İş Bankası Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İş Bankası Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Temmuz 2023 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 209 - Bölüm 1


İslam Çupi
 "Hey Gidi İstanbul"
İş Bankası Yayınları
  (1. Basım Ocak 2023)
 
Gençseniz ve İslam Çupi ismini daha önce duymadıysanız öyle internete , wikipedia'ya falan bakmayın, derhal yakınınızda bulunan bir büyüyünüze bu ismi sorun... alacağınız karşılıktan önce o kişinin suratında özlem, saygı ve değerli insanlar anıldığında yüzde oluşan mutlu ifadeyi göreceksiniz. 
İslam Çupi'yi kaybedeli 12 yıl falan oldu ama hala unutulmayan bir gazeteci ve bir abide. O yaşarken belki de hiç okumadığım bir gazete yazarıydı, çünkü onu tanıdığımda spor sayfalarında  yazıları olurdu. Benim de futbolla aram iyi olmadığı için geçer giderdim. Onun yazılarının değerini ölümüne yakın algılayacaktım. Bu arada spor sayfaları dediğimde aklınıza bugünkü futbol yorumcuları, kalemşörler gelmesin hani. Bir de olaya tersten bakayım ve şöyle diyeyim: İslam Çupi'nin olduğu spor sayfaları ne ara böyle düzey altı oldu. Belki de her şey basının Cağaloğlu (Babıali) 'ndan taşınıp, İkitelli gibi gökdelen hapishanelerine tutsak edildiğinden itibaren bozulmaya başladı. 

Şimdi biraz İslam Çupi'den bahsedelim derim. 1932'de Tiran'da, Arnavut kralı Ahmet Zogu'nun başyaveri Allaman Çupi ile Nadiye Çupi çiftinin çocuğu olarak dünyaya gelmiş.  Arnavutluk'ta sosyalist devrimin olması ve Enver Hoca'nın iktidara geçmesinin ardından 1940'larda ailesiyle birlikte Arnavutluk'tan Türkiye'ye göç etmişler. Vakti zamanında birinin anılarında okumuştum ; İslam Çupi ailesinin aristokrat bir sınıftan gelmesi sebebiyle sosyalist Arnavutluk'ta sakıncalı olacaktı ama Türkiye'de de solcu dünya görüşü sebebiyle sakıncalı olacaktı. Hatta bir ara gazetecilerin sendikalı olması için öncülük etmiş. 
İslam Çupi'yi 1950 yılının ortalarında Çapa'da futbol oynarken görüyoruz. O dönem İstanbul ve Anadolu iki ayrı lig olarak bulunuyor ve Çapa da İstanbul Ligi'nin önemli futbol kulüplerinden biri olmakta. Çupi, bu kulüpte sürekli forma giyiyor ve sol ayaklı tekniği ile   efsaneleşiyor. 
1957'de Günlük Spor Gazetesi'nde muhabir olarak gazeteciliğe başladı. Son Havadis, Türkiye Spor, Yeni İstanbul, Akşam, Tercüman gibi gazetelerde çalıştı. 1981'de Milliyet'in spor müdürü Namık Sevik'in çağrısı üzerine hayatının sonuna kadar ayrılmayacağı Milliyet gazetesine geçti ve "Pazarın Ertesi" isimli köşesinde yazdı. Neredeyse bir edebiyatçı lezzetinde Türkçesi ile spor yazarlığını saygın bir meslek haline getiren Çupi, bir ekol oluşturdu.  44 yıllık gazeteci olan İslam Çupi, 6 Şubat 2001'de hayatını kaybetti. (1)

İslam Çupi'nin "Hey Gidi İstanbul" kitabı ilk olarak 1995 yılında Çınar Yayınları tarafından yayınlanmıştı. Bir süre sonra baskısı tükenen kitap tekrar yayınlanmayınca, bu güzel yapıtı bulmak isteyenler ya fellik fellik sahaf gezineceklerdi ya da internette eski kitap sitelerinden yüksek paralara edinmek zorunda kalacaklardı. Tabi hepsinden önemlisi de böyle usta bir kalemin anlatımıyla İstanbul'dan da habersiz kalacaktık... Neyse ki İş Kültür Yayınları bu yılın başında kitabı yeniden yayınladı ve biz de ona ulaşabildik. 
 
Kitaptan bir alıntıyla bu tanıtım yazısına başlamak istiyorum. Şimdi şöyle rahatça bir yere oturun, algınızı toparlayın ve İslam Çupi'nin şu sözlerini can kulağı ile dinleyin: "İstanbul'u 50 yıl önce, 100 yıl önce olduğu gibi, doğa dokusu, tarih dokusu, eski mahalle estetiği ve denizle toprağın birbirlerinin elini tuttuğu antik bir heykel olarak bırakmak mı doğruydu, yoksa medyalar towers'lar ve gökdelenlerden kurulu bir feza şehri yapmak mı?" Bu sözler belki de durumumuzun hazin bir özeti gibi. Kitapta Çupi 1950'lerin, 60'ların İstanbul'undan bahsediyor ve 1970'lerin sonuna doğru gelen bozulmayı bizlere sunuyor.  Ancak bu kitabın yayınlandığı tarih olan 1995 yılından sonra olanları düşünürsek, bir sonraki kitabının ismi büyük ihtimalle, "Vay Başına Gelenler İstanbul" olabilirdi. 
Kitabı okurken o eski İstanbul'un plajları, mahalleri, aydın insanları, yoksullarıyla varsıllarının bir arada yaşadığı, varoşların olmadığı,  hatta tarım alanları olan bir kenti görüyoruz. Kendi çocukluğumdan da hatırlarım İstanbul'un semtlerinden gelen meyvaları, sebzeleri yerdik; balık sebil gibiydi. Tabi kitapta benden önceki yılların İstanbul'u daha bir verimliymiş. Şimdilerde İstanbul'da denize girmeye yasaklar konuluyor, oysa eskiden İstanbul'un her yanı bucağı köşesinden denize girildiğini bir masal dinler gibi, ağzımız açık kalırcasına kitaptan okuyoruz. Ben İstanbul'da denize girildiği yılları ve plajlarını gördüm sanıyordum ama o dönemdeki plajlardan ancak kalan iki tanesini görmüşüm. Vakti zamanında her yanı plaj olan İstanbul şimdilerde denize yasaklı. Oysa ne güzeldir o Marmara denizi.  Çupi kitabında bu bozulmanın başlangıcı 1950'lerde Demokrat Parti'nin "Her mahallede  bir zengin yaratacağız" şiarıyla deniz kenarlarını doldurarak asfalt döküp yol yapmasıyla İstanbullunun denizle arasına duvar örmesini ibret dolu bir şekilde anlatıyor.
Gazetelerin ve dergilerin olduğu Cağaloğlu ve Babıali kitapta çok güzel anlatılıyor. O "Bizim" yokuşu tırmanılarak çıkılan Cağaloğlu'nu ben de sonundan yakalamıştım, şimdi o terkedilmiş yere gidince gözlerim dolar ve kendimi terkedilmiş bir kovboy kasabasında sanırım. Cağaloğlu varken "Medya" denmez", "Basın" denilirdi.  Sonra medya lafı çıkınca gazete ve dergiler Cağaloğlu'nu terkedip şehrin çeperlerindeki plazaların ruhsuzluğunda yitip gidecekti. "Hey Gidi İstanbul"da benden önceki Cağaloğlu'nun anıların kokusunu içime çeke çeke okudum. 
Kitaptan o kadar çok anlatılacak şey var ki, şimdi benim de sonlarından yakaladığım Sirkeci'deki tren istasyonu ve Gar Lokantası... Orada kaç kere bira, rakı içip bugün hiç bir yerde bulamayacağım lezzetteki mezeleri üniversiteli bir öğrencinin harçlığıyla yaşayabiliyordum. Kitapta sinemaları, tiyatroları her şeyiyle değişik bir İstanbul karşımıza geliveriyor. 
Kitabı okurken aklıma şöyle bir şey geliverdi. Kitabı elime alıp, anlatılan o semtleri, mahalleri,  binaları tekrar tek tek gezeyim dedim. O eski hallerinden eser olmayan yerleri gezmek, hayalinde o eski insanları, cıvıltıyı duymak ve sonra bugünkü hallerini görmek insana mazoşistçe bir acı verebilir diyerek hemen vazgeçtim.

"Hey Gidi İstanbul" kitabında İslam Çupi İstanbul'u anlatıyor ama kaleminin gücü bir edebiyatçı hassasiyetinde. Aynı zamanda tam anlamıyla bir aydın, entelektüel ve bir o kadar da halk adamı. Ancak bu güne bakıp, Çupi'nin nasıl olup da spor ve futbol gazetecisi olduğunu anlayamıyorum. Sadece o değil, kitaptaki anılarda o günkü. gazetecilerin hatta basının mutfağında çalışan sayfa sekreteri, matbaacıların da aynı özellikleri taşıdığını görüyoruz. Peki bugün televizyonlarda boy gösteren futbol yorumcusu gazeteciler uzaydan mı geldi, zira Çupi ve dönemiyle arada uçurum ötesi uçurum var. Kaybedilen sadece İstanbul değil insan ve gazetecilik de yitiyor galiba. 

İslam Çupi'nin "Hey Gidi İstanbul" kitabını kolay kolay kütüphane rafına koyamayacağım gibi zira okuyalı üç hafta oldu masamın dibinde ve koltuğun altında her an.  Bu arada kitap yıpranacak endişesiyle bir tane daha almayı düşünüyorum. İşin özeti ısrarla bu kitabı bir an önce alın ve okuyun derim. 
 


 Aptulika


(1) https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0slam_%C3%87upi

16 Haziran 2023 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 207


Brigitte Reimann
 "Kardeşler"
Çeviri : İlknur İgan
İş Bankası Yayınları
  (1. Basım Şubat 2023)

Brigitte Reimann, Doğu Almanyalı bir edebiyatçı. Şimdi bir çok genç "Doğu" lafını Almanya'nın coğrafi bir bölgesini tanımlamak için kullandığımı sanabilir. Oysa bu 199o'lara kadar Almanya'nın bir duvarla ayrıldığı Soğuk Savaş günlerinin iki Almanyası. Batıda bulunan Federal Almanya yani kapitalist olanı, doğudaki ise sosyalist olan Almanya yani bir başka adıyla Demokratik Alman Cumhuriyeti. Biz o yıllarda Doğu Almanya derdik. 

Doğu Almanya'yı sadece çocukluğumuzun TRT TV'sinin naklen olimpiyat yayınlarında aldıları altın madalyalardan bilirdik. Onun dışında bir kapalı kutuydu bizim için. 199o'larda Sovyetler Birliği bir anda Kapitalist Rusya olunca bir çok sosyalist ülke de yıkıldı, Doğu Almanya da onlardan biriydi. O Scorpions'un meşhur parçası "Wind Of Changes" ile hatırladığımız Berlin Duvarı yıkılmış ve iki Almanya birleşip topyekün kapitalist olmuştu. 

Berlin Duvarı, Doğu Almanya vatandaşlarının Batı Almanya'ya kaçmalarını önlemek için Doğu Alman meclisinin kararı ile 13 Ağustos 1961 yılında Berlin'de yapımına başlanan 46 km uzunluğundaki duvardı. İşte Brigitte Reimann'ın "Kardeşler" romanı o zamanlarda
yazılmış. Aslında ilk olarak yazarın tuttuğu günlükler varmış ve oradan roman oluşmuş. Yani bir hayli otobiyografik nitelikte bir roman.  Mesela yazarımız gerçek hayatta devletin sanatçılara yaptığı fildişi kulelerini terk edip halkla kaynaşması çağrısına uyarak, bir sanayi tesisinde çalışan işçilere yazı dersleri vermiş. Romandaki kahraman olan Elisabeth ise bir ressam ve o da işçilere resim dersi veriyor. 

Bu çok keyif aldığım bir romandı ve üzerine çok şey yazmak isterdim ama "Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı" dizisini her hafta yayınladığımda topu topu 20 kişi falan okuyor. Eh hani az biraz gına geldi bu durumdan... Bu nedenle yazının devamını kitabın arkasında yazan tanıtım yazısını aynen alıntılayarak noktalayacağım. Hiç yazmaya bilirdim ama o 20 kişinin içinden birileri ilgilenir diye yazıyorum. Evet tanıtım yazısıyla devam ediyorum: 

"Brigitte Reimann, 1960 yılında iki Almanya’nın trajedisi yüzünden çektiği acıyı günlüğüne yazarken, Kardeşler çoktan zihninde şekillenmeye başlamıştı: “Parçalanan aileler, kardeşlerin birbirine düşmesi, nasıl da edebi bir tema!” Bir yıl sonra romanı yazmaya koyuldu. Reimann’ın kendi kardeşinin de Batı’ya göç ettiği 1960’ta, Doğu ve Batı Almanya arasındaki sınır kapanmıştır. Ana karakteri genç ressam Elisabeth’e göre, Alman Demokratik Cumhuriyeti kendi kuşağı için eşitlikçi ve utkulu bir sosyalist geleceği temsil etmektedir. Çok sevdiği ağabeyi Uli ise ülkede bir gelişme umudu görmediği için Batı’ya geçmeye karar vermiştir. İki kardeşin arasına derin bir ideolojik anlaşmazlığın yanı sıra fiziksel bir sınır ve kontrol noktaları da mı girecektir yoksa? Reimann Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde hayatın akışını, sistemde yurttaşları ülkeyi terk etmeye iten yozlaşma emarelerini ve Almanya’nın trajedisini “içeriden” anlatırken sözünü sakınmaz. 1963 yılında yayımlanan roman o dönemde çok tartışılmış, özellikle de kendi yaşadıkları gerilimleri yansıttığı için gençlerin ilgisini çekmişti. Bugün savaş sonrası Doğu Alman edebiyatının çığır açan klasiği olarak kabul edilen Kardeşler, yayımlanışından altmış yıl sonra, Modern Klasikler Dizisi’nde yerini alıyor."

Tanıtım yazısı böyle anlatıyor "Kardeşler" romanını... ben çok sevdim, tavsiye ederim. Bu arada yazıyı hala okuyan varsa çok teşekkür ederim. 

  Aptulika


15 Ağustos 2021 Pazar

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 180



Selçuk Altun
 "Kitap İçin 4"
İş Bankası Yayınları
  (1. Basım: Temmuz 2021)


Romanlarıyla tanıdığımız Selçuk Altun'un dergilerde yer alan yazılarının toplandığı kitaplardan dördüncüsü, Temmuz ayının sonunda çıktı. Yazarın 2004'ten bu yana süren aylık yazılarını ben ancak geçen yıl farketmiştim. Kafa dergisinde iki sefer rast geldiğimde açıkcası pek ilgimi çekmemişti. Birbirinde ayrı yazılar, anektodların sıralandığı bir sayfalık yazılar bana çekici gelmemişti. Ben aforizma adı verilen seçkileri de pek sevmem, bu nedenle de Selçuk Altun'un dergilerde çıkan yazıları yerine romanlarını bir solukta okumayı daha tercih ediyordum. 
İki hafta önce Selçuk Bey adıma imzalanmış bu kitapla gelince dergilerde es geçtiğim yazıları toplu halde okuyup açığımı kapatacaktım. Selçuk Altun kitaplarını ilk okumamdan bu yana bir hayli merak sarmıştım. Daha sonrasında da aynı semtte oturduğumuz için tanıştık. Açıkcası bundan da çok memnunum. Yazarın benim için ayrıcalığı resim ve heykelden çok iyi anlaması ve de tabi karikatüre çok önem vermesi. Dolayısıyla her karşılaştığımızda sohbet edebiliyoruz. Hatta bu yeni çıkan "Kitap İçin 4"ün kapağında yer alan Gürbüz Doğan Ekşioğlu illüstrasyonunun özgün baskı orijinalini  iki yıl önce sergiden satın aldığında da üzerinde konuşmuştuk. Şimdi o eser yeni çıkan kitabın kapağı olmuş ve bu da benim şahit olmam açısından da heyecan verici oldu.
Selçuk Altun'un 2004'ten bu yana süren aylık yazılarından 2013 ile 2015 arasında Cumhuriyet Kitap Eki'nde olanlar bu yeni kitaba girmiş. Dergilerde bir sayfayı tutan bu yazılarda, aforizma, alıntı, anı, eleştiri, gözlem, haber, ironi, günlük, nükte, polemik, tepki, yanıt gibi kısa anektodlar birbiri ardına akıyor. Daha önce de dediğim gibi dergilerde bu yazılar, kopuk kopuk diye pek ilgimi çekmezdi. Eh şimdi bunlar 400 sayfalık bir kitapta karşımdaydı. İtiraf etmeliyim ki, biraz okuyup, bırakıp devamını getirmeyeceğimi sanıyordum. Geçen pazartesi günü kitabı elime aldım, çarşamba günü bitmişti. Kitap bitti bitmesine hala bazı bölümleri alıp tekrar okuyorum. Bunun uzun bir zaman sonra da süreceğine eminim. Hani sevdiğiniz bir müzik albümünden ara sıra tek parça dinlemeniz gibi. 
Eğer tatildeyseniz "Kitap İçin"i okumak daha da keyifli olacak derim. Yazılar birbirinden alakasız, oradan oraya atlıyormuş gibi olsa da kitabı bitirdiğinizde kendinizi dopdolu hissediyorsunuz. Bu yolculuk burada bitmiyor, o kısa yazılardaki bazı noktalarda sizi başka alanlara keşif yapmak için çekiyor. 

Aptulika

17 Temmuz 2021 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 179



Sabahattin Ali
 "Sırça Köşk"
İş Bankası Yayınları
 (2020)


Sabahattin Ali eserleri arasında "Sırça Köşk"ü okumamıştım ve onu da bir ay önce okudum. Bu kitabın en önemli özelliği yazarın son kitabı olması. 1947 yılında çıkan bu kitaptan sonra 1948 yılında da öldürülecekti. 
Yazarın bu son kitabı da 1947'de Remzi  Kitabevi'nden çıktığında ise hemen toplatılmış. 1966 yılında çıkan yeni baskısında da kitaba ismini veren öykü ne acıdır ki çıkarılmış. Ancak 2019 yılında tekmili birden yayımlanabilmiş. 13 öykü ve 4 masaldan oluşan bu kitap, Sabahattin Ali külliyatı içinde eksik bırakılamayacak kadar önemli diyebilirim. Kitapta yer alan öyküler yazarın otobiyografisinden kesitler taşıyor. Sinop Cezaevi'nde tanıdığı mahkumun başından geçenleri "Katil Osman" öyküsünde anlattığı gibi Rıfat Ilgaz'ın da emniyetteki sorgusu "Kurtla Kuzu" öyküsünde yansır. Kimi öykülerde o dönemin toplumsal kesitleri sınıfsal bir bakışla gerçekçi pencereden verilirken yer yer hüzün ve mizahi yaklaşımla da karşılaşıyoruz. 
Kitaba adını veren "Sırça Köşk" ise yazarı kaleme aldığı masallardan biri. Masal formunda yazılan bu eserle ilgili 1966'daki baskısında editör notunda şunları yazmışlar: 
"Bu ciltteki hikayeler Sabahattin Ali'nin 1947'de Remzi Kitabevi'nce yayınlanan Sırça Köşk adlı son kitabında çıkmıştır. Zamanın hükümetini kastettiği şeklinde yorumlanan 'Sırça Köşk' hikayesi yüzünden bu kitap, o zamanın kanunlarının verdiği hakla 'Heyet-i Vekile' kararıyla toplatılmıştı. Bugün başka bir imza ile yayınlansa en küçük bir sakınca dahi görülmeyecek kadar masum bir nitelikte de olsa, yazarın adının uyandırdığı alerjileri göz önünde tutarak, 'Sırça Köşk' hikayesini bu cilde koyamadık. Edebiyat  tarihimiz bakımından bir eksiklik sayılabilecek bu davranışımız için okurlarımızdan özür dileriz."

1940'ların baskılı döneminden yirmi yıl sonra bile yazarın isminden bazı çevreler "alerji" kapmasınlar diye sansür uygulanıp "Sırça Köşk" öyküsü çıkartılmış. Üstelik o zamanki iktidara muhalefet edenler daha sonra iktidara geldiğinde de bu sansür "alerji" de olsa sürüyormuş. Neyse ki şimdi yapılan baskılarda bu öykü var. 
"Sırça Köşk" Sabahattin Ali tarafından yazılmış bir masal. Genel alışkanlıkla masal denilince çocuklar için yazıldığı akla gelir. Ama kimi zaman da masal hem büyükler için hem de çocuklar içindir. Çaykovski'nin ünlü bale eseri "Fındıkkıran"ın bestecinin torunlarını oyalamak için bulduğu öyküden çıktığı düşünülürse. Oscar Wilde'ın "Mutlu Prens" ( Küçük Prens ile sakın ola karıştırmayın) adıyla çıkan masalları tam anlamıyla yetişkinler içindir ama çocuklara da hitap eder. Sabahattin Ali'nin "Sırça Köşk"ü de içeriğinde verdiği toplumsal eleştiri ile dikkat çektiği gibi, çocuklara okuduğunuzda da masal özelliğini kaybetmez. Bu şaşırtıcı özellik Sabahattin Ali ve Oscar Wilde gibi yazarların dahiliğini de ortaya koyuyor bence.  

O kahredici cinayetle öldürülmeseydi Sabahattin Ali bizlere çok daha fazla eserler verecekti ama elimizde kalan bu son yapıtı da gerçek anlamda kreşendo etkili bir finali oluşturmuş. 
Aptulika

9 Temmuz 2021 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 178



Ömer Sami Coşar
 "Troçki İstanbul'da"
İş Bankası Yayınları
 (5. Baskı: Şubat 2020)


1970'lerin sonunda liseye gidiyorum ve o günkü ortam oldukça politik. Ben de ufaktan sola meyletmekteyim. Sol fraksiyonlara bölünüyor ve bizim  okul da bu bölünmelerden nasibini alıyor. O dönem okulda hakim olan siyasetten üç kişi ayrılacaktı. Bahçede gezinirken o üç kişi bana, "Troçkist bir örgütlenme içine giriyoruz, sende katılır mısın?" diyecekti. Bunu rock mealinde çevirirsek, hani gitara yeni başlamışsınız ama daha bir halt değilsiniz ve birileri size "Progresif bir grup kuruyoruz, gitara sen geçer misin?" demesi gibi bir şey. Açıkcası bu teklif bana çok gurur vermişti ama ufak bir engel vardı karşımda... Nasıl bir engel mi? derseniz... Troçki hakkında en ufak bir bilgim yoktu. Bana o teklifi yapan üç arkadaşımın da benden biraz daha hallice olsa da bir bilgileri olmadığını biliyorum. 
 
Troçki'nin Büyükada'daki sürgün dönemi hep merak edilir hem de üzerine efsaneler üretilir. Ömer Sami Coşar'ın kaleme aldığı "Troçki İstanbul'da" kitabı bu konudaki merakı sonlandıracak bir çalışma. Açıkcası kitabı okumadan önce az biraz da magazinsel bir durumla karşılaşacağım diye de endişe duymadım dersem yalan olur hani. Ancak kitabı okuduktan sonra endişelerim son buldu. Eser, Troçki'nin İstanbul'daki sürgün yıllarını anı anına anlattığı gibi, Troçki'nin siyasal kişiliği ve görüşlerine de ışık tutuyor.  Yazının başında lise yıllarımdan kalan bir anımı anlatıp, Troçki ile ilgili bir bilgim olmadığını söylemiştim ya, açıkcası daha sonraki zaman diliminde de bu eksikliğim devam edegeldi. Bir kere Troçki ile ilgili hep eleştirel bakıştaki kaynaklardan bilgi sahibiydim. Bu kitabı okurken hem karşıt bakış hem de Troçkist bakış açısından olayları gözlemleyebildim. Bunu dedim diye kitabın yazarı Ömer Sami Coşar'ın sosyalist bir kuramcı ya da siyasi bir kişilik olduğu zannına kapılmayın. Coşar, bir gazeteci ve zamanında bu olayları takip etmiş biri. Olaylara objektif bir gözle bakarken, görüşleri de ortaya koyabiliyor ve tarihi bir kesiti bizlere taşıyor. 

Karl Marx'ın Manifesto'sunda "Avrupa'da bir hayalet geziniyor" dediği komünizm, biraz doğuda gerçekleşecekti. 1917'de gerçekleşen Ekim Devrimi ile ilk kez sosyalist bir devlet kurulacaktı. Devrimin önderi Lenin 1924 yılında hayata veda edince büyük kavga iyiden iyiye gün yüzüne çıkacaktı. Hani dillere peleseng olmuş, "devrim kendi evlatlarını yer" sözü vardır ya, az biraz da bunun için denmiştir. Lenin devrimden yedi yıl sonra ölmüştür. Ondan sonra iki isim vardır: Stalin ve Troçki. Stalin, "tek ülkede sosyalizm" der... Troçki ise, "Sürekli devrim" diyerek tüm dünyada devrimin yayılmasını ister. Bu kavgayı Stalin kazanır ve 1927 yılında Troçki  Alma Ata'ya sürgüne gönderilir. 1929 yılında ise ülke dışına çıkarılmasına karar verilir.  Böylece Troçki siyasi mülteci olarak Türkiye'ye gelir. 1929'dan 1933'e kadar Büyükada'da ikamet eder. İşte kitap bu süreci anlatıyor. Ancak bu öylesine bir dönem değil hani zira Troçki'nin bir suikaste kurban gitmesi endişesiyle korunması gerekiyor. Bu da olayı polisiye bir öyküye ya da bir macera romanına döndürüyor. Genç Cumhuriyet'in o dönemde diplomasiye hakimiyeti ve itibarı da ayrıca önem kazanıyor hani. Zira bu işi başarmak o kadar kolay değil hani. 1933'te ülkemizden ayrılan Troçki 1940'ta Meksika'da bir suikast sonucu öldürülür. 

"Troçki İstanbul'da" hem siyasi bir belge hem bir tarihi kesit hem de bir macera romanı gibi okunuyor okunmasına da benim için her şey bununla sınırlı kalmadı hani. Şöyle anlatayım... Öncelikle ben bu kitabı iki ay önce okudum. Bununla kalmadı ve birbiri ardına bunu başka kitaplar da takip ettim. Onların aşağıda resmini görmektesiniz. 



Resimden de anlaşıldığı gibi bir sosyalist külliyat okuma işine giriverdim. Bitti mi? Buyrun bakalım daha sırada bunlar da var.



Şu ana kadar Stalin mi, Troçki mi haklı mevzusunda değilim ama bu konu bilinçaltımızda bir maça dönüyor ister istemez. 

Aradan neredeyse yüzyıl geçmiş ama bu çatışma her yerde bir anda alevlenebilir. Ancak şu anda sosyalist Rusya yok. Sosyalizm bitti mi? derseniz. Bence bitmedi ama artık bu çağa yakışan yeni şeyler söylemeliyiz. Biraz da bunları araştıracağım. Bu nereye kadar sürer derseniz, insanlık yaşadığı sürece derim. Tıpkı sosyalizm gibi. Ben göremem belki ama çocuklarımız hatta onların çocukları mutlaka. Sadece özgür düşünüp, tabuların esiri olmadan. Zaten diyalektik de, "Babamızdan ilerde, oğlumuzdan gerideyiz" demiyor mu?

Peki bu arada Troçki hakkında bilgi sahibi olabildim mi?  Ne gezer!

Aptulika


29 Mayıs 2021 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 177



Nikolay Vasilyeviç GOGOL
 "Evlenme / Kumarbazlar"
İş Bankası Yayınları
Çeviri: Koray Karasulu
 (5. Baskı: Mayıs 2019)

Gogol ile ilk tanışmam çok küçük yaşlarda "Bir Delinin Hatıra Defteri" ismindeki tiyatro oyunuyla oldu. Hafızam beni yanıltmıyorsa Genco Erkal'ın oynadığı bu oyunu izlememiştim, (hoş izlesem de ne anlardım o da meçhul) çünkü daha ilkokula bile başlamamıştım. Ancak büyükler konuşurken ismi ilginç gelmiş ve aklıma yer etmişti. Daha sonraları 15 yaşıma geldiğimde Gogol'un "Palto" ve "Burun öykülerini okuyarak çok sevecektim. Sonraları bunu film olarak izlediğim "Müfettiş" takip edecekti. O günlerden bugünlere başta "Palto" ve "Burun" öyküleri olmak üzere yapılmış çizgi roman, film, radyo tiyatrosu uyarlamaları vesaire de dahil olmak üzere her neyi bulmuşsam takip etmişimdir. Kısacası Rus klasikleri içinde Gogol'un yeri benim için ayrıcalıklı ve de vazgeçilmezdir.

 Karikatür, mizah üzerine bir yetenek sınavı yapılsa beni de jüri üyesi yapsalar, elemeyi sadece Gogol okumamış olanlardan yaparım. Rus edebiyatı içinde mizahı gerçekçilikle ve zeka ile  buluşturan bu muhteşem adamın önemi yüzyıllar geçtikçe daha da iyi anlaşılıyor. Bu yüzden Gogol ile ilgili elime ne kitap geçerse teklifsiz okurum, bu kırk küsur yıldır süregelmiştir, hatta daha önce okumuş olsam da. 

Öyküleriyle ayrıcalıklı olan Gogol'un tiyatro oyunları da dikkate değerdir. İzleme olanağı bulamadığım "Evlenme" ve "Kumarbazlar" tiyatro oyunlarının kitabını bulunca tabiki okumadan geçemezdim. 

Tiyatroyu çok sevmeme karşın oyun metnini okumak bana hep zor gelmiştir. Öncelikle oyunculuğun esas olduğu tiyatroda, dekorsuz ve mimiksiz yazılı metni okumak bana hep sıkıcı gelmiştir. Ancak Gogol öyle bir büyük yazarki, onun oyununu okurken sahneleri gözünüzde canlandırıyor hatta oyuncuları görüyorsunuz. Bu iki oyunu okuduktan sonra durum mizahının ustası O Henry'nin (1) de Gogol'un rahleyi tedrisatından geçtiğini anlayacaktım. Amerikalı usta öykücü O Henry'nin mizah anlayışındaki matematik, özellikle "Kumarbazlar" oyunundaki kurgu ile ortaya çıkıyor. 

Gogol'un en sevilen komedilerinden biri olan "Evlenme"de ahlaki değerler ve görücü usulü çöpçatanlık müessesi alaya alınıyor. Oyun içindeki damat adaylarının nezdinde sınıfsal kimliklere mizahı bir bakış sunuluyor. 

"Kumarbazlar" oyununda ise zeka ve kağıt oyunu ustalıklarıyla kurulan entrikaların resmi geçidini izliyoruz. 

Aptulika

 (1) O. Henry (1862 –  1910 ) ABD'li öykü yazarı.  Hikayelerinde "durum mizahı" denilen bir anlayışı getiren yazarın eserleri sürpriz sonla biter. 

24 Ocak 2021 Pazar

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 162



Hüseyin Rahmi Gürpınar
 "Efsuncu Baba"
İş Bankası Yayınları
  (5. Baskı 2019)

İş Bankası Yayınları'nın yaptığı "Türk Edebiyatı Klasikleri" dizisi benim için büyük bir keyf ve keşif alanı oldu. Ne garip değil mi? Türk edebiyatı klasiklerini keşfetmek... işin en doğru tanımı, yeniden keşfetmek. Evet bir çok yaşıtım gibi ilk öğretim çağlarımızda edebiyat derslerinden biliyoruz ama okumadık. Okuduysak da ödev olarak verildi, bizlere "okuyun, özet çıkarın" dediler. Ana hiç kimse, "nasıl sevdiniz mi? Keyif aldınız mı?" diye sormadı. Açıkcası bir çoğumuz o eserleri derste özet çıkarılacak şeyler olarak gördük. Bir de "Çocuk Kitapları" diye ayrılmış, klasiklerin özet hali olarak çıkan kitaplar vardı. Ki bunlar hala da var. Bunlar hakkında bir pedagogla çocuk için ne yararı var diye, inatla tartışmak isterim. Okul öncesi çocuklar için yapılan "boyama kitapları" ve ilkokulun sonlarına doğru da onların önüne bu "özet kitaplar"ı sunmanın ne yararı olabilir? Bana kalırsa o boyama kitapları, çocukları resimden ve yaratıcılıktan uzaklaştırıyor, özet kitaplar da okumadan uzaklaştırıyor. 

İşte bu "Türk Edebiyatı Klasikleri" dizisi o okul yıllarımdaki travmayı bir nebze de olsa kırıyor ve keyif alınacak eserlerle gecikmeli de olsa buluşuyorum. Bu arada romanın dili de Engin Kılıç tarafından günümüz Türkçesine uyarlanmış olduğunu da belirtmeliyim. 


Binbirdirek'te iplik yapımında çalışan işçi Agop ve Kirkor isimli iki Ermeni vatandaşımızın tutkusu define peşinde koşmak. Bu tutku yüzünden akıl almaz maceralara girdikleri gibi, ellerinde olanı iki üç kuruşu da kaybederler.  Onların bu define bulup, zengin olma hayallerinin serüveninde karşılarına Efsuncu Baba Enveri çıkıverir. Onun da derdi define aramaktır ama Efsuncu Baba, büyü, simya, tılsım işleriyle uğraşan bir zattır. Alemin sırrını çözmek, yıldıznameler ona aileden gelen batıl itikatlardır ve hayatını da bunlar yönlendirir. Babadan kalma kütüphanesinde bulduğu bir kitapta İstanbul'un gömülü defineleri şifreli halde bildirilmiştir. Defineye ulaşmak için tılsımın kaldırılması için Binbirdirek'te saklı bir anahtar ve iki meleğe ihtiyaç vardır. İşte bu iki melekte orada karşılaştığı Agop ve Kirkor'dur. Onların kendisine gönderilmiş olan Lahur ve Mahur isminde iki melek olduğuna ciddi ciddi inanır. Ondan sonra da mizah yüklü, harika bir serüven başlar. 


Hüseyin Rahmi Gürpınar, natüralizm tarzında yazan bir yazar ama daha sonra çıkacak olan eleştirel toplumcu gerçekçiliğe ve gülmece edebiyatına da öncülük ettiğini söyleyebiliriz. Yazarın "Efsuncu Baba" romanı da feodalizmden modern bir topluma geçişteki sancıyı alaycı bir dille verir. 

İlk romanlarda yazarın anlatıma kendi fikirlerini de anlatıcı olarak katması alışıldık bir olaydır. Bunu "Efsuncu Baba" da da görüyoruz, yazar romanın sonundaki üç sayfada  Enver Paşa başta olmak üzere Osmanlı'nın son dönemindeki siyasi kişiliklere de eleştiriler getirir. Romanı, "Bu dünya, henüz büyük komik Moliere çağından üç adım ileri gitmedi. Daima üstadın ebedi komedyaları tekrarlanıp duruyor. Yalnız sahnenin dekorları değişti. Tarzlar başkalaştı. İnsanın mayası hep o maya... Kötülerler daha kurnazlaştı. Birbirini zarar verme  ilerledi. Fenalık büyüdü." sözleriyle bitiren Hüseyin Rahmi, aydınlanma, akıl ve bilimden yana yeni bir çağın kapılarının açıldığını vurgular. 

"Efsuncu Baba" romanını Hüseyin Rahmi 1924 yılında yazmış ve yayınlamış. Yani Cumhuriyet devriminin ilk yıllarında ve günümüzden yüzyıl önce. Kitabın hala güncelliğini koruyor olması ise acı verici. Ancak her şeye rağmen mizah gücümüzün derin köklerine inmemizi sağlayan bu eser bize umut vereceğe benzer. 

Aptulika
 



 
 
 


1 Ocak 2021 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 159



Arkadi Averçenko
 "Bir Safdilin Hatıra Defteri"
İş Bankası Yayınları
Çeviri: Mustafa Kemal Yılmaz
 (2018)

İsminin tam haliyle Arkadi Timofeyeviç Averçenko 1881 ile 1925yılları arasında yaşamış bir Rus yazar. Heybesinde eleştirmenlik, tiyatro dramaturgluğu da olan Averçenko, başlıbaşına bir mizahçı... hem de öyle böyle değil zamanının bir çok mizah dergisinde sabahlamış ve harika yazılar çıkartmış bir isim.   1908 yılında Satirikon adlı mizah dergisini kurdu ve yönetti. Averçenko’ya büyük ün getiren dergi çok geçmeden ülkenin en önde gelen mizah dergisi oldu. Adı 1913 yılından itibaren Novıy Satirikon olarak değiştirilen derginin yayımlanması Ağustos 1918’de Bolşevikler tarafından yasaklandı. Rusya'da Sosyalist devrim olmuş ve Averçenko yeni yönetimle ters düşecekti. 1919 yılında Sivastopol’a dönen Averçenko burada Beyaz Ordu yayını olan bir gazeteye düzenli yazılar yazdı. Yazar 1920 yılında da ülkesinden ayrılacak ve İstanbul'a göç edecekti. Edebi faaliyetlerini 1920’de göçtüğü İstanbul’da da sürdürdü. 1922’de Prag’a yerleşti. 1925’te gözünden geçirdiği bir ameliyattan sonra durumu kötüleşti. Aynı yılın Mart ayında yaşama veda etti. İşte "Bir safdilin Hatıra Defteri" de İstanbul'da geçen sürgün yıllarının üzerine kurulu hikayelerden oluşuyor. 

 Arkadi Averçenko, 1920’de Bolşeviklerin Kırım’ı istila etmesi nedeniyle İstanbul’un yolunu tutan Rus göçmenlerden biriydi. Bir Safdilin Hatıra Defteri’nde İstanbul’da ve bir sonraki durağı Prag’da geçirdiği günleri anlatır. Devrimden kaçan Rus soylularının hayatlarını sürdürmek için ilk defa çalışmak zorunda kalmaları ve yaşadıkları zorluklar inanılmaz bir mizahi üslupla veriliyor. Kitabı okurken o dönemin İstanbul'undan kareler bulmak istediğinizde sükutu hayale uğruyorsunuz. Zira olaylar daha çok Galata ve Pera civarında geçiyor. Hikayelerde yerli karekter olarak daha çok Rumlar yer almakta. 1920 tarihlerini düşünürsek o zamanlarda İstanbul işgal halinde ve kitapta bununla ilgili bir yaklaşım da yok.  Bu beklentilerimizi bulamasak bile kitabı okurken yazarın mizahi anlatımıyla kendimiz kaptırıp gidiyoruz.

"Bir Safdilin Hatıra Defteri" İstanbul'da Rus göçmenlerin yerleştiği Galata civarında geçiyor, bu sebeple de yerel halk olarak Rum vatandaşlarımızı buluyoruz. Kitapta yazarımız Galata civarında bir ev kiralıyor. Evin yanındaki büyük bir konakta da bir davet verildiğini görüyor. Yazarımız davet verilen sokağın önünden geçerken evdeki kadınların onu de davet etmesinden biraz çekiniyor, eh ne de olsa İstanbul'da bir paşanın haremine girmesi nahoş sonuçlar verebilir diye endişe ediyor. Ama içeri girdiğinde kadınların Avrupa'dan daha modern olduğunu görüyor. Hatta bu gördüğünün karşısında Avrupa'nın bile daha tutucu olduğuna kanaat getiriyor. Çünkü yazarımızın Galata'da tuttuğu kiralık ev, o dönemin Yüksek Kaldırım'ında ve evdeki balkondan da baktığında aşağıdaki manzara genelev sokağına bakıyor. Tabi hikaye bu kadarla da bitmiyor, bundan sonrası daha da komik. 

Arkadi Averçenko, "Bir Safdilin Hatıra Defteri"nde 1920'lerin İstanbul'unda bir Rus göçmeni olarak yaşadıklarını mizahi bir dille anlatıyor. Eserde 1920'lerin İstanbul'u ve işgal yıllarından bir doku bile yok, hatta İstanbul sadece bir fon olarak yer alıyor ama bir mizahçının güçlü anlatımıyla gülerek okumanız garanti. 

Aptulika

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...