Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2020 Perşembe

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 142


Bu hafta BLUES PERİŞAN KÜTÜPHANESİ'nde MERAL AKMAN yazdı. Çok da iyi oldu... zira benim fantastik edebiyatla pek ilgim olmadığı için bu alanda kitap önerim olamıyordu. Bu nedenle Meral'in bu köşede yazması güzel oldu.  ( Bu arada aman o duymasın, aramızda kalsın. Daha sonraki haftalarda da ara sıra yazmasını çok isterim). 
Meral bu hafta çok güzel bir kitabı bizlere sunuyor. Sizleri şimdi o yazıyla başbaşa bırakıyorum. 
APT



Terry Pratchett
 "Ruh Müziği"
Çeviri: Niran Elçi
Deli Dolu
 ( 2019)


Merkezinde “müzik” olan en fantastik kitaplardan biri hakkında yazmaya çalışacağım. 

Kitabın içeriğine geçmeden önce size kitabın kapağı ve çevirmeni hakkında birkaç çift laf etmek isterim. 

Kapakta, motosikletinin üzerinde tırpanı ile ölüm meleği ve motosikletin etrafında uçan yarasalar tasvir edilmiş. Tahmin edebileceğiniz gibi, kitabın içinde pek çok esere ve sanatçıya olduğu gibi bu da, “Meat Loaf – Bat Out of Hell" albümüne bir gönderme. Kapak bütün dünyada aynı ancak, Deli Dolu yayınları tarafından basılan versiyonunda kullanılan fontlara dikkat ettiniz mi? Yurtdışından aldığım versiyonu basan firmanın aklına Metallica fontları kullanmak hiç gelmemiş ama Deli Dolu yayınları eserin hakkını daha kapaktan vermeye başlamış. 

Kitabın yurtdışı baskısının kapağı


İkinci lafım ise kitabın (ve Diskdünya serisinin diğer kitaplarının) çevirmeni Niran Elçi’ye. Terry Pratchett’i ana dili İngilizce olanlar bile okurken zorlanmalarına rağmen, Niran Elçi nefis bir uyarlama ile her satırın hakkını vererek okumamızı sağlıyor. Kendisiyle şahsen tanışma fırsatım hiç olmadı ama çok sevdiğim eserlere bu değeri kattığı için kendisine çok teşekkür ederim.

Gelelim kitabımıza. Sir Terry Pratchett’in “Ruh Müziği” (Soul Müzik) bir Diskdünya romanı ve diğer romanlar gibi Büyük A'tuin isimli dev kaplumbağanın sırtındaki dört filin (Berilla, Tubul, Büyük Tphon ve Jerakeen) üzerinde dengede duran yassı bir disk olan Diskdünya'da geçiyor. Diskdünya’da yaşananlar Küredünya’dan çok da farklı değil, sadece biraz daha fazla büyü var ve kutuplar gezegenin ortasında bulunuyor.
Kitabın arka kapağı

Kitap Diskdünya sakinlerinden ölümün… pardon ÖLÜM’ÜN… maceralarından biri. 

ÖLÜM’ÜN evlat edindiği Ysabell ve yardımcısı Mort, Diskdünya’da yaşamayı seçmişlerdir, bir aile kurarlar ve kızlarına Dedesinden hiç bahsetmezler. Ancak, Susan’ın, terbiyeli diğer genç hanımlarda olmayan bir özelliği vardır, görünmez olabilir. ÖLÜM bir varoluşsal kriz içinde Görev ve Anlamsızlık ile uğraşırken, ondan boşalan yeri birinin doldurması gerekir. Susan Death, bütün iyi niyetiyle bu görevi yerine getirmeye çalışmaktadır ama evrenin başka planları vardır. Susan ÖLÜM’ÜN torunu olduğunu sindirmeye çalışırken, genç bir arp sanatçısı, “Llamedos’lu İmp Y Celyn” ünlü olma umuduyla Diskdünya’nın en büyük ve hareketli şehirlerinden Ankh-Morpork gelir. Burada Trol davulcu Kireç Mavitaş (Lias Bluestone) ve cüce trompetçi Atlın Atlınoğlu (Glod Glodsson) ile tanışır. Bir süre sonra Imp önce enstrümanını, aniden duvarda beliren ve sonra kaybolan bir dükkandan aldığı, elinden bıraktığı zaman bile çalmaya devam eden bir gitar ile sonra da  adını “Bud” ile değiştirir. Böylece adının tam karşılığı “Bud A Holly” olur.
İç kapaktaki illüstrasyon
Kireç ise kendini Cliff olarak tanıtmaya başlar. Üçlü gece kulüplerinde, konser salonlarında ve arenalarda çalmakta, şehir dışına kasabalar turneye çıkmaktadır. Yaptıkları öyle bir müzikti ki “kaçmakla yetinmeyen, kaçarken bir de banka soyan müzikti. Kol yenlerini kıvırıp yakasının düğmesini açmış hâlde, sırıtarak gümüşleri çalan müzikti. Bu müzik, beyne uğramadan leğen kemiklerinden geçen ve doğruca ayaklara akan müzikti… Bu müzik tamamen kanunsuz, tamamen ölümsüzdü. Ve Disk’in incecik büyü duvarını aşıp yetenekli bir ozanın kollarına indikten sonra, herkesi ele geçirmesi an meselesi oldu…” Sihirbazlar, siyah deri pantolonlar giyerek parmaklarını şıklatmaya ve ayaklarıyla ritim tutmaya, cadılar, eteklerini biraz kısaltıp gözlerine siyah sürmeler çekmeye başlarlar. Bütün bu şöhretin üzerine düşen ufak bir gölge vardı, İmp’in “canlı”nın tersi olması gerekiyordu. Ancak, Susan onu yakalayan ritme yenik düşmüş ve görevini yerine getirememişti, şimdi İmp’e birlikte “içinde taşlar olan müzik” yolculuğuna çıkması ve doğru zamanda işini yapması bekleniyordu. Bundan sonrası müzik, sahne, seçimler ve aşk üzerine hem gerçek hem fantastik bir hikaye…

Diskdünya’da müzik üzerine bir macera için diğer romanları okumadıysanız bile bu maceraya tanık olmanızı tavsiye ederim. “Çünkü içinde taşlar olan müzik, yaşıyor”
Kitapta ima edilen parçalardan derlemeye çalıştığım listeye aşağıdaki linkden ulaşmayı deneyebilirsiniz. 

https://open.spotify.com/playlist/5fucnzybeqk7T8XLCCCWpq?si=pfD5UjznTjC6-kqcxMRLAQ

Meral Akman


Ruh Müziği parçaları 1
Ruh Müziği parçaları 2


14 Şubat 2019 Perşembe

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 92


Will Gompertz
"Sanatçı Gibi Düşün"
Yapı Kredi Yayınları
(2018)


Böyle bir kitap ismi ve kapağını gördüğümde, derhal içimden, "Hadde Leen!" diyecektim. Bu olsa olsa kesinlikle "adam tavlamak" için yapılmıştı... yok Mona Lisa'nın gülümsemesi, yok Van Gogh'un zamazingosu ve nice nicesi yalan yanlış sanat üzerine 'hap'lardan oluşan bir naneydi yani... hiç işim olmazdı hani. "Sanatçı Gibi Düşün" isminin altına bir de, "Daha Yaratıcı, Daha Verimli Bir Hayata Kavuş" sloganı eklenmişti ki, o zaman da bu kitabın kişisel gelişim üzerine olduğunu düşünecektim. 

Gene de kitabın ne olduğunu biraz daha anlamak için arka kapağını çevirecektim. Buyrun burdan yakın:
"Yeteneklerin gelişmesine yardımcı olan birtakım yaklaşımları benimseyen ve sanatçı gibi düşünen herkesin, işi ne olursa olsun, daha yaratıcı ve verimli bir hayat sürebileceğini, başarı kazanma ihtimalinin artacağını savunuyor." 
Bak şimdi iş değişti, bu sözcükleri büyük şirketlerden birine sunum olarak yapsam yolumu bulurum hani. Eh bir de, "Sanatçı ve sanat yapıtı iş hayatınızda başarınızı arttırabilir" gibi atlı karınca uydurdum mu, yandı nane keten helva. Bir vakitler caz müzisyeni Gary Burton'un patronlara (sanayici, işadamları, siyolara falan) konferans verdiğini okumuştum. Müzisyenlikteki deneyimleriyle iş insanlarına şirketlerini yönetirken nasıl başarılı olacaklarının yolunu göstermek gibisinden gibi bir sunumdu bu. O zaman meraktan mı, yoksa canım çok mu sıkılıyordu bilinmez, Gary Burton'un iş insanlarına yaptığı bu sunumun metnini okumuştum. Sanat ve iş dünyası gibi birbirine benzemez iki alanın buluşması bana ilginç gelmişti.  
  
Size komik gelecek ama aldım bu kitabı. İlk başlarda "Sanatçılar Girişimcidir" bölümüyle başlıyordu, "Eh tamam" dedim, "eğlence geliyor... Ver elini sanatçılar da iş adamıdır... " Yani varyeteye hazırlanmalıydı. Böyle böyle okumaya başladığım kitaba uyanık yazar, Oscar Wilde'ın,
"Bankerler birlikte yemek yediklerinde sanattan konuşurlar, sanatçılar ise birlikte yemek yediklerinde ise paradan konuşurlar." 
lafını kocaman bir sayfaya koyunca sıkı bir dayak yemiş gibi olacaktım. 

"Sanatçı Gibi Düşün" kitabı sadece iş insanlarına yönelik değil, her alandan insanı plastik sanatların (resim, heykel, mimari ve diğerleri yani bizim "Güzel Sanatlar" ya da "Görsel Sanatlar diye adlandırdığımız alan) dünyasıyla buluşturmuş, hani pencere açmış diyelim.

Will Gompetz, BBC'nin sanat editörü ve bu görevi nedeniyle de uzun yıllar sanatçılarla çalışmış, izlenimler edinmiş. Bu kitabında da klasik ve modern bir çok sanatçı ve yapıtını kolay anlaşılır ve akıcı üslupla incelemiş.  

Plastik sanatlar ne ola, modern sanat ben anlamam deseniz de okuduğunuzda merakınızın filizleneceği bir kitap. Böyle dedim ama bu alana ciddi merakı olanları da ilgilendiren şeyler var. Gompertz'in gene aynı yayınevinden daha önce çıkan "Pardon Neye Bakmıştınız?" isimli kitabı da varmış, onu da bir ara bulup okurum artık. 

Aptulika

25 Ocak 2019 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 88


Sevim Burak
"Yanık Saraylar"
Yapı Kredi Yayınları
(1965 Türkiye Basımevi - YKY 2018 )

 1960'lı yıllar sanat adına bolluğun arttığı bir "Rönesans" gibiymiş. 1970'lere kadar süren bu süreç 12 Mart faşist cuntasıyla tırpanlasa da 1980'lere kadar dayanabilecek, 12 Eylül darbesiyle de yerle yeksan edilecek ve karşı devrim süreciyle bugünlere gelip çölleşecektik. 
Neredeyse ilk okul önceme rastlayan bu yıllarda üretilen sinema, edebiyat, resim eserlerine baktığım zaman şaşırmaya devam ediyorum. 
Sevim Burak'ın "Yanık Sarayları"nı okumaya başladığımda da aklıma yukardaki düşünceler geldi hemen. Bu kitap 1965 yılında yayınlanmış ve yazarın ilk kitabı. Çıktığı yıllarda nasıl bir etki yapmıştır acaba diye insan düşünüyor. Türk edebiyatında modern bir yönelişi sağlayan bu kitabın çıkışından bu yana tamı tamına 54 yıl geçmiş ama bugün yazılmış olsaydı da büyük bir devrim sayılırdı. (Belki de 50 yıl sonrada)
Sevim Burak'ın altı öyküsünden oluşan "Yanık Saraylar" ilk olarak " Sedef Kakmalı Ev" ile başlıyor ki daha ne olduğunu anlamadan gerçeküstücü bir atmosfere giriyorsunuz. Bir eski İstanbul konağının içinde bir el sizi alıp oradan oraya sürüklüyor. Bir öykünün içinde şiirden, plastik sanatlara dek bir yolculuk yaparken gözünüzde kimi zaman bir sinema karesi şekilleniyor. Daha ne olduğunu anlamadan Hitchcock'vari bir pencerenin önünde oturuyorsunuz. 
"HER ŞEYİNİZ VAR
OTOMOBİLİNİZ
YATINIZ
7 CÜCELİ EVİNİZ
BONOLARINIZ
ÇOCUKLARINIZ
BENSE, ÖLÜMDEN KORKMAYACAK KADAR YALNIZIM."
diye hafızamıza kazınan "Yanık Saraylar"la Sevim Burak'ın alışıldıktan farklı öykü atmosferi devam ediyor. Yolculuk "Büyük Kuş"la devam ederken, "Ah Ya Rab Yehova" ile roman tadında bir öyküye başlıyorsunuz. İstenmeyen bir doğumun çevresinden Bilal Bey'in not defterine giriyorsunuz. Hem de ne girmek, 1930'ların İstanbul'unda Kuzguncuk'tan vapurla Avrupa yakasına geçmeler derken o günün İstanbul'unda geziniyorsunuz. Bu gezinti ayağa batan bir dikiş iğnesinin vücutta gezinmesiyle de ayrı bir öyküye dönüşüyor. Kitapta ilk baskısında "İki Şarkı" ismiyle yayınlanan "Ölüm Saati" öyküsüyle son buluyor. "Son buluyor" dedim demesine de Sevim Burak ismi benim için devam edecek ama bir başka kitabına hemen başlamayacağım, biraz aradan sonra diğer kitaplarını okumam gerekir çünkü ilk kitabın etkisi hala sürüyor. 
"Yanık Saraylar"daki öykü sırası da yazılış tarihlerine göre sıralanmış. Her ökünün yazıldığı semtler de farklı farklı. 
"Sedef Kakmalı Ev" - 1962 tarihinde, Kuzguncuk'ta yazılmış.
"Pencere" - 1962, Galatasaray
"Yanık Saraylar" - 1963, Anadoluhisarı.
"Büyük Kuş" - 1963, Anadoluhisarı.
"Ah Ya Rab Yehova" - 1964, Kuzguncuk.
"Ölüm Saati" - 1964, Taksim.
Kitapta her öyküde Sarkis'in çektiği ve uçlarını yaktığı bir fotoğrafta yer alıyor. 
1983 yılında 52 yaşındayken ileri derecede seyreden bir kalp rahatsızlığı sebebiyle kaybettiğimiz Sevim Burak, kitaplarıyla buluşmanızı tavsiye ederim. "Yanık Sarayları" okumaya başladığınızda "Nedir bu yav" diyerek bırakabilirsiniz de ama sonuna kadar giderseniz nefis bir dil ve ilginç bir yolculukla karşılaşırsınız. 

Aptulika 

19 Ocak 2019 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 87


Sevgi Soysal 
"Tante Rosa"
iletişim yayınları
(2018 - 21. baskı)

İki gün önce bir çırpıda okuyup, büyük keyif aldığım bir kitabı sizlere hemen tanıtmak istiyorum. Şöyle düşüne tarta uzun ve kapsamlı bir yazı yazayım desem (ki bu eser bunu fazlasıyla hakeder), içime sinsin diye haftaya bırakırım. Ve gayet iyi biliyorum ki haftaya da "şunu da yazayım", " şurasını da vurgulayayım" diyerek  biraz daha öteler ve yazmayı ilerki tarihlere erteleye erteleye unutur giderdim. İşte böyle olmaması için de hemen yazıyorum. 

Öncelikle bir pişmanlıkla başlayayım, elli yıl önce yazılmış bu kitabı bunca zaman içinde neden okumamışım ki... bu kelimenin tam anlamıyla bir kayıp olacaktı. Sevgi Soysal'ın "Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu" isimli kitabını 1978 yılı civarında okumuştum. Çocukluk günlerimin içinde yaşadığım ilk darbe olan 12 Mart faşist cuntasından nasibini alan aydınlardan biri olan Sevgi Soysal o günlerde hapse atılmış ve okuduğum o kitapta da o günün anılarına yer verilmişti. Hatta o kitapta bugüne kadar aklımdan gitmeyen bir bölüm vardır ki yıllar değil yüzyıl geçse de unutamam. Dönemin aranılan kişilerinden biri de Behice Boran'dır. Bu isim 68'lerde meclise 15 milletvekili ile giren ilk (hatta bu güne kadar grup oluşturabilen tek)  sosyalist parti olan TİP (Türkiye İşçi Partisi)'nin genel başkanıydı. Partililer arasında "Behice Hanım" diye hitap edilen Boran yerine cunta bir başka "Behice Hanım"ı "Komünizm propogandası" yapmaktan tutuklayacaktı. Aynı ismi taşıyan bu kişi ise bir iğneciydi ve yanlış bir iğne yapmaktan gözaltına alınmıştı ve isim karışmasından böyle bir yanlışlık yaşanmıştı   İşte Sevgi Soysal'ın "Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu"nda da bu olay mizahi bir dille anlatılmıştı.

"Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu"ndan sonra bugüne kadar başka Sevgi Soysal kitabı okumamıştım ki ne büyük hata yapmışım. Ama şimdi de bir önceki pişmanlıktan sonra bir de itiraf yapayım. Bu hafta okuduğum "Tante Rosa"yı 40 yıl önce okusaydım değerini anlayabilir miydim? Bilemiyorum. Belki de siyasi atmosfer içinde tanıdığım bu yazarı o zamanlar tam değerlendiremezdim. Ancak kentli bakışından dolayı galiba o zaman da biraz ayrıcalıklı hale getirebilirdi benim gözümde. 

"Tante Rosa" çıktığı yıllarda yadırganmış (tepki çekmiş de diyebilirdim ama bu tanım daha uygun gibi). Bunun nedenlerini buradan anlatmayacağım ve kitabın konusu üzerine de hiç bir tüyo vermeyeceğim. Aslında bunu yapmaya, kitap üzerine bir sürü şey yazmaya can atıyorsam da kendimi fena halde engelliyorum. Çünkü kitabı aracısız, kılavuzsuz okumanızı istiyorum ki bu sayede akıl almaz yolculuğa çıkacağınıza teminat verebilirim. Bence "Tante Rosa" ile yazılacak yazı kitabı tanıtım için değil de kitabı okuyanlara yönelik olabilir. Kitabı okuduktan sonra okuyabileceğiniz güzel bir yazıyı da "Mevzu Edebiyat" isimli sitede çıkan Hande Balkız'ın incelemesinden okumanızı tavsiye ederim. (Hande Balkız'ın "Tante Rosa" yazısı için, http://www.mevzuedebiyat.com/tante-rosa-i-love-you/ )

Güncelliğini, evrenselliğini ve "erken öten horoz"luğunu her daim koruyacak bir eser olan "Tante Rosa"dan sonra Sevim Burak'ın "Yanık Sarayları"nı alıp okumaya başladım. Bu fazla düşünerek olmadı ama doğru bir yönlenme de oldu hani. Nazlı Eray'dan başka kadın edebiyatçılarımıza bir türlü ısınamamıştım, şimdi 1960'lı yılların ikinci yarısında yazılmış iki kitapla iş değişiyor gibi. 

APTULİKA

17 Ocak 2019 Perşembe

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 86


"Siyah Bira'yı bitirince imdadıma yazarı Vasillis Danellis'in  Damla Demirözü ile ortaklaşa editörlüğünü yaptığı çağdaş Yunanistan polisiye öykü antolojisi Yunankarası koştu. 2018'in son günlerinde İstos Yayıncılıktan çıktı. Yazarların bazıları Vasillis'in kurucusu olduğu Yunanistan Polisiye Yazarlar Derneği'nden dostları."

 




Polisiye .... Yunan Polisiyesi .... Siyah Bira .... Yunankarası .... 




Uzunca sayılacak bir süredir gazete, dergi ve internetteki sitelere müzik yazıları, albüm ve konser izlenimlerimi yazıyorum. Blues Perişan'a yazmaya başladığımdan beri okuduğum kitapları, seyrettiğim filmleri de paylaşmak aklımdaydı. Aptül'ün düzenli olarak okuduğu, etkilendiği kitapları yazarak oluşturduğu Blues Perişan kütüphanesi beni buna teşvik ediyordu. Seçtiği kitapların bir çoğunu da dinlediği müzikler gibi güncel kaygısı taşımadan (müzikte günceli takip etmiyor demiyorum tabi ki) çoğunlukla sahaflardan keşfettiği, sahaflarda eski anıları ile kovaladığı kitaplardan seçiyor. Şahsen blog da en çok zevk alarak okuduğum ve heyecanla beklediğim yazılar onlar ne yalan söyleyeyim. Bir ara Geronimo'yu da teşvik etmişti, ondan da güzel kitap tüyoları alıyorduk. Benim yazı belki onu fişekler. Bu arada Byfuss'un sokaklar boyu yaptığı benzersiz albüm kritiklerini daha çok istiyor bünyemiz.

Geçen yaz Plak Mecmuası'ndan Onur'un sayesinde bir çok polisiye roman edindim. Mylos ve Labirent'ten çıkan polisiye romanlar beni bir çok yeni ve yeni tanıştığım yazar ile tanıştırdı. Uzun zamandır okuma tembelliğimden dolayı suç edebiyatı ihtiyacımı polisiye diziler ile gideriyordum. Lakin şu bir kaç aylık polisiye roman maratonumdan sonra kafama dank etti ki  dizilerde yakalayamadığım ne tadlar varmış. İlk önce Suphi Varım'ın Simirna Kızılı'nı okudum. Üzülerek söylemeliyim ki çok tad alamadım. Sonrasında Esra Türkekul'un Cadı Bostanı'nı bir çırpıda yalayıp yuttum. Aynı nesile ve kabaca aynı semtlere ortak olmanın verdiği bir yakınlık, günümüzün karanlık günlerine inat cesur bir kadın tavrıyla yazılması çok hoşuma gitmişti. 

Sonrasında Üstüngel Arı'nın Y.Ü.K.'ünü hallettim. O da Kadıköy'de yaşayan benden sonraki neslin bana yakın temsilcilerinden biri. Laf cambazlığını ve yaratıcı gücünü sadece sosyal medyada ve reklam yazarlığında harcamaması şansımız olmuş. Eleştirim tek kitapla çok şeyden bahsetme isteği/şehveti olabilir ama bu da zamanın ruhu değil mi? Her birini yakalamak için bir çok şeyi eş zamanlı olarak yapma çabamız. 

Bu uzunca girizgahtan sonra bu yazının sebebine gelelim; Vasillis Danellis imzalı Siyah Bira en favori kitap oldu bu polisiye maratonunda. Atina'da yaşayan nihilist bir sokak müzisyeninin kendine çok da yakın olmayan bir tanıdığının cinayetine teğet geçmesi üzerine amaçsız hayatına bu cinayeti çözerek anlamlandırmaya çalışmasını anlatan roman politik Yunan polisiye geleneğinden ayrılmıyor. Siyah Bira'nın verdiği şevk ile ne zamandır tekrar okumayı düşündüğüm Petros Markaris'in piyasadaki diğer kitaplarını sipariş ettim.  Yıllar önce okuduğum Che İntihar Etti ile gönlümü kazanan Markaris'in diğer eserlerinin de politika-mafya-iş dünyası üçgeni içerisinde geçen ve her şeyden önemlisi yasal, yasadışı her türlü erkin zülfiyarine dokunan suç romanları olduğu kafamın bir köşesine yer etmişti. 


Atina'nın alt katmanlarından üstüne dolaşan kurgusu, Yunanistan'ın bizden çok önce başlayan göçmen sorunu, ekonomik krizin hayatı nasıl şekillendirdiğini kör gözün parmağına sokmadan, samimi üslubu ile anlatan Vasillis Danellis Heybeliada'da doğup, Yunanistan'a göçen Markaris'in aksine Atina'dan İstanbul'a göçen bir polisiye tutkunu akademisyen. Sokak Müzisyeni Andreas'a da birer İngiltere geçmişi çizmesi ile romanda başka ne kadar otobiyografik öge olduğunu da merak ettim doğrusu. Kitaptaki referansları ile rock müzik tutkunu olduğu da ele veriyor.  Romanı okurken  en çok hoşuma giden şeylerden biri yıllar önce bir ağustos cehenneminde gittiğim Atina'yı tekrar sayfaların arasında dolaştırabilmesi oldu. Bir tane de Selanik'te geçen polisiye lazım şimdi bana. Oraya 4, 5 kere gittiğimden daha da kolay içine girerim. 

Siyah Bira'yı bitirince imdadıma yazarı Vasillis Danellis'in  Damla Demirözü ile ortaklaşa editörlüğünü yaptığı çağdaş Yunanistan polisiye öykü antolojisi Yunankarası koştu. 2018'in son günlerinde İstos Yayıncılıktan çıktı. Yazarların bazıları Vasillis'in kurucusu olduğu Yunanistan Polisiye Yazarlar Derneği'nden dostları. Toplam 11 öykü/yazar 12 çevirmen var. Deneyimli yazarların hikayelerini nispeten daha genç ve bir çoğu ilk kez edebi metin çeviren çevirmenler güzel iş çıkarmışlar. Serinin gerisi gelir umarım. Yunanistan İstanbul Başkonsolosluğu'nun ve Bodosaki Vakfı'nın desteği ile çıkan kitapta devamının geleceğini de müjdeleyen bir bir detay var. İstos kendi yayınları içerisinde bu kitabı 43 numara ile sıralarken Yunankarası'nın bundan sonraki suç romanlarının atası olacağını da Yunankarası : 1 ibaresi ile müjdeliyor. 


Yazarlar ve öyküleri 

İeronimos LYKARİS – Ne gündü ama
Tefkros MİCHAİLİDİS – İkiz asallar
Marilena POLİTOPOULOU – Ölümcül ümit
Kostas KALFOPOULOS – Hoşça kal Sula
Hilda PAPADİMİTRİOU – Patron'un koruması
Thanos DRAGOUMİS – Ölü Zamanlar
Andreas APOSTOLİDİS – Şehrin üzerinde kol gezen dehşet ve suçluluk duyguları
Kostas MOUZOURAKİS - Buzdolabı
Filippos FİLİPPOU – Goethe Enstitüsü'nde ölüm
Vassilis DANELLİS – Bang Bang
Neoklis GALANOPOULOS – Yunan polisiye edebiyatının geleceği



Kitabın harika kapağından da bahsetmemek olmaz.Yunanistan'a gidenler ülkenin sokaklarını bezeyen grafiti, stencil, sticker hazinesini farketmemesi olanaksızdır.  Kapak kitabın ve Yunanistan'ın ruhuna uygun olarak Wild Drawing mahlaslı bir sokak sanatçısının harika bir muralından seçilmiş. Bu etkileyici işin ismini tanıdık bir kişinin bir vecizesinden seçmiş. Jimi Hendrix'in “Knowledge Speaks – Wisdom Listens” ( Bilgi Konuşur -  Bilgelik Dinler ) 
kitabın ön ve arka kapağını yekpare olarak bu muralın fotoğrafı süslüyor .  

Wild Drawings böyle sunmuş yaptığı işi;

“Bilindiği gibi baykuş bilgeliğin ve ayrıca Atina şehrine ismini veren tanrıça Athena'nın simgesidir. Öte yandan baykuş özellikle zifiri karanlıkta keskin görme yeteneği ile meşhurdur. Bu günlerde Yunanistan ve -ne yazık ki sadece bu ülke değil- gerçekten karanlık bir dönem yaşıyor ve sanırım herkesin, Yunanistan'da ve her yerde bu mahluğun bilgeliğini hatırlamasının zamanı geldi.” 

yaptığı diğer muhteşem işler burada  http://wdstreetart.com


Komşuyu tanımak için bu 11 hikaye harika bir kaynak. İster reçina ister uzo ister tsipuro ile ... Ama benim ev yapımı siyah biram ile muhteşem gidiyor Yunan polisiyeleri ... 

CENK AKYOL 16.01.19 

13 Aralık 2018 Perşembe

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 82



Başarılı bir dış politika yazarı ve gazeteci olan arkadaşım Mehmet Ali Güller, bu yılın başında bana editörlüğünü yaptığı yayınevinden çıkan kitaplardan en yenileri göndermişti. Tabi meraklısı olduğum bir iki kitabı hemen okuyup, diğerlerini öylece bir köşede bırakmıştım. Aradan uzunca zaman bir ara geçti ve bir gün o kitaplardan birinin ismine gözüm takıldı. Kapakta yazan "Umutsuzluk Yakışmaz" başlığı bir anda dikkatimi çekecekti. Ne ola ki acep diye şöyle bir iki sayfa çevirip, bırakırsınız ya benimki de öylesi bir dürtüydü hani. Elime aldım, bir iki sayfa çevirdim ama bırakamadım, hani bir solukta denir ya aynen o şekilde okudum. İşte böylece Doğan Kuban ile tanıştım. Aslında bu ismi usta bir mimar olarak biliyordum ama o güne kadar bir isimdi, o andan itibaren ise hayatımın bir büyük tutkusuna dönecekti. Şimdilerde Doğan Kuban'ı her hafta "Herkese Bilim Teknoloji" dergisinde okumadan edemiyorum. 

Doğan Kuban'ın "Umutsuzluk Yakışmaz" kitabı "Cumhuriyet Bilgeleri" dizisinden çıkmıştı. Aynı diziden çıkan bir başka kitap da Ekrem Akurgal'ın "Türkiye'nin Kültür Sorunları" kitabıydı ve onu da akabinde yutacaktım. Bu iki eseri de burada yazdım. Sonra aynı diziden çıkan Bozkurt Güvenç'in "Nereden Başlayalım" kitabın okudum ama ona daha sonra yer veririm diye beklettim... sonrasında da araya başka kitaplar girdi. 


Bundan üç gün önce 10 Aralık 2018, pazartesi günü "Antropolog, mimar, eleştirmen ve yazar Prof. Dr. Bozkurt Güvenç 92 yaşında hayatını kaybetti." haberiyle yüz yüze gelecektim. 

Bu sebeple bu hafta kütüphanemize Bozkurt Güvenç'in "Nereden Başlayalım" kitabını katmayı uygun buldum. 

Bozkurt Güvenç, bozulan eğitim sistemimizden şikayetçi olmak, hayıflanmak yerine, asıl yapılması gerekene dikkat çekerek, "Nereden Başlayalım" diyor. Neye mi? Tabi ki düzeltmeye. Bunun için de Charlie Chaplin'in sözüyle şu yanıtı veriyor:
"Ee, bir yerden başlamak lazım."

100 yıla yaklaşan ömrü akademik başarılarla doruğa çıkartmış olan bu bilge insan herşeyi yeniden düzeltmek için kolları sıvayıp harekete geçiyor. Kitap çok önemli noktalara dikkat çekiyor ve çözüm yollarını bulmanız için kapılar açıyor. 

Ben hem bu kitabı hem de Ekrem Akurgal'ın ve Doğan Kuban'ınkileri özellikle bu yaşananlardan şikayetçi olanlara inatla tavsiye ediyorum. Bir çoklarınız "aman" deyip umursamayacak. Hatta her zaman olduğu gibi yazıyı tıklamayacaksınız bile. Sonra gene şikayet edip, muhalif olacaksınız. Ben de bunu anlamıyorum. Karanlığı mız mızlanarak değil, okuyup aydınlanarak dağıtabiliriz. 


Not:
Herkese Bilim Teknoloji adında güzel bir dergi çıkıyor. Haftalık periyotta çıkan bu dergiyi her perşembe gazete bayiinden almak alışkanlığım oldu. Dergiyi elime alınca da ilk yaptığım şey, hemen 7. sayfasını açıp, Doğan Kuban'ın yazısını okumak oluyor. Bunu yazdan bu yana sektirmeden yapıyorum. Size de tavsiye ederim. 

Bu hafta çıkan Herkese Bilim Teknoloji dergisinin kapak konusu Bozkurt Güvenç olmuş. Derginin içinde bu bilge insanımız ile ilgili çok güzel yazılar var. 

Dergiyi hepinize tavsiye ederim. Ben yazımın sonunda Bozkurt Güvenç'in "Nereden Başlayalım" kitabından bir kaç alıntıya yer vereceğim. Yanısıra hocamızın başka yazılarından zihin açıcı bir iki sözünü de buraya taşıyacağım. 

Aptulika



Kitaptan

"Evrende de milyarlarca gök adası bulunduğu tahmin ediliyor. Evrendeki yerimizi bilirsek sorunlarımızı daha kolay kavrayabilir ve çözebiliriz."

Karşıt olarak, kültür veya medeniyet de insanı ve toplumu eğitimle yaratıyordu."

Bazı yasalar bir gecede çıkarılabiliyor ama yaygın geleneklerin, töre ve davranışların değişmesi kuşaklar alıyordu."

"Üniversite, yüksek meslek okullarından bilim ve sanat eğitimiyle ayrılıyordu. "


Laiklik, Atina demokrasisinden ve Fransız devriminden ; sekülerizm ise Protestanlık gibi, Mattin Luther'in Vatikan Devleti'ne isyan etmesinden geliyor. Din ile devleti ayırmakla yetiniyor daha ileri gitmiyordu. Laiklik ise sosyal eşitsizlikleri azaltma amaçlı demokratik bir programdır. "

"Uygarlık, egemenlik taslamak değil doğayla uyumlu yaşamak bilincidir. "

Diğer eserlerinden

"Bilim, insanoğlunun soru sormasıyla başlamıştır."

"Kültür ve uygarlıklarda, doğayı evcilleştiren insan, kendini yönetecek düzeni hala bulamamıştı. Yüksek teknolojik oyuncaklarla oynayıp oyalanıyor, belki teknolojiyi evcilleştirecek bir yol yordam arıyor. "

"Neden korkuyoruz acaba, hayat adını verdiğimiz dünyada insanca ve özgürce yaşamaktan?"




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...