

Romanda müzikle ilgili tanımlanan sadece Athena değil. Açıkcası her karekter müzikle tanımlanıyor.  Olur olmaz her yerde  opera aryaları okuyan Dexter, Elizabeth’in sevgilisi zaten bir rock müzisyeni, otizmli çocuk ise sadece müziğe tepki vererek dış dünya ile irtibat kuruyor. Bu arada sadece Philip değil, Elizabeth de rock müzik dinliyor. Tabi bu imge ile Elizabeth'in  evlilik dışı ilişkilerle dolu, dağınık ve rastgele bu dünyası vurgulanıyor. Bu sayede  Fox çiftini dış dünyadan koruyan kabuğun kırılmaya ve tehdit edilmeye başladığını anlıyoruz.  Bunca abartılı vurgu işi az biraz karikatürize etmiyor da değil hani. Hoş bu iş karikatür olsaydı bile bunca abartılı benzetmeler işi bozardı. 

Tanıttığım kitabı biraz eleştirir gibi oldum ama dikkat çekici bir yaklaşımı yok değil. 1968'lerin özgürlükçü ve başkaldıran ortamında genç olanlar 80'li yıllardan sonra orta yaşlı olduklarında yaşadıkları kaybolmuşluğu hissediyoruz. Öyle ki rock müzisyeni olan Philip ile ilgili şu bölüme göz atmanızı isterim:

"...'Eskiden bütün gün evimde gitarımı çalardım' dedi Philip, 'Şu notaların şu şu ritimde çalındığını dinledikleri zaman insanların her şeyi anlayacağına ve her şeyin değişeceğine inanırdın'..."

Yani işin işine biraz 68'lerin o asi ve özgürlükçü ortamına "kayıp"  ya da "kaybetmişlik" vurgusuyla bakılıyor gibi. Tam anlamıyla "Neo Liberalizm'e teslimiyet" diyemesem de bir pişmanlık hakim gibi Helen Garner'in romanında. 

Bir çok açıdan tartışma götürür ya da her okur farklı yorumlayabilir ( bunlar benim hüsnü kuruntum da olabilir ) ama bir şeyi söylemeden geçemeyeceğim. 104 sayfa kısalıktaki bu romanı okuduğunuzda uzun bir film izlemiş gibi oluyorsunuz... üstelik her bir karekter için ayrı bir film söz konusu. 

"Çocuklar İçin Bach" romanını okuduktan sonra keşke Helen Garner'ın başka yazdıkları da dilimize çevrilseydi de okuyabilseydim dedim. 

APTULİKA 


 

10 Nisan 2021 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 171



Italo Calvino
 "Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler"
YKY
Çeviri: Rekin Teksoy
  (7. Baskı: Haziran 2019)

Bu yazarın ismini duyardım ama hiç umursamazdım. Eh hani itiraf edeyim, biraz da kıl olurdum. Çok satış yapan bir yazar diye hiç umursamadım, bunca zamandır. Geçen hafta bu kitabına şöyle bir göz atayım derken ayağım takılmış gibi kitabın içine düşüverdim. 

Italo Calvino, adından da anlaşılacağı gibi İtalyan bir yazar ama 1923 yılında Küba'da doğmuş. Ailesi niçin oraya gitmiş bilinmez ama o iki yaşındayken tekrar İtalya'ya göçmüşler. Göçmüşler göçmesine ama bizim İtalo İkinci Dünya Savaşı'nın ortasına düşüvermiş. İtalya'nın faşizm döneminde genç Calvino, direniş hareketine katılmış. İlk öyküsünü 1947 yılında yayımlayan yazar, yanısıra hayatını gazetecilikle kazanmış. 

Yazının başında da dediğim gibi Calvino ile ilgili bilgilerim üç gün  yani 72 saatlik bir zaman dilimine dayanıyor ve elimdeki tek bilgi kaynağı da bu kitap. Ama daha önceden bu adamı niye okumamışım diye kendime kızmadan da edemedim. 

"Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler" bir öykü kitabı. Kitap yirmi öyküden oluşuyor ama her öykü bir zaman diliminde devam ettiği gibi kahramanları da hep aynı... yani kitabı yirmi öyküden oluşan bir roman gibi de düşünebilirsiniz.   Kahramanımız Marcovaldo vasıfsız bir işçi  ve ailesiyle birlikte yoksul bir hayat yaşıyor. Kentin ortasında zorluklarla dolu keşmekeş hayatında bir takım çözümler arıyor. Kimi zaman otobüse bindiği durağın kenarında filizlenen mantarları kimi zaman hastanede gördüğü bir tavşanı kobay olduğunu bilmeden ziyafete döndürmeye çalışıyor. Bu fakir yaşamına çözüm bulmakla kalmıyor, şehrin içinde doğa yaşamını aramasının da macerası oluyor, çoğu kez. Bir bakıyorsunuz otoyolun ortasında bir orman keşfederken, bir sigorta doktorunun önerdiği kum banyosunu bir inşaat alanındaki kumların üzerinde yapmaya kalkıyor. Bir seferinde de kahramanımız bir sinema çıkışı yanlış bir durakta inince kendini bir anda Bombay'a giden bir otobüste buluyor. Bazı zamanda otoyoldaki ormanda ağaç kesmeye başlarken kendisini büyük reklam panolarının üzerinde buluveriyor. 

Kentin içinde bir doğa arayışındaki kahramanlarımız, beş kez yinelenen mevsimsel dönüşüm içinde her gelen mevsimle yeniden umutlanıyorlar. Mizahi bir anlatımla sunulan öykülerde Marcovaldo'nun hiç karamsarlığa düşmeden çıkış yolları araması ve keşiflere yönelmesini gülerek ama yaşadığımız hayatı da sorgulayarak okuyoruz. 

Aptulika


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...