geronimo yalnızkartal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
geronimo yalnızkartal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2023 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 214




Altı Üstü Bir Mekan 



“Dışarı da neler oluyor ? ”  dedi  , uzun süredir elindeki defterine bir şeyler karalamakta olan Ahmet Mithat , karşısında oturmuş beklemekte olan  Felatun ile Rakım’a .  Çakma Eflatun umursamaz , Rakım ise dikkat kesilerek baktı Ona.. Ve aniden şiddetli bir gök gürültüsü ile fırtına patlak verdi , dışarısı görünmez oldu .

Oysaki sabah pırıl pırıl bir güne uyanmıştı  şehir  , gökyüzü ve deniz masmaviydi . Yalnızca sertçe esen kuzey rüzgarı , başlarda  tedbirsiz duran  şapkaları , kepleri , fötrleri , fesleri ve kaskları tehdit ediyordu  . Sokaklar canlıydı , insanlar  yollara dökülmüşlerdi .  Bazıları için de  günün keyfini çıkarmak , dinginleşmek ,kafa dağıtmak, eğlenmek ya da dertlenmek için bir tek yer vardı  ve ne tesadüf ki hepsi orada toplanmıştı , bu mekanda.. 

Mekan ,  semtin kıyısında  önünden geçen arnavut kaldırımlı yaya  yolu , ileride küçük yeşil bir park ve ötesi denize bakan konumdaydı . Yıllara meydan okurcasına ayakta durmakta olan , ilk yıllarında  balıkçıların kahvesi , sonrasında lokantadan ve son olarak devinim son halkasında kafe , bar ve meyhaneye  dönüşen , belki de bunların hiçbiri olmayan ,hepsinden daha fazlasıydı .  Tarifsiz ve isimsizdi  .  Kapıyı açar açmaz hem kokusunu hem havasını hemen ayırt edebildiğiniz o özel yerler gibiydi , hani vardır ya  eski kitaplar satan bir sahafa girersiniz ve o benzemez kokuyu alırsınız hemen , tam da onun gibi bir şey . Denizin , balıkların , ağların , mutfağın , çayın , kahvenin , içilen içkilerin , tütünün , sobada tüten dumanın  ve içeri giren belki binlerce misafirinin  yıllar içinde bıraktığı o izler, o kokuları eğer isterseniz  ayrı ayrı duyumsamak mümkündü . Hani gözünüzü kapasalar , sizi bir yere soksalar ve yalnızca kokusundan tanımanızı isteseler , yıllar sonra bile olsa  hemen hatırlayacağınız , hiç unutmayacağınız türde bir yer , işte  o yer burasıydı . 

Müdavimleri de bu dönüşümün her halkasında yer almışların ruhuna uygun ,  sıradan insanlardan gazetecisine , yazarına , şairinden , ressamına , denizcisinden , sporcusuna , avaresine  ve zaman zaman da demiryoluna, rıhtıma , otogara yakınlığı nedeniyle ülkeye yolu düşen gezginlere  bile ev sahipliği yapmaktaydı . 

Sahibini kimse bilmez , tanımazdı ki  zaten önemi de yoktu .  Şu sıralar hem işletmesini , hem aşçılığını ,hem barmenliğini, hem de garsonluğunu   Napoli’ li Antonio Zullo yapıyordu .Antonio görkemli geçmişi ve tarihine rağmen , yakın tarihinde efsanevi Maradona ile özdeşleşen Güney İtalya’da ki  o şehirdendi.  Bu yüzdendir ki  barın bir köşesinde  o futbol tanrısının  dev bir resmi asılıdır ve  karşısında ki  antik çağın deniz tanrısının (Poseidon ya da Neptunus)   reprodüksiyon  heykeline bakmaktadır .  Mekanda tüm tanrılara ve tanrı ile sorunlu olanlara saygı eşit seviyededir . 

Duvarlar tarihsel geçmişin izleri objelerle doludur  ve her metrekaresinde bunu görmek mümkündür . Uzak bir köşede 1800 ‘lerden kalma bir piyano , bir başka köşede bir  pikap , duvarın birinde , bilmem kaç yılı şampiyonluğu anısına bir bir basketbol potası çemberinden  kesilmiş ağ, bir bir başka duvarda eski yıpranmış  tam ne olduğu anlaşılmayan bir forma , bir başkasında soluk bir çerçeve içine sıkıştırılmış meçhul bir denizciye ağıtı mektubu ,solmuş kepi  daha birçok eski fotoğraf ve diğerleri … 

Bu  yer nerede derseniz , dünyanın herhangi bir yerinde derim . Yerinde durmayı sevmeyen zaman yolcularının uğrak yeri . 

Masalar bir birinden uzak , hani şu günümüzde bir kuruş daha kazanacağım diye kıç kıça tıkıştırılmış yerlerde ki gibi hiç değil , herkes biri birinin hem farkında ama isterse bir çölde ki kadar yalnız . Minik pencerelerden giren ışık yetersiz gibi görünse de yüksek tavanlar,  taş duvarlar içeriyi ferah ve huzurlu kılmaya yetiyor . 

Başa dönecek olursak berbat bir gün geçirmiş olan Ahmet Mithat  eve yorgun gidip de Canan ona merakla sormasın diye soluklanıp kahve içerken , bir yandan  son yazdığı tefrikasını gözden geçiriyor , bir yandan da  karşısında oturan bu iki zıt delikanlıya nasıl bir yol göstereceğini düşünmekteydi .

John  , sanatın ve resmin peşinde ki dedektifliği ve hiç bitmeyen merakının peşinde şehre gelmişti . O ünlü kiliseden bozma binanın yok olmadan önceki halini hem çizmek , hem de  uzun yıllar sonra  burada olduğunu işittiği eski dostu  gazeteci ama sonradan ünlü bir yazar olacak  Gabriel’i de görmek için şimdi buradaydı , yani mekanda .    Antonio onlara güzel bir meze  tabağı eşliğinde şarap ikram etmişti .  Masada kan kırmızısı şarabın verdiği şevkle hararetli bir sohbet dönmekteydi . John o  kendine has üslubu ile Rosa Lüksemburg’dan Charlie  Chaplin ’e  farklı hikayeler anlatıyordu , gözü bir yandan denizcileri kesmekte olan Gabriel’e . 

Arka fondaki müzik kara Afrika’nın batı kıyılarından esen ılık bir rüzgarı taşıyordu , çıplak ayaklarıya sahne almasıyla da ünlenen Caseria Evora’nın  hüzünlü sesindeki melodiler dolduruyordu mekanı . Uzak köşede bir grup denizci büyük bir coşku  ile kim bilir belki de  son seferlerine çıkacakmış gibi delicesine içip eğlenmekteydiler  .  Bir tanesi fena sıkışmış halde tuvalete  koşarken , hızlıca Pierre  ile çarpıştı . Pierre 1.92 boyunda sağlam yapılı profesyonel  bir futbolcuydu  , sarhoş  denizci sendeledi , sendeledi ama düşmedi , hali fena olduğu için pardon dahi diyemeden hızla içeriye daldı . Bu esnada kepinin yere düşürdüğünün  farkına da varmadı . Kibar bir adam olan Pierre  yavaşça düşen kepi yerden aldı , çevirdiğinde içinde güzel genç bir kadının resmini , terden  ve deniz suyundan ıslanmış kurumuş , yarım yamalak okunabilen el yazısını ile denizcinin adının yazdığı   “Luis Alejandro Velasco” yazısını  gördü   .  Kepi aldı ve yavaşça masasına doğru ilerlerken ,  olanları uzaktan görmüş ve ayağa kalmış olan gazeteci Gabriel , Pierre ’e yaklaşıp , olanca nezaketi ile  “ Siz onu bana bırakın , ben veririm , hemşerimin de kusuruna bakmayın ,  uzun süredir buradalar ,  bugün ülkeye dönüş  yoluna çıkacaklar , davranışları umarım sizi rahatsız etmemiştir”  dedi “.  Pierre  denizcinin kepini verip anlayışlı bir gülümseme ile masada onu bekleyen arkadaşının yanına yöneldi  . Bugün  mekana ilk kez gelen basketbolcu dostu  Bobby’e tercümanı Murat ile şehri gezdirmeyi  ve katıldığı camiayı tanıtmayı üstenmişti . O , Boby’e ( Daha sonra Ali Muhammet adını alacak olan ) hem kendi geçmişinden hem camianın büyüklüğünden  bahsederken , Boby’de onu anlattığı hazin çocukluk hikayesi ile büyüdüğü Şikago sokaklarına  götürüyor , kah sosyal konutlardaki zorlu yaşamına , kah antrenmana yetişmek için  deli gibi sürdüğü  bisikletin arkasına takmış uçuruyor ..

Ve aniden şiddetli bir gök gürültüsü ile fırtına patlak verdi , dışarısı görünmez oldu .

Ahmet Mithat , Rakım , Felatun , John , Gabriel , Luis Alejandro ve denizci arkadaşları , Pierrre , Tercumanı Murat Kurt ve Bobby  oturdukları yerde irkildiler . Tam o esnada , kapı hızla açıldı , dışarıdaki hava içeriye dolup , tüm masaları soğuk bir ürperti ile yalayıp geçti . Kapıdan içeriye giren siluet tam o esnada belirdi ,  uzun bir çölü aç ve susuz geçip son anda kasabanın barına girip yere yığılan kovboy misali bir siluet . Ama gelen bir bisikletçiydi  . Hepsinin yüzünde bir afallama ifadesi ile dönüp kapıya baktılar r .  Ama bu “cowgirl”  yere yığılmadı .

Juliana’dı içeriye giren , uzun zamandır bisikleti ile dünya turundaydı . Yağmur , çamur ve  fırtınadan mahvolmuş vaziyette bitkin ,  üzerindeki forması  kaskı çamurdan görünmez haldeydi . Ama yandan bakıldığında üzerinden “ Pegasus” yazısının okunabildiği , arka lastiği patlak bisiklet , başında saksağanların saldırısının  delik deşik ettiği izlerin bulunduğu kaskı ve çamurlu suratı ile içeriye daldı . Gözlüklerini çıkardı ve yüzünü sildikten sonra , meraklı gözlerle ona bakan kalabalığı süzdü , başını bara doğru çevirdi ve yorgun yüzünde minik bir tebessüm belirdi .

 “ Antonio , bana acil bir experssso “ .

Yanına ilk koşan , Luis Alejandro Velasco oldu , nihayet o da başarmıştı …

Bitti ( Başka bir yerlerde sürüyor olabilir )

Bonus :  Mekanın halen orada  bir yerlerde duruyor, hem çalışanları hem müdavimleri sürekli bir devinim içinde , siz hangi maceraya atılmak isterseniz sizi orada bekliyor olacaklar . Hikayeleri duvarlarda yankılanmaya ve hatta duvarları da aşıp dışarıya ,  dalga dalga denize  , duman duman şehrin semalarında yükselip ulaşacaktır ta uzaklara, bize , size ve diğerlerine   … 

                                                                                                    Geronimo Yalnızkartal  - Kasım 2023 İstanbul 


Altı gün,  altı kitap 

Yukarıdaki kurmaca şöyle ortaya çıktı .  İki üç yıldır  çeşitli dünyevi mevzular diyerek bahanesini üretebileceğimiz gerekçelerle  kitap okumaktan uzaklaştığımı bilip darlanmaktaydım . Uzun süredir  “kitapsız herif”’in tekine dönüşmüştüm. Geçen hafta bir sahaf ziyareti ile bu havayı döndürdüğümü sanıyorum .  

 Sahaftan “altı kitap”  ile çıkıp eve geldim , sonra bunlar nelermiş diye merakla her birinde kısa bir giriş yapayım ki  bir fikrim oluşsun diye başladım okumaya . Birden her biri beni kavradı içine çekti ve   bugüne kadar hiç denemediğim tamamen doğaçlama olarak altı kitabı da aynı anda ve her gün düzenli olarak  -  günlük hengameden arta kalan zamanda , yani gece yarısına doğru  - okumayı  sürdürdüm . Tam bir hafta sonra şu satırları yazdığım zamandan kısa bir süre önce beşini  bitmiştim . Birini de pastanın kreması olması için son yirmi , otuz  sayfasını kendime sakladım . Şimdi onu okuyacağım .  Yani bir haftada aynı anda altı kitap bitirmeyi başarmış oldum . Toplam dokuz yüzelli  sayfa civarı olsa gerek. 

Tabi kitapların konuları , içerikleri ve kahramanları  tüm hafta boyunca  zihnimde hep birlikte dans ettiler. Bu dansın sonu da işte yukarıda ki şeydi . Okuyanlar için hiç bir şey ifade etmeyeceği hatta anlamsız gelebileceği aşikar , ama birlikte okundukları aslında kitapların da harmanlanması , iç içe geçmeleri güzel geldi bana , hayal eder ve satırlara dökerken keyif aldım ve bu karmaşayı birleştirip paylaşmak istedim  . Bir yere varmasa da eğlenceli ve çok keyifli bir yolculuktu . Hem zaten bu yolculuk bir yere varmıyor ki , devam ediyor . 

Kitapları tavsiye etmek yerine  , tecrübemi paylaşmak ve uygulanabilir olabileceğini  okuyanlar ile  paylaşmak istedim . 

Yinede bu mevzu hangi altı kitaptan  çıktı derseniz , buyurunuz 

İyi okumalar . 

Kitaplar :

1-Ahmet Mithat Efendi : Felatun Bey ile Rakım Efendi  (Roman - 1875)    (Yanlışlıkla Ahmet Rasim diye aldığım halde, süprizli oldu. )

2-Gabriel Garcia Marquez : Bir Kayıp Denizci ( Roman-1982 Nobel )

3-Bobby Dixon : Savaşçı  (Biyografi- 2017)

4-Murat Kurt – Futbolun Efendisi  (Bir sezonun analizi ve P.V.H hikayesi 2004)

5- John Berger – Hoşbeş (Deneme - 2017) 

6- Juliana Buhring – Rüzgara Karşı ( Anı- Dünyayı Bisikletle Dolaşma Guiness Rekoru ve Hikayesi – 2012 ) 



Geronimo Yalnızkartal



12 Mart 2023 Pazar

Ana Popovic yeni albüme doğru...

 

Aziz dostum Geronimo ile bizim bir tutkumuz ve akıl almaz bir takibimiz vardır. İki Trakyalı olarak Yugoslavyalı kadın blues gitaristi Ana Popovic'i takip ederiz. Bu takip öyle sıradan bir durum değildir hani. Oldukça yakın bir takiptir. Bundan 13 yıl önce ilk İstanbul konserinde bir avuç insan olarak izlemiştik. Sonrasında Zorlu sahnesine geldiğinde ise sevgili dostum Geronimo Yalnız Kartal ile gene ordaydık. Biz iki divane konseri izledikten sonra Zorlu'nun geniş salonunuda imza standına gittiğimizde Ana bizi gördüğünde, "Hey gene mi siz" diyecekti. 

Sözün özü, Ana Popovic'in Türkiye'deki iflah olmaz iki hayranı Geronimo ile benim dersek abartı olmaz hani. 

Ana Popovic, blues sahnesine Balkanlardan adım attığından bu yana emin adımlarla ilerledi ve bugünlere geldi. Bu uzun ve çetin yolculukta hiç bir zaman, "Oldu artık tamamdır." demedi, sıkı bir öğrenci gibi çalışmaya devam etti ve ediyor da. 

Usta blues gitaristi şimdilerde yeni bir albüm hazırlığında. 5 Mayıs 2023 tarihinde çıkacak olan "Power" albümünden önce de birbiri ardına single'ları geliyor. Geçen hafta dinlediğim yeni single'ı "Turn My Back" gerçekten çok zevkli geldi bana. Yazının bir paragraf öncesinde de dediğim gibi sıkı bir öğrenci gibi yeni şeyler öğreniyor ve deniyor. Bu yeni çalışmada da bascı ve vokalist Buthel Burns ile harika bir birliktelik sağlamış. Bu yeni parçada Ana Popovic slide gitar ve vokalde yer alırken, Chris Coleman da davula geçmiş. Oldukça esprili bir kliple de "Turn My Back" ile karşımıza çıkmış. 

Yeni albüm için Mayıs'ı iple çekiyoruz, ne diyelim. 

Aptulika



26 Nisan 2022 Salı

Bir “Rakınroll böyle bişey “ masalı



 BİR “Rakınroll böyle bişey “ MASALI


Birimizde şapkanın ardında saklanan gözler , diğerimizde şapka olmasa da , şu an duyumsadığım o “rock n roll” marşının(*) melodi ve sözlerinin etkisiyle kapanmış gözler , ama çılgınca savrulan saçlar görünüyordu hapsolan fotoğrafta …


Lüzumsuz tutsaklığın sonsuza kadar sürmesi mümkün olmamıştır ,  birikir birikir , şişer , şişer , kabarır , bir yanardağa ya da bir sele dönüşür patlar , yakar ya da yıkar geçer elbet .  Bu  fotoğraf karesi de aktı gitti bir nehir gibi  gecede ; distorşınlı gitarlar , havada uçuşan notalar ve  çığlıklarla …  

Baktık durduk bi süre  , fotoğraf o anı bir kafese kapatırcasına  hapsetmiş olsa da , bi anda bizi kuş gibi zamanda yolculuğa uçuruverdi .

Agam  “Vay anasını tam da 12 seneye olmuş”  derken , ışınlayıverdim onu 87 kışına. Hani şu ağaçların toprağa küstüğü , denizin gökyüzünün mavisine hasret kaldığı , uçan kuşun kanadının donduğu , köpeklerin açlıktan uluyamadığı , beyazın kör ettiği  insanın, insanı göremediği o meşhur kışa . 

Agamın ağzından   “Akıp giden zamanın savurduğu insanlar gibi … “  sözleri dökülüverdi ve  sonra duraksadı , sustu bir süre. Belli ki zamanda bir yolculuğa kapı aralamıştık , yine notalar , melodiler ve sözler dolduruyordu geceyi …

Ve devam etti masalını anlatmaya :  “ Uzun ama çok uzun zaman önceydi .  Kafamın fena halde birilerine  bozulduğu bir geceydi ,  Matasyon’da (**) dedemin metruk bir evini çalışma ortamına dönüştürmüştüm , gündüzleri orada çalışıyordum   .  O gece müthiş bir  kar vardı şehirde , öyle ki Matasyon’un izbe soğuğu yanında neredeyse  Sibirya halt etmişti  !   Evden de  beş ya da altı kilometre kadar uzaktaydı . Cebimde yirmibeş kuruşum vardı  , ama otobüs otuz kuruştu . O  beş  kuruş yüzünden  '… yaş yirmibeş , doksan , altmış , doksanbeş..' i yazamayacaktım ."

 “Fahişe

Boy bir yetmiş

Yaş yirmi beş

Doksan altmış , doksan beeeş …”


"Eh o zaman ne yaparız  ?  Elbet , yürürüz ! Yürüdüm , o izbe karanlık ve  soğukta .  Ayakkabılar şimdi ki gibi kar falan takmayanlardan değil  , bildiğin iskarpin , altı da kösele !  Zorla gidilen bu yolda , Islak ve donmuş vaziyette hedefe ulaştım sonunda . Evin içerisi karanlık ve havasızdı . İzolasyon için bütün delikler kapalıydı , camlar , kapılar da hatta .  Ama o zamanın cam yünleri de elek gibiydi hani ."

“Çaresiz ve umutsuz

Fahişe çok, çok mutsuz

Zorla girilen bu yoldan

Çıkmak da çok zor kuşkusuz.”

"İçeride küçük bir elektrik sobası ile ısınmaya çalışıyordum . Birde baktım ki elektrikler kesik !  Islak ve donmuş şekilde yere kıvrıldım , uyudum . Uyandığımda elektrikler gelmişti .Kaskatı kesilmiş bedenimi yerinden zor kaldırdım , elime  gitarımı aldım  ve işte o gece art arda , önce  “Tımarlı hastane” yi ,


“Ona sordular, sordular

Sen neden burdasın

Milyonlarca insandan

Farklısın burdasın


Çözüm düşündüler

Çözüm düşündüler

Tımarlı hastane

Hastaneeee! …”



Sonra Fahişe’yi 

“Fahişelik mesleğiydi

Ama o da bir can taşıyordu

Sermayesi vücudu

Dünyada en son umudu …”



ve finalde “Kafes” i yazdım .

“Saklandın sende öncekiler gibi

Karanlıklar ardı kafese

Haydi çık şimdi insan içine

Korkacak onlar sen değil  …”

Aynı gece üç parça …  "


…sonra fotoğrafı ters çevirdi , bu defa elektrikler yanıyordu  ve  ışıkları kapattı …



Derin notlar :

* Born to be wild (Steppenwolf) 

** Yörenin ismi o zamanların Mısır asıllı meşhur Ermeni tütün tüccarları (*) Matossian'ların arazisi olmasından geliyormuş. Bölge Matossian'ın bahçesi olarak biliniyormuş. Zaman içinde Matasyon olarak kısalmış ve sonraları da Atakum'a  çevrilmiş.


23 Nisan 2022 Cumartesi

Kara Kargalar ( Black Crowes ) 50 Yıl önceden selam getiriyor


The Black Crowes, 30. yılını “1972”  isimli bir  EP' ile kutluyor. “1972 yılı bir dönüm noktasıydı, şimdiye kadar yapılmış en iyi rock and roll şarkılarından bazıları o yıldan çıktı.” diyen grup, bizi 50 yıl öncesine yani rock'ın "Altın Dönemi"ne götürecek. Mayıs ayında çıkacak olan bu mini albümle ilgili bir haberi de Geronimo Yalnıkartal 'ın kaleminden okuyacaksınız.



Black Crowes ile 1972 yılına yolculuk



1984 yılında  her daim kurucu ve üye iki kardeş  Chris ve  Rich Robinson ve saz arkadaşları tarafından   kurulmuş olup, 1989  yılı Shake Your Money Maker isimli albümleri ile bizi mest etmiş,  The Southern Harmony and Musical Companion (1992)  ile  zihnimizde ve kalbimizde ki yerini pekiştirmiş , pek  pek çok sevdiğimiz  Black Crowes‘umuz; zaman içinde pek çok kez ayrılmış, yeniden bir araya gelmiştir. Aralarda  başta Chris birader olmak üzere  çokça  kaliteli ve verimli  solo işler üretmişlerdir. Her ikisi de  babadan ve damardan sıkı ve sağlam rockçulardır ve geçmişe saygılarını her daim göstermişlerdir.  Shake your Money Maker’ın 30. yılı turnesi için yeniden bir araya gelmelerinin üzerine bu defa da karşımıza sürpriz bir EP  ile çıktılar.   

The Black Crowes 11 Nisan da, 4 Mayıs'ta yalnızca Amazon Music'te dijital olarak ve 6 Mayıs'ta Silver Arrow aracılığıyla fiziksel olarak piyasaya sürülecek olan  “1972”  isimli bir  EP' yayınlayacaklarını duyurdu.  Projeden ilk parça  Amazon üzerinden piyasaya sürüldü bile, aşağıda yer alan linkten satın alıp dinleyebilirsiniz.  Parça  The Temptations'ın “Papa Was A Rollin' Stone” unun Black Crowes tarafından yapılan kavırını içeriyor . Ep ‘de  en iyi rock and roll şarkılarından bazılarının 50. yıl dönümünü kutlamak üzere seçildiği iletiliyor .

“1972” Ocak ayında Los Angeles'ta dünyanın en ikonik stüdyolarından biri olan Sunset Sound'da kaydedildi. Sunset Sound, Prince'in 1999'u, The Rolling Stones'un Let it Bleed'i, Love'ın kendi adını taşıyan LP'si ve daha pek çok ünlü albümlerin  yapımcılığını üstlendi. 

“1972 yılı bir dönüm noktasıydı, şimdiye kadar yapılmış en iyi rock and roll şarkılarından bazıları o yıldan çıktı.”

The Black Crowes'tan Chris Robinson, sözlerine böyle başlıyor albüm hakkında konuşurken  ve devam ediyor .

" Grubumuzu stüdyoda tekrar bir araya getirmek için bir rock and roll kutlaması gerekiyordu .  Bu kayıt, bizi iyi hissettiren bir şeye , sevgi ve bağlılıkla ilgili. Albümü tüm dünyadaki  hayranlarımıza da aynı şekilde hissettireceğini umuyoruz.” 

Albümde The Rolling Stones'un “Rocks Off”, Rod Stewart'ın “You Wear It Well”i , Little Feat'in “Easy To Slip”i,  T-Rex’in “The Slider”ı , David Bowie’den  “Moonage Daydream” ve de ,ilk piyasaya sunulan  The Temptations’un klasiği  “Papa Was A Rollin' Stone” yer alacak .

Basın açıklamasında Amazon Müzik  başkanı yardımcısı Stephen Brower,  “Black Crowes  tüm kariyerleri boyunca benzer çalışmaları ile ses getirmiştir  ve tüm bir hayran kuşağı  Otis Redding’in  ‘Hard To Handle’ ve  Bob Marley’in  ‘Time Will Tell’ ‘i ile onları  çok iyi hatırlar ,bilir ve saygı gösterir. ”
 “Müzikte gerçekten büyülü bir yıl olan 1972'yi yeniden hatırlamak ve yaşamak  için onlarla çalışmak mutlak bir heyecandı. Bu şarkıları üstlenebilecek ve bu kadar muhteşem bir şekilde üstesinden gelip yorumlayabilecek başka bir grup hayal edemiyorum.” 

The Black Crowes, EP'yi Los Angeles'ta Amazon Music'in Twitch kanalında Whiskey a Go-Go'dan canlı olarak seslendirecek.  4 Mayıs saat 19.00'da (Yerel saat ile ) 
Gösteri  ile ayrıca  ünlü mekanda  Little Feat  1972 yılındaki ilk performansının  50. yıldönümünü de kutlayacak.

The Black Crowes’un  “1972”  EP Parça Listesi :
“Rocks Off” (The Rolling Stones)
“The Slider” (T-Rex)
“You Wear It Well” (Rod Stewart)
“Easy To Slip” (Little Feat)
“Moonage Daydream” (David Bowie)
“Papa Was a Rollin’ Stone” (The Temptations)  ( Aşağıdaki linkten satın alıp dinlenebilir ) 

İpucu parçası : 11 Şubat ‘ta ki bir konser kaydıyla   Rolling Stones coverı  Rocks Off ‘u dinleyebilirsiniz


10 Nisan 2022 Pazar

Steve Vai, bıyık ve Geronimo : Büyük Kapışma!

 


Bizim Geronimo Yalnızkartal'ı bilirsiniz, bu blog'unda yazarıdır ve yazılarını zevkle beklerim ama az yazar. 

Yaptığı radyo programının facebook sayfasında (1) Steve Vai'nin "Teeth of the Hydra" videosunu paylaşmış ve şu yorumu yapmıştı: "Ailemizin bıyıklı gitarci abisi Steve Vai , kendine yanarlı dönerli bir oyuncak yapmış , bir de albüm çıkarmış , buyrun dinleyelim".

O halde Geronimo'nun isteğine uyalım ve Steve Vai'nin videosunu izleyelim.



 Geronimo, Steve Vai'nin bıyıklarına takılmıştı. Bu da Rock ve Bıyık konusunu gündeme getirecekti. 

Bıyıklı rockçı olmaz mı? 

Bu sorunun cevaplarını aramak için "Rock ve Moda" yazılarıyla tanıdığımız Merallica bir yazı kaleme aldı. İşte o yazıyı da yarın yayınlayacağız....  

...Ve En iyi bıyıklı rock müzisyeni üzerine sizin de katılacağınız bir anket yapacağız. 

Bu arada Steve Vai'nin yeni gitar modeline gelince, o ada ayrı bir uzman görüşüne muhtaç.  Bu konuda yorumlarınız bekleriz. 


(1)  https://www.facebook.com/groups/291467814569528

10 Ocak 2022 Pazartesi

Bir İstanbul Şarkısı

Bir İstanbul Şarkısı  

(Emanuale Bultrini & Fonderia)



Bu sabah uyandığımda

( Daraaa ra raaam )

başımda son günlerin tarifsiz ağılığı

yeni günün bir o kadar meşgul eden bulanıklığı

camı açtım ve yağmurun ıslattığı çatıların üzerinden

yarı kasvetli istanbul’a  ,

çayımdan bir yudum, ucuz sigaramdan bir duman çekerek

uzun uzuuun , boooş boş baktım  , baktım …

Çok işim var, ne b.k yiyecem deyip ,

kös kös döndüm masama …

( Daraaa ra raaam )

(Ra ram ra ram ra ram …..

….

Bu sabah da  , kasvetli  bir blues şarkısı tadında başlayan günmüş  diyerek , dolanırken salonda ,  dur hele neler var şu dostlar meclisi sosyal aleminde diye bir şey dürttü beni   .  Tesadüf odur ki karşıma Cenk Akyol’un hazırlamış olduğu, çok özel bir konsepti olan radyo programı ( şimdilerde podcast olarak devam ediyor )  Kooperatif’in   25 ekim 2021  tarihli  tanıtımı çıktı karşıma  .  Facebook’un bu kafası karışık yapay zekasının böyle alakasız tarihli paylaşımları gözümüze soktuğu şeylerden dolayı platforma olan ilgimin az olmasına rağmen ,demek ki bu sabah günümü  güzel kılmaya karar vermiş olsa gerek . Bir nevi sosyal medya kahve falı tadında … “Al ulan sana günün süprizi !”   der gibi …

O sürprizde,  Cenk’in  tanıtımında  26 Ekim 2021 tarihli programı hazırlayıp sunacağını duyurduğu dostu ,   İtalyan müzisyen Emanuale Bultrini ‘nin  progresif rock orijinli ama   müzik yelpazesi funk, pop ,caz gibi birçok esintiyi içinde barındıran  Fonderia isimli    grubundan geldi . İlk kez dinleyecektim ,doğal olarak arama motorunda  karşıma ilk gelen albümü  ( Fonderia - My Grandmother's Space Suit ) açıp “play>>” tuşuna bastım … Sonra birden  (||pause||) , durdurup  “ İstanbul “ isimli ikinci parça gözüme ilişti , dur hele  bu da ne ola ki  deyip  “ play>> ”e dokundum  ,  yaslandım arkama  ve kendimi şöyle bir yolculukta buldum …


“play >>”  ….   Beynim ve kulaklarımda duyumsadığım ses ve algılarda ki   ilk hissim ,  bu parça  da sanırım  şu klasik “arabasque” motiflerle bezenmiş malum parçalardan biri mi derken , o anda hava döndü  . Birden kendimi  Dolapdere’ de ki bir roman sokak düğünü içinde buldum sanki  . Coşkulu , renkli  ve bir o kadar çılgınca. Oradan usulca nehrin üstündeki bir kayan bir  sal misali aktım  Nevizade’ye .  Bol gürültülü sokakta  uzaktan gelen sokak müzisyenlerinin  yaptığı müziği duyuyordum şimdi , başımı yukarı kaldırıp özlediğim bu havayı  derin derin soludum … Oradan Tünel’e doğru adımladım   İstiklal Caddesini , Yüksek Kaldırım’dan salınarak  Karaköy vapur iskelesindeydim şimdi ve  oradan  Haydarpaşa’ya geçerken vapurda … Koşarak yakaladım treni son anda . O  hep çok soğuk görünümlü banliyö vagonu bile sıcak geliyordu şimdi .  Sarsıla , takıla ilerliyorduk , kulaklarımda ve beynimde  trenin raylar üzerinde ki ahenkli ritmi ve temposunu  hissede hissede , duya  duya ,  hızla yol alıyorduk   bu defa Pendik’e .   Şimdi de yolum  Sapanbağlarında bir Boşnak meyhanesine düştü . Ortam  bir o kadar şahane , çoşku zirvedeydi , bir  Balkan düğünü-eğlencesindeymiş  tadında rakılar içtik ve raks eyledik . Nihayetinde gün geceye düşmüştü artık , TEM otoyolunda hızla ilerliyordum ağır kafa ,son sürat bir spor arabayla.  Sanki bir aksiyon filminde peşime düşen  polisten kaçar gibi ,  ardımda çıldırtıcı siren sesleri …

Derken 6 dakika 45 saniye geçmişti ki UYANDIM .”

…. hissettim ki özlemişim yarı tutsak yaşadığım bu şehri .





Ve olaylardan kısa bir süre sonra ….

Ek – Edit :

Sonra albümü dinledim ve  albümün tamamı bana şahane bir film müziği tadında geldi . Hatta sadece bu albüm müziklerinden kısa bir film bile  çekilir diye düşündüm . Mesela şöyle …

“ İstanbul’da Bir Kaçış “

İlk notalarla başlar ki ;  kahramanımız , Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinin parmaklıklarından atlayıp kendini şehrin sokaklarında , yaklaşık sekiz saat boyunca yaşanan , her parçada değişen,  kah çoşku , kah hüzün ,  kah kaos ve aksiyon dolu bir kaçış ve kovalamacanın içinde bulduğu  ;   ama   sonunda,  kolunda yine ağır uyuşturucu  ilaçların damarlarına zerk edildiği  serum şişesine bağlı yatağında yarı baygın gözlerini açtıp,  hastane odasında yatarken sonlanır  .

Yani “ Kaçış Yok! “

…. ve sahnede yazılar akmaya başlarken albüm de sona erer .


Albüm :    Fonderia - My Grandmother's Space Suit (2010)

Teşekkürler  Emanuele Bultrini & Fonderia

Teşekkürler Cenk Akyol

Müziğin ruhu hep yanınızda olsun

Yaşasın Rock ‘n Roll Coşkusu



Geronimo Yalnızkartal

08Ocak 2022 – İstanbul







23 Mayıs 2020 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 145


Christian Lax
 "Velodrom Sincapları"
Çeviri: İbrahim Yılmaz
Zebraska Yayınevi
 (2018)



Dostlarım  Kara Murat  &  Rasim Murat’a …


Aptul abi, usulca masanın üzerine bıraktı, büyük boy kalın kapak, kuşe kağıda baskılı çizgi romanı. Uzaktan “Velodrom” u okuyordum ki o an bombanın kucağımda olduğunu anlamamış, bunun Blues Perişan’a  uzun bir aradan sonra bir yazı olacağını da tahmin etmemiştim, ama öyle oldu. Bu bende ki bisiklet sevdası
Sanırım 2013 yılının temmuz ayının en  sıcak yaz günlerinden biri, köyümüzün denize nazır çay bahçesinin  öğleden sonraki sakin saatleri, herkes akşam yoğunluğu için dinlenme, güç toplama peşinde, işletmeci dostum Murat’ın da miskinlik saatleri. İyi bir belgesel izleyicisi olduğunu bilirim boşluklarını değerlendirmede ama bu defa başka bir şey seyrediyor, yaklaşıp bakıyorum usulca  bir yandan da laflarken, gözüm ve kulağım da kayıyor, hem spikere, hem de ekrana. Bir grup bisikletçi topluca sürüyorlar, özel bir atraksiyon yok, fakat geçilen coğrafya ve çekimler harika, spikerlerin sohbeti ondan da öte, tabi tırmanış etapları ya da son düzlük sprintlerinde heyecan olağanüstü… 
İşte bu bisiklet ( izleme ) sevdasına sanırım böyle bir günde başlamış olabilirim.  Ancak  yayınların tüm diğer sporlardan çok daha kaliteli bir spiker kadrosuna sahip oluşu büyük şanstı. En acayip olanı da uzun izleme sürelerine sahip olunmasına rağmen keyifle izlenebiliyor olması,  hem kültürü anlama, hem sporun detaylarını kavrama, özellikle de aynı fiziksel yapılara sahip ve benzer renk  üniformalı yüzün üzerinden adam içinde sporcuları ayırabilme yetisi  ve daha ötesi olaya ilginçlik katıyordu…
Lafı uzatmayalım, Yıl 2013 izlediğimiz yarış bisikletin kabesi  Fransa Turu (Tour de France)’nun 100. Ekspedisyonu.  ( Kısa bilgi : 2013 Fransa Bisiklet Turu, yarışın  100. düzenlenişidir. 30 Haziran'da Fransa'ya bağlı Korsika adasında başlamış, 21 Temmuz'da Şanzelize Caddesi'nde sona ermiştir. Tur toplamda 21 etap yarışından oluşmuş, genel klasmanı Chris Froome (Team Sky) kazanmış,  Nairo Quintana (Movistar Team) ikinci ve Team Katusha bisikletçisi Joaquim Rodríguez üçüncü bitirmiştir. )
Bu yayınlarda Eurosport’tan üç ismin sayesinde ki analım,  Caner Eler, Sarper Günsal ve Berkem Ceylan’ı , Onların anlatımlarından  günler ve uzun saatler boyu dinlediğimiz hikayelerle bisikletin özellikle Avrupa’da ve yine özellikle  Belçika , Hollanda ( Bu bölgenin klasikleri yani tek günlük yarışları efsanedir )  Almanya , İspanya , İtalya ve Fransa’da ne kadar köklü bir geçmiş ve kültüre sahip olduğunu, bir spor ötesi tutku olduğunu, bisikletçilerin zaman zaman kült futbol yıldızlarından daha popüler olabildiklerini ve kendi içinden büyük kahramanlar çıkarabildiklerini de öğreniyoruz. Ha bu arada, geçilen coğrafyaların harikulade güzellikleri yanı sıra, kültürel, tarih, gastronomik detaylarının verilmesi, zaman zaman yarışları izlemek yerine spikerleri dinlemek üzere saatler geçirmemize etken olmuştur. 
Bu sayede tanıdık efsane Eddy Merckx’i,  Tom Boonen‘i, Sir  Bradley Wiggins ‘i , bisikletin üstünde dans eden Contador’u , Messian Köpekbalığı lakaplı Nibali’yi , güçlü ve karizmatik Peter Sagan’ı , tilki gibi kurnaz Cavendish’i , efsane şampiyon Chris Froome’u ve nicelerini … Şüphesiz Lens Armstrong’u ve kirli doping hikayelerini de … 
Spora kültür olarak bakmak, hakkında okumak, kahramanlarının ve hikayelerinin peşinde koşmak da  oldum olası sevdiğim konulardır . Neticede bu yönlerimi bilen Aptul kucağıma “Veledrom Sincapları"nı bırakmıştı. Hele ki Corona Pandemisi nedeniyle tüm dünyada bisiklet yarışlarının da iptal edildiği ve tam da onu çokça özlediğim bu dönemde rast gelmesi ayrı bir manidar oldu doğrusu. 

Hikaye 1940 – 1945 arası  İkinci Dünya Savaşı'nın en derin etkilerinin altındaki şehirlerde biri olan Paris’de geçer. Gerçek hikayeler, gerçek kahramanlar ve büyük bir trajedinin odak noktasında ki efsane bir velodrom (Eğimli bir piste sahip olan bisiklet yarış mekanı ve arenası – Türkiye’de bir tek Konya’da vardı ve kapatıldı ! )  olan Vel d’ Hiv  ‘de …  Biri efsane bir bisikletçi figürü olarak  hayali kahramanımız Sam  ve onun gölgesinde olmak yerine kendi ayakları üzerinde dikilmeyi tercih eden , engelli ama yılmaz direnişçi küçük kardeşi Eddie  …
İkinci Dünya Savaşı'nın en hararetli günleri, Hitler orduları Paris’i işgal etmiş ve işgal altındaki her yerde olduğu gibi hem işgalcilerin yardakçıları hem de işgale karşı direnişçilerin mücadelesini bu çizgi kitap bisiklet hikayesi üzerinden mükemmel aktarıyor .  Kitabın odağında büyük ve güçlü yarışçı Sam’ın yarışları olup , her kazandığı yarışın halka verdiği moral, kardeşi Eddie’nin direnişi duyuran örgütleyen gazetelerde yazıları ve aile arası ilişkiler , Paris ve Vel d’hiv   … 
Albert Richter-veldhiv

Savaşın korkunçluğu aslında kitabın bilinçaltımıza salmak istediği  belkide en önemli şey.  Hitler’in Nazi ordularının tüm Avrupa'yı işgal ettiği ve insanlık dışı soykırımlara ve acılara şahitlik edilen bu dönemde ki tarihi olaylara da kitap not düşmekte. Bunlardan birisi dönemin en büyük ve güçlü yarışçılarından olan ( Bu yarışçılara Velodrom Sincapları denir ve kitap da oradan adını alır. ) Alman olmasına rağmen, Nazi rejimine direnen bu nedenle de Gestapo tarafından öldürülen efsane bisikletçi Albert Richter’in anısına da satır aralarında rastlıyoruz.  Ve kitabın en acıklı olayı ve  vurgu hikayesi, aslında çok üzerinde durulmasa da derinde izlerini hissetten tarihi soykırım olayına da dokunuyor olması.  Yani 14.000 yahudi kadın erkek çocuğun  toplama kamplarına gönderilmek üzere toplandığı ve hapsedildikleri  Vel d’hiv  baskını … 
16 Temmuz 1942'de binlerce Yahudi Paris bisiklet stadyumu Vél d Hiverde toplandı

Hikayenin tarihini’de kısaca not düşelim : İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’yı yöneten Nazi işbirlikçisi Vichy rejimi ile Naziler arasında 1942 yılının Mayıs ve Haziran aylarında Fransa’da yaşayan Yahudilerin toplanması kararı alındı ve Fransız polisi, 15-16 Temmuz günleri 4 bin 500 kişilik bir güçle Paris ve banliyösünde yaşayan 13 bin 152 Yahudiyi apar topar ev ve işyerlerinden alarak ilk aşamada kış velodromu olarak kullanılan “Veledrome d’Hiver”’ yerleştirdi , bu yüzdendir ki bu operasyon da  velodromun kısaltılmış isminden esinlenilip “Vel d’Hiv Baskını” olarak anılır. Tutuklular daha sonra  Fransa içinde “hazırlanmış” toplama kamplarına yerleştirdi ve oradan da malum kamplara gönderildiler  .  Sadece 1942 yılında Fransa’dan Polonya'daki Auschwitz imha kampına 42 bin Yahudi gönderildi. Bunlardan sadece 811’i savaş sonunda Fransa’ya geri dönebildi.
vlodrome-dhiver-HEYKEL-1993

Bilirsiniz bazen bir  kitap, bir film, bir makale ya da bir şarkı sizi alır, bambaşka şeylerin içine çekebilir. Bu da öyle oldu ve ben de ana odağıma Vel d’hiv  velodromu  ve baskınını aldım, araştırınca  yukarıdaki  acı dolu tarihi hikayeye ulaştım. Sonra  velodromun  1959 da artık işe yaramaz ve eski diye yıkılışına, bugün bulunduğu yerde ki sokağın köşesinde köşede, katledilmiş Yahudi’leri temsilen tarihi bir heykel olduğuna. Ve biraz daha araştırınca  tam da bu olayı anlatan ve her ikisi de 2010 yılı yapımı olup ortalamanın üzerinde başarılı olan iki sinema filmine ulaştım ve izledim. The Round Up  ve  Sarah’s Key … İzlemenizi öneririm . 

https://tr.qwe.wiki/wiki/The_Round_Up_(2010_film)

https://tr.qwe.wiki/wiki/Sarah%27s_Key

Yine kurcalayınca edebiyatçıların da bisikleti sevdiklerine, örneğin  Hemigway’in de  Fransa’da bisiklet yarışları izlediği ve yazmaya çalıştığına . Ve tabi bisiklet tutkunu  müzisyenlere kadar geldi şüphesiz ipin ucu.  Örneğin  o dönemler her velodromun bir kraliçesi olduğunu ve Vel d’Hiv’in de  Amerikalı – Fransız Irene Hilda olduğunu öğrendik , ve tabi hemen bulup dinledik .



Yine sevdiğimiz ve daha yakinen bildiğimiz müzisyenlerden biri olan Talking Heads ‘den David Byrne ‘in büyük bir bisiklet tutkunu olduğunu ve  2010 yılında çıkardığı kitabı Bicycle Diaries ‘da  dünyanın her tarafında yaptığı sürüşlerini ve bunlara dair gözlem ve anılarını paylaştığını görüyoruz .

https://www.pandora.com.tr/kitap/bicycle-diaries/294946

Yine Rush’un davulcusu Neil Peart  ‘ın da  bisiklet tecrübelerini 1996 yılında The Masked Rider: Cycling adıyla kitaplaştırdığını görüyoruz .  Peart burada Batı Afrika'da 1988'de Kamerun'da bir ay süren bisiklet turunu ayrıntılarıyla anlatıyor . 

https://en.wikipedia.org/wiki/The_Masked_Rider:_Cycling_in_West_Africa

Ve yine   Elektronik müziğin ilham verici gruplarından ve geçtiğimiz günlerde  kurucu ortağı Florian Schneider, 73 yaşında kaybeden  Kraftwerk’den   Ralf Hutter  ‘un da iflah olmaz bir bisiklet tutkunu olduğunu görüyoruz . Hatta 80'lerin başında Hutter neredeyse kafatasını kırdığı ölümcül bir bisiklet kazası geçirdi. Ameliyattan kurtulduktan sonra, mümkün olan ilk  anda tutkusunu sürdürdü . Grubun 2003 ‘de  Tour de France Film Müzikleri albüm çıkardığını görüyoruz . 


Uzun lafın kısası şu ki 70 sayfalık bir çizgi roman ya da kısa bir kitap sizi alıp bambaşka diyarlara götürebilir .  Bu yüzden okumak sizden kaçmaya uzaklaşmaya çalışsa da siz onu kovalamaya devam edin . 

Geronimo Yalnizkartal
Corona Günlerinde İstanbul  - 22 Mayıs 2020



Editörün Notu: Bu kitap 2018'de çıkmasına rağmen şu anda piyasada yok. Dileriz yayınevi ikinci baskısını yapar.


22 Temmuz 2019 Pazartesi

Geronimo, Manowar Veda Konserini Yazdı !


Manowar : “ Her daim bir derdimiz var” 

 Joey Di Maio,  konserin ortasında mikrofonu eline aldığında  yine tüm alanı tıpkı 2010 ‘da  yaptığı o efsane konuşmanın bir benzeri geliyor  ya da yine Türkçe bir  muhabbet geliyor diye heyecan kapladı.  Ama baba bu defa uzun mu uzun İngilizce bir nutuk attı.  Yine büyük bir dertleri vardı tıpkı  dokuz yıl önce olduğu gibi.   O zaman  “ Big Four” a takmıştılar   ( 2010  Sonisphere Rock Festivali  Gruplar : Metallica , Megadeth , Slayer, Anthrax , Manowar , Accept , Rammstein, Alice in Chains  vd) . Neden  dört büyük deyip bir güzel saydırmış, seyirciden de bu Türkçe diyalog sebebi ile büyük destek almış, konser acayip coşkulu geçmişti.   Bu defa da Baba’nın derdi  büyüktü,  uzun uzun Manowar’ı anlattı, vefalı olduklarına vurgu yapıp haklılıklarını saydı ve  onları  organizasyondan çıkaran Hellfest’çilere  postasını koydu , kendine yakışır şekilde.  Ben izlerken elinde kağıt falan, bayağı bir  politikacı edasında ve rahatlığında gördüm, isterse  senatör falan olabilir diye de düşündüm. Netice de Manowar’ın derdi bizim derdimizdir deyip Hellfest’çilere bir parmak selamı çakalım uygun şekilde ! 
Kısacası  bu dertli mi dertli efsane Manowar  bu yılın en görkemli açık hava konseri olmayı vaat  ediyordu ki , öyle de oldu.  Bir kere MANOWAR‘ın heavy metalinin çoşturamayacağı adam azdır. Nitekim konser alanındaki seyirci yaş grup dağılımı dengesi de bunu kanıtlar nitelikteydi  üç kuşaktan seyirci vardı, hatta  bebeler vardı ki önümüzdeki bir tanesi babasının omuzlarında  kafa sallamaktan bıkmadı, biz de onu seyredip zevk almaktan. 
Konser için dört tır malzeme ile görkemli bir sahne hazırlanmıştı.  Bunu beğendim, ciddiye alınmak güzel.  Konser alanına 20.30 civarı girdik, kapı gevşek olunca, acaba konser sönük mü geçecek diye düşünürken daha içeri adım atar atmaz sürpriz olmayacak şekilde yanıldığımızı anladık. Fanatik hayran kitlesi tüm alanı doldurmuştu, on binin üzerinde  metal ve Manowar hayranı, ya da özel bir görsel ve tempolu şov izlemek isteyen meraklılar yerlerini almıştı . 
Konser isimlerini verdikleri “ Manowar “ ile başladı , ortalık yıkıldı ve ardından akıp gitti …
Hep beraber   Metal kardeşliğini haykırdık , savaştık , çarpıştık , kah Odin’in çocuğu olduk  , kah Metal’in Kralı  , Dünya için savaştık , ara ara yeni az bilindik birkaç parçada  nefeslenme molası olsa da,  Manowar tam bir gaz grubu neticesinde  , tıkır tıkır ilerledi konser.  Konserin bence yine en etkileyici adamı  Joey Di Maio’nun bu defaki bas solo performansıydı, hele ki bas gitardan çıkardığı akdeniz ezgileri ve melodileri  şahaneydi, bir İspanyol gitari  nidaları yükseldi geceye bas gitarından … 
Ben bir Manowar’cı sayılmam, ama  böyle  büyük gruplara her daim saygıyla yaklaşır ve gittiğim her konserden daha önce de ifade ettiğim gibi en büyük keyfi ve zevki almaya çalışırım , bilinen şarkıların nakaratlarını binlerce  kişiyle haykırmak , elleri ve yumrukları aynı anda sallamak , uzun süredir metal  eşliğinde kafa da sallamadıysanız  boyun kaslarınızı çalıştırmak , kireçlenmeye de iyi gelir ayrıca   Biz de her zaman ki  “ Konser Tayfaları”  olarak  bu coşkuya ekipçe katıldık , keyif aldık eğlendik .  İyi ki Manowar var ,  iyi ki bu sene buraya gelmişler ve iyi ki biz de gitmişiz diyerek ayrıldık  konser sonunda alandan … 
Neticede  uzun lafın kısası zaten bu değil mi ?
Other bands play Manowar kill ! 

12 Temmuz 2019 Cuma

Geronimo'dan Gleen Hughes konseri yazısı - 11 Temmuz 2019 İstanbul

BİR ROCK MASALI GİBİYDİ


 Efsane doğulmaz, efsane olunur ve o da böyle olur!  Bir kez daha bir rock vokalistliği nedir, nasıldır ? Nasıl olur da elli koca  yıl geçmesine ve her gün onlarcası çıkmasına rağmen halen ROCK STAR  kalınır dersini izledik desem az kalır. Glenn babanın bu  performansına, sıcaklığına, sempatikliğine, mütevaziliğine ancak şapka çıkarılır, önünde saygıyla eğilirim… 


 Glenn Hughes‘dan  Deep Purple Klasikleri Performansı Konserine dair … 


Önce ilk haberi düştüğünde, neden Deep Purple klasikleri, kendi solo şarkılarıyla gelse olmaz mıydı?  Ya da Joe Bonamassa ile  oluşturdukları proje grupları Black Country Communion‘la gelmeleri zaten bir hayaldi ama keşke demiştik …  Deep Purple’ı zaten orjinalinden dinlemiştik birçok kez, Glenn Hughes’in rock tarihinin en efsane vokalistlerinden bir olduğuna da hiç şüphemiz yoktu ama , bu nedenler de aklımızdan geçmişti işte … 
Başta da dediğimi gibi bu aslında geçmişten anıların geceye karışacağı bir masal gecesi gibi olacaktı. O halde bu  masaldan bir on beş sene öncesini de hatırlayalım, tarihlerin 2 Şubat 2004’ü bir kış gecesini gösterdiği. Bir GS-FB maçı sonrası apar topar yetiştiğimiz ve yine iki ex. Deep Purple’lının projeleri olan  Glenn Hughes & Joe Lynn Turner Project'in  Maslak’ta ki rock gecesini.   İlk orada izlemiş ve hayranlığımız bir kat daha artmışken, dün gece yani tam tamına 15 sene sonraki  performansını gerçekten anlatacak tarif edecek kelimeler bulamıyorum.   Şöyle deneyeyim,  Efsane doğulmaz, efsane olunur ve o da böyle olur!  Bir kez daha bir rock vokalistliği nedir, nasıldır ? Nasıl olur da elli koca  yıl geçmesine ve her gün onlarcası çıkmasına rağmen halen ROCK STAR  kalınır dersini izledik desem az kalır. Glenn babanın bu  performansına, sıcaklığına, sempatikliğine, mütevaziliğine ancak şapka çıkarılır, önünde saygıyla eğilirim… 

“ Siz bu akşam buraya benim için gelmediniz , Ben  sizin için geldim “  
                                                                                               Glenn Hughes  ( 11 Temmuz 2019 İstanbul )

Ve ekledi ardından reçetesini de 
“ Be safe , be free , be loved , be happy …” 

Görsellerde de  görüleceği üzere  “Stormbringer” ile şahane bir giriş yaptı konsere baba. Öncesinde biz de  biraz çalışmıştık tabi,  ardından da  “Might Just Take Your Life”  ve “Sail Away” in geleceğini de bekleyerek. Bir Deep Purple masalı anlatıyordu,  Glenn dede bize sahnede,  derken önceki listelerinde pek sık çalmadığı  harika temposu ve ritmi ile  “ You Fool No One”  geldi …  Arada seyirci  çığlıklar eşliğinde  “You Keep On Moovin “dediğinde de   “Sakin olun , bağırmayın , duyuyorum , görüyorum , kalbimde hissediyor ve seviyorum sizleri”  diye de  çok hoş tepkiler verdi Hughes ve tabi sonra  “ ….Keepppp on  mooooovinn….  “  


Parçalar gayet uzun doyurucu ama hepsinden önemlisi Glenn Hughes ‘in sesinin sınırlarını zorladığı ve gerçekten vokal şovu yaptığı performansları ile  her biri bir başka masala dönüştü gecenin karanlığında … 
Sonra ne olduysa bambaşka bir şey oldu , gruba nefes alma molası olarak genelde tasarlanan davul solo başladı, ama o nasıl davul solodur öyle!  Nerdeyse on beş dakika  süren, bir ara farkına varıp yüzümü seyircilere döndüğümde  neredeyse tüm salonun nefes almadan, kıpırdamadan sanki hipnotize olmuş ya da transa geçmiş halde bu performansı izlediğini gördüm, hemen yüzümü sahneye kulağımı ve gözümü davula verip kaldığım yerden ben de onlara katıldım …
Usta arada güzel bir  bass solosu, bir vokal şovu daha ekledi ve tabi saatler ilerliyor , her ne kadar bitmesini istemiyoruz desek de  büyük ve  beklenen üçlüye sıranın geldiğini biliyordum.  Bu arada kızım tam önümdeydi, bir ara baktığımda ful konsantre olmuş ve bu muhteşem rock ayinine kendini kaptırmış soluksuz şekilde  müziği doyasıya yaşıyordu ki bu da hissiyatıma ve bu güzel masala bir zirve daha ekliyordu . 
Ve 

…. I've been mistreated….
Duyuldu ve sahne ve salon bir kez daha sarsıldı deprem gibi, Hughes baba vokaliyle  özel ruh kattığı bu muhteşem parçayı armağan ediyordu hepimize …    
… I've been losing my mind…
Ve tabi onsuz asla düşünülemeyecek  bir Deep Purple gecesi ve Rock N Roll’un belkide en büyük MARŞI başladı  “ Smoke On The Waaater”  fire in the sky …..
Benim için  belkide gecenin en sönük performası bu parça olmasına rağmen, ne şartta ve ne durumda olursa olsun haykırmamak mümkün olmazdı …
Geceyi ateşe vermeden salon ve sahne terk edilemezdi, gecenin sonu şovun ve masalın bitimi alev alev oldu  “ Burn “ 
Dün gece çok tekrarladın bizi sevdiğini Glenn Baba , ama şimdi sıra bizde 
“ We love you too  Glenn , we love you too Man !  THANK YOU VERY MUCH ! “

Konser  başı , sonu ve ekibimize dair kısa not :  Emre ilk konserimize  1993 ‘de gittiğimiz ayrılmaz konser partnerlerimdendir , dün akşam bu defa 26 yıl sonra  babalar ve kızları ile  bu konser deneyimini yaşamanın tarifsiz keyfindeydik, anlatılmaz yaşanır cinsinden. Byfuss , Filiz  ve değerli dostum radyocu, gitarist Okan Meriç ‘le de beraberdik .  Konser önü  ne bulacağımızı tahmin ediyorduk, ama konser sonrası  herkes , ama herkes  beklentilerinin çok çok ötesinde bir performans dinlemenin şaşkınlığı ve mutluluğunu henüz kulaklarında ki çınlamalar geçmeden birbirine anlatmaya çalışıyordu, yüzlerdeki müthiş bir haz ifadesi ile . Hele ki bu güzel ifadeleri kızlarımız  Doğa ve Yankı’dan da duymak, görmek  tarifsizdi …
Rock ile  kalın …

Geronimo Yalnızkartal 
12 Temmuz 2019 İstanbul  




9 Temmuz 2019 Salı

Tesseract Konseri ve bir güzel deneyim






Bu konserin şöyle bir özelliği vardı benim için, Beth Hart konserini saymaz isek ki o konsere ne O,  ne de ben zaten konsantre olamamış ve pek de keyif alamamıştık, ilk kez bir rock konserine  16 yaşındaki  kızımla gitme şansı yakalamam önemliydi.  Glenn Hughes ile başlayacaktık ama listeye bakarken 3 gün öncesinde  - aslında bugüne dek benimde radarıma girmemiş olan , benim için de yeni olan – TesseracT’ın konserini gördüm, bunla ısınma turu yapmaya karar verdim. Hakklarında  bilgi edinildiğinde her ne kadar 2003 gibi, 16 yıl öncesinde kurulduğu, eski bir grup olduğu  ve de bolca vokal değiştirdiği görünse de   asıl çıkışını 2011 yılında yaptıklarını görünce nispeten yeni ya da yeni akım heavy metal gruplarından biri olduğunu anlamış oldum. Dinlediğimde  parçaları kulağıma temiz, net ve melodik geldi, Face Book’da  üyesi olduğum ProgTurk grubunda da hakkında pozitif eleştiri ve heyecan verici yorumları  da okuyunca  konsere  kızımla gitme kararım netleşti. 

Kısacası hem kızımla gidecektim, hem Ona bir rock konseri gidişi, yolu yordamı, önü, içi ve arkasında neler oluyor ve olabileceğini gösterebilecek hem de birlikte yeni bir grubu da keşfedecektik.
Nihayetinde de öyle oldu, kapı açılışı bir saat öncesi vardık (Ders 1: Konsere son dakikada gelinmez, konser önü havayı koklamak önemlidir, motivasyonu arttırır ) . Zorlu PSM’nin amfisinde  klasik Fransız sinemasından bir örneğin izlendiği açık hava sinemasını izleyerek  bekledik saati  ( Ders 2 : Her konser alanının kendine has  fiziksel özellikleri vardır, bunu bilip buna göre hareket edilmeli.)  Zorlu Stüdyo şahane butik bir konser salonu , burası için erkenden kuyruğa girerek kendini heba etmeye gerek yok , konserden 10 dk önce gitsen uyar . Nihayetinde rahatça içeri girdik ve kenardaki alt balkon merdivenlerine konumladık . 
Grup saatinde başladı ve aşağıdaki setlisti seri halde çaldılar  ve   22:45 civarı  konseri bitiriyormuş gibi yaptı .  (Ders 3:  Bak şimdi geri gelecekler yani “ Bis “ yapacaklar dedim ve beklemeye başladık ama gelmediler , oysa ki iyi ve enerjik bir seyirci vardı. Her ne kadar yapmayacakları kararını paylaşmış olsalarda ( ben kaçırmışım bunu dil sorunundan olsa gerek )  bir rock konserinin “Bis” yapılmadan bitmesi benim anlayışıma tersti ve bu terslikle bitti konser  . Üçüncü  derste golü yedik böylelikle   . Bu nedenledir ki Tesseract kara listeye de bir nevi yazılmış oldu . Bir daha gelirlerse sanırım gitmem  )  
Vokalist  Daniel  grubun sahnedeki her şeyi , tüm iletişimi  ve enerjiyi o yayıyor ,  grubun diğer elemanları sadece işlerini yapıyor ciddiyetindeler ve de bu  düzende çaldılar ( İngiliz grupları olmaları bu konuda daima iyi olmalarını sağlıyor , düzenli ve disiplinli ve etkileyici müzik yapıyorlar , enstruman performanslarını da başarılı buluyorum  . Bu nedenledir ki   ben İngiliz bir grubu  her daim Kuzeyli grupların müziklerine yeğ tutarım , belirtmeden geçmeyeyim . 

Bilinen sevilen parçalarını listede ( setlist aşağıda)  de göreceğiniz üzere çaldılar diyebiliriz ( Yaptığım araştırmaya göre  öyle tahmin ediyorum )  . Özellikle  genç bir seyirci grubu enerjisi ile salonu domine ederken ,  Tesseract’ı  , daha da önemlisi Vokalist Daniel’i de   iyi motive ettiler diyebiliriz konser sırasında , Daniel ‘de kendilerine övgülerini gönderdi fazlasıyla gönderdi   . Daha önce de belirttiğim gibi Zorlu PSM’nin bu Stüdyo sahnesi bu tür grupları dinlemek keşfetmek için gerçekten özel tasarlanmış bir mekan gibi . Seyirciyi de işin içine sokmada etkin ki akşama ki genç ve orta yaş karışımı seyircide gerçekten iyiydi .
Konser sonrası , enerji tam tüketilmez çünkü konser alanlarından ulaşım noktalarına genelde yürünür . Buradan da Metrobüs’e azımsanamayacak bir mesafe vardı . Kısa konser yorumları ile bunu da aştık  ( Ders 4 )

Neticede  Tesseract sayesinde  hem kızımla güzel bir rock müzik etkinliğine ilk kez gitmiş olduk hem de iyi bir grubu dinleme ve tanıma fırsatı bulmuş olduk .  Darısı  bu tür beklentileri olanlara da diyelim .  Perşembe akşamı bu defa büyük salonda  koltuklara oturarak   ( Bir başka ders )   bir rock efsanesini dinlemek nasıl oluyormuş isimli  etkinliğe gidiyoruz , görüşürüz   ( Bence , hele ki klasik rock grubu koltuklu sahnelerde olmaz  / olmamalı !) 

Tesseract Grup üyeleri :  Vokal Daniel Tompkins , Bas gitar, Amos Williams  ,Gitar Acle Kahney  , Gitar James Monteith , Davul Jay Postones 

Setlist
1. Concealing Fate, Part 1: Acceptance 
2. Concealing Fate, Part 2: Deception 
3. Concealing Fate, Part 3: The Impossible 
4. Luminary 
5. Of Mind - Nocturne 
6. Survival 
7. Dystopia 
8. Hexes 
9. Phoenix 
10. Smile 
11. Of Matter - Retrospect 
12. King 
13. Juno 


Geronimo Yalnızkartal
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...