İş Bankası Kültür Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İş Bankası Kültür Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ocak 2024 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 218



Joseph Roth
 "Aziz Ayyaş Efsanesi"
Çeviri: Regaip Minareci
 İş Bankası Kültür Yayınları
  (3. Basım Ekim 2023)

Sokakta ikamet eden ve köprü altlarında yatan evsiz bir adama gene onun gibi evsiz olan temiz giyimli bir adam  ona paraya ihtiyacı olup olmadığını sorar. Bu teklif karşısında şaşıran adam, "ben onurlu bir adamım bunu size sonra ödemek isterim ama sizi nasıl bulabilirim" der. Parayı verecek adam da evsiz olduğu için bir adres veremez ama ona bu parayı Azize Terasa'ya vermesini söyler. Bu garip adam Azize Teresa'nın hikayesini okuduktan sonra etkilendiğini ve Hıristiyan olduğunu söyler. Bu nedenle borcunu Azize Terasa'nın heykelinin olduğu Batignolles Şapeli'ne gidip orada bizzat Terasa'ya ödemesini söyler. 

Bunun üzerine gelen parayla kendine iyi bir ziyafet çeken berduşumuz, yanısıra gittiği bar ve cafelerde de kafayı bir güzel cilalar. Tabi para biter. Tesadüf bu ya bir hamaliye işi falan derken gene parayı bulur. Ondan sonra pazar günü kiliseye gidecek Azize Terasa'ya borcunu ödeyecektir. Ama haftalarca süren bu uğraş yanı sıra çıkan tesadüflerle gerçekleşemez. İlginç ve mizahi unsurlarla dolu bir örgü içinde macera sürer. 

Yazarımız Joseph Roth'un yapıtlarında yersizlik yurtsuzluk önemli bir yer tutar. Çünkü Avusturyalı yazarımız Avusturya - Macaristan İmparatorluğu'nun çöküşü  ve Avrupa'da faşizmin yükselişe geçtiği dönemde yaşamıştı. 1933 yılında Hitler'in iktidara gelişiyle gazetecilik yaptığı Almanya'yı terk ederek Paris'e göçmüştü. Burada sefalet içinde hatta bu kısa romanında olduğu gibi evsiz yurtsuz yaşamıştı. Politik açıdan kendini tehdit altında hissettiği ve ekonomik zorluklar yaşadığı bu dönemde yazdığı "Aziz Ayyaş Efsanesi" 1939'da yazılmış ve Joseph Roth da kısa bir süre sonra hayata veda etmiş. 

Böylesi acılı bir dönemi mizahi bir dille anlatan Joseph Roth, bu eserini öyle çok uzun da tutmamış, kitap toplamda tamı tamına 50 sayfa. Beşiktaş'ta para çekmek için gittiğim İş Bankası şubesinin içindeki kitapçıya gittiğimde indirim olduğunu öğrendim. Bir kaç kalın kitap aldım, arada bunu da bulunca arkasındaki etiketinde 30 TL ibaresini görünce hemen aldım. Öyle ya 30 liraya çay bile içemiyorsunuz. Kitabı eve giderken yolda okumaya başladım ve bitirdim. İyi ki çay içmemişim, zira bu kitabın keyfi hala sürüyor.  

Aptulika



22 Eylül 2023 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 213



Mihail Bulgakov
 "Ölümcül Yumurtalar"
Çeviri:Tuğba Bolat
İş Bankası Kültür Yayınları
  (12. Basım: Eylül 2022)
 
İlk okuduğum Bulgakov kitabı "Köpek Kalbi"ydi ve oradaki mizahi yaklaşıma bir anda tutularak çekim alanına girmiştim. Sonrasında birbiri ardına kitaplarını okumaya başladım, şimdi de bu kitabını görünce hemen atılacaktım. 
Kiev'li yazar Bulgakov bu romanını 1924 yılında Stalin'in iktidara geldiği dönemde yazmış ama roman 1928'de geçen bir bilim kurgu eseri. Mihail Bulgakov sosyalist sistemle ilişkisi (özellikle de Stalin döneminde) ara sıra nane molla vaziyetlerde olmuşsa da onu Sovyet edebiyatı içinde tanımlayabiliriz. Tüm önyargıların aksine 1917 Sovyet Devrimi getirdiği sosyalist düzen içinde sanat alanında da yeni tavırların tarzların filizlenmesine neden olmuştu. Tahmin edilenin aksine çok önemli bilim kurgu eserleri de bu sosyalist devrimin ilk yıllarında ortaya çıkacaktı. "Ölümcül Yumurtalar"da bunlardan biri ama bir o kadar da sistem eleştirisi yapan bir bilim kurgu. İktidarın ve bilimin kötüye kullanılması ve bunun sonuçları üzerinden yapılan bir sistem eleştirisi. 

Romanın kahramanı bir zooloji profesörü olan Persikov canlı organizmaların üreme hızlarını arttıran bir deney yapıyor. Bunu yapmasının sebebi de tavukları kırıp geçiren bir salgının olması. Böylece bulduğu kızıl ışın sayesinde tavuklar laboratuarda üretiliyor ama devleşiyor, sonrasında da olanlar oluyor. Bu anlatım içinde mizahi bakışla harika bir bilim kurgu anlatımı oluşuyor. 

Bu kitabı bitirdikten sonra Aldous Huxley'in 1932'de yazdığı "Cesur Yeni Dünya" isimli başyapıtını okumaya başladım ve Bulgakov'un "Ölümcül Yumurtalar" romanının nasıl bir öncü görev yaptığını anladım. 

 Aptulika


29 Nisan 2023 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 204

Gwendolyn Brooks

"Maud Martha"

Çeviri : Didar Zeynep Batumlu
İş Bankası Kültür Yayınları
  (1. Basım: Şubat 2023

 Yeni tanıştığım ABD'li siyahi kadın yazar Gwendolyn Brooks, aslında bir şair, "Maud Martha" da yazdığı tek roman. Okuduktan sonra yana yakıla başka romanlarını da okumak istiyorsunuz ama her şey bu tek kitapla bitiyor... eğer şiirleri dilimize çevrilirse bu boşluğu doldurabiliriz. Kansas doğumlu Brooks 1950 yılında Pulitzer ödülünü kazanan ilk siyahi (Afro Amerikan) şair olmuş. 1953 yılında da bu tek romanı olan "Maud Martha"yı çıkartmış. 

"Maud Martha" bana Sevgi Soysal'ın "Tante Rosa"sını hatırlattı. Her iki romanda da yazarların yaşamıyla izler var; birinde ABD'li bir siyah, diğerinde de sarışın bir kadın. Yani her ikisinde de toplumun genelinde öteki kalmak. İkinci romanında Sevgi Soysal bunu çok güzel bir akıcılıkta sunmuştu. Açıkcası Gwendolyn Brooks da bir hayatı öyle güzel bir akıcılıkta anlatıyor ki, su içer gibi okuyorsunuz. Burada yazarın şair olması da dilin şiirsel bir akıcılıkta sunulmasına neden olmuş. 

Siyah bir kadının 1920'lerden 1940'lara kadar süren olgunlaşma süreci  aktarılırken ırk, sınıf ve toplumsal cinsiyet meseleleri de  işlenmiş. Bu yapılırken "beyazlar bizi şöyle eziyor." türünden bir yaklaşım yerine mizahı ve ironiyi kullanmış. Irk ayrımcılığı, yoksulluk, savaş (1) ve bir de buna eklenen evliliğinin yarattığı hayal kırıklığına rağmen Maud Martha mutsuz bir kadın değildir. Yaşadıklarına rağmen hayattan mutlu anlar çıkarmayı başaran bir kadındır.

Bu arada Maud Martha siyahi bir kadındır ama ırk ayrımında sadece beyazlarla değil, daha açık tenli siyahların önyargılarıyla da mücadele etmek zorundadır. Siyahların arasındaki bu ten rengi hiyerarşisi de Brooks'un romanında çok güzel verilmekte. 

Aptulika


(1) Maud Martha romanındaki savaş yılları: İkinci Dünya Savaşı yılları. Romanda bir bölümde gıda kısıtlılığından bahsedilir ve ekmeğin karneyle satıldığı vurgulanır. Yahu biz o savaşın neredeyse göbeğinde yer aldık, iki arada bir derede savaşa girmedik ama yoklukları yaşadık. Ama be kardeşim okyanus ötesindeki ABD'de bile o savaş yıllarında ekmek karnesi olmuş. Aradan nerdeyse yarım asırdan fazlaca zaman geçti bizim sağ politikacıların İnönü'ye çamur atmak için ekmek karnesi dillerinden düşmüyor... Hatta şu an bile. 



26 Kasım 2022 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 199

Hasan Hüseyin
 "Haziranda Ölmek Zor"
İş Bankası Kültür Yayınları
  (1. Basım 1977 - Bilgi Yayınevi)
Yeni Basım: Mayıs 2022


Bir iki hafta önce yeni bir eve taşınma olayı yaşarken kitaplarım arasında hatırı sayılır bir yeküne sahip şiir kitaplarım olduğunu farkettim. Üstelik bu kitapların neredeyse hepsi kırk yıl önceden alınmış kitaplar. Günümüzde şiirden ne kadar uzaklaştık, kimileri buna şiir artık ömrünü tamamladı gibi teraneler de edebiliyor ya neyse. Ancak geçen hafta aldığım bir şiir kitabıyla bu buluşmayı tekrar sağladım. Kitap bir haftadır masamda duruyor ve her gece bir şiiri okuyor ve bir kez daha o yıllar önceki keyfe varıyorum. 
Bu Hasan Hüseyin'in uzun bir aradan sonra yeniden basılan bir şiir kitabı. Aldığım bilgiye göre şairin tüm külliyatı yeniden yayınlanacakmış. 


Lise yıllarımda, yani 1970'lerin ikinci yarısında tanışmıştım Hasan Hüseyin'le. Ancak bu tanışma onun şiir kitaplarıyla olmadı en başında; o dönem gittiğim bir Rahmi Saltuk konserinde olacaktı bu tanışma. O dönemin sol rüzgarlarında devrimci ve protest müziğin temsilcisi Rahmi Saltuk sazıyla tek başına sahneye çıkar ve izleyici koltukları bir parka tarlasına dönmüş vaziyet alırdı. Gene aynı dönemin bir büyük ustası da Ruhi Su idi ve o da sazıyla tek başına sahneye çıkardı ama bize biraz daha çağdaş ve çok sesli (korosuyla) müziğin izlerini sunardı. İşte o dönemde Rahmi Saltuk'un "Acıyı Bal Eğledik" isimli bir şarkısı fena halde kafama takılacaktı. Dinlerken sözler müziğin ötesinde kafama mıh gibi çakılacaktı.

O konserden sonra bu parçayı Selda'nın "Vurulduk Ey Halkım" LP plağında duyduğumda vazgeçemediğim bir şey haline gelecekti. Bu şarkının Hasan Hüseyin'in şiirinden bestelenmiş olduğunu da anlayınca hemen birbiri ardına kitaplarını alacaktım. İlkönce o dönem üç baskı yapmış olan "Acıyı Bal Eğledik" ile başladı yolculuğum. Ardından "Filizkıran Fırtınası" ve "Kelepçemin Karasında Bir Ak Güvercin" derken o efsanevi "Kavel" kitabı gelecekti. Kavel bir fabrikanın ismi ve burada yapılan grevi bizzat işçilerin arasında o direnişe katılarak bir şiire ve nihayetinde bir destana dönüştürmüştü, Hasan Hüseyin. 

Aradan o kadar zaman geçmiş olmasına rağmen Hasan Hüseyin şiirleri her daim benim için özel olmuştur. Ancak geçen zaman içinde onun kitaplarının yayında olmaması beni üzüyordu. Hoş onun şiirleri Ahmet Kaya, Haluk Levent şarkılarında bestelenmiş olsa da Hasan Hüseyin ismi neredeyse bilinmezler arasına giriyordu. Şiirimizin bu önemli isminin hakettiği yeri bulamadığına kendimce kahroluyordum. Geçen yıl Halk TV'de yayınlanan Serhan Asker'in "Görkemli Hatıralar" programında Hasan Hüseyin'in şiirleri gündeme gelince, şairin kitapları tekrar aranır oldu. Bu alanda kolları sıvayan İş Bankası Yayınları, "Modern Türk Edebiyatı Klasikleri" dizisinde Hasan Hüseyin kitaplarını bir bir yayınlamaya başladı ve çok da iyi bir işe imza attı. 

Hasan Hüseyin'in şiir kitaplarından bir çoğunu Lise yıllarımda almışımdır ama şu an elimde üç kitabı elimde kalmıştır. Her bir kitaptaki şiirleri fena halde hatmetmişimdir hatta bir çoğunu da ezberlemişimdir ama "Haziranda Ölmek Zor" şiirinin ayrıcalığını neredeyse bu günlerde daha iyi anlayacaktım. Yaz aylarında bir arkadaşım bana Grup Yorum'un Hasan Hüseyin şiirinden bestelediği "Haziranda Ölmek Zor" şarkısını dinletmişti. Öyle güzel bir yorumdu ki, o yıllar önce okuduğum şiirle tekrar buluşacaktım ve anlamına daha da iyi varacaktım. İşte bu yüzden İş Bankası Yayınları tarafından çıkan Hasan Hüseyin külliyatının yeniden basılanlarında "Haziranda Ölmek Zor"u hemen alacaktım. 

3 Haziran 1963 tarihinde Nazım Hikmet vefat ediyor ve bu şiirin ortaya çıkışı böylece başlıyor. 
Bir şairin bir büyük ustasına yazdığı bir destan ama sadece o kadar mı? İsterseniz sözü Hasan Hüseyin'e bırakalım: 

"...Duyuyorum ki Nazım Hikmet ölmüş. Bir sanatçı için, böyle bir haberi soğukkanlılıkla karşılamak olanaksız! 


'Hava leylek ve tomurcuk kokuyor
 uy anam anam
haziranda ölmek zor' 


dizeleri dökülüyor dudaklarımdan.
2 Haziran 1970... Duyuyorum ki Orhan Kemal ölmüş. Yine aynı dizeler, yine kendiliğinden...
1976'ya değin, bu tür acılarla doldum; dizeler beni bir kitaba zorluyordu. İşte, Haziranda Ölmek Zor böyle oluştu ve 1977 Ocak ayında basıldı." 


İşte böylece bir büyük yapıt ortaya çıkmış. 
Tabi bu kitapta. sadece bu şiir değil, benim için kırk yıl öncesinden önemi olan ve bugün de etkisini sürdüren "Ulanı da Karacaoğlan Ulanı" ve "Ben Güzeli Zeynep'ledim" şiirleri de ayrıcalıklıdır. Bu arada yıllar sonra tekrar okuduğumda " Müzikli Düşünceler" şiiri de dikkatimi yeniden çekenlerden biri olacaktı. 

Hasan Hüseyin şiirleri benim için "Toplumcu Empresyonizm" gibi bir şey. O empresyonizm ressamlar doğadan izlenimleri resmetmesi gibi Hasan Hüseyin de yaşamdan ve toplumsal mücadelen izleri izlenimleri şiirlerine aktarıyor. Bu arada neredeyse yarım yüzyıl sonra bile bu izlenimler hem samimiyeti hem de gerçekliğiyle yaşıyor. 
 

Aptulika



28 Mart 2021 Pazar

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 168



Carson McCullers
 "Yalnız Bir Avcıdır Yürek"
İş Bankası Kültür Yayınları
Çeviri:Mehmet H. Doğan
  (2017)

 Carson McCullers ile iki ay önce bir tanıştım ve ardı ardına kitaplarını birbiri ardına götürdüm. Her şey bir tesadüf eseri "Altın Gözde Yansımalar "romanını elime almamla başladı. Açıkcası bir iki sayfaya söyle bir baktıktan sonra sıkılarak, bırakacağımı bile sanmıştım. İtiraf edeyim ki bu tip kitap isimleri beni gıcık edecek nitelikteydi. Hoş bunların hepsi de İngilizce orijinaline sadık olarak yapılmış Türkçe çeviri başlıklardı. 

"Altın Gözde Yansımalar"ın ardından hikaye tarzında kaleme aldığı "Küskün Kahvenin Türküsü" ile devam ettim. Kitapla aynı adı taşıyan bir nevi novella diyeceğimiz uzun öykü gene de bir roman tadındaydı. Bana kalırsa Carson McCullers kelimenin tam anlamıyla bir romancı, hikaye hiç onun işi değil. Zaten yazmaya kalktığında da hikaye ister istemez roman oluyor. 

Bu iki kitabın ardından Güney Amerika'dan insan galerisi diyebileceğim, "Kadransız Saat" romanını okuyacaktım. Bu üç kitabın ardından da en son olarak "Yalnız Bir Avcıdır Yürek" romanını okudum. Böylelikle de yazarın dilimize çevrilmiş bütün eserlerini okumuş oldum. Ben her ne kadar en son bu kitabı okumuş olsam da bu roman yazarın ilk eseriymiş. Kitabın bana göre tek handikapı romanın kahramanlarının sayıca bolluğu oldu. Diğer eserlerindede bol karekter olsa da en çok beş karektere yoğunlaşıyordunuz. Burada ise kahramanlar o kadar bol ve öyküleri birbirinin içine geçiyor. Bu oldukça keyifli ama kitap vaktinizi fazlasıyla alıyor. Bunca kahramana rağmen herkesin sevgi ve saygısını kazanan sağır adam toparlayıcı etkide. Bir de siyahi bir doktor var ki, oldukça ilgi çekici, Marksist dünya görüşüne sahip bu doktor çocuklarından birine de Karl Marks adını vermiş. Romanın 14 yaşlarındaki kız karekteri ise bizzat yazarın kendisi. Zaten bu yüzden "Yalnız Bir Avcıdır Yürek" romanı aynı zamanda yazarın otobiyofrafisi gibi de.  

Aptulika


20 Şubat 2021 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 166


 
Carson McCullers
 "Kadransız Saat"
İş Bankası Kültür Yayınları
Çeviri: Can Moralı
  (2019)

İlk defa dinlediğim ve beğendiğim bir grup olursa, hemen onların bütün albümlerini merak eder ve dinlerim. Bu hiç kuşkusuz bütün eski kuşak rock dinleyicileri için takıntılı bir alışkanlıktır. Bende bu takıntı sadece müzikle sınırlı kalmıyor, kitaplarda da sürüyor. Üç hafta önce elime geçen Carson McCullers'in "Altın Gözde Yansımalar" romanının ardından "Küskün Kahvenin Türküsü" isimli öykü kitabını da okuyacaktım. Bu hafta da yazarın "Kadransız Saat" romanını okudum. Şimdilik bu yazarın dilimize çevrilmiş bir kitabı daha var ama kendimi tedavi etmek adına okumamak için şimdilik direniyorum, sonuç ne olur, açıkcası tam bilemiyorum. 

Geçen hafta McCullers'in "Altın Gözde Yansımalar" isimli romanını tanıtmıştım. Bu hafta yer verdiğim " Kadransız Saat" ise yazarın 1961 yılında yazdığı son romanıymış. Benim başlangıç yaptığım "Altın Gözde Yansımalar" ve ardından okuduğum "Küşkün Kahvenin Türküsü"ne bakarsam, bu roman bir kreşendo etkisinde gümbür gümbür bir finale yakışıyor. Şimdi romana girmeden önce yazarla ilgili biraz bilgi vermem gerektiğini düşündüm. Hoş geçen haftaki yazımda da biraz bahsetmiştim ama yayınevinin tanıtımından ufak bir alıntıyla biraz daha tanıtmam gerektiğini düşündüm. Buyrun o tanıtım yazısından alıntıyla Carson McCullers:

"1917 yılında Georgia’nın Columbus şehrinde doğdu. Beş yaşından itibaren piyano dersleri almaya başladı. 17 yaşında New York Juilliard School of Music’e müzik eğitimi için gitti, ancak okula devam etmeyerek kendini yazı çalışmalarına verdi. Columbia ve New York Üniversiteleri’nde yaratıcı yazım dersleri aldı. Story dergisinde öyküleri yayımlandı. 1937 yılında pek başarılı olmayan bir yazar olan Reeves McCullers ile evlendi. 30’lu yaşların başında geçirdiği felç nedeniyle sol tarafını kullanamayan McCculers 1967 yılında öldü." 

Kitabı okuduktan sonra bir arkadaşıma önerirken kitabın kapağını göstererek soldan sağa romandaki ana kahramanları birer birer saydım. Arkadaşımda bana, "Ben böyle romanı tek çizimde sunan kapak görmedim." diyerek nazire yapacaktı. Kitap kapağı, ilgimizi çekmek ve merak uyandırmak içindir ama romanı bütünüyle anlatması beklenmez. Bu kapakta da öyle, okumadan önce baktığımızda, hafif soyut denilebilecek ve renklerle ifade edilmiş dört figür karşımızda arzı endam ediyor. Bu görüntü açıkcası romanla ilgili merak uyandırmak dışında bir bilgi vermiyor. Kitabı okuyup bitirdiğinizde ise karşınızda romanının resimsel özetini buluyorsunuz. Özellikle İş Bankası kitaplarının kapaklarını yapan Birol Bayram'ın bu ustalığını kutlamak isterim. 

Carson McCullers 1961'de yazdığı bu son romanında ABD’nin Güney ve Kuzey eyaletleri arasındaki çatışmanının iç savaş sonrasında da bir kopuşu andırır şekilde sürdüğü 1950'li yılların tutucu ve gerici Güney eyaletlerinden birine gidiyoruz. Dört karekterin üzerinden akan roman ırk, sınıf ve adalet konusuna derin bir bakışı sunuyor.  Georgia eyaletinin küçük bir kasabası olan Milan'da 1950'lere gelinmiş olsa da ırk ayrımı hala hayatın akışındadır. Güney'in muhafazakar ortamında kasabanın dört insanının yaşama bakışları ve sınıfsal konumları farklı olsa da romanın akışı içinde hayatları birbirine bağlanır. 70'li yaşlarında eskilerin dirayetli siyasetçisi Fox Clane, tam anlamıyla Güney'in gerici değerlerinin savunucusu. Fox Clane her ne kadar eski dönemlerdeki gibi şahin olamasa da siyah ile beyazın aynı okullara gittiği Kuzey eyaletlerindeki değişime direniyor ve bir yandan da Güney bayrağının ilan edeceği bağımsızlık hayallerinde. Eski siyasetçi Yargıç Clane her ne kadar siyasete bir şahin olarak dönmenin düşleri içinde olsa da çok sevdiği torunu Jester ise ondan çok farklı düşünmektedir. Torun Jester'ın da yakınlık kurduğu mavi gözlü siyahi genç Sherman Pew ise ait olduğu yeri bulmaya çalışan biri. Dördüncü karekter ise orta yaşlarına gelen J.T. Malone. Bir eczacı olan J.T. Malone, hiç beklemediği bir anda kanser olduğunu öğrenenen biri. Yaşlandığını hisseden Malone, bir de bir senelik ya da 15 aylık bir ömrü kaldığını öğrenecektir. Yargıç Clane'in yakın dostudur ama o kadar şahin değildir ama adalet konusunda da çok ilgili olmayan sıradan bir Amerikalıyı simgeler gibidir.   

Yukarda kısaca anlattığım bu dört karekterin iç içe geçen öyküleriyle ABD'nin ırk ayrımı, sınıf çelişkileri, tutucu - ilerici çatışması, hak ve adalet konuları çok güzel işleniyor. 

Aptulika


13 Şubat 2021 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 165



Carson McCullers
 "Altın Gözde Yansımalar"
İş Bankası Kültür Yayınları
Çeviri: İpek Babacan
  (2. Baskı: 2017)

Bu kitabı ne bir tavsiye ne de bir meraktan hareketle alıp okumadım. Carson McCullers hakkında da en ufak bir bilgim yoktu. Hatta  asıl okumak istediğim yazar Wirginia Wolf''du. Bu sebeple kitaplara bakarken karşıma bu kitap çıkacaktı, yani niyetim Wolf ya da bir başka kadın yazarın romanını okumaktı. Kitaba şöyle bir bakarken, arka kapaktaki tanıtımda yazarın resmini görüp, "Büyük ihtimalle sıkılıp, bırakırım" diye bile düşündüm. Resime baktığımda kırılgan bir kadın yazarla karşı karşıya olacağım ön yargısı hakimdi. Yazarın ABD'nin güney eyaletlerinde yaşamış olduğunu öğrenmem beni kitabı okumaktan iyice uzaklaştıracaktı. Şöyle bir ilk sayfaya bakayım derken, bir anafora takılır gibi okuyup bitirecektim.

1917 ile 1967 yılları arasında yaşayan Carson McCullers, kısa ömründe bol sağlık sorunu geçirmiş ve bolca da yazmış. Dört roman, bir kısa roman, iki oyun, yirmi öykü ve bir o kadar da şiir ve denemeler yazan sanatçının bazı eserleri de sinemaya uyarlanmış. 

Yazarımızın Güneyli bir kadın yazar olduğunu söylemiştim. ABD'nin muhafazakar eyaletlerinden çıkmasına rağmen McCullers, tutuculuğa meydan okuyan sıra dışı bir yazar. 1941 yılında yazdığı bu roman barış zamanında ABD'nin güneydoğu eyaletlerinden birinde bir ordugahta beş kişinin hayatını işliyor.

"Altın Gözde Yansımalar"dan sonra yazarın "Küskün Kahvenin Türküsü"nü de okumaya başladım. Onu da bitirdikten sonra şimdi de "Kadransız Saat" isimli romanına başladım. Carson McCullers'in muhafazakarlığı, kasabalılığı ve ahlaki tutuculuğu sorgulayan çok değişik bir anlatımı var. Romanlarında anlattığı karekterlerinin portrelerini sunarken, onları birbirine bağladığı öykü örgüsüyle bizi etkisi altına alıyor. Yeni okumaya başladığım "Kadransız Saat" ise ırk, sınıf ve adalet konusunda keskin eleştirileri barındırıyor. ABD'nin ırk ayrımcığının en yoğun olduğu güney eyaletlerinden bir kadın yazarın ırk ayrımcılığına karşı çıkan ve sorgulayan bir konuyu işlemesi de dikkate değer olsa gerek. 
 
Aptulika

20 Aralık 2020 Pazar

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 157



Oscar Wilde 
 "Önemsiz Bir Kadın"
İş Bankası Yayınları
Çeviri: Pınar Dua Deveci
 (5. Baskı: 2020)

Hasan Ali Yücel Klasikleri Dizisi'nden çıkan Oscar Wilde'ın tiyatro oyunu "Önemsiz Bir Kadın"ı  geçen hafta sokağa çıkma yasağının olduğu gün okudum. Bu yıl korona yüzünden ne konser ne de bir başka etkinlik yapılamadı, tiyatro da bunlardan biriydi. Hani bu salgın döneminde tiyatro oyunları sergilenemese de benim için zaten on yıldır tiyatro izlemiyor olmak acı vericiydi. Şimdi pandemi döneminde bu eksikliği bir kez daha anladım. Artık şu dönemi atlatabilirsek, aradaki açığı kapatıp, tiyatro oyunlarını takip etmek niyetindeyim.

Oscar Wilde, 1854 ile 1900 yılları arasında yaşamış olan İrlandalı bir yazar. "Dorian Gray'in Portresi" isimli romanı başyapıt olsa da şiir ve öyküleri de göz ardı edilemeyecek kadar önemlidir. Öykülerini de beslediğini düşündüğüm masalları vardır ki, okumamış olmak başlıbaşına bir büyük eksikliktir. Masal türünün çocuklar için olduğunu hangi çok bilmiş çıkardıysa halt etmiş. Oscar Wilde'ın masal türünde yazdığı "Mutlu Prens" kitabı benim başyapıtımdır. (Her ne kadar bu isim "Küçük Prens" ile karıştırılabilirliğine üzülsem de) Oscar Wilde'ın "Mutlu Prens"indeki masalları yetişkinler  keyifle okuyabilir. Çocukların da okuyabileceği söylenen bu kitabın kimler için olduğunu Wilde, “Yediden yetmişe çocuk ruhlu insanlar, şaşırma ve sevinme gibi çocuksu yetilerini koruyanlar” diyerek açıklıyor. 

Oscar Wilde'ın tanınmış eseri "Dorian Gray'in Portresi" bir başyapıt olsa da yazarın tek romanıdır. En çok ürün verdiği alanlar şiir ve tiyatro oyunları olmuştur. Benim bildiğim 9 tiyatro oyunu kaleme alan Oscar Wilde'ın bu konudaki eserlerinden bazıları da ülkemizde yayınlanmıştır. Bu haftaki kitabımızda onlardan biri olan : "Önemsiz Bir Kadın".

19. yüzyılın estetizm hareketinin temsilcisi olan Oscar Wilde, alaycı ve ironik anlatımıyla Victoria döneminin ahlaki anlayışına eleştirel bir sahne oluşturuyor. Britanya'nın asil ünvanlı soylularının mekanındaki dekorda zenginler ile yoksulların sınıfsal farklılıkları verilirken, gelecek devrimin arifesinde çürümeyi dönemin muhafazakar duvarlarını yıkarak veriyor. Oyundaki karekterlerden Bayan Hester Worsley bir Amerikalı ve İngiliz soylularının kır evine konuk gelmiş. Bu bir anlamda yeni bir dönemin habercisi olarak konulmuş bir metofor gibi. Üreten sınıfların da tarih sahnesine çıkışını da temsil eder gibi oyuna girip soylu sınıfın  çürümüşlüğünü ortaya döken Worsley'in de bir süre sonra  ahlaki tutuculuğu ile karşılaşıyorsunuz. 

Aşk ve evlilik; masumiyet ve erdem; zenginlik ve yoksulluk üzerine giden "Önemsiz Bir Kadın" oyununda muhafazakar ahlak anlayışının iki yüzlülüğüne ve sınıfsal çürümüşlüğüne (oyundaki politikacı ve din adamı karekterlerine de dikkat) eleştirel bir tavır sunuluyor.

ilk olarak 19 Nisan 1893'te Londra'da Haymarket Tiyatrosu'nda oynanan bu tiyatro oyunu aradan yüz küsur yıl geçmesine rağmen  (sağ muhafazakar anlayıştaki)  geçerliliğini hala koruyor. 

Aptulika



Not: Oyunu okuduktan sonra tiyatro oyunun 1970'li yıllarda yapılmış radyo tiyatrosu halini aşağıdaki videodan da takip edebilirsiniz. 



28 Kasım 2020 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 153



Stephen Crane
 "Canavar"
Uzun Öykü (Novella)
İş Bankası Kültür Yayınları
Çeviri: Osman Çakmakçı
 (2020)

Yeni tanıdığım ve sevdiğim bir yazar olunca, bir biri ardına diğer kitaplarını da okumaya başlarım. Stephen Crane için de böyle oldu. Bu yazarın şu anda dilimize çevrilmiş iki eserini buldum... işte onlardan biri. 

"Sokak Kızı Maggie"de New York'un arka sokaklarını bize yansıtan Crane bu seferde ABD'nin ırk ayrımına el atmış. Yazar 1898 yılında yazdığı "Canavar" isimli novellasında, ABD'de hala yansıması süren siyahi insanlara ayrımcılık farklı bir bakışla eleştirel bir şekilde sunulmuş. 

Deri rengi, kökenleri ile insanları ayırmak insanlığın bitmeyen belası. ABD'de siyahi insana yapılan ayrımcılık bugün her ne kadar azalsa da hala sürmediğini söylemek de olanaksız gibi. Stephen Crane, bu konuyu yüzyıl öncesinden ele almış ve bizi de tedirgin edecek ( kendimizi sorgulayacağımız ) bir noktaya taşımış. 

 Stephen Crane, "Canavar" isimli eserinde New York yakınlarında yer alan Whilomville adlı kurgusal bir kasabada ırk ayrımına farklı bir bakış getirerek bu ayrımcılığa meydan okuyor. ABD'nin tarihinde siyahilerin ikinci sınıf vatandaş sayıldığı bilinir. Ayrımcılığın, ırkçılığın en had safhada olduğu yıllarda bir siyah, beyaz ırktan bir çocuğu kurtarmak uğruna yangının ortasına dalar. O siyah adam çocuğu kurtarır ama feci şekilde yanar ve suratı tanınmaz hale gelir. Şimdi kitabın tanıtım yazısından bir alıntıyla olayı açayım:
"Köleliğin kaldırılmasıyla birlikte siyahilere duyulan nefretin ayyuka çıkması yetmezmiş gibi, siyahi yardımcı Henry Johnson’ın da korkulan bir “canavara” dönüşmesiyle karakterler arasındaki bütün ilişkiler değişir. Görünen o ki bir insanın yüzünü kaybetmesi, toplumda ona atfedilen rolü de kaybederek tanınmaz hale gelmesi demektir. Yazar ise asıl canavarın Henry mi, yoksa kendinden olmayanı nefretle dışlayan toplum mu olduğuna karar vermeyi okuruna bırakır."

Stephen Crane'ın "Canavar" kitabı bizi gene empresyonist bir tablonun içine atıyor. Bu tabloda sosyolojik renklerle bu konudaki görme biçimlerimizi değerlendireceğiz.

"Canavar" novellasında Stephen Crane'nın ırk ayrımcılığına bir beyaz olarak yüzyıl öncesinden karşı duruş ve  ilerici yaklaşımını da övgüye değer buluyorum. 
 
 Aptulika
 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...