Cenk Akyol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cenk Akyol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Haziran 2024 Pazartesi

Sessiz Sedasız Hayata Veda Eden Gitar Efsanesi Bobby Tench



Cenk Akyol bu cumartesi Cazkolik sitesinde güzel bir yazı yazmış. Bobby Tench'i hatırlatması sebebiyle kendisini teşekkür etmek için aradım. "Aylar geçmiş ama böyle güçlü bir müzik insanın ölüm haberini aylar sonra haber alabiliyoruz. İyi ki yazmışsın." dedim. O da bana , "Abi Blues Perişan blog'da da benim yazıyı yayınlasana." dedi. 

Cenk'in Cazkolik'te çıkan yazısına aşağıda yer vereceğim ama öncelikle Cazkolik'te her gün yenilenen haberleri ve yazıları takip edin derim, zira cazın kalbini tutan bir site. 

Takip etmek isterseniz: 

https://cazkolik.com/

Bu arada yazının içinde Cenk'in hazırladığı Bobby Tench çalma listesini de bulacaksınız ki, dinlemeye doyum olmuyor, tavsiye ederim. 


Bir Efsane Öle Aylar Sonra Duyula



Hemen her gün gençliğimizde bize dokunan bir müzisyen, aktris, aktör, yazar, çizer yaşamını yitirip anılarımızda yerini alıyor. Birçoğu tanınırlıkları ölçüsünde sosyal medyada ağıtlara, güzellemelere konu oluyor. Bobby Tench gibi birçoğunun vedası ise sessiz sedasız, hatta birkaç ay gecikme ile önümüze düşüyor.

Geçtiğimiz Şubat aramızdan ayrılan İngiliz müzisyen Bobby Tench’in ölüm haberini Mayıs ayında çıkan bir müzik dergisinden öğrendim. İngilizcede “sideman” olarak adlandırılan, bizde eşlikçi olarak çevrilebilecek müzisyenlerin bir David Bowie bir Freddie Mercury kadar hatırlanmaları beklenemez elbette. O zaman onları yâd etmek bizim gibilere borç olmalı.


Bobby Tench rengi ile müsemma koyu tonlu, eşsiz bir tarzı olan vokali, mahir gitarcılığı ile bir çok farklı tarz albümde ve grupta çaldı. 60’ların ortalarından beş, altı sene öncesine kadar İngiltere’de çalmadığı sahne ve grup yoktu. Yarım yüzyılı aşan kariyerinde Jimmy Hendrix, Eric Burdon, Jeff Beck, Peter Green, Ginger Baker, Beck Bogert and Appice, Freddie King, Roger Chapman, Thin Lizzy, Hummingbird, Gonzalez, Streetwalkers, Humble Pie, Van Morrison, Alan Price gibi elit müzisyenlerin tercih ettiği bir müzisyendi. Bu eşsiz kariyeri yansıtan bir Youtube music derlemesini yazının sürprizi olarak hazırladım.


Cenk Akyol'un hazırladığı playlisti bağlantıyı kullanarak dinleyebilirsiniz: 

https://music.youtube.com/playlist?list=PLcfdMEl-1sr1LF78XbWNk4QgSZjDWElmZ


 Stüdyoda ve sahnede çaldığı kendisi gibi birinci sınıf çalgıcıları alt alta yazmak çok yorucu olacak.


80’lerin ilk yarısında iki 45’lik çıkaran müzisyeni bu harika arkadaşlarından oluşturduğu bir albümle dinlemek ne kadar güzel olurdu halbuki, çünkü yer aldığı albümlere söz ve beste olarak da katkı koyan bir müzisyendi.


Ölüm haberini duyduğumda bahtsız ve kadri bilinmediğini düşündüğüm Bobby Tench’in biraz sağduyulu düşününce iyi müziğin gerçek takipçilerinden her zaman övgü aldığı gerçeğiyle içimin rahat ettiğini söyleyebilirim.

Joe Bonamassa arkasından ona en güzel veda ile seslenmiş  “Mikrofonun arkasındaki en büyük şarkıcılardan biriydin. Huzur içinde uyu”.


Cenk Akyol


Cazkolik.com / 08 Haziran 2024, Cumartesi



15 Şubat 2022 Salı

Rick Wakeman ve Özdemir Asaf bir radyo programında buluşunca ortaya çıkan Pelerinli anı

 


Şubat ayının Aksi İhtiyar programını hazırlarken Rick Wakeman'ın bir parçasına yer vermeye karar vermiştim. Yes grubunun klavyesinde görkemleşen Wakeman'ın en bariz özelliği de sahneye pelerinle çıkmasıydı (ki bu hala da sürer). 

Söz konusu pelerin olunca birden gerçek hayatta pelerinle ile gördüğüm ilk ve tek adam aklıma gelecekti. Daha  orta okul yıllarımdaydım. O dönemde bir gün okuldan kaçıp Arnavutköy ile Bebek arasındaki sırtlarda gezinip, hergelelik yapıyorduk. Yolun kenarında set üstüne oturup bir de sigara yakmaz mıyız. İşte o sıra tepemizde bir gölge hasıl oldu. Ne oluyor diye kafamızı çevirip baktığımızda pelerinli bir adam dikiliyordu. Bu pelerini tanımlamak gerekirse Sherlock Holmes'un ki gibiydi ama ondan daha pelerini bol olanıydı.  Hani okuldan kaçtıkları her halinden belli olan dört beş çocuğu, bir yetişkin gördüğünde, "Hiç utanmıyor musunuz okulu asıp, bu yaşta sigara tüttürmeye" derdi... ama bu pelerinli amca hiç bir şey demeden bize sadece baktı ama bağırsaydı daha iyiydi. Utanarak sigaraları söndürdük palas pandıras oradan uzaklaştık. 

O pelerinli amca aklımdan hiç çıkmamıştı ve bir iki sene sonra bir sanat dergisinde resmini görecektim. Bu kişi Özdemir Asaf'tı. O günkü haytalığımdan iyicene utanmıştım çünkü şiirlerini severek okuduğum bir şairdi artık o. Ardından onun Bebek'te oturduğunu da öğrenince o pelerinli kahramanın kesinlikle o olduğunu anlayacaktım. 

İşte radyo programımın parçalarını hazırlarken aklıma bu çocukluk anısı gelince, radyo programına şiiri de katmalıyım dedim ve Rick Wakeman'ın parçasını anons ederken, Özdemir Asaf'ın bir şiirine de yer verdim. Şiirin alt fona müzik eklenip okunmasından hiç  haz etmem... bu sebeple de şiiri parçanın üzerine değil anonsta okudum ve ardından parçayı yayımladım.  Bunu radyo yayınlarını Kooperatif aracılığıyla  podcast haline getiren Cenk Akyol'a söylediğimde bana, "işte abi böyle şeyler yap" diyecekti. Tabi bir iki gün sonra da radyo duyurusu için yaptığım çizimi gönderince de Rick Wakeman ve Özdemir Asaf'ın pelerin kardeşliğini görünce bana hemen mesaj atarak şunları yazacaktı:

"Üç ya da dört yıl öce sanırım KAFA dergisinde İlhan İrem yazmıştı... Özdemir Asaf, 1970'lerde  Bebek'te bar işletiyormuş." 

dedikten sonra o dergiden şu alıntıları bana anlatacaktı, 

İlhan İrem, GECE KÜTÜPHANESİ dediği barı şöyle anlatıyor:

"İçkiler tezgahın altında, barın arkasındaki raflarda sadece kitaplar var. Her yerde koyu renk ahşap kokusu. Üzerinde ziyaretçilerin yazdığı isimler, şiirler. Duvarda akrep yelkovanı olmayan, yalnızca saniyesi dönen saat. 


Giriş kapısında, 

Bana ıslak bir bez verin

Dünyanın tozunu alayım


yazan, duvarları şiirlerle dolu olan bu bar, maddi sıkıntılar nedeniyle bir kaç kez kapanmasının ardından son kapanışını 1980 yılında yaptı." 

Yazıda bahsedilen barı 1970'lerin sonunda liseye giderken ben de duymuştum. Biraz daha büyüyecek ve 18'imi de aştıktan sonra o bara gidecek küçükken yaptığımız o haytalıklar için özür dileyecektim ama 1980'lerden sonra o bar kalmayacaktı ne yazık ki. Aradan geçen yıllarda o KAFA dergisindeki İlhan İrem yazısından anektodları Cenk aracılıyla duyduğumda içimden keşke her şey öyle kalsaydı dedim. İçmek ve bir bara gitmek kitapla, şiirle neden olmasın. Hep kafa cacığa düşmek zorunda mı; aşırılıklardan uzak, bir güzel müziğe, şiire kapılıp gitmek ve bir kaç kadeh parıldatmak, niye olmasın ki... artık bunlar çok uzağımızda. 

Bir radyo programı hazırlanırken her şey böyle dallanıp budaklanıyor işte. Radyo programı sadece bir program değildir, yaşamın bir saatte damıtılmasıdır. Çalınan müziklerde o ağaca dökülen su gibidir ve ağaç yaşamla dallanıp budaklanır, işte böyle. 

APTULİKA

Yazıya dipnot değil DİPRESİMNOT:

O gece Cenk'in bana gönderdiği görselleri de paylaşayım dedim...







Şimdi de DİPNOT:

* Cenk'in alıntıladığı ve gıyaben bana anlattığını dergiyi bulamadığımız için alıntı bölümünde yazamadık. 

* Yazıda bahsi geçen Aksi İhtiyar radyo programını dinlemek isterseniz :

https://archive.org/details/aptul-3


Bu da SONDİPNOT:

* Yazıyı birirdim ve yayınladım ama yarım saat sonra aklıma geleni de yazayım dedim. Şimdi bu bar tekrar açılıp butik bir Özdemir Asaf Müzesi yapılsa nasıl olur derim. 



7 Şubat 2022 Pazartesi

Aksi İhtiyar Radyo Programı 3 yayında



Aksi İhtiyar radyo programı internette 3. yayınına da adım attı. 7 Şubat 2022 tarihinde podcast marifetiyle yayına giren programı istediğiniz zaman dinleyebileceksiniz. Bu arada Aksi İhtiyar podcast olsa da bir radyo programı... radyo istasyonu da Kooperatif yani aziz dostum Cenk Akyol'un alameti farikası. 

Cenk sadece Kooperatif'i bir büyük yayın platformuna dönüştürmekle kalmamış ve her program için de tek tek tanıtım hazırlamayı ihmal etmemiş. Tabi ki benim Aksi İhtiyar ( programın isim babası da odur) programı için de hem İngilizce hem de Türkçe tanıtım yazısı hazırlamış. O zaman yeni programın tanıtımı için sözü ona bırakalım:

 Old grumpy gets used to idea of podcast. Child of radio days, today's grandpa Aptulika (Aptulkadir Elçioğlu) is adapted himself easily to modern times' broadcast. This week he serves British rock from 70s with his tasty geordie accent 😉 The playlist's surprise his memoir with poet Özdemir Asaf and his cloak. If we mentioned about an cloak another old grumpy comes to minds immediately huh? Check Aptul's illustration below 

Cloak brotherhood from cold waters' of Bosphorus to Atlantic shores 👇

https://archive.org/details/aptul-3




Aksi İhtiyar podcast fikrine alışıyor

Radyo zamanlarının çocuğu, günümüzün aksi ihtiyarı asri zamanların yayıncılığına hemen adapte oldu. Aptulika tamamıyla İngiliz müzisyenlerden oluşan bu haftaki programda nefis geordie aksanıyla kulaklarımızın pasını alıyor. Bu arada programın sürprizi Özdemir Asaf ve pelerini 

Şayet pelerinden bahis açılırsa tabi ki bir başka aksi ihtiyar da hemen aklımıza düşer. Aşağıdaki resimde bize göz kırpan 😉

Boğaziçi'nin soğuk sularından Atlantik kıyılarına pelerin kardeşliği 👇

https://archive.org/details/aptul-3

Ak sakallımız, nur yüzlümüz program ile ilgili istek, öneri ve görüşlerinizi bluesperisan@gmail.com adresine bekliyor.


Cenk anlatımıyla Aksi İhtiyar radyo programının üçüncüsünün muhtevası bu şekilde... Umarım beğenirsiniz. Bir sonraki paylaşımda programın playlisti'ni de yazacağım. Ancak Cenk'in de dedği gibi program hakkında görüşlerinizi blogdaki yorum bölümüne yazarsanız ya da bluesperisan@gmail.com adresine mail atarsanız bendenizi bahtiyar eresiniz. 

Selamlarımla ve bir başka programda (Mart) buluşmak üzere. 

APTULİKA



10 Ocak 2022 Pazartesi

Bir İstanbul Şarkısı

Bir İstanbul Şarkısı  

(Emanuale Bultrini & Fonderia)



Bu sabah uyandığımda

( Daraaa ra raaam )

başımda son günlerin tarifsiz ağılığı

yeni günün bir o kadar meşgul eden bulanıklığı

camı açtım ve yağmurun ıslattığı çatıların üzerinden

yarı kasvetli istanbul’a  ,

çayımdan bir yudum, ucuz sigaramdan bir duman çekerek

uzun uzuuun , boooş boş baktım  , baktım …

Çok işim var, ne b.k yiyecem deyip ,

kös kös döndüm masama …

( Daraaa ra raaam )

(Ra ram ra ram ra ram …..

….

Bu sabah da  , kasvetli  bir blues şarkısı tadında başlayan günmüş  diyerek , dolanırken salonda ,  dur hele neler var şu dostlar meclisi sosyal aleminde diye bir şey dürttü beni   .  Tesadüf odur ki karşıma Cenk Akyol’un hazırlamış olduğu, çok özel bir konsepti olan radyo programı ( şimdilerde podcast olarak devam ediyor )  Kooperatif’in   25 ekim 2021  tarihli  tanıtımı çıktı karşıma  .  Facebook’un bu kafası karışık yapay zekasının böyle alakasız tarihli paylaşımları gözümüze soktuğu şeylerden dolayı platforma olan ilgimin az olmasına rağmen ,demek ki bu sabah günümü  güzel kılmaya karar vermiş olsa gerek . Bir nevi sosyal medya kahve falı tadında … “Al ulan sana günün süprizi !”   der gibi …

O sürprizde,  Cenk’in  tanıtımında  26 Ekim 2021 tarihli programı hazırlayıp sunacağını duyurduğu dostu ,   İtalyan müzisyen Emanuale Bultrini ‘nin  progresif rock orijinli ama   müzik yelpazesi funk, pop ,caz gibi birçok esintiyi içinde barındıran  Fonderia isimli    grubundan geldi . İlk kez dinleyecektim ,doğal olarak arama motorunda  karşıma ilk gelen albümü  ( Fonderia - My Grandmother's Space Suit ) açıp “play>>” tuşuna bastım … Sonra birden  (||pause||) , durdurup  “ İstanbul “ isimli ikinci parça gözüme ilişti , dur hele  bu da ne ola ki  deyip  “ play>> ”e dokundum  ,  yaslandım arkama  ve kendimi şöyle bir yolculukta buldum …


“play >>”  ….   Beynim ve kulaklarımda duyumsadığım ses ve algılarda ki   ilk hissim ,  bu parça  da sanırım  şu klasik “arabasque” motiflerle bezenmiş malum parçalardan biri mi derken , o anda hava döndü  . Birden kendimi  Dolapdere’ de ki bir roman sokak düğünü içinde buldum sanki  . Coşkulu , renkli  ve bir o kadar çılgınca. Oradan usulca nehrin üstündeki bir kayan bir  sal misali aktım  Nevizade’ye .  Bol gürültülü sokakta  uzaktan gelen sokak müzisyenlerinin  yaptığı müziği duyuyordum şimdi , başımı yukarı kaldırıp özlediğim bu havayı  derin derin soludum … Oradan Tünel’e doğru adımladım   İstiklal Caddesini , Yüksek Kaldırım’dan salınarak  Karaköy vapur iskelesindeydim şimdi ve  oradan  Haydarpaşa’ya geçerken vapurda … Koşarak yakaladım treni son anda . O  hep çok soğuk görünümlü banliyö vagonu bile sıcak geliyordu şimdi .  Sarsıla , takıla ilerliyorduk , kulaklarımda ve beynimde  trenin raylar üzerinde ki ahenkli ritmi ve temposunu  hissede hissede , duya  duya ,  hızla yol alıyorduk   bu defa Pendik’e .   Şimdi de yolum  Sapanbağlarında bir Boşnak meyhanesine düştü . Ortam  bir o kadar şahane , çoşku zirvedeydi , bir  Balkan düğünü-eğlencesindeymiş  tadında rakılar içtik ve raks eyledik . Nihayetinde gün geceye düşmüştü artık , TEM otoyolunda hızla ilerliyordum ağır kafa ,son sürat bir spor arabayla.  Sanki bir aksiyon filminde peşime düşen  polisten kaçar gibi ,  ardımda çıldırtıcı siren sesleri …

Derken 6 dakika 45 saniye geçmişti ki UYANDIM .”

…. hissettim ki özlemişim yarı tutsak yaşadığım bu şehri .





Ve olaylardan kısa bir süre sonra ….

Ek – Edit :

Sonra albümü dinledim ve  albümün tamamı bana şahane bir film müziği tadında geldi . Hatta sadece bu albüm müziklerinden kısa bir film bile  çekilir diye düşündüm . Mesela şöyle …

“ İstanbul’da Bir Kaçış “

İlk notalarla başlar ki ;  kahramanımız , Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinin parmaklıklarından atlayıp kendini şehrin sokaklarında , yaklaşık sekiz saat boyunca yaşanan , her parçada değişen,  kah çoşku , kah hüzün ,  kah kaos ve aksiyon dolu bir kaçış ve kovalamacanın içinde bulduğu  ;   ama   sonunda,  kolunda yine ağır uyuşturucu  ilaçların damarlarına zerk edildiği  serum şişesine bağlı yatağında yarı baygın gözlerini açtıp,  hastane odasında yatarken sonlanır  .

Yani “ Kaçış Yok! “

…. ve sahnede yazılar akmaya başlarken albüm de sona erer .


Albüm :    Fonderia - My Grandmother's Space Suit (2010)

Teşekkürler  Emanuele Bultrini & Fonderia

Teşekkürler Cenk Akyol

Müziğin ruhu hep yanınızda olsun

Yaşasın Rock ‘n Roll Coşkusu



Geronimo Yalnızkartal

08Ocak 2022 – İstanbul







2 Ocak 2022 Pazar

2022'ye yeni bir radyo programı ile başlıyoruz: AKSİ İHTİYAR



Geçen yıl internet  üzerinden  www.radiocorax.com adresinden yayınlanan Kooperatif'e konuk olarak bir radyo programı hazırlamıştım. Şimdilerde yeni yılı ikinci programla açıyorum. Bu arada radyo programının da bir ismi olacak:AKSİ İHTİYAR

Neden Aksi İhtiyar derseniz, ufaktan açıklayayım... Buyrun dinleyin bakalım:

Sinema dünyasının iki önemli oyuncusu Jack Lemmon ve Walter Matthau'nun çevirdiği ikili filmler vardır. O filmlerde Jack Lemmon pimpirikli yapısıyla naif bir karekter sunarken Walter Matthau onun tam tersine bir karekteri sunardı ve onun ismi "Aksi İhtiyar"dı. 

İşte bu radyo programının ismi buradan ortaya çıktı. Tabi bu ismi bulmak için oturup düşünmedik. Bu isim tamamen ilk yayını hazırlarken ortaya çıktı. Radio Corax'ta yayınlanan Kooperatif programını mucidi müzik yazarı ve radyo programcısı dostum Cenk Akyol. Bu programda benim de bir program yapmamı istedi. İşte ondan sonra olan oldu. O bana devamlı,"Abi şu programı yap yahu" diye ısrar ederken ben devamlı ters gidiyordum. Bu süreçte o Jack Lemmon'un karekterine döndü ben de Walter Matthau'nun karekterine döndüm. İşte bu süreçte Cenk bana, "Yeter be Aksi İhtiyar yap şu programı" dedi.İşte böylece ikinci programda da programın ismini bulduk, benim de içime sindi hani.

Sözün özü Aksi İhtiyar radyo programı bu Salı günü sizlerle birlikte olacak. Şimdi sözü Cenk'e (Akyola) bırakıyorum. Oldukça. afilli bir tanıtım yazısı yazmış, şimdi onu sizinle paylaşayım... İlk önce İngilizcesiyle ve ardından da Türkçesiyle:

 KooperatifKooperatif opens the new year with grumpy old Aptülkadir Elçioğlu. He takes us to time travel with his  idiocratic style. This show brings us lot of British bands from 70's and some exceptions to these, Eloy from Germany, Pavlov's Dog and Steppenwolf from U.S.A.


And he is waiting your comments and requests to bluesperisan@gmail.com 

Here is the show, Keep on rockin' 

https://archive.org/details/aptul-2


Yeni yıla "Aksi İhtiyar" ile giriyoruz. Aptülkadir Elçioğlu Kendine öz üslubu ile bizleri yine zaman yolculuğuna çıkarıyor. İngiltere ağırlıklı programın ayrık otları Almanya'dan Eloy, A.B.D'den Pavlov's Dog ve Steppenwolf.


Aptül programa yorumlarınızı ve isteklerinizi bluesperisan@gmail.com adresine bekliyor. 

 canlı dinlemek için

1 Temmuz 2021 Perşembe

Cenk Akyol'dan Radyo Müjdesi!


Müzik yazarı Cenk Akyol on senelik bir aradadan sonra yeniden radyo programına başlıyor. Ancak o sadece kendi programını duyurmakla kalmıyor,  "Daha doğrusu hep beraber başlıyoruz." diyerek, radyo programı için olanak arayanlara da sesleniyor. Nasıl mı? O zaman aşağıdaki yazısına kulak vereceğiz. 


 Kooperatif


Selamlar. Açık Radyo'daki Terra Incognita'dan tam on sene sonra Temmuz ayı itibarıyla  internetten yayın yapan Radio Corax'da (www.radiocorax.com) yeni bir radyo programına başlıyorum. Daha doğrusu hep beraber başlıyoruz.

Kooperatif .... Her salı saat 20:00'de Radio Corax'da 

KOOPERATİF 

Fikrin kıvılcımını “With a Little Help From My Friends” şarkısı yaktı. Sevdiği şarkıları belirli türlere göre derlemek müziğe düşkün hemen  herkesin vakit ayırdığı zevkli bir uğraş. Eskiden mahallenin plakçısına (evet her mahallede birkaç plakçı vardı) liste verilir dönemin gözde parçaları bir kasette toplanır, radyo programlarından sevilen parçalar kaydedilirdi. 

Radyo’da sevdiği müzikleri radyo başındakilere çalan programcının motivasyonu bir hayran olarak sevdiği müziklerin, sanatçıların methiyesini yapmak olduğu kadar, bir ucundan kendini özdeşleştirdiği müzisyenlerin payesinden nasiplenme isteği olsa gerek.  

90’ların sonlarında internet imkanları yokken varlığını dahi bilmediğimiz plakları P2P paylaşım araçları, torrentler, bloglar ile keşfedip heyecanlanmıştım. Bu heyecanın gazı ile 2006 – 2011 yılları arasında Açık Radyo’da Terra Incognita isimli bir program yaptım. Programın ana fikri 1950’lerde bir “kuyruklu yıldızdan” A.B.D.’ye düşen rock müziğin Anglo-Amerikan toprakları dışında kalan “taşrasındaki”  yansımalarını, insanlarını, gruplarını kamuoyuna tanıtmak, merak yaratmaktı. Demir Perde ülkelerine, İskandinavya’ya, Ortadoğu’ya, her yere uğramaya çalıştım. Makarnacı İtalyan’ları, Lahanacı Almanları, Macar makinistleri. Quebec’li caz-rockçıları Terra Incognita’da ağırladım. Bu sayede nice harika albüm keşfettim, benim gibi müzikseverlerle tanıştım. Özellikle radyo çevresinden benim gibi müzik tutkunu dostlar edindim. Bir çok müzisyene, çalgıcıya (evet çalgıcılık diye bir şey var ve küçümsenecek bir şey değil aksine benim çok değer verdiğim bir zanaat) ulaşıp, bir çoğu ile ahbap oldum. Şimdilerde ölmüş ama gömülmemiş gazeteler o zamanlar ölüm döşeğindeyken (çok değil 8, 10 sene öncesi) ulusal gazetelerde müzik yazıları yazma şansı elde ettim yine bu dostlar sayesinde. Ülkenin biricik caz portalı Cazkolik’te daha çok caz-rock eksenli yazılar, röportajlar, albüm, konser kritikleri yazma şansı buldum. 

Sosyal medya ile bu çevre büyüdü de büyüdü. Bu sayede İngiltere’de konserlere sanatçı kapısından girebildim. Sevdiğim gitaristlere bira ısmarladım. Konser düzenlemeye yeltendim. Bulut sayesinde dosya paylaşımları bu kadar yaygın değilken Kanada’lı, Brezilyalı’ İtalyan’larla gıyaben dostluk kurup, CD takası yaptım. En sevdiğim albümlerin yapımcıları, icracıları ile röportaj yapıp, merak ettiklerimi sorabildim.  Bir newsgroup sayesinde Yunanistan’dan gıyabi değil harbi bir çok  arkadaşım oldu. Oraya gittik onlarda kaldık, onlar geldi bizde kaldı.  Carlos Santana Miles Davis ile bir muhabbetinde naifçe dünyayı müzik kurtaracak diyordu. Öyle olmasa da güzelleştiriyor müzik kapkara dünyamızı. Çölde bir vaha, en azından bir serap.  

Şimdiki fikir de çevremdeki siz bu harika insanları işin içine katıp onlarında küçük destekleri ile kocaman, rengarenk bir müzik havuzu oluşturmak. 

Bu playlistleri hazırlayan sizlerden küçük açıklamalar rica edeceğim.  İnformatif değil kişisel güzellikler, ilginçlikler olmalı. Ben de bu playlistlere kendimden bir şeyler katabilir, ilgili linkler ve eklemeler yapabilirim.  Bunları bir blogda toplayacağım. O yüzden playlisti açıklayan bir paragraflık da olsa bir şeyler yazmanız güzel olur.  Programın podcasti olacak mı bilemiyorum. O konuda Acar bir şeyler düşünüyor. 

Müzik türü serbest. Playlist herhangi bir konuda olabilir. Mazinizden bir kişi, yer, olay, özel bir hatıra, toplumsal hafıza, olumlu, olumsuz her hangi bir duygu. Yeniyetme zamanlardan, yeni keşfedilenlerden, popüler, demode. Playlisti hazırlayanın keyfi nasıl isterse. 1 saatlik playlistte 15 parça da olabilir fade-out ile kısılarak 1 saate sığdırılmaya çalışılan upuzuuun  bir parça da.  Tek kıstas sizi temsil edecek bir playlist olması. 

Sizlere uygun olduğunu düşündüğüm bir playlist de ısmarlayabilirim, Seçimi size de bırakabilirim. Uzlaşırız nihayetinde. 

Spotify üç kuruş telif ödemesiyle haklı olarak eleştirilen, benim de 

 müzik dinlemeyi tercih etmediğim bir yer olsa da telif sorunu yaşamaktan kurtaracak bir platform. Bu playlistleri oluşturup, paylaşmak için kolay bir çözüm. Yeni karışık kasetler bulutlarda artık. Herkes kolaylıkla paylaşabiliyor ve ulaşabiliyor. Aynı şekilde artık herkes radyo programcısı (podcast), yazar (blog) gazeteci (twitter), TV programcısı (Youtube), fotoğrafçı (Instagram), kısa film yönetmeni (Tik Tok),  

Playlistleri mümkün oldukça orada paylaşacağımı düşünüyordum. Ama içeriği göründüğü kadar zengin değilmiş  bir çok bilinen müzisyenin dahi bazı albümleri bulunmuyor. Bir çok playlistte Youtube devreye girecek gibi gözüküyor. Orada telif sorunu olduğundan bir süre sonra paylaşımlar  yokolabiliyor. Artık olduğu kadar.

Plan kabaca bu. 

Haydi başlayalım !

17 Ocak 2019 Perşembe

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 86


"Siyah Bira'yı bitirince imdadıma yazarı Vasillis Danellis'in  Damla Demirözü ile ortaklaşa editörlüğünü yaptığı çağdaş Yunanistan polisiye öykü antolojisi Yunankarası koştu. 2018'in son günlerinde İstos Yayıncılıktan çıktı. Yazarların bazıları Vasillis'in kurucusu olduğu Yunanistan Polisiye Yazarlar Derneği'nden dostları."

 




Polisiye .... Yunan Polisiyesi .... Siyah Bira .... Yunankarası .... 




Uzunca sayılacak bir süredir gazete, dergi ve internetteki sitelere müzik yazıları, albüm ve konser izlenimlerimi yazıyorum. Blues Perişan'a yazmaya başladığımdan beri okuduğum kitapları, seyrettiğim filmleri de paylaşmak aklımdaydı. Aptül'ün düzenli olarak okuduğu, etkilendiği kitapları yazarak oluşturduğu Blues Perişan kütüphanesi beni buna teşvik ediyordu. Seçtiği kitapların bir çoğunu da dinlediği müzikler gibi güncel kaygısı taşımadan (müzikte günceli takip etmiyor demiyorum tabi ki) çoğunlukla sahaflardan keşfettiği, sahaflarda eski anıları ile kovaladığı kitaplardan seçiyor. Şahsen blog da en çok zevk alarak okuduğum ve heyecanla beklediğim yazılar onlar ne yalan söyleyeyim. Bir ara Geronimo'yu da teşvik etmişti, ondan da güzel kitap tüyoları alıyorduk. Benim yazı belki onu fişekler. Bu arada Byfuss'un sokaklar boyu yaptığı benzersiz albüm kritiklerini daha çok istiyor bünyemiz.

Geçen yaz Plak Mecmuası'ndan Onur'un sayesinde bir çok polisiye roman edindim. Mylos ve Labirent'ten çıkan polisiye romanlar beni bir çok yeni ve yeni tanıştığım yazar ile tanıştırdı. Uzun zamandır okuma tembelliğimden dolayı suç edebiyatı ihtiyacımı polisiye diziler ile gideriyordum. Lakin şu bir kaç aylık polisiye roman maratonumdan sonra kafama dank etti ki  dizilerde yakalayamadığım ne tadlar varmış. İlk önce Suphi Varım'ın Simirna Kızılı'nı okudum. Üzülerek söylemeliyim ki çok tad alamadım. Sonrasında Esra Türkekul'un Cadı Bostanı'nı bir çırpıda yalayıp yuttum. Aynı nesile ve kabaca aynı semtlere ortak olmanın verdiği bir yakınlık, günümüzün karanlık günlerine inat cesur bir kadın tavrıyla yazılması çok hoşuma gitmişti. 

Sonrasında Üstüngel Arı'nın Y.Ü.K.'ünü hallettim. O da Kadıköy'de yaşayan benden sonraki neslin bana yakın temsilcilerinden biri. Laf cambazlığını ve yaratıcı gücünü sadece sosyal medyada ve reklam yazarlığında harcamaması şansımız olmuş. Eleştirim tek kitapla çok şeyden bahsetme isteği/şehveti olabilir ama bu da zamanın ruhu değil mi? Her birini yakalamak için bir çok şeyi eş zamanlı olarak yapma çabamız. 

Bu uzunca girizgahtan sonra bu yazının sebebine gelelim; Vasillis Danellis imzalı Siyah Bira en favori kitap oldu bu polisiye maratonunda. Atina'da yaşayan nihilist bir sokak müzisyeninin kendine çok da yakın olmayan bir tanıdığının cinayetine teğet geçmesi üzerine amaçsız hayatına bu cinayeti çözerek anlamlandırmaya çalışmasını anlatan roman politik Yunan polisiye geleneğinden ayrılmıyor. Siyah Bira'nın verdiği şevk ile ne zamandır tekrar okumayı düşündüğüm Petros Markaris'in piyasadaki diğer kitaplarını sipariş ettim.  Yıllar önce okuduğum Che İntihar Etti ile gönlümü kazanan Markaris'in diğer eserlerinin de politika-mafya-iş dünyası üçgeni içerisinde geçen ve her şeyden önemlisi yasal, yasadışı her türlü erkin zülfiyarine dokunan suç romanları olduğu kafamın bir köşesine yer etmişti. 


Atina'nın alt katmanlarından üstüne dolaşan kurgusu, Yunanistan'ın bizden çok önce başlayan göçmen sorunu, ekonomik krizin hayatı nasıl şekillendirdiğini kör gözün parmağına sokmadan, samimi üslubu ile anlatan Vasillis Danellis Heybeliada'da doğup, Yunanistan'a göçen Markaris'in aksine Atina'dan İstanbul'a göçen bir polisiye tutkunu akademisyen. Sokak Müzisyeni Andreas'a da birer İngiltere geçmişi çizmesi ile romanda başka ne kadar otobiyografik öge olduğunu da merak ettim doğrusu. Kitaptaki referansları ile rock müzik tutkunu olduğu da ele veriyor.  Romanı okurken  en çok hoşuma giden şeylerden biri yıllar önce bir ağustos cehenneminde gittiğim Atina'yı tekrar sayfaların arasında dolaştırabilmesi oldu. Bir tane de Selanik'te geçen polisiye lazım şimdi bana. Oraya 4, 5 kere gittiğimden daha da kolay içine girerim. 

Siyah Bira'yı bitirince imdadıma yazarı Vasillis Danellis'in  Damla Demirözü ile ortaklaşa editörlüğünü yaptığı çağdaş Yunanistan polisiye öykü antolojisi Yunankarası koştu. 2018'in son günlerinde İstos Yayıncılıktan çıktı. Yazarların bazıları Vasillis'in kurucusu olduğu Yunanistan Polisiye Yazarlar Derneği'nden dostları. Toplam 11 öykü/yazar 12 çevirmen var. Deneyimli yazarların hikayelerini nispeten daha genç ve bir çoğu ilk kez edebi metin çeviren çevirmenler güzel iş çıkarmışlar. Serinin gerisi gelir umarım. Yunanistan İstanbul Başkonsolosluğu'nun ve Bodosaki Vakfı'nın desteği ile çıkan kitapta devamının geleceğini de müjdeleyen bir bir detay var. İstos kendi yayınları içerisinde bu kitabı 43 numara ile sıralarken Yunankarası'nın bundan sonraki suç romanlarının atası olacağını da Yunankarası : 1 ibaresi ile müjdeliyor. 


Yazarlar ve öyküleri 

İeronimos LYKARİS – Ne gündü ama
Tefkros MİCHAİLİDİS – İkiz asallar
Marilena POLİTOPOULOU – Ölümcül ümit
Kostas KALFOPOULOS – Hoşça kal Sula
Hilda PAPADİMİTRİOU – Patron'un koruması
Thanos DRAGOUMİS – Ölü Zamanlar
Andreas APOSTOLİDİS – Şehrin üzerinde kol gezen dehşet ve suçluluk duyguları
Kostas MOUZOURAKİS - Buzdolabı
Filippos FİLİPPOU – Goethe Enstitüsü'nde ölüm
Vassilis DANELLİS – Bang Bang
Neoklis GALANOPOULOS – Yunan polisiye edebiyatının geleceği



Kitabın harika kapağından da bahsetmemek olmaz.Yunanistan'a gidenler ülkenin sokaklarını bezeyen grafiti, stencil, sticker hazinesini farketmemesi olanaksızdır.  Kapak kitabın ve Yunanistan'ın ruhuna uygun olarak Wild Drawing mahlaslı bir sokak sanatçısının harika bir muralından seçilmiş. Bu etkileyici işin ismini tanıdık bir kişinin bir vecizesinden seçmiş. Jimi Hendrix'in “Knowledge Speaks – Wisdom Listens” ( Bilgi Konuşur -  Bilgelik Dinler ) 
kitabın ön ve arka kapağını yekpare olarak bu muralın fotoğrafı süslüyor .  

Wild Drawings böyle sunmuş yaptığı işi;

“Bilindiği gibi baykuş bilgeliğin ve ayrıca Atina şehrine ismini veren tanrıça Athena'nın simgesidir. Öte yandan baykuş özellikle zifiri karanlıkta keskin görme yeteneği ile meşhurdur. Bu günlerde Yunanistan ve -ne yazık ki sadece bu ülke değil- gerçekten karanlık bir dönem yaşıyor ve sanırım herkesin, Yunanistan'da ve her yerde bu mahluğun bilgeliğini hatırlamasının zamanı geldi.” 

yaptığı diğer muhteşem işler burada  http://wdstreetart.com


Komşuyu tanımak için bu 11 hikaye harika bir kaynak. İster reçina ister uzo ister tsipuro ile ... Ama benim ev yapımı siyah biram ile muhteşem gidiyor Yunan polisiyeleri ... 

CENK AKYOL 16.01.19 

31 Aralık 2018 Pazartesi

Yeni yılın ilk haftasına başlarken


Haftaya Başlarken yazımız bugün aynı zamanda yeni bir yılı karşılama yazımız olacak. 
Yeni bir yılı karşılamaya hazırlanırken bu hafta sonu hayat bana bir sürpriz yaptı. Lise ve Üniversite yıllarımdan kalma kitap, dergi ve bilumum döküntülerimi annemin evinden almak için gittim. Bir sürü şeyle eskilere gidiyor insan. Benim için en önemlilerden olan 1970'lerin başından 1980'e kadar olan 16 ciltlik Milliyet Sanat dergileriydi. Onları babam biriktirmişti ve benim için babamdan kalan miras gibiydi onlar, iki gündür bayram çocuğu gibi bakıp bakıp duruyorum. Hatta oradan bir kaç alıntı yapar buralardan paylaşırım diye 42 yıl öncesinin bir sayısını açtım. Haftalık olarak yayınlanan derginin 2 Ocak 1976 tarihli sayısıydı ve kapakta "Yılın Sanatçısı Bedri Rahmi Eyüboğlu" yazıyordu.  Dergi yılın en iyi sanatçısını okuyucu oylarıyla seçiyordu ve 1975 yılının sonunda da bu büyük ressamımız seçilmişti. Aradan kırk küsur yıl geçmiş şimdi böyle bir anket yapılsa acaba sonuç ne olurdu, düşünmek bile istemiyorum. Gene aynı dergiye şöyle bir baktım her hafta bol bol resim sergisi haberleri, heykel, müzik, sinema , tiyatro ve daha nicesi dolu dolu kültür ve sanat. 
Bu hafta yapılan bir araştırmada ülkemizde kitap okuma oranı bin kişide bir kişi olurken, kültür ve sanat haberlerine ilgi on binde bir. Oysa çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği yıllarda her gazetenin mutlaka bir kültür sanat sayfası olurdu. Şimdi böyle sayfayı sadece iki gazetede buluruz ancak... hoş onlar da kültür ve sanat üzerine yapılan etkinliklerin info ya da basın bültenlerinden kes- yapıştır yazılarından ibarettir. 
Durum vaziyet böyleyken yeni yılın yani 2019'un akıl, bilim, sanat dolu bir yıl olmasını isterim. Bu size "çok uçuk" hatta "nafile" bir istek gelebilir ama hepimiz buna kitap okuyarak, tiyatroya... konsere giderek başlayabiliriz. Mesela ben üniversite yılarımdan sonra neredeyse hiç tiyatroya gitmez oldum. En son izlediğim oyuna bakarsak o da 5 yıl önceydi. Bu yıl mutlaka tiyatroya gitmeyi planlarım arasına aldım. Sözün özü aydınlık günler istiyorsak önce biz aydınlanmalıyız. 
2019'un akıl, bilim, sanat dolu bir yıl olmasını arzu ediyorum... evet "nafile" de olsa... Peki ya siz?


Blues Perişan blog'a başladığımda bana yazılarıyla destek veren can dostum Geronimo Yalnızkartal vardı. Uzunca bir zaman geçti dostlardan Yiğit Elvis İlgü'den yazı istedim. Onu takiben müzik yazarı Cenk Akyol yazılarıyla bizlerle birlikte oldu. Böyle bir kadro oluşturduk. Bu yılın son aylarında Açık Radyo'da programlarını tutkuyla dinlediğim Meral Akman yazılarıyla birlikte olmaya başladı. Meral'in yazılarını okumak beni öyle keyiflendiriyor ki. Her bir yazı yeni bir kıtanın keşfi gibi oluyor benim için.
Radyo benim için bir büyük tutku...hem dinleyici hen de programcı olarak. Blues Perişan radyo programımı yaptığım Rock FM'den dostlarımı da yazılarıyla burada görmek istedim ve ilk önce Sezen Aladağ sonra da Okan Meriç beni kırmayarak yazmaya başladı. Ha unutmadan söyleyeyim Sezen'in yeni yazısı bu hafta Blues Perişan'da olacak. 
Bu yıl neredeyse Blues Perişan radyo programına başlıyordum. İnternet radyosu olarak yayın yapan Radyo Dinlemek İçin Bir Site ne yazık ki yılın onunda yayın hayatına son verince hayaller suya düşecekti. Ancak bu radyonun kurucusu Andaç Işık yazılarıyla bizimle birlikte olacaktı. 
2018'de yeni yazarlarımız oldu ama bu kadar mı? Ankara'dan Bülent Seyitdanlıoğlu her hafta müzik tarihinden dokunuşlarıyla bizlerle birlikte oldu. Son olarak da Byfuss yazılarıyla albümler üzerinde yürüyerek hiciv dolu yazılar yazdı. 

Blues Perişan blog'da  
Geronimo Yalnızkartal , 
Yiğit Elvis İlgü, 
Cenk Akyol,  
Meral Akman,  
 Sezen Aladağ,  
 Okan Meriç,  
 Andaç Işık,  
Bülent Seyitdanlıoğlu,  
Byfuss,
ve ben yani 10 yazarlık bir kadroyuz.  

2018'i böyle noktalarken, yeni gelecek yılın hepiniz mutluluk getirmesini dilerim.

Aptulika




17 Aralık 2018 Pazartesi

Erdem Helvacıoğlu ile İlhan Mimaroğlu, Joy Exit ve Film müzikleri üzerine

"Joy Exit de parçaları Şirin ile beraber oluşturuyoruz. Kayıt, miks, tüm enstrümanların çalımı, aranjesi bana ait. Yani tüm yapımın ana sorumluluğu bende. 
Yapımcı olarak daha öncesinde punk-rock grubu Rashit'in “Her Şeyin Bir Bedeli Var”, Timuçin Esen'in elektronik rock ögeleri ile bezeli “Mayhoş”, Mehmet Akbaş'ın world music estetiğinde “P!A” albümleri gibi birçok albümün yapımcılığını yaptım. "





Erdem Helvacıoğlu ile 2010 yılında radyo programım Terra Incognita vasıtasıyla tanışmıştık. 2003 tarihinde "A Walk Through The Bazaar"isimli ilk albümünü yapmıştı.  Programın yapıldığı sene çıkan, İsveç'li Per Boysen ile ortaklaşa yayınladığı "Sub City 2064" üzerinden olabildiğince retrospektif bir program yapmış, içinde bulunduğu elektronik müzik janrı üzerine sohbet etmiştik. Ergar Varese, 20.yy başındaki deneysel Rus besteciler, multitonalite, müziğe soundscapes yaklaşımı, 1960'larda İlhan Mimaroğlu'nun, Bülent Arel'in yaptıklarını, ilerdeki projelerini 55 dakikaya sığdırmaya çalışmıştık. (şimdilerde programın kayıtlarını dinlediğimde o çok kızdığım, konuktan çok kendi konuşan spikerlere taş çıkarttığımı işitip, kıpkırmızı oldum)  Erdem o günden günümüze bir çok yeni ve birbirinden bir çok farklı türde eserler verdi. Yine bir çok uluslararası müzikal ortaklıklar oluşturdu. (Ros Bandt, Bill Walker, Ulrich Mertin, Şirin Pancaroğlu, Bruce Tovsky, Stuart Gerber) New York ve İstanbul arasında gidip gelen Erdem dünya üzerinde de bir çok farklı projede yer aldı. 
Şu anda bir çok proje ile aynı anda meşgul. Film müzikleri (ki ilk yaptığı iş bir film müziğiydi) , bir elektro-pop duo (Şirin Soysal ile Joy Exit), fon desteği beklenen (Fongoo) bir İlhan Mimaroğlu belgeseli.  
Erdem Helvacıoğlu ile bu söyleşiyi New York'ta bulunması sebebiyle internet üzerinden yaptık. 


İlhan Mimaroğlu belgeseli ve Joy Exit 

Erdem selamlar en taze haber olması sebebiyle Mimaroğlu belgeseli ile başlayalım; Belgeseldeki ses yapısı, ses kolajları senin sorumluluğunda. Fon desteği sayfasında projenin klasik bir belgeselden ayrılıp Mimaroğlu'nun yaratıcı ve ayrıksı müziği ve karakterini yansıtması açısından kolajlara ve ses enstalasyonlarına dayanacağı yazıyor. Sen belgesele müzik direktörü olarak nasıl yaklaşacaksın?

İlhan Mimaroğlu gibi çok önemli bir besteci hakkında yapılan bir belgeselin müzik direktörlüğünü üstlenmek büyük bir sorumluluk. Onun bilincindeyim. Müzik direktörü olarak yönetmenimiz Serdar Kökçeoğlu ile ilk aşamada Mimaroğlu'nun hangi eserlerini filmde kullanacağımıza karar vereceğiz. Üzerinde konuştuğumuz, kullanmayı düşündüğümüz eserler var ama tabii kurgu netleştikçe bu eserlerin neler olacağı ve film içinde ne kadarlık bir süre dahilinde duyulacağı netleşecek. Mimaroğlu'nun besteci, prodüktör olarak akustik eserlerinden, elektronik eserlerine, Ezgi Plak tarafından yayınlanan çocuk parçalarından prodüktörlüğünü yaptığı Charles Mingus albümlerine kadar tüm kataloğunu titiz bir şekilde inceleyerek film için en uygun Mimaroğlu müziklerini seçeceğiz. İlhan Bey'in kendi müzikleri dışında benim bestelediğim film müzikleri de yer alacak. Bu müzikler elektronik, elektroakustik müzik estetiğine sahip olacak. 

Şirin Soysal ile Joy Exit isimli bir elektro-pop ikilisi oluşturdunuz. Nirvana'nın da seslendirdiği Amerikan halk şarkısı “Where Did You Sleep Last Night” in yeni bir versiyonunu ve bir EP yayınladınız. Senin yapımcılık geçmişin de var. Bu grupta da yapımcılık sende mi? Şirin, Annie Lennox sen de Dave Stewart gibi gözüktünüz bana biraz :)

Joy Exit de parçaları Şirin ile beraber oluşturuyoruz. Kayıt, miks, tüm enstrümanların çalımı, aranjesi bana ait. Yani tüm yapımın ana sorumluluğu bende. Yapımcı olarak daha öncesinde punk-rock grubu Rashit'in “Her Şeyin Bir Bedeli Var”, Timuçin Esen'in elektronik rock ögeleri ile bezeli “Mayhoş”, Mehmet Akbaş'ın world music estetiğinde “P!A” albümleri gibi birçok albümün yapımcılığını yaptım. Ayrıca sevgili dostum Orkun Tunç ile Armageddon Turk olarak remixler yapıyoruz. Sezen Aksu, Teoman, Gorillaz, AronChupa gibi bir çok ismin remixlerini yaptık beraber. O projelerde de hem ortak yapımcı hem de miks mühendisi olarak çalıştım. Tüm bu bilgi ve deneyimi Joy Exit yapımlarına aktarıyorum.
Evet birkaç kişi daha Annie Lennox, Dave Stewart kıyaslamasını yaptı. Onlara benzetilmekten gurur duyarım/duyarız tabii ki. Her ne kadar yapımcı, şarkıcı ikilisinden oluşan bir elektronik müzik grubu olsak da anlayış, sound olarak Eurythmics'den daha çok London Grammar, The xx, Goldfrapp, Massive Attack gibi elektronik müzik ikilisi ve gruplarına yakınız.


Çağdaş Fim Müziği Estetiği

Kariyerinin hemen başından beri film müziğine ilgini biliyoruz. Son olarak Sefa Öztürk'ün Güven, Ömür Atay'ın Kardeşler filmlerinin müziklerini yaptın. Film müziğinde türün, tarzın, “score” mu? Yoksa elektro-akustik ses örgüleri mi? Buradaki seçimlerini nasıl yapıyorsun? Sipariş üzerine yapılan işlerde siparişi veren mi tarif eder film müziğini yoksa sana filmi, filmin duygusunu tarif edip sana mı bırakırlar?

Her ne kadar orkestra için müzik yazabiliyor olsam da, orkestranın olmadığı film müziklerini tercih ediyorum. Tüm enstrümanları çaldığım, aranje ettiğim, mikslediğim veya viyolonsel, klarinet, piyano gibi birkaç enstrümanın kaydından oluşan film müzikleri bence çağdaş film müziği estetiğine daha uygun. Bu tarz film müziklerinin ana yapılarından biri elektro-akustik ses örgüleri oluyor genellikle. Mesela Ali Vatansever'in yönettiği "SAF" filminde tüm müzikler mekan, inşaat seslerinin işlenmiş halleri ile el yapımı Togaman gitarviol üzerinde çaldığım minimal melodiler ve dokulardan oluşuyor. Ömür Atay'ın "Kardeşler" filminde mekanlar İran sınırına yakın olduğu için santur kullanmaya karar verdik. Ama onu çok minimal ve dokusal bir şekilde filmin içine yerleştirdik, bu sayede mekanın ve karakterlerin bir elemanı, hatta onların bilinçaltı gibi bir işlev kazandı santur. Sefa Öztürk'ün "Güven" filminin açılış ve kapanış sekanslarında ise rüzgar ve dalga seslerinden fa notasında tınlayan yeni sesler yarattım ve diğer enstrümanları bu fa tonu üzerine inşa ettim. Bu şekilde rüzgar ve dalga sesleri gerçeklik ile rüyanın iç içe geçtiği yeni bir dünya oluşturmuş oldular. Bu tarz film müziklerinin çağdaş görsel ve işitsel estetik ile daha uyumlu olduğunu düşünüyorum. Ayrıca ekrandaki karakterlerin ruhsal dünyalarını bu tarz müzikler daha derin bir şekilde yansıtabiliyor.

Seçimler konusuna gelirsek. Filmlerini, görsel ve işitsel estetiğini, müzik ve ses kullanma biçimini beğendiğim yönetmenler ile çalışmayı tercih ediyorum. Film müziğine sipariş olarak bakmıyorum ben açıkçası. Bir ortaklık olarak görüyorum. Yönetmenler genelde filmlerini oluştururken kafalarında bazı ambiyansları düşünmüş olurlar, her zaman en nihai hali olmasa da bazı eserleri (sample olarak) yerleştirip ilerlerler. Yönetmenle bir araya geldiğimizde ben önce onların o noktaya kadar kullanmış olduğu bu örnekleri dinler filme örtüşüp örtüşmediğine bakarım. Sonra yönetmen ile karakterler, mekanlar, duygular, ruhsal haller üzerine konuşup bunu en iyi aktarabilecek işitsel dokularına karar veririz. Buna karar verdikten sonra da besteleme süreci hızlı ve keyifli bir şekilde ilerler.


Farklı Alanlarda Çalışma

Yaptığın farklı işlere zaman ayırırken, kafa yorarken hangi işlerine iltimas geçiyorsun? Ya da şöyle sormak daha doğru olabilir; Para kazandığın işlerin ( yapımcılık, reklam müzikleri vs ) ile yaratıcılığını, sanat anlayışını dolaysız gösterdiğin işlerin arasındaki dengeyi yakalayabiliyor musun? Ticari işler yaratıcığını sınırlıyor mu? Yaratıcılığını ticari işlerine enjekte edebiliyor musun? Yoksa bunların arasına kalın bir sınır çekiyor musun?

Ticari işler yaratıcılığımı sınırlamıyor aksine geliştiriyor dahi diyebilirim. Bu tip çalışmalarda da neticede önceden belirlenmiş sınırlar içerisinde üretim yapıyorum. Joy Exit'te mesela, Şirin ile sinematik pop, noir pop, elektro pop akımlarının kurallarını bükerek yeni sesler, anlayışlar yaratıyoruz. Film müziklerinde ise her filmin geçtiği mekan, karakterlerin ruh halleri, geçmişleri farklı oluyor. Doğal olarak o farklı dünyalar ile onlara uyumlu müzikler de birbirinden çok farklı oluyor. Onun için her bir film için farklı düşünmen, farklı kafa ve ruh yapısına bürünmen, onun için çok araştırmalar yapman gerekebiliyor. Bu araştırmalar da beni doğal olarak çok besliyor ve bir besteci olarak yaratıcılığımı geliştiriyor.
Solo çalışmalardaki sonsuz seçenekler ilk bakışta yaratıcılığı teşvik ediyormuş gibi gözükse de aslında hayal gücünü sınırlayabiliyor. Bunu aşmak için ben albümlerimde mutlaka önceden üzerine düşünülmüş kavramsal bir yapı kuruyorum. Bu yapı içerisinden yepyeni estetik, işitsel dünyalar kurabiliyor, yaratabiliyorum.


İlhan Mimaroğlu belgeseli aşağıdaki linkten izlenebilir. 



Joy Exit - I've Seen This Movie (Official Video)


CAZKOLİK 2018'in En İyilerini Seçti



Caz müziği konusunda her şeye yer veren 'Cazkolik' sitesi bu yıl altıncısını gerçekleştirdiği  `Cazkolik Best of 2018` dosyasında yılın en iyilerini belirledi. 


Caz müziği konusunda her şeye yer veren Cazkolik sitesi bu yıl altıncısını gerçekleştirdiği  `Cazkolik Best of 2018` dosyasında yılın en iyilerini belirledi. Ülkemizdeki müzik yazarlarının yaptığı sıralamayla ortaya çıkan "Yılın En İyi Albümleri 2018"  ile ilgi cazkolik şöyle bir tanıtım yapmış, şimdi onlara kulak verelim:

"2013 yılından bugüne Türkiye`de hakkıyla yapılamadığına inandığımız bir geleneği oluşturmaya çalışıyoruz. Tam da bu noktada Cazkolik olarak ilk önce teşekkür edeceğiz. Öncelikle, aşağıda seçimlerini okuyacağınız sevgili dostlarımıza çok teşekkür ediyoruz, onların titizliği, özeni ve müzik sevgileri sayesinde yurtdışındaki dergilerin, portalların, gazetelerin Best of listelerine imrenmekten kurtulduk. Bu dosyanın, konusunda, ülkemizde yayınlanmış en yetkin değerlendirme ve başvuru kaynağı olması en temel arzumuz ve her yıl kapsamını derinleştirme isteğimizi bu yıl da değerli dostlarımızın katkısıyla pekiştirdiğimize inanıyoruz."


 Peki bu yıl yapılan `Cazkolik Best of 2018` dosyasında yılın en iyilerini belirleyen isimlere şöyle bir bakalım:

 Cenk Erdem - R&B, pop ve soul listesiyle   
Zekeriya Şen -   dünya müziği  
Aptulika (Aptulkadir Elçioğlu) - blues albümleri
 Turgay Yalçın -  `live` (konser) albümleri
 Ali Haluk İmeryüz - avangart, mainstream, kategori dışı albümler.
Hülya Tunçağ - yeri ve yabancı caz albümleri
Seda Binbaşıgil - yerli ve yabancı caz
Murat Beşer -  yerli caz ve rock
Levent Ögetyerli ve yabancı caz
Eray Aytimur - yerli ve yabancı caz
Güven Erkin Erkal - Türkçe rock
Ümit Baykara - caz
Cenk Akyol - caz, blues, rock
Leyla Diana - yerli ve yabancı caz
Burak Sülünbaz - caz


 Seçimleriyle bizim blog'un yazarı Cenk Akyol da bu yıl ilk kez  `Cazkolik Best of 2018` a katıldı.   

`Cazkolik Best of 2018` seçimlerini aşağıdaki linki tıklayarak görebilirsiniz.

https://www.cazkolik.com/CazKubbemiz/106724/Cazkolik_Best_of_2018_yayinda_Caz_yazarlari_elesti.html#




16 Aralık 2018 Pazar

2018'in sonuna doğru Dolu Dolu Dopdolu




2019 yılına girmemize az bir zaman kaldı ama yeni yılın ilk ayında muhteşem bir buluşmayla karşılaşacağız. Bu haberi bu sabah sizlerle paylaşacağım. Bir dönemin efsaneleri yeniden dönüyor.  Bundan 28 yıl ya da hadi yuvarlak hesap 30 yıl öncesi diyelim... İşte o günlerin bir kilometre taşı Türk Rock tarihine altın harflerle yazılacak biçimde geliyor... haberi birazdan.


Geçen hafta 10 bölümlük bir yazı dizisi hazırlayan Cenk Akyol, bu hafta da yaptığı bir röportajla Blues Perişan Blog'da olacak. Cenk Akyol, ülkemizde elektronik müziğin önemli isimlerinden biri olan Erdem Helvacıoğlu ile hazırladığı yeni çalışması ve İlhan Mimaroğlu belgeseli hakkında konuşmuş. Röportajı hafta içi okuyabileceksiniz. 

Blues Perişan'da ilk yazısı ile en çok okunanlar arasına giren Byfuss bu hafta da dere tepe yürüyerek dinlediği bir albümü sizlerle paylaşacak. 

"Gitarist" denildi mi akla hemen güzel bir radyo programı ve tabii onu hazırlayan Okan Meriç gelir. Okan şimdi yazılarıyla da gitarın ve gitaristlerin dünyasını bize açıyor. O ilk yazısıyla "gitar dünyasına küçük bir bakış" yaptı ama bize doğrusu devasa bir kapı açtı. Okan bu hafta da usta bir gitaristle bizi buluşturacak. O yazıda hem eski hatıralarınız canlanacak hem de her şeye rağmen müzik yaparak  yaşama tutunan bir gitaristin öyküsünü okuyacaksınız. 

Geçtiğimiz hafta Objektif'in Ankara konserlerinin fotoğraflarını yayınladık ve bu sayede Serkan Tuna ile tanıştık. Serkan Tuna usta bir fotoğraf sanatçısı onun fotoğraflarına bakarken nerdeyse gitmediğimiz konseri izlemiş gibi oluyoruz. Bundan sonra onun kamerasından başka konserleri de görmek isteriz. 

Yılın sonuna yaklaşırken dolu dolu dopdolu bir hafta daha başlıyor. Ee siz de paylaşımlarımızı paylaşıp etrafınıza yayın ve yorumlarınızla bize güç verin. 

Aptulika
bluesperisan@gmail.com


13 Aralık 2018 Perşembe

Dario Argento sinemasındaki İtalyan Rock grubu: GOBLIN - 10.bölüm



Cenk Akyol'un hazırladığı Goblin ile ilgili yazı dizisini bugün bitiriyoruz. 
Son bölümde de Goblin'in çalışmalarından örneklere yer veriyoruz.



Goblin -- Terra Di Goblin
1978 yılı "Il Fantastico Viaggio Del 'Bagarozzo' Mark" albümünden.




Goblin - Suspiria Theme  
1977 yılı "Suspiria" film müziğinin ana teması.




Goblin - Aquaman 





Goblin - Suspiria Theme  
Agostino Marangolo'nun davul solosu. 
22/Nisan/2011 tarihli konserlerinden.



GOBLIN - Deep Red
1975 ya da 1976 yılında İtalyan televizyonundaki konserlerinden.



GOBLIN - Rebirth konseri
  Roma'da 2011 Nisan'ında yapılan yeniden kuruluş konserinden  kareler.  concert in April 2011.  Fabio Pignatelli - bas, Agostino Marangolo - davul, Aidan Zammit - keyboard, Danilo Cherni - Keyboard, Giacomo Anselmi - gitar ve buziki.


12 Aralık 2018 Çarşamba

Dario Argento sinemasındaki İtalyan Rock grubu: GOBLIN - 9..bölüm





"Libra grubu Amerika’ya götürecek olan Danny Besquez ile sözleşme yaptı. Orada 6 ay kaldık. Frank Zappa’ya ve “Tubes” gibi gruplara ön grup olduk. Bir gün Profondo Rosso’nun İtalya’da 1 numara olduğunu keşfettim. Gerçekten şok olmuştum. Böyle bir başarıyı beklemiyordum. "




Walter Martino (davul)  




Claudio Simonetti ile tanışmanı anlatır mısın ?
Claudio ve ben çok gençken tanışmıştık. 17 yaşındaydım ve arkadaşlarımla Hendrix ve Cream çalardım. Claudio beraber grup kurmayı önerdi ve   "Il ritratto di Dorian Gray" ‘i kurduk.

Grupta kimler vardı ve ne tür bir müzik yapıyordunuz ?
Başlangıçta grupta 5 kişi vardı. Benimle beraber Claudio , Luciano Regoli ( Vokal ) Fernando Fora ve Roberto Gardin ( gitarlar ) , sonradan üçlü olduk Massimo Giorgi ( bas ) ile birlikte Claudio ve ben sonradan Goblin stilini oluşturacak olan “Barok-rock” çalmaya başladık. O dönemde Nice , ELP gibi gruplardan hoşlanıyorduk. Yeni sesler yaratmaya çalışıp, son derece uzun parçalar , gerçek süitler yazıyorduk. 5/4 , 7/8 gibi acayip tempoda şeylerdi. 

İsminizin anlamı neydi ?
O zamanki gruplar "Premiata Forneria Marconi" , "Banco del mutuo soccorso" gibi büyük ve uzun isimler kullanıyordu. Biz de aynısını yapmak istedik !

Sonra ne yaptınız ?
Birkaç sene sonra Claudio askere çağırılınca grup dağıldı.Ama ben başka gruplarda çalmaya devam ettim. Paolo Rustichelli ile çalıştım. 

Profondo Rosso’dan neler hatırlıyorsunuz ?
Unutulmaz bir deneyimdi. İlk başta Giorgio Gaslini’nin müziklerini aranje edip adam başı 100.000 liret alacaktık. Birdenbire Argento bize Gaslini’ye yaptığımız “sert” düzenlemelerden farklı olarak gerçek rock şarkıları yazmamızı önerdi. Claudio’nun evindeki o uzun gecede 1 milyon kopya satan o albümü yazmıştık.

Tema parçasını kim keşfetmişti ?
Normalde şarkı grubun ortak çalışmasından doğdu. 4/4 ölçüdeki arpej Fabio tarafından bulundu. Morante değiştirerek bir ölçü 7/4 bir ölçü de 8/4 te çaldı. Ben moog partisyonlarını besteledim.  Claudio bütün org partisyonlarını düzenledi. 

Melodinin Mike Oldfield’dan kopya edildiği suçlamaları oldu ........
Kesinlikle yalan   Arpej nedense o parçayı hatırlatıyor. Ama sadece çalmak istediğimiz bir tavırdı. Günümüzde herhangi bir parça modern samplerlar ile yeni bir hale getirilebiliyor.





Sonra neler oldu ?
Profondo Rosso’nun miksajı sırasında Sandro Centofanti, Nicola Di Staso, Federico d'Andrea ve Dino Kappa tarafından kurulan “Libra” beni çağırdı. Teklifi reddetmedim. Çünkü onların müziğini daha çok beğeniyordum. Sonraları “fusion” olarak adlandırılan bir çesit "funk-rock-jazz” dı.



Bu deneyimini anlatır mısın ?
Libra grubu Amerika’ya götürecek olan Danny Besquez ile sözleşme yaptı. Orada 6 ay kaldık. Frank Zappa’ya ve “Tubes” gibi gruplara ön grup olduk. Bir gün Profondo Rosso’nun İtalya’da 1 numara olduğunu keşfettim. Gerçekten şok olmuştum. Böyle bir başarıyı beklemiyordum. .....


Sonraları Libra neler yaptı ?
Amerika’da kaldığımız sırada ortada bazı anlaşmazlıklar vardı. İkinci albümü kaydettikten sonra İtalya’ya dönerek Amerikan rüyamızı terk ettik. 



Libra’nın “Shock” film müziği ile neredeyse Goblin gibi bir tecrübesi oldu değil mi ?
Evet ama plak ne yazık ki İtalya’da o kadar başarılı olamadı. Buna karşılık yurtdışında daha çok sattı. 
Bu plak için hala Japonya’dan telif ücreti alıyorum.



Goblin’den ayrıldığınıza pişman oldunuz mu ?
Düşünüyorum da onlarla kalsaydım kendi yaşamımdaki ve kariyerimdeki o güzel deneyimleri yaşayamayacaktım. Film müziği bestelemek harika bir serüvendir , özellikle müziği başarılıysa. Ama herşeyi baştan yaşama fırsatım olsa yine aynı seçimleri yaparım. Bana bir çok güzel şey yaşattı. Ve kim bilebilirdi ki Goblin’in  bir daha toplanacağını ?!



Devamı Var 
Yarın Goblin müziklerinden örnekler
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...