17 Kasım 2018 Cumartesi

Al Kooper Bu Pazar KULAK MİSAFİRİ'nde


Al Kooper, bu pazar Radyo ODTÜ'de yayınlanan "Kulak Misafiri" programında. 

Al Kooper bir Hammond Org üstadı ve rock tarihinde önemli yeri olan bir çok şarkıda onun dokunuşu var. Onun ismini bir çok insan bilmiyor olsa da bundan 50 yıl öncesinin "Super Sessions" adlı tarihi üçlüye gitmemiz gerek. Fazla bir detaya girmeyeceğim ki "Kulak Misafiri" programında rock tarihi içindeki dönüm noktalarına gezinti yapacaksınız. Zaten radyo programının güzelliği de budur... Yani keşiflere doğru yolculuk. İşte "Kulak Misafiri" programı bu güzelliği sunan ender örneklerden biri.  Bu Pazar gecesi ( Stephen Stills ve Mike Bloomfield ile ) Kulak Misafiri'nde Al Kooper tarihinde kısa bir yolculuk gerçekleşecek.

Bülent Seyitdanlıoğlu'unun hazırladığı Kulak Misafiri bu Pazar ve her Pazar Radyo ODTÜ'de.

Radyo ODTÜ'yü FM 103.1'den ve www.radyoodtu.com.tr üzerinden veya akıllı telefonlarınız için Radyo ODTÜ uygulamalarını da indirerek her yerde dinleyebilirsiniz.

Mark Knopfler'la uzun yolda kısa öyküler dinlemek


Mark Knopfler'ın yeni stüdyo albümü "Down The Road Wherever" cuma günü yayınlandı. Sıcağı sıcağına yazalım dedik. 




"Yılgın sesiyle öyküler anlatan Mark Knopfler  bana çok keyif veriyor. Bir rock fanının hiç haz etmeyeceği soğukluğuyla araya mesafe koyan Knopfler, sıcacık samimiyetini sunuyor. "




Dire Straits tutkunları bana kızacaklar ama grubun devam etmemesi beni çok mutlu ediyor. Böylesine bir giriş yaparak yazıya başlamakta bir hayli tedirginlik duydum ama 2013 yılından beri böyle düşünüyorum. 

Dire Straits dağıldıktan sonra Mark Knopfler'a ben de çok kızıyordum. Ne vardı ki böyle güzel bir grubu dağıtmakta diyor ve solo albümlerine hiç yüz vermiyordum . Hatta bu kararında biraz da ego tatmini yaptığını düşünüyordum hani. 

2000'lerin başında "Sailing to Philadelphia" ve "The Ragpicker’s Dream" albümleriyle biraz dikkatimi çekse de 1983'te yönetmen abisinin filmine yaptığı "Local Hero" albümü gibi gelmişti. Ne zaman ki 2013 yılına gelecektik ve o zaman çıkan "Privateering" albümü aklımı başımdan alacaktı. Ardından üç yıl önce yayınlanan "Tracker" gelecekti ve Knopfler'ın solo albümünün çıkışını iple çeker olacaktım. Mark Knopfler'ın yeni solo albümünün 16 Kasım'da yayınlanacağını duyduğumda da merakla bekler olmuştum. Merak ediyordum ama itiraf etmem gerekirse "Privateering" ve "Tracker" gibi etkili olmazsa kuşkusu da taşımıyor değildim. 

2013 yılında yayınlanan " Privateering" albümünde  kapağından itibaren bir öyküye adım atıyordunuz. Dünyanın akla ziyan düzeninden sıkılan bir adamın erguvan ağacının gölgesine sığınmasını (hatta sarılıp, bütünleşmesini) anlatan "Redbud Tree" o albümden çıkan unutulmazlarım arasındadır. Gene aynı albümde yer alan "Don’t Forget Your Hat" taki tiyatral ironi ve yer yer blues tadı ziyadesiyle beni çekecekti içine.  Sonrasında 2015'te "Tracker" albümü geldi. Sanki bir önceki albümün kapağında yer alan yıkık dökük karavanla bir yola çıkmışcasına bir öyküye duhul etmiştik. Tabi karavan bizi bir yerlerde yalnız bırakacak ve yola kimi zaman bir tren kimi zaman da motosikletle devam edecektik. Bu öykülerde tabanvay gitmekte vardı arada yolun kenarından otostop yapıp yeni öykülere başlamak da kaçınılmazdı hani. Bu cuma günü yayınlanan yeni Mark Knopfler albümü " Down The Road Wherever " de de aynı yolculuk sürüyor gibi. 

Yılgın sesiyle öyküler anlatan Mark Knopfler  bana çok keyif veriyor. Bir rock fanının hiç haz etmeyeceği soğukluğuyla araya mesafe koyan Knopfler, sıcacık samimiyetini sunuyor.  Bu saatten sonra Dire Straits'i beklenmek nafile ve böylesi daha samimi.  Hem eski efsanevi grupların yeniden dönüşleri beni heyecanlandırmıyor hatta tedirgin ediyor. ( Ama unutulmuş, gündemimizden düşmüş bazı gruplar hariç. Mesala 1970'lerin Krautrock grupları gibi.) Ne biz aynı dinleyiciyiz ne de onlar aynı.  Yeniden dönüşler o sevdiğimiz grupları kendi parçalarını seslendiren kavır (cover) gruplarına dönüştürüyor. Sözün özü benim Dire Straits beklentim kalmadı artık, hatta Mark Knopfler konsere geldiğinde de "Sultans of Swing" ya da "Money for Nothing" dinlemek isteğim yok.

Peki yeni albümde yeni birşey var mı? Tabi ki yok, gene öyküler anlatmaya devam ediyor. Çok güzel gitar tınıları yerleşirken arka planda nefesli enstrümanlar dikkat çekici. Bir ara trompet sıyrılıp soloya da geçebiliyor. Albümün en keyif verici yanı da bu: enstrumanlar en demokratik ( ama en liyakatli haliyle ) yerleştirilmiş. 

" Down The Road Wherever " daki parçalar hakkında tek tek yazacağım şeyler var ama ilerde bir radyo programı olursa anlatırım diye erteliyorum. Albüm benim için çok güzel geldi. Biraz erguvan ağacına sığınmak ve yolculuk soluklanmalarında öyküler dinlemek gibi birşey.

Aptulika


Dire Straits'in kurucusu Mark Knopfler dokuzuncu solo albümü "Down The Road Wherever" ın kayıtları Mark Knopfler'ın Batı Londra'daki kendi stüdyosunda yapılmış. Prodüktörlüğünü Mark Knopfler ve keybordcısı Guy Fletcher üstlenmiş.


Mark Knopfler'ın "Down The Road Wherever" albümünde Guy Fletcher ( keyboards),   Imelda May (vokal), Jim Cox (keyboards), Nigel Hitchcock (saksofon) Tom Walsh (trompet)  John McCusker (keman), Mike McGoldrick (flüt), Glenn Worf (bas), Ian ‘Ianto’ Thomas (davul) ve Danny Cummings (perküsyon) müzisyen kadrosunu oluşturmuş.



15 Kasım 2018 Perşembe

Mark Knopfler'ın yeni albümü bugün çıktı.


Mark Knopfler'ın dokuzuncu solo albümü "Down The Road Wherever" bugün (16 Kasım 2018) piyasaya çıktı. 14  parçanın yer aldığı bu albüm 3 ayrı formatta satışa sunulmuş. Birinci format CD olarak yayınlanırken, ikinci biçimde ikili (double) LP plak olarak karşımıza çıkıyor. Bu iki formatın dışında üçüncü olarak albüm bir de kutu set olarak yayınlanmış. Kutu sette diğer formatlardan fazla 4 parça daha ekstradan EP plak olarak da yer alıyormuş. 

Albümün bütün formatlarının içeriğini aşağıda bulabilirsiniz.  Şimdi albümden bir parçaya yer verelim. Yarın ya da daha sonrası albümle ilgili bir şeyler yazacağım. 




Format: Jewel case, standard CD, 12pg booklet

Trapper Man
Back On The Dance Floor
Nobody’s Child
Just A Boy Away From Home
When You Leave
Good On You Son
My Bacon Roll
Nobody Does That
One Song At A Time
Floating Away
Slow Learner
Heavy Up
Matchstick Man

Format: Mintpack, deluxe CD, 16pg booklet

Trapper Man
Back On The Dance Floor
Nobody’s Child
Just A Boy Away From Home
When You Leave
Good On You Son
My Bacon Roll
Nobody Does That
Drovers’ Road
One Song At A Time
Floating Away
Slow Learner
Heavy Up
Every Heart In The Room
Rear View Mirror
Matchstick Man

Format: Double LP

SIDE 1

Trapper Man
Back On The Dance Floor
Nobody’s Child
SIDE 2

Nobody Does That
Good On You Son
Floating Away
SIDE 3

One Song At A Time
Heavy Up
Slow Learner
SIDE 4

Just A Boy Away From Home
My Bacon Roll
When You Leave
Matchstick Man

Format: Deluxe LP Box Set

Deluxe LP Box Set contains:

Deluxe CD
12″ 2LP
BONUS 12″ WITH 4 EXTRA TRACKS
12″ GUITAR TABLATURE OF “BACK ON THE DANCE FLOOR”
12″ PRINT OF ALBUM ARTWORK
DIGITAL DOWNLOAD CARD
SIDE 1

Trapper Man
Back On The Dance Floor
Nobody’s Child
SIDE 2

Nobody Does That
Good On You Son
Floating Away
SIDE 3

One Song At A Time
Heavy Up
Slow Learner
SIDE 4

Just A Boy Away From Home
My Bacon Roll
When You Leave
Matchstick Man

Bonus 12″ Vinyl
SIDE 1

Drovers’ Road
Don’t Suck Me In
SIDE 2

Sky And Water
Pale Imitation

Radyo programı GİTARİST'in yapımcısı OKAN MERİÇ yazılarıyla geliyor.


Gitarist isimli radyo programının yapımcısı Okan Meriç'in yazıları bundan böyle Blues Perişan'da olacak. İlk yazı da önümüzdeki Pazartesi günü yayınlanacak. 




Radyo programı "Gitarist" ile tanıdığınız Okan Meriç de bundan böyle Blues Perişan'da olacak. Blues Perişan benim yaptığım bir radyo programıydı ama bu blog halindeyse geniş katılımlı bir site halini alacak. Müzik hakkında söyleyecek sözü olan herkesi burada görmek isteriz. Müzik yazarı, müzisyen, radyocu, çizgici herkesi buraya bekliyoruz diyerek davetimizi yapalım ve söze devam edelim.

Geçen hafta Long Play isimli radyo programının yapımcısı Sezen Aladağ yazılarıyla bizlerle birlikte olmaya başladı. Şimdi de Okan  Meriç yazılarıyla Blues Perişan'da olacak. Hem Sezen hem de Okan ile birlikte Rock FM 94.5'te yıllarca programlar yaptık, şimdi de blog'da birlikte olacağız. 

Okan ile tanışıklığımız Rock FM günlerinden çok öncelere dayanır. Muhteşem günlerin efsanevi konserlerinde az merhabamız yoktur hani. Yıllara meydan okuyan dostluğumuz şimdi de yazılar içinde devam edecek bundan güzel ne olabilir ki. Neredeyse iyi ki radyo programı yapamıyoruz diye sevineceğim... Neden derseniz, bakın şimdi bir araya gelip, ortak ses oluşturacağız. Heyecanıma verin yazıyı uzatıyorum ama kısa kesip aziz dostum Okan Meriç'ten biraz bahsedeyim.

Öncelikle Okan Meriç'in kendisine ait blog'una da buradan duyurayım. Zira buradan radyo program kayıtlarına da ulaşabilirsiniz.

https://gitaristradyo.com/


Okan blog'unu da "Yeniden Merhaba" diyerek harekete geçirmiş. İsterseniz şimdi Okan'a kulak verelim:

" Merhaba Sevgili Müzik Dostlarım, yıllarca çaldık durduk çabaladık; Müzik hep var olsun ve yaşasın diye... Gitarist programını yaşatmak ve sizlere ulaştırabilmek adına yaptığım mücadeleyi yazsam inanın inanmazsınız! Bir küçük Web sitesi açmaya karar verdim. #radyodinlemekicinbirsite Genel Yayın yönetmeni değerli kardeşim Andaç Işık desteği ve yardımları ile gitaristradyo.com adlı sitemizi açtık sonunda. Düzenli olmasa da burada bizim müzik dünyamızdan haberleri ve albümleri bulabileceksiniz. Zaman zaman da sevgili dostum Aptulika / Blues Perişan ın yıllardır emek verdiği bluesperisan.blogspot'da yazmaya çalışacağım. Küçük bir "Hoş geldiniz" yazısı ile sizlere "Merhaba" diyorum. Gitarist Programı her zaman ulaşabildiğiniz yerde olacak, hiç merak etmeyin."

Okan Meriç, İstanbul, Anadoluhisarı’nda doğmuş ve oradan da hiç kopmamış. Semt Anadoluhisarı olunca akla tabiki orayla özdeşleşmiş  olan Nejat Yavaşoğulları (Bulutsuzluk Özlemi)  gelir. Okan da müziğe ve gitara mahallenin uzun saçlı abisi Nejat sayesinde başlamış. O gün bu gündür de hem Nejat hem de Bulutsuzluk Özlemi'yle bağları kopmamış.  Halen de 'Nejat Yavaşoğulları Mimarlık Bürosu’nda çalışıyor. 

Gitara ve iyi gitar çalan insanlara hayranlığım yüzünden uzun yıllar bu konu ile ilgili araştırmalar yapıp önemli bir arşiv oluşturan Okan Meriç,  bu birikimini  Sina Koloğlu’yla (Milliyet Gazetesi, Bulutsuzluk Özlemi) beraber hazırlayıp sunduğu adı Boyalı Kuş olan radyo programında değerlendirmeye başlamış. Kısa zaman sonra radyo yöneticileri ona bu müzikleri çalabileceği farklı bir program yapmasını önerdiler ve böylece efsanevi radyo programı 'Gitarist' başlamış. 

Rockustica

Gitara meraklı birçok insanın severek dinlediği  bu programa 2001 yılında Radyo Kozmos 92.3’te başlamış.  Daha sonra Yaşam Radyo, Açık Radyo, K-Rock, Rock Fm 'de devam etmiş. Son olarak Rock Fm 94.5 isimli radyonun kapanmasıyla Gitarist programı radyodinlemekicinbir.site isimli bir internet radyosunda dinleyicisine ulaştı.

Program yayın hayatı boyunca ülkemize gelen birçok gitarist ve gruba da sponsor olmuştur. Bunların arasında Yngwie J. Malmsteen, Vinnie Moore, Guthrie Govan, Andy Timmons gibi önemli isimler vardır. 

Müzik ile ilgili de birçok çalışmaya emek veren Okan Meriç,  Sina Koloğlu’ yla beraber Coşkun Aral’ın programı olan Haberci’nin ve “Belki Bir Gün” isimli kısa filminin müziklerini yaptı .
Son iki senedir de Rockustica isimli rock blues grubuyla  müzik çalışmalarına devam ediyor.

Okan Meriç'in yazıları bundan böyle Blues Perişan'da olacak. İlk yazı da önümüzdeki Pazartesi günü yayınlanacak. 

Aptulika


14 Kasım 2018 Çarşamba

Primus'un "The Desaturating Seven" albümü üzerine

Geçtiğimiz hafta Meral Akman'ın kaleme aldığı Primus yazısını yayınlamıştık. 
Keyif verici bu yazının ardından şimdi de grubun son albümü "The Desaturating Seven" üzerine de bir yazı kaleme aldı. 



"Primus ekibi 2017 yılında altı yıl aradan sonra, grup üyelerinden Les Claypool’un çocuklarına okuduğu, İtalyan yazar Ul de Rico’nun resimli çocuk kitabı Gökkuşağı Gulyabanileri'nin hikâyesini, “The Desaturating Seven” albümünde anlattılar."




Gökkuşağının renkleri üzerinde ziyafet çekmeye meraklı yedi gulyabani, gökkuşaklarını çalmak ve onları yemek için gökkuşaklarının yapıldığı vadiye gelirler. Vadi, gulyabanilerin neden geldiğini anlar ve bu kötü yediliyi engellemek için bir plan yapar. Sinsi Sarı tarafından yönetilen gulyabaniler, gökkuşağı yakalayan ağlarını alır ve otların arasından gizlice gökkuşaklarını yapıldığı yere yaklaşırlar. Ağlarını havaya fırlattıklarında, gökkuşağı ortadan kaybolur. Avlarından boş dönen ağlar, gulyabanilerin üzerine kapanır ve onları tuzağa düşürürler. Gulyabaniler güzelce yakalandıklarında, çiçekler gulyabanilerden sakladıkları gökkuşağının renklerini serbest bırakırlar. Renkler, gulyabanilerin ve gökkuşağının üzerine yağar ve onları siler, sonra kendisini kurtaran çiçeklere teşekkür etmek için onları vadi boyunca özgürce uçan güzel gökkuşağı kuşlarına dönüştürür. (Ul de Rico – Rainbow Goblins)

Kim, tek derdi, şöyle güzel bir kafa çekmek isteyen üç gulyabaninin hikâyesinden bir albüm yapmak ister? Hayatta olsa Frank Zappa hayır demezdi, ya da Bono kendisine bu teklifle gitmiş olsa Captain Beefheart da ekibe katılmak isterdi bence. 21. yüzyılda böyle bir albüm için benim aklıma gelen üç isim daha var, bu üçlü epey bir zamandır birlikteler, birlikte büyümüş, zamanında çocuklarına bu kitabı okumuş, içlerinden biri “hadi bir albüm yapalım” dediğinde diğerleri kolları sıvayıp işe girişmiş. Primus ekibi 2017 yılında altı yıl aradan sonra, grup üyelerinden Les Claypool’un çocuklarına okuduğu, İtalyan yazar Ul de Rico’nun resimli çocuk kitabı Gökkuşağı Gulyabanileri'nin hikâyesini, “The Desaturating Seven” albümünde anlattılar. Kitap kısa özetinden de belli olduğu gibi küçük çocuklara renkleri anlatmak için yazılan bu kitap 70’lerin ruhuna uygun olarak, küçük çocukların hayal dünyasının ötesinde saykodelik resimlerle doluydu. Şarap ve şifalı ot yetiştiricisi Claypool’un dikkatini çeken de bu oldu. Kendisi kadar renkli diğer ekip elemanları da katılınca ortaya Primus’un (yine) diğer albümlerine ya da herhangi başka bir albüme benzemeyen bir albüm çıktı ortaya. Kimi eleştirmenlere göre Primus’un en progresif albümü, genel kanı albümde ciddi bir King Crimson etkisi olduğu. Albümün gerçekten de grubu progresif rock’a en çok yaklaştığı albüm olmuş. Daha önceki albümlerde bolca duyulan funk notalar bu albümde oldukça az kullanılmış, ancak, yine de bu azlık (eksiklik demek istemiyorum) Primus dinleyicisini hiç rahatsız etmiyor.

Albümde yer alan parçaların her biri, hikâyenin bir bölümünden esinlenerek yazılıp bestelenmiş. Albümün açılışında renkler ve hırslı gulyabaniler arasında geçen savaşın merkezi olan, gökkuşaklarının yapıldığı, korku nedir bilmeyen Vadi hakkındaki ilk bilgileri Tool’un bas gitaristi Justin Chancellor’dan dinliyoruz.

"The Valley": Gulyabani korkusu nedir bilmeyen, gökkuşaklarının yapıldığı yer olan Gökkuşağı Vadi’sinde başlar öykü.

"The Seven":  Kırmızı, Turuncu, Sarı, Yeşil, Mavi, Lacivert ve Mor, her biri gökkuşağının bir rengi ile beslenen hiç doymayan yedi gulyabani. Onlar en son renk kaybolana kadar renkleri içmeye devam edecekler ta ki dünya gri ve karanlık bir diyar oluncaya kadar.

"The Trek": Yedi gulyabani, gökkuşaklarının yapıldığı yere doğru liderleri Sarı’nın onları cesaretlendirmek için söylediği şarkı ile yola çıkarlar.

"The Scheme": Gökkuşağı gülyabanileri, açgözlü, ihtiyacından fazlasını isteyen, sömüren yedi üçkâğıtçıdır. Kamp ateşinin başında, kendi Üçkağıtçı şarkılarını söylerler.

"The Dream": Gulyabanilerin, dinmeyen iştahlarını doyurmak için yaklaştığını hisseden vadi boş durmaz, renklerin rüyasına girer ve rüyasında siyah, beyaz ve griden başka renkleri görebilen şanslılarla bir plan yapar.

"The Storm": Vadiyi geçen, yedi gulyabani gökkuşaklarına saldırır ama açgözlülük bu vadide affedilmez, renkli bir fırtına onları savurur ve daha fazlasına sahip olmak hırsıyla çalmaya geldikleri renklerde boğulurlar, bu vadide kimse onlar için ağlamayacaktır.

"The Ends?": Siz gökkuşağı ile uğraşmaya kalkan tüm kötü varlıklar, “gökkuşağının uçları yere değmez”



13 Kasım 2018 Salı

Primus keşfinin çizgili notları


Geçen hafta paylaştığımız Primus yazısını nasıl buldunuz bilemiyorum ama bana sorarsanız döne döne okuyorum. Meral Akman'ın yazdığı bu güzel yazı kaç yıl sonra tekrar Primus dinlememi sağladı. Zaman içinde neler kaçırmışım dedim kendi kendime. Meral'e öyle teşekkür borçluyum ki... bana benim için önemli olanı hatırlatmak değil kanıtladı bile. Yazıp, çizmek denilen şey benim için insanlara ulaşmaktır. Mesela bir radyo programı dinlerken ya da bir yazıyı okurken yeni bir şeyler keşfedersiniz ve o size yepyeni bir ufuk açar. Bu bende çok eskiden beri olmuştur ve bunların izleri hep kalarak, yeni yollar açmıştır. Son yıllarda gittiğim ülkelerde resim ve heykel müzelerini gezmek için can atıyorum. Onları gezdikten sonra öyle bir coşuyorum ki... yazıp, çizmek için bir nevi şarj oluyorum. 



Geçen hafta yayınlanan Meral Akman'ın yazısı da bana yukarda saydığım etkileri yaptı. İtiraf etmem gerekirse Primus hiç ilgilenmediğim bir gruptu. Meral'in yazısından sonra bu gruba giriş kapılarını açacak anahtarı bulmuştum. Anahtar tek başına yeterli mi? Değil tabiki. İlgi gerekliydi ve o ilgiyi Meral'in yazısı sunacaktı bana. Bunun adı da "keşif"ti. Ben her yazdığım yazıda, çizdiğim karikatürde ve radyoda çaldığım parçada insanlar için bir keşif olsun isterdim. Bir nevi Kristof Kolomb gibi bir kaşif olma hayali.  Tabi Kolomb gibi şaşkınlıkla yeni bir kıta keşfettiğinin farkında da olamayabilirsiniz ya o da başka bir şey. O zaman da okuyanlardan biri Amerigo Vespucci olur keşifi tamamlar.
İşte Meral'in yazısı benim için böyle oldu. 




Meral Akman'ın Primus yazısından sonra grubu bol bol dinleyerek yeni keşiflere çıktım. O keşiflerden çıkan bir kaç çizimi sizlerle paylaşmak istedim. Sizler de bunlara bakıp yeni keşiflere çıkar mısınız? Ben bunu merak ederim ama bilmeme gerek yok çünkü bu merak üretmek için bir vesile oluyor işte. 
Bu arada Meral Akman'ın yazısı öyle su gibi akıyordu ki. Kısa bir yazıda kalın bir kitaba bile sığamayacak şeyleri anlatmıştı. Sözün özü doyamadım ve bir de Primus'un son albümü ile ilgili yazmasını istedim. Yarın da Meral'in kaleminden Primus'un 2017 yılında çıkan son albümü "The Desaturating Seven"ı okuyacaksınız.
Politika, kısır tartışmalar, akla ziyan gündemler vesaire içinde hayatımız çekilmez hale geliyor ama bu dünya üzerinde keşfedilecek ne çok şeyler var. Onun içinde okumak, dinlemek, bakmak, izlemek gerekiyor. 

Aptulika


11 Kasım 2018 Pazar

Kentli, beyefendi ve İstanbul tutkunu



Çocukluğumda Moğollar’ı müziğinden önce dergilerdeki resimleriyle tanımıştım. O görüntülerin arasında Barış Manço’ya benzeyen bıyıklarıyla bir adam hafızama kazınacaktı. Bu kişinin grubun vokalisti Aziz Azmet olduğunu ailemle birlikte gittiğim bir konserde anlayacaktım. Hatırımda kalan olağanüstü bir karizma ve kulağımdan yitmeyecek bir sesti. O çocukluk günlerimde gene canlı olarak dinlediğim Mavi Işıklar grubu da unutulmazlarım arasındadır. Moğollar konseri neredeydi şimdi hatırlamıyorum ama Mavi Işıklar’ı Bebek Belediye Gazinosu’nun matinelerinden birinde izlediğimi biliyorum. Ya okul yararına verilen bir konserdi ya da o dönemin değişmezi kadınlar matinesine annemle birlikte gitmiş olabilirim. Hayal mayal aklımda kalan o çocukluk anılarında aklıma yer eden iki vokalden biri Mavi Işıklar’ın elemanı Nejat Toksoy, diğeri de Moğollar’dan Aziz Azmet idi. 

  Seksenli yılları bitirdik bitirecektik, bir gün karikatürist arkadaşım Kaan Ertem daha yeni çalışmaya başladığım Gırgır dergisine gelecekti. Orada sohbet ederken bana, “Aptül, Moğollar diye bir grubu dün ilk defa televizyonda dinledim, acayip güzel bir grupmuş.” diyecek ve ardından da, “Ben bu grubu tekrar toplayacağım.” sözleri ağzından dökülecekti. İlerki haftalarda da bu işin üzerine düşecekti. İlk önce Beyazıt’taki kütüphaneye gidip, eski dergilerde, gazetelerde grupla ilgili ne çıkmışsa hatim edecekti. Şaka değil çok ciddi bir araştırmaya girecekti ki, bu bizim ülkede alışılageldik bir durum değildir hani.

Uzun bir zaman sonra tekrar dergiye geldiğinde grup elemanlarıyla bağlantıya geçeceğini söyledi. İşte o anda çocukluk dönemimdeki o isim canlanıverdi ve “Aziz Azmet olacak değil mi?” diye atlayacaktım. Sonrasında Kaan Ertem bu hayalini gerçekleştirdi ve Moğollar doksanlardan bu yana geldi. ( Buraya ufak bir not olarak eklemem gerekir ki, Kaan’ın o günlerdeki serüveni anı kitap olarak yayınlanmalı.)

Moğollar tekrar kuruldu kurulmasına ama  Kaan’ın hayalindeki gibi olmadı ( bu benim kanaatim… yoksa o benle bir şey paylaşmadı), zira o 1960’ların başındaki Murat Ses’li kadronun yaptığı enstrümantal ağırlıklı müziği istiyordu. Oysa Moğollar’ın bugüne dek gelen ikinci dönemi “68 kuşağı isyanı”nın yansımasıyla protest müzik tavrına dönecekti. Haliyle vokal ağırlıklı, protest şarkı sözleri hakim olacaktı. İşte o anda da benim aklıma gene Aziz Azmet gelecekti. Bu da benim batı anlamında bir rock grubu hayalimdi ki kelimenin tam anlamıyla absürt hatta ütopik bir hayaldi hani. 

Moğollar denildi mi, benim aklıma üç ayrı dönem gelir.  Kadrosunda orgcuları Murat Ses’in olduğu ve yurt dışına çıkmayı hedefleyen ilk dönem. Burada Ses’in amacı bizim ezgilerimizle evrensel platformda bir şeyler yapabilme isteğidir ki, Fransa’da çıkan ve ödül alan efsanevi plak da bunun anıtı gibidir. Sonrasında Murat Ses gruptan ayrılır ve çeşitli mecralarda kimi zaman grup ( bir ara Kurtalan Ekspres kadrosunda da yer alır ama bu da hedefine yönelik olamaz), kimi zaman da solo projelerle (Nejat Toksoy ile yaptığı denemeler ve Ağrı Dağı projesi) sürdürür. Bütün bunların ardından ilk önce akademik kariyeri için üniversiteye döner ardından da yurtdışına çıkarak solo olarak elektronik müzik kulvarında çalışmalarını bugüne dek sürdürür.

Moğollar’ın ikinci dönemi ise Barış Manço ve Moğollar olarak sürer ki bu çalışmaları her biri Türk Rock tarihine altın harflerle işlenmiştir. Üçüncü dönem ise 90’ların başında grubun yeniden bir araya gelmesidir. Bu süreç de grubun bugüne dek süren protest dönemidir. Üç dönem haline bölsek de grubun tarihi Anadolu Rock tavrı ile bütünleşir. Zaten bu tarzın kurucuları olduğunu söylemek de fazla abartılı bir yaklaşım olmasa gerek.

Ben bu üç dönemin haricinde bir başka dönem daha eklerim. Bu ütopik ve asla sonuçlanamamış bir dönemdir. Grubun ilk yıllarındaki vokalisti Aziz Azmet dönemi. Tam anlamıyla beat tarzı vokaliyle Azmet, Anadolu folk motiflerin ve türkülerin batı müzikleriyle hem hal olduğu günler için oldukça şehirli kalıyordu. O belki de ilk grubu Siluetler’in Moğollar’daki yansımasıydı. Kentli ve batılı anlamda rock müzik yapmak isteyen Aziz Azmet bu renk uyuşmazlığından dolayı grupla yolları ayrılacaktı.

Moğollar’dan sonra Aziz Azmet’i, 1970 yılında “Beni Yalnız Bırakma” / “Hiç İstemem” 45’lik plağı ile solo olarak dinledik. Bunu 1971’de Grup Bunalım’la yaptığı “Hele Hele Gel” / “Yollar” takip etti. 1972’de yaptığı “Haram”/ “Onbeşinde Aldım Sazı” ile 3 plak ve 6 parçadan oluşan solo kariyeri ile dinleme keyfine vardık. Sonrasında da Murat Ses’in Dağ ve Çocuk isimli projesinde duyduk ve 1970’lerin ikinci yarısına doğru da müziği bırakarak iş hayatına atılacaktı.  
   
Nezle olmuş gibi gelen ses rengi (ki bunu olumlu anlamda kullanıyorum) ile farklılık yaratan Aziz Azmet, dönemin isimlerine göre ayrıcalıklıdır. Dönemin rock kökenli vokallerinin davudi, gırtlaktan ya da hançeri vokallerinin aksine Azmet nazik ve sakin yapıdadır. Moğollar’da seslendirdiği “Ilgaz”, çocukluktan beri bildiğimiz bu şarkının en temiz ve ruha işleyen yorumunu verir. Onun vokalini ben hep centilmen birinin güzel bir kıza kur yapması gibi görürüm. Çeşitli nüanslarda alçalıp yükselen bükülüşleriyle yer yer titreşimli sesi ile Aziz Azmet ayrıcalıklıydı.
Yedi kuşaktan İstanbullu olan Aziz Azmet bu kente de fazlasıyla tutkundu. O hem kentli hem de kelimenin tam anlamıyla beyefendiydi. Onu 1 Kasım 2018 günü kaybettik. Aziz Azmet’i kentli, beyefendi ve İstanbul tutkunu diye özetleyebilirim. Rock müziğinin Türkiye’deki serüveninde Aziz Azmet centilmenliği her daim yerini koruyacağına eminim. 

Aptulika
4 kasım 2018

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...