nazım hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nazım hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Temmuz 2024 Çarşamba

Bir Ömür Dostlar Tiyatrosu



Bu Çarşamba sabahı uyanıp, sosyal medyaya baktığımda Genco Erkal'ın sayfasında şöyle bir şiirle karşılaşacaktım: 


 Hoşça kalın

dostlarım benim 

hoşça kalın!

Sizi canımda

canımın içinde, 

kavgamı kafamda götürüyorum.

Hoşça kalın

dostlarım benim

hoşça kalın...

Resimlerdeki kuşlar gibi

dizilip üstüne kumsalın, 

mendil sallamayın bana.

İstemez... Tek hecesiz elveda. 


Bu Nazım Hikmet'in "Veda" şiirinden bir bölümdü ama bu sefer etkisi ve öznesi farklıydı. Zorlu ve amansız bir rahatsızlıktan sonra hayata veda ederken Genco Erkal bize veda etmeden gitmeye gönlü razı olmamıştı. O Türkiye'nin çalkantılı, zorlu yıllarında bizi yalnız ve umutsuz bırakmamıştı ve yaşamını sonlarken de bizi vedasız bırakmayacaktı. İşçi sınıfına, özgürlüğe, savaşsız ve sömürüsüz bir dünya özlemime adanmış bir ömür sanatla buluşarak hayatımıza boyut katmıştı. 


Liseye başlamamla birlikte yepyeni bir dünya ile tanışmıştım. O yıllarda yayımlanan Zekeriya Sertel'in "Mavi Gözlü Dev" kitabı elimden düşmüyordu. Nazım Hikmet'in hayatı üzerine yazılmış bu kitapta şiirleri de bulunmaktaydı. Böyle olunca  kitap okunduktan sonra da elimden düşmez olmuştu. Ardından diğer şiir kitaplarını edinip, evde sesli sesli okur olmuştum. İşte o zaman diliminde Genco Erkal'ın sesinden Nazım şiirlerini duyacaktım. Şiirin okul müsamerelerindeki gibi hamaset dolu haykırışlarla okunmayacağını anlamıştım. İç sesiyle okunan ve her mısranın bir ruhu ve ritmi olduğunu kavrayacaktım. Ardından da dönemin politik rüzgarı içinde Brecht ve epik tiyatro ile tanışacaktım. Deneysel yaklaşımıyla tiyatro bir devrim yaşıyordu. Bu tutkumu en iyi besleyen de Dostlar Tiyatrosu olacaktı. Orada öyle unutulmaz güzel oyunlar izledim ki, say say bitmez ama aklımda kalanlar Bilgesu Erenus'un yazdığı "İkili Oyun" ve "Brecht Kabare" olacaktı. 1977 ve 78 tarihlerindeki bu  oyunlardan sonra lise bitmişti ve 1980'lere geldim, artık üniversitedeydim ve 1983 yılında Brecht'in "Galileo Galilei" oyunu gelecekti. Bu eserde müzikleri Bulutsuzluk Özlemi'nden Nejat (Yavaşoğlu) yapmıştı ve her gece sahnede yer alarak tiyatro ile rock (akustik olarak) buluşuyordu. 

Dostlar Tiyatrosu denildi mi, akla elbetteki Genco Erkal gelir ama o zamanlar geniş ve usta bir kadrosu vardı. Mehmet Akan, Macit Koper, Zeliha Berksoy  ve daha niceleri Dostlar Tiyatrosu'nun epik tiyatronun neferleri gibiydiler. Dostlar sadece bir tiyatro sahnesi olmanın ötesinde diğer sanat dallarına da kapı açıyordu; o yıllarda. Ruhi Su'nun gençleri yetiştirerek kurduğu "Dostlar Korosu" da burada filizlenecekti. Sonraları bu tiyatro mali zorluk içine girse de Erkal tek kişilik oyunlarla bu tiyatroyu sürdürdü, Öyle ki 55 yıldır bugüne kadar Dostlar Tiyatrosu devam etti. 

Şimdi bugün Genco Erkal'ın ölüm haberinden sonra bir muhasebe yaparken aklıma siyah beyaz TRT TV'si günleri geliverecekti. Yıl 1974 ve TRT'de yayınlanan Televizyonda Tiyatro'da  Gogol'un eseri "Bir Delinin Hatıra Defteri"ni izlemiştim. Şaka gibi ama o zamanlar Gogol TRT'de yer alabiliyormuş ve ben Gogol ile ilk kez bu oyunla tanışacaktım. Ardından benim çizerliğimi, mizah dünyamı şekillendiren "Müfettiş", "Palto" ve "Burun" gibi Gogol yapıtları böylece hayatıma girecekti. İşte bana bu alemi açan tiyatro eseri "Bir Delinin Hatıra Defteri"nde oynayan sanatçı Genco Erkal'dı. 

Genco Erkal, 1980'lerin başında Ali Özgentürk'ün "At" ve Zeki Ökten'in "Faize Hücum" filmlerinde de oynayacaktı. Her ikisini de büyük bir ilgiyle izlemiştim... hele ki "At" filminde unutulmazlarım arasına girmişti. Tiyatroda severek izlediğim bir oyuncuyu sinemada izlemek istemezdim ama Genco Erkal aynı keyfi bana verecekti. Eh hani bu biraz sinemada Brechtvari epik - politik anlayışın da kapısını açacaktı... "Asiye Nasıl Kurtulur","Zengin Mutfağı", "Talihli Amele" gibi filmler de açılan bu kapıdan sinemamıza taşınacaktı. 

Genco Erkal hayatı boyunca sahnede oldu. Kimi zaman tek başına, kimi zaman müzikli kabarelerle kimi zaman da senfonik orkestra ile Fazıl Say'ın "Nazım Oratoryosu"nda Nazım Hikmet'in şiirlerine ses verecekti.  

Bugün dolu dolu bir yaşam bitti demek istemiyorum, zira bitmedi. O öyle bir ışık yaktı ki Prometheus gibi. O ışık karanlığın gözünü kör edecek ve yeni kuşaklara da ilham olacak. 

Bir usta daha aramızdan ayrıldı. Bir ömrü sahneye adadı ve tabi bize de unutulmaz izler bıraktı. Sabah gelen haber kötüydü ama Genco Erkal'ın bize kattıklarını tekrar hatırladık ve o ışığı yeniden gördük. 


 Aptulika





26 Kasım 2022 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 199

Hasan Hüseyin
 "Haziranda Ölmek Zor"
İş Bankası Kültür Yayınları
  (1. Basım 1977 - Bilgi Yayınevi)
Yeni Basım: Mayıs 2022


Bir iki hafta önce yeni bir eve taşınma olayı yaşarken kitaplarım arasında hatırı sayılır bir yeküne sahip şiir kitaplarım olduğunu farkettim. Üstelik bu kitapların neredeyse hepsi kırk yıl önceden alınmış kitaplar. Günümüzde şiirden ne kadar uzaklaştık, kimileri buna şiir artık ömrünü tamamladı gibi teraneler de edebiliyor ya neyse. Ancak geçen hafta aldığım bir şiir kitabıyla bu buluşmayı tekrar sağladım. Kitap bir haftadır masamda duruyor ve her gece bir şiiri okuyor ve bir kez daha o yıllar önceki keyfe varıyorum. 
Bu Hasan Hüseyin'in uzun bir aradan sonra yeniden basılan bir şiir kitabı. Aldığım bilgiye göre şairin tüm külliyatı yeniden yayınlanacakmış. 


Lise yıllarımda, yani 1970'lerin ikinci yarısında tanışmıştım Hasan Hüseyin'le. Ancak bu tanışma onun şiir kitaplarıyla olmadı en başında; o dönem gittiğim bir Rahmi Saltuk konserinde olacaktı bu tanışma. O dönemin sol rüzgarlarında devrimci ve protest müziğin temsilcisi Rahmi Saltuk sazıyla tek başına sahneye çıkar ve izleyici koltukları bir parka tarlasına dönmüş vaziyet alırdı. Gene aynı dönemin bir büyük ustası da Ruhi Su idi ve o da sazıyla tek başına sahneye çıkardı ama bize biraz daha çağdaş ve çok sesli (korosuyla) müziğin izlerini sunardı. İşte o dönemde Rahmi Saltuk'un "Acıyı Bal Eğledik" isimli bir şarkısı fena halde kafama takılacaktı. Dinlerken sözler müziğin ötesinde kafama mıh gibi çakılacaktı.

O konserden sonra bu parçayı Selda'nın "Vurulduk Ey Halkım" LP plağında duyduğumda vazgeçemediğim bir şey haline gelecekti. Bu şarkının Hasan Hüseyin'in şiirinden bestelenmiş olduğunu da anlayınca hemen birbiri ardına kitaplarını alacaktım. İlkönce o dönem üç baskı yapmış olan "Acıyı Bal Eğledik" ile başladı yolculuğum. Ardından "Filizkıran Fırtınası" ve "Kelepçemin Karasında Bir Ak Güvercin" derken o efsanevi "Kavel" kitabı gelecekti. Kavel bir fabrikanın ismi ve burada yapılan grevi bizzat işçilerin arasında o direnişe katılarak bir şiire ve nihayetinde bir destana dönüştürmüştü, Hasan Hüseyin. 

Aradan o kadar zaman geçmiş olmasına rağmen Hasan Hüseyin şiirleri her daim benim için özel olmuştur. Ancak geçen zaman içinde onun kitaplarının yayında olmaması beni üzüyordu. Hoş onun şiirleri Ahmet Kaya, Haluk Levent şarkılarında bestelenmiş olsa da Hasan Hüseyin ismi neredeyse bilinmezler arasına giriyordu. Şiirimizin bu önemli isminin hakettiği yeri bulamadığına kendimce kahroluyordum. Geçen yıl Halk TV'de yayınlanan Serhan Asker'in "Görkemli Hatıralar" programında Hasan Hüseyin'in şiirleri gündeme gelince, şairin kitapları tekrar aranır oldu. Bu alanda kolları sıvayan İş Bankası Yayınları, "Modern Türk Edebiyatı Klasikleri" dizisinde Hasan Hüseyin kitaplarını bir bir yayınlamaya başladı ve çok da iyi bir işe imza attı. 

Hasan Hüseyin'in şiir kitaplarından bir çoğunu Lise yıllarımda almışımdır ama şu an elimde üç kitabı elimde kalmıştır. Her bir kitaptaki şiirleri fena halde hatmetmişimdir hatta bir çoğunu da ezberlemişimdir ama "Haziranda Ölmek Zor" şiirinin ayrıcalığını neredeyse bu günlerde daha iyi anlayacaktım. Yaz aylarında bir arkadaşım bana Grup Yorum'un Hasan Hüseyin şiirinden bestelediği "Haziranda Ölmek Zor" şarkısını dinletmişti. Öyle güzel bir yorumdu ki, o yıllar önce okuduğum şiirle tekrar buluşacaktım ve anlamına daha da iyi varacaktım. İşte bu yüzden İş Bankası Yayınları tarafından çıkan Hasan Hüseyin külliyatının yeniden basılanlarında "Haziranda Ölmek Zor"u hemen alacaktım. 

3 Haziran 1963 tarihinde Nazım Hikmet vefat ediyor ve bu şiirin ortaya çıkışı böylece başlıyor. 
Bir şairin bir büyük ustasına yazdığı bir destan ama sadece o kadar mı? İsterseniz sözü Hasan Hüseyin'e bırakalım: 

"...Duyuyorum ki Nazım Hikmet ölmüş. Bir sanatçı için, böyle bir haberi soğukkanlılıkla karşılamak olanaksız! 


'Hava leylek ve tomurcuk kokuyor
 uy anam anam
haziranda ölmek zor' 


dizeleri dökülüyor dudaklarımdan.
2 Haziran 1970... Duyuyorum ki Orhan Kemal ölmüş. Yine aynı dizeler, yine kendiliğinden...
1976'ya değin, bu tür acılarla doldum; dizeler beni bir kitaba zorluyordu. İşte, Haziranda Ölmek Zor böyle oluştu ve 1977 Ocak ayında basıldı." 


İşte böylece bir büyük yapıt ortaya çıkmış. 
Tabi bu kitapta. sadece bu şiir değil, benim için kırk yıl öncesinden önemi olan ve bugün de etkisini sürdüren "Ulanı da Karacaoğlan Ulanı" ve "Ben Güzeli Zeynep'ledim" şiirleri de ayrıcalıklıdır. Bu arada yıllar sonra tekrar okuduğumda " Müzikli Düşünceler" şiiri de dikkatimi yeniden çekenlerden biri olacaktı. 

Hasan Hüseyin şiirleri benim için "Toplumcu Empresyonizm" gibi bir şey. O empresyonizm ressamlar doğadan izlenimleri resmetmesi gibi Hasan Hüseyin de yaşamdan ve toplumsal mücadelen izleri izlenimleri şiirlerine aktarıyor. Bu arada neredeyse yarım yüzyıl sonra bile bu izlenimler hem samimiyeti hem de gerçekliğiyle yaşıyor. 
 

Aptulika



19 Şubat 2022 Cumartesi

Bu da öyle bir Pazar Yazısı işte

 

Geçenlerde bir arkadaşıma espri olsun diye, Özdemir Asaf'ın 

"Yalnızlık paylaşılmaz

Paylaşılsa yalnızlık olmaz"

şiirini söylediğimde, yanımızda oturan diğer bir arkadaş

- Ne bu duvar yazısı mı?

diyecekti. 

İlk anda biraz bozulsam da kısa bir süre sonra hak verecektim. Bir şiir kitabından bir şiirin bir bölümünü aldığınızda onu bütünden kopartırsınız. Adeta bir çiçeği koparmak gibi.

Elbette bu Özdemir Asaf'ın şiirinin tam halidir ama bir sonraki sayfadaki "Yalnız'ın Durumları" şiirini es geçerseniz, bir çok şey eksik kalır. 

*

Nazım Hikmet'in Küba Devrimi için yazdığı "Mutluluğun Resmi" şiirinin,

"Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin


Ama işin kolayına kaçmadan"

bölümünü alırsanız, bütün bir güruh Abidin Dino'nun bu resminin peşine düşer. En sonunda bir uyanık, sıradan bir illüstrasyonu bulur ve bütün millet de bunun Abidin Dino'ya ait ve de isminin "Mutluluğun Resmi" olduğuna inanır. Uzun bir süredir internete girip, Abidin Dino'yu aradığınızda bu resim karşınıza çıkardı. Hatta bir aklı evvel Abidin Dino'nun o hat yazısını andıran güzelim imzasının yerine gelişi güzel bir imza da uydurmasın mı... yani yandı nane keten helva. 

Şiiri kendi sesimizle kitaptan okumanın güzelliğini vurgulayan bir yazı yazmıştım, şimdi de aklıma şiirlerin bütünlüğü takılıverdi yazayım dedim. Şairler belirli dönemlerde şiirlerini bir kitapta toplar ve bir isim vererek yayımlardı. Bu müzikteki albüm gibi bir şeydi ve o onların o dönemdeki yapılarını ortaya koyardı. Şimdiler de ise sanki bir "best of" gibi seçkiler yapılıyor. Bunlar o şairle tanışmak için güzeldir ama asıl güzel olanı her dönem çıkan şiir kitaplarını tam haliyle ve sırasıyla okumaktır....tıpkı müzik albümlerinde olduğu gibi. 

Çiçekleri koparmayın hele ki söz konusu şiir ise o vazoya konulmaz.

Bu şiire niye taktım ki...

Bilemiyorum işte... bu da öyle bir pazar yazısı.

APTULİKA

8 Şubat 2020 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 134


Vala Nureddin
 "Bu Dünyadan Nazım Geçti"
Kırmızı Kedi Yayınevi
 (1. Baskı: 2018)

Nazım Hikmet, sadece Türkiye için değil, dünya için de önemli bir şair olduğuna dair kanaatlerim vardır. Bu sebeple Vala Nureddin'in bu anı kitabının ismi tam yerine oturuyor diyebilirim. Türk dilini en güzel şekilde kullanarak şiirler yazan Nazım Hikmet'le aynı ülkede doğup büyümek ise talihlerin en güzeli. Neden mi? Neden olacak onun şiirlerini çevirisiz kendi dilimizden okuyoruz da ondan. 

 Nazım Hikmet'le ilk tanışmam 14 yaşında olmuştu. Onun şiirleri benim için zaman ne kadar geçerse geçsin, hiç bir zaman değerinden bir kum tanesi kadar bile bir şey yitirmemiştir. Nazım Hikmet'le ilgili ilk okuduğum kitap da Zekeriya Sertel'in yazdığı "Mavi Gözlü Dev" isimli anı, inceleme ve bir nevi biyografiydi. O kitabı okuduktan sonra da Nazım Hikmet'in Kuvayı Milliye Destanı, Jokont'la Si- ya- u şiir kitaplarını aldım ve devamı geldi. 

Bence Nazım Hikmet'le ilgili en önemli kitaplardan biri bu diğeri de benim ilk okuduğum Zekeriya Sertel'in "Mavi Gözlü Dev"i. Her ikisi de hem şairi hem de yaşadığı dönemi anlamamız için çok önemlidir. Ben Zekeriya Sertel'in kitabıyla kendime bir Nazım Hikmet evreni açmıştım. ( Bu arada o kitapta Nazım Hikmet'in şiirleri de tanımak isteyenler için çok güzel sunulmuştur. Bu aralar yeni basımı var mıdır? Bilemiyorum ama eğer ki yoksa çok büyük bir kayıptır.) Sertel'in kitabını okuduğum zamanlarda bir başka Nazım Hikmet araştırmasının da Vala Nurettin tarafından yazılmış olduğunu öğrenecektim. Üstelik bu araştırmanın şairle ilgili anıları da barındırması ayrıca önemliydi. Böyle olmasına rağmen bu kitabı ancak geçen hafta okuyabildim. 

 Vala Nureddin ile Nâzım Hikmet’in dostluğu neredeyse çocukluk yıllarından başlıyor ve sırf bu yüzden bile kitap önemli bir kaynak haline geliyor. 1 Ocak 1921 tarihinde Vala Nureddin ve Nazım Hikmet yanlarında Yusuf Ziya Ortaç ile Faruk Nafiz Çamlıbel olmak üzere Milli Mücadele'ye katılmak için "Yeni Dünya" isimli bir vapurla İnebolu'ya oradan da Ankara'ya geçeceklerdi. Vala Nureddin ve Nazım Hikmet, İnebolu'da Kuvayi Milliye'den gelecek izni beklerlerken , Almanya'dan gelen "Türk Spartakistler" ile tanışacak ve böylece hayatları boyunca taşıyacakları sosyalist dünya görüşünün ilk bilgilerini alacaklardı. Daha sonra iki arkadaş Bolu'ya öğretmen olarak tayin edilirler. "Bu Dünyadan Nazım Geçti" kitabı bu anılarla birlikte ikilinin Batum'a oradan da Sovyetler Birliği'ne geçisiyle sürüyor. Sonra Türkiye'ye dönüş, Nazım Hikmet'in hapislikleri ve ölümüne dek sürüyor.

Kitabı 1965  yılında yayınlayan  Vâlâ Nureddin, Nâzım’ın tüm yönleriyle ve derinlemesine portresini çiziyor. Yazar,
“Ben, birinci el olarak edebiyat tarihine vesikalar bırakmak arzusuyla ancak gözlerimle gördüklerimi, kulaklarımla işittiklerimi gerçeklere sadık kalarak yazıyorum. Nâzım’ın kişiliğinde evvelce de belirttiğim gibi hem siyaset hem şairlik vardır. Bunlar birbirlerinden pek ayrılmazsa da bu kitapta elbette ki şairlik niteliğini özellikle belirtip siyaset yeteneğini gölgede bıraktım.
İncelemeyi şairlik açısından yürüttüm. (…) Benim bu kitabımda, yaşadığım devirdeki gizli ve açık, sosyalist ve komünist faaliyetleri konu dışı bırakılmıştır. Ya da Nâzım’ın şair kişiliğini belirtmek için gerektiği kadarı ele alınmıştır.” sözleriyle kitabında yapmak istediğini anlatmış. 

564 sayfalık kitap sizi korkutmasın, öyle bir dalıyorsunuz ki, kimi zaman bir roman gibi olayların içinde süzülüp gidiyorsunuz.  Ziya Gökalp'in bir kitabında Nazım Hikmet'i öven yazılar yazması ama Gökalp'in ölümünden sonra yeni baskılarda bu bölümün çıkarılması... Nazım'ın ün kazandığı yıllarda Peyami Safa ve Necip Fazıl'ın yarenlik etmek için kulaktan dolma, yalan yanlış bilgilerle solcu olmaya kalkmaları ama Nazım'a yarenlikle yeteri derecede ün sağlayamadıklarını anlayan bu yazarlar başka akımların başbuğu olayı daha karlı saymaları... Rusya'da sosyalist rejimde para kullanılmıyor diye paralarını Türkiye'den çıkmadan bitirmeleri... Rusya'da parasızlıktan havyar yemek zorunda kalmaları... Nazım Hikmet hapisanede açlık grevine başlayınca annesi kapı kapı dolaşarak imza kampanyası yapar. En ilerici geçinen yazarlar bile çekinip imza vermezken, Orhan Veli, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet destek vermek için Ankara'ya gidip üç günlük açlık grevine başlamaları... Kitaptan sizler için vereceğim ufak anektodlar. 

Nazım Hikmet'in şiirlerinden ufak kırpıntıları, slogan gibi paylaşmak yerine şiirlerini okumak ve onun düşünce evrenini anlamak belki zor gibi gelebilir ama inanın bana çok daha keyifli. 

Aptulika





24 Mayıs 2018 Perşembe

YENİ GELEN


Yeni bir edebiyat sanat dergisi: YENİ GELEN.

Yeni Gelen dergisinin kapağını ben çizdim. Derginin içinde de toplumcu gerçekçi şiirimizin önemli şairi Enver Gökçe ile ilgili bir de yazım var.
Enver Gökçe, "toplumcu gerçekçi Türk edebiyatı"nın önemli şairlerinden biriydi. Seksenli yıllardan önce şiirleri mitinglerde, grevlerde ve her yerde dilden dile dolaşan Enver Gökçe, 12 Eylül faşizminden sonra unutturulacaktı. Benim için çok önem taşıyan şairimizi bir yazıyla günümüze taşımak istedim. Yeni Gelen dergisi yazımı yayınlamakla kalmadı, Enver Gökçe çizimimi 1 Mayıs ile bütünleştirerek kapağa taşıdı. 
Ben bundan sonra Yeni Gelen'de hem yazacağım hem de çizeceğim ama derginin içinde edebiyata ve sanata toplumcu dünya görüşünden bakan güçlü kadrosu var. Aşağıdaki yazıda Yeni Gelen dergisinin tanıtım bültenine yer vereceğim. Yeni Gelen dergisi, yeni bir bakış, yeni bir soluk ve en önemlisi yeni bir eleştirel bakış getirecek. 

Aptulika





YENİ GELEN DERGİSİNİN ÜÇÜNCÜ SAYISINDA ENVER GÖKÇE İLE 1 MAYIS BULUŞTU

Sanat ve edebiyatın metalaşarak, insani ve toplumsal sorunlardan uzaklaşmasını, tekelci medyanın sanatsal ortamı bütünüyle belirler hale gelmesini reddederek yola çıkan Yeni Gelen dergisinin Mayıs sayısı, Aptulika (Aptulkadir Elçioğlu)’nın 1 Mayıs yürüyüşüyle Enver Gökçe’yi birleştiren portre çalışmasını, “Açmaz, açamaz deme Açacaktır o nar çiçeği bizim caddelerimizde de” dizeleriyle birlikte kapağa taşıdı. 
“Sevdalı Buluşma’nın Şiiri Kaldı” başlıklı sunuş yazısında, şair Kemal Özer’i ve geçen ay yitirdiğimiz eşi Georgina Özer’i anan B. Sadık Albayrak, “Şiiri düzenin araya giren döküntülerinden temizlemek, yeniden insanın pırıl pırıl yüreğinin ve insanlık eyleminin bir kurucu gücüne dönüştürmek için birikimi özümsemek ve bugünde aşmak zorundayız” diye yazıyor. 
FRANSIZ TEORİ’NİN AKLA TERÖRÜ
Afşar Timuçin’in “Neden Sence” şiiri ve “Aristoteles Haklı mı Bencil mi Olmalıyız?” yazısıyla başlayan dergi, Özkan Mert’in günümüz şiirine sert eleştiriler getiren ve şairin şiir serüveninden çarpıcı öyküler içeren “Şiirin Kamuoyu Nereye Gider Bilinmez” başlıklı yazısıyla bir şiir tartışması başlatıyor. Köy Enstitülü filozof Sami Gürel ile süren sohbetin bu ayki başlığı, “Sami Gürel Aydınların Duvarlarının Derdinde”; uzun yıllar galericilik yapan yazarın klasik tabloları aydınlara tanıtmaya ve sevdirmeye çalışmasını ele alıyor. 

Yeni Gelen 2. sayısı
Yeni Gelen bu sayısında kültürümüzün yakın dönemdeki kayıplarından oyuncu Ercan Yazgan’ı Haydar Ali Albayrak’ın “Şöhretsiz ve Gösterişsiz Bir Ustanın Kaybı: Ercan Yazgan” başlıklı yazısıyla anıyor. Taylan Kara “Derinimsi ve Felsefi Görünümlü Boş Yazı Yazmaya Giriş” başlıklı yazısında, “Yarim elma yanaklı / orta boylu kalem kaşlı” dizelerinden yola çıkarak günümüz vasat yazarlarının felsefi, bilimsel ve estetik kavramları nasıl birbirine karıştırarak hiçbir anlamı olmayan, derin izlenimi veren boş bir yazı yazabileceklerini örnekliyor. İngiliz akademisyen Jeremy Stubbs’tan Ayşe Güren’in çevirdiği “Terör Altında Yaşadım, İngiliz Üniversitelerinde French Theory’nin Yirmi Yılı” başlıklı yazı, Kara’nın alay ettiği şarlatanlığın uluslar arası bir sorun olduğunu ortaya koyuyor. Yazarın kişisel deneyimlerine dayanarak, akademik çalışmaların nasıl postmodern guru’ların hegemonyası altında dejenere edildiğini belgeliyor. Kaan Eminoğlu, “Yeni Başlayanlar İçin Kısa Yoldan Liberal ‘Aydın’ Olma Kılavuzu” başlıklı yazısında bu içi boş felsefenin siyasi alandaki yansımasını, “liberal” bakışla tarihin ve toplumun çarpıtılmasının bir karikatürünü çiziyor. 

Bir Kitap Bağımlısının Notları’nda Dr. Ulvi Özdemir, “İlber Ortaylı’nın Gazi Mustafa Kemal Atatürk Kitabı”nı eleştirirken, “Değerli bir bilgiyle sıradan bir ortaokul ders kitabı bilgisi peşpeşe verilmiş” derken, bir özlemini dile getiriyor: Artık İlber Ortaylı’nın “bilimsel” kitaplarını okumak istiyorum. Şiir incelemeleriyle dikkat çeken şair Cafer Yıldırım bu sayıda “Ömer Nida’nın Şiir Hayatı”nı sorguluyor. Yeni Gelen’in genç ve iddialı yazarlarından Özgün Ergen, “Günümüz Şiiri ve İnsanında Özgünlük ve Üslup Sorunu”nu araştırırken “Ali Lidar, Alengirli Şiirler, Çözülen Edebiyat”la karşılaşıyor. Sonuç vahim, çünkü yazılan şiirlerin ne bir felsefesi, ne bir insan görüşü ve arayışı var. Yazılanlar içi kof bir alaycılıktan öteye gitmiyor.

MARX’IN 200. DOĞUM YILDÖNÜMÜ PORTRESİ
Yeni Gelen’in bu sayısında iki önemli kuramsal yazı sanatın sorunlarına eğiliyor: Asım Öztürk “Biriktirmenin En Anlamlı Sürecidir Yazmak” başlıklı yazısında şiirde ve sanatsal yaratımda birikimi özümseme ve aşma sorunlarına eğiliyor. Mahir Ergun ise, “Gerçeği, Çilingir Gerçekçilerin Elinden Kurtarmak!” peşinde. Kapaktaki Enver Gökçe portresinin çizeri Aptulika, hafıza kaybına uğramış bir topluma “Bu Çizimdeki Yazarı Tanıyamadım” dedirten vefasızlığı sorguluyor; Gökçe’yi ve şiirinin toplumsal tarihsel anlamını yeniden hatırlatıyor. Enver Gökçe’nin “Turan Emeksiz” ve “Meri Kekliğim” şiirleri portreyi tamamlıyor. B. Sadık Albayrak, “İnsancıklar’da İroninin Yeri”ni sorguladığı yazısında Dostoyevski’nin ilk romanından yola çıkarak Rus edebiyatında mizahın evrimini tartışıyor. Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz’in Frankfurt Deyişleri ve bir tablosu Yeni Gelen’in arka kapağını renklendiriyor. Derginin bu sayısında Celal İlhan’ın “Tepede Solo” öyküsü yer alıyor.
Yeni Gelen, Karl Marx’ın 200. Doğum yıldönümünü Haydar Özay’ın Marx tablosu ve 1844 Elyazmaları’ndan bir pasajla anıyor.
Derginin üçüncü sayısında Ali Eşki, Mustafa Göksoy, Asım Gönen, Nursen Ural, Tan Doğan, İmran Aydın Tali ve Mehmet Ercan’ın şiirleri yer alıyor.
Yeni Gelen’i, bir mektuba benzeten B. Sadık Albayrak, sunuş yazısını, “Mektubumuzu yerine ulaştırmak için ilgi ve katkınızı esirgemeyin. Yıldızlara çengel atan umut ve ütopyalarımızla yarının sevdalı buluşmalarına hazır olmalıyız” diyerek noktalıyor. 

Yeni Gelen dergisi tanıtım bülteninden

YENİ GELEN dergisi nerelerde bulunabilir
Dergi Ankara'da Dost, Turhan ve İmge kitabevlerinde; İstanbul'da Beyoğlu, Beşiktaş, Kadıköy Mefisto, Pandora, Kadıköy NHKM, Avcılar Barış Manço kitabevlerinde; İzmir'de Yakın, Kabuk ve İzmir NHKM'de, Mersin, Adana Kitapsan kitabevlerinde, Eskişehir İnsancıl Sahaf'ta, Trabzon Ra Kitabevinde satılmaktadır. Edinmek isteyen arkadaşlar bizimle iletişime geçerlerse adreslerine postalarız.
(İletişim: bizimsadikalbayrak@gmail.com) 

15 Ocak 2018 Pazartesi

Sınır Tanımayan Bluescu: Little Axe


Odamın içine ellerinde renkli mailer dolu kokteyl kadehleriyle hafta sonu bir tekno bara gitmiş dans eden insanlar girdi. Ev zaten bir tekno klüp haline geldi. Amacım biraz blues dinlemekti... gene dinliyorum dinlemesine ama içinden renk renk ışıklar bir yanıp bir sönerken sanki bir diskodayım... Amaney bluesımın fren balataları yandı... Ritm beni esir aldı.

Little Axe'ın "London Blues " albümünü dinlerken bu duygular içindeyim.

Herşey bundan 25 yıl önce 1949 doğumlu bluescu Skip Mc Donald'ın bir anda Little Axe halini almasıyla başladı. O gün kurallar yerle bir olacak ve alışkanlıklar bozulacaktı. 1994 yılında çıkan Little Axe albümü "The House That Wolf Built" dünyaya tanımlanamayan bir meteor gibi inecekti. O gün hip - hop kombinasyonlarıyla blues yapan sanatçı bugüne dek sınırları zorlamaya devam ediyor.
Skip Mc Dohald, Little Axe mahlasıyla farklı işlere imza atmaya devam ediyor. Yeni çıkan "London Blues"ta bunlardan biri. Blues, gospel, reggea, dub,  trip - hop karışarak günümüz müzik biçimlerile buluşuyor. Bunca sınır tanımazlığa rağmen çıkan sonuca baktığımızda blues'ın ilk dönemindeki saflığı, sadeliği Howlin' Wolf'vari yabanıllığı hissediyoruz.


28 Yıl Öncesinden Bir Tanıdık
Little Axe'in bu çalışmasında katkı veren konuklardan biri de Doug Wimbish. 1989 yılında çıkan "Vivid" isimli bir hard'n heavy albümü vardı ve bu çalışma heavy metal ile funk, soul tarzlarını buluşturarak bir ilke adım atıyordu. Sonradan funk metal diye de adlandırılacak bu tarzı mimarı olan bu grubun ismi de Living Colour'du. Ezberleri bozan, sınır tanımayan Living Colour'un basgitaristi Doug Wimbish'u bu çalışmada görmekteyiz.


Paul Robeson'un Mahkemedeki Gürleyişi

Little Axe'in  "London Blue" albümünde benim için sürpriz olan bir parça vardı. "Great Heroes" isimli bu çalışmada vokal bölümü olarak mahkemede yapılan bir savunma aynen kullanılmış.
Paul Robeson
ABD'nin yüzkarası McCarty dönemi yani bilinen adıyla "Cadı Avı". 1950'li yıllarda ABD'de komünizmle mücadele adıyla aydınlar, sanatçılar üzerinde bir av başlamıştı. Dönemin Hollywood oyuncularına kadar varan fişlemeler, komplolar, sorgulamalar. Kimler yoktu ki o yıllarda bu beladan nasibini alan. Kimileri ispiyonculukla kurtulacaktı kimileri dimdik duracaktı. İlginçtir Marilyn Monroe bu dik duranlardan biriydi. İşte o günlerin sorgulananlarından biri de siyahi operacı, aktör, milli atlet olan Paul Robeson'du. Nazım Hikmet'in de arkadaşı olan Paul Robeson (*), sosyalist bir dünya görüşüne sahipti ve bu yüzden de en baştan o mimlenmişti.  Sorgulamalarda "komünist misiz" diye sorarlarken Robeson'a bunu sormayacaklardı. Ona "Niye Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne gidip, konser verdiniz?" diye soracaklardı. Ve tabi ona "vatan haini" suçlamasını yapacaklardı. Bu suçlamalara karşı Paul Robeson mahkemede muhteşem bir savunma yapacaktı. İşte Robeson'un mahkemedeki konuşmasının kayıtları üzerine Little Axe müzik yaparak "
Great Heroes" ismli parçayı oluşturmuş. 

Little Axe ‎– London Blues paarçaları
1 Be Thankful (Amongst The Grateful)
2 London Blues
3 Snake Oil
4 Deep River
5 Factory Girl
6 Next Week Thursday
7 Sparrow's Nest
8 House Of Bones
9 When I Rise
10 Great Heroes
11 Factory Girl (Dub)
12 Deep River (Dub)
13 London Blues (Dub)
14 Next Week Thursday (Dub)
15 Sparrow's Nest (Dub)
16 When I Rise (Dub)


Bas – Doug Wimbish (çaldığı parçalar: 1-8,11-15), George Oban ( 1), Skip McDonald (9-10)
Davul – Keith LeBlanc (2,13), Perry Melius (1,3-12,14-16)
 Gitar – Skip McDonald
Armonika – Alan Glen (6-8,14-15)
 Vokal – Skip McDonald (2,5,8-9)
Slide Gitar – King Size Slim (1,4-5,7,11-12,15)
Vokal – Ghetto Priest ( 9), Paul Robeson (10)





(*)  Nazım Hikmet'in Paul Robeson için yazdığı şiir


Korkuyorlar

Bize türkülerimizi söyletmiyorlar Robson*

İnci dişli, zenci kardeşim,

Kartal kanatlı kanaryam.

Türkülerimizi söyletmiyorlar bize,

Korkuyorlar Robson

Şafaktan korkuyorlar,

Görmekten,

Duymaktan,

Dokunmaktan korkuyorlar

Yağmurda çırılçıplak yıkanır gibi ağlamaktan

Sımsıkı bir ayvayı dişler gibi gülmekten korkuyorlar

Sevmekten korkuyorlar, bizim Ferhat gibi sevmekten

Sizin de bir Ferhatınız vardır elbet

Robson, adı ne

Tohumdan ve topraktan korkuyorlar

Akan sudan ve hatırlamaktan korkuyorlar

Ne iskonto, ne komisyon, ne veda isteyen bir dost eli

Sıcak bir kuş gibi, gelip konmamış ki avuçlarının içine

Ümitten korkuyorlar Robson, ümitten korkuyorlar ümitten

Korkuyorlar kartal kanatlı kanaryam

Türkülerimizden korkuyorlar.

Nazım Hikmet RAN

*Orjinali Robeson. Paul LeRoy Bustill Robeson Nazım Hikmet'in serbest bırakılması için dünya çapında kampanya başlatmış. Nazım'ın dört şiirini bestelemiş, ABD'li oyuncu, atlet, bas - bariton ses sanatçısı, yazar, sivil haklar savunucusu. (Kaynak wiki)

5 Haziran 2017 Pazartesi

Eric Bibb'in akustik evreninde Göç Şarkıları


Akustik blues'ın en önemli gitaristi, vokalisti ve bestecisi Eric Bibb yeni albümünde göç şarkılarını bir araya getirmiş. New York doğumlu sanatçı, 1970'ten beri İsveç'te yaşıyor. Bu ikametgah değişimi onun seçimi ama göç Bibb'in ailesinden gelen bir miras. Dedesi de ülkesini terkedip, dünya görüşünün izini takip edecekti.
Eric Bibb'in babası bir tiyatro şarkıcısı, amcası da bir caz piyanistiydi. Yani maaile müzisyendi, tabiki eve gelen dostlar da. Bu dostlardan biri de Peter Seeger'miş. Amerikan folk müziğinin bu önemli ismini şimdi bir parantez açıp anlatmamızda fayda var, zira ilk anda bir anlam ifade etmeyebilir. Peter Seeger, ABD'nin 1950'lerde yaşadığı 'Cadı Avı'denilen Mc Carthy döneminde "Komünist" suçlamasıyla hedef yapılan bir folk şarkıcısı ve yıllarca yasaklanmış,yok sayılmış bir isimdi.

Eric Bibb'in ailesi Pete Seeger gibi "sakıncalı" biriyle dost olmakla kalsa iyi dedesi de siyahi bir "komünist" idi.
Eric Bibb'in dedesi bariton bir operacı ve oyuncu olan Paul Robeson'du. O da Pete Seeger gibi McCarthy soruşturmalarında sorgulanan bir isimdi. Robeson yaşam görüşü olarak sosyalizmi seçmiş, siyahi bir sanatçı ve eylemciydi. Yani 1950'lerin ABD'si için çifte kavrulmuş bir 'sakıncalı'ydı. (Meraklısı için not düşmemiz gerekirse Paul Robeson, en önemli şairimiz Nazım Hikmet'in de yakın arkadaşıydı ve ondan bahseden bir şiiri de vardır.) Durum böyle olunca da Robeson, Sovyet Rusya'ya göç edecekti. 
Çizim : Aptulika
aptulelcioglu@gmail.com
www.aptulika.com

Dedesi gibi Eric Bibb de gençlik yıllarında Sovyet Rusya'ya gidip, burada üniversite eğitimini  pisikoloji üzerine yapmış. Ardından da ABD'den iyice koparak 1970 yılından itibaren yaşamını Avrupa'da sürdürecekti. 
Eric Bibb, ülkesi ABD'den uzak kalmayı seçse de Amerikan müziğinin yaşayan en önemli temsilcilerinden biri. 
Akustik Blues'ın bu önemli temsilcisi 1972'den bu yana yirminin üzerinde albüm kaydetti. Sanatçı son albümü "Migration Blues"ta dedesi ve kendisin de başına gelen zorunlu yolculuk yani "Göç"ü konu edinmiş. 
15 şarkının yer aldığı albümde protest folk'un baş yapıtı "This Land is Your Land" tüyleri diken diken eden harika bir yorumla karşımıza çıkarken, Bob Dylan'ın yorumuyla 68'li yılların marşı haline gelen "Masters Of  War" Bibb'in albümünde bir kez daha günümüze ışık tutuyor. Bu iki şarkının yanısıra Eric Bibb'in özgün çalışmalarının da yer aldığı albümde "Delta Getaway", "Postcard From Booker", "Morning Train" gibi etkileyici çalışmalar öne çıkıyor. Kendi adıma çok sevdiğim "Brotherly Love""Four Years, No Rain" ile "La Vie C'est Comme Un Oignon" diğer dikkate değer işleri oluşturuken, "With A Dolla' In My Pocket" bir kovboy filmi tadında. 
Saf ve doğallığı tercih ettiğini üzerine basarak belirten Bibb, blues'ı akustik olarak yapmayı seviyor. Gitarı kendi çalarken banjoya ayrı bir sevgi duyduğunu saklamıyor. Yanısıra mandolin, armonika ve keman gibi enstrümanları da albümüne konuk müzisyenlerle katmış. Sanatçı yıllar yılı ülkesinden uzak yaşamasını da , "Şimdi İsveç'teyim ama aynı zamanda Fransa'dayım, İtalya'dayım, Rusya'dayım yani bütün dünya benim ülkem." sözleriyle açıklıyor. 
Akustik blues denince mutlaka bahsi geçmesi gereken isim hiç kuşku yoktur ki, Eric Bibb'dir. Arasıra bu durakta durup, kendimizi bu müziğe emanet etmemizde yarar vardır. 
Aptulika



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...