13 Şubat 2022 Pazar

Jethro Tull yeni albümüyle KULAK MİSAFİRİ'nde



Jethro Tull'ın yeni albümü "The Zealot Gene" ile ilgili bir yazı yazmak için günlerdir boğuşup duruyorum. Bu arada yazı için bir çizim yaptım, hatta renklendirdim bile ama yazıyı bir türlü bitiremedim. Tam bu sırada Bülent Seyitdanlıoğlu arkadaşım imdadıma (bilmeden) yetişti. Bu gece Radyo ODTÜ'de yapacağı Kulak Misafiri isimli radyo programını Jethro Tull'ın yeni albümüne ayırmış. Ben de hemen yaptığım çizimi onun haberini duyururken paylaşayım dedim. Jethro Tull'ın yeni albümüyle ilgili bir yazı hazırlayacağım ama bu gece kulaklarımız Kulak Misafiri'nde olacak diyoruz ve sözü Bülent'e bırakıyoruz...

"Ian Anderson, artık ağır sağlık sorunları yaşadığını ve bunun sahne performansları sırasında uğradığı duman saldırısından kaynaklandığını açıkladı.

Bu arada 2017 yılında temelleri atılan ve uzun bir aradan sonra çıkan Jethro Tull'ın taptaze albümü de dinleyici ile buluştu.

Bakarsınız Ian Anderson da programa bizzat katılır.

Jethro Tull ve The Zealot Gene Kulak Misafiri'nde..."


KULAK MİSAFİRİ 

13 Şubat 2022 

saat 22:00'de 

Radyo ODTÜ'de


12 Şubat 2022 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 186



Sergey Dovlatov 
 "Puşkin Tepeleri"
Jaguar Kitap
Çeviri: Ayşe Hacıhasanoğlu
  (2019)


Sergey Dovlatov'u ilk olarak "Yabancı Kadın" romanıyla okumuş ve çok sevmiştim. Oradaki mizahı da es geçmeyen yaklaşımından sonra başka bir romanını okuyup, hayal kırıklığına uğrama olasılığından korkmuştum ve bu yüzden de dilimize çevrilen bir diğer romanı "Puşkin Tepeleri"ni uzun süre okumaktan uzak durmuştum. Bu tedirginliğin en baştaki nedeni yazarımızın Sovyetler Birliği döneminde rejimle arasının pek iyi olmamasıydı. Muhalif bir yazar olarak rejim eleştirileriyle dolu bir dizi anektoddan oluşan bir roman beni sıkabilirdi. Oysa "Yabancı Kadın"da alaycı ve ironik yaklaşımı çok hoşuma gitmişti. Şimdi yeni kitapta daha isminden başlayarak bir sıkıntı girdabına girebilirdim. Yok yok Puşkin ile ilgili bir sıkıntı değil bu, yoksa Puşkin'i severim; ancak nedendir bilmem bu kapak ve bu isim bende Balzac'vari bir romanmış duygusu uyandırdı. Bu nedenle de uzun bir süre okumayı geciktirdim. 

"Puskin Tepeleri" bir nevi yazarın hayatından izler taşıyan bir anlamda otobiyografik bir roman. Kitabın kahramanı Boris Alihanov da kitabın yazarı gibi bir romancı. Ancak Boris rejimle arasının pek nane molla olduğu için henüz hiçbir kitabını yayımlatmayı başaramamış bir yazar. Benzerlikler sadece bu kadarla kalmıyor romanın kahramanı da Sergey Dovlatov gibi alkolle de arası bir hayli iyi. Hayatın içinde hem evlilik problemleri hem de beş parasız olması sebebiyle kendini Puşkin Tepeleri'ne atar. Bu tabi bir inzivaya çekiliş değil, adamımız orada hayat gailesini düzene sokup biraz para kazanmak için bulunur.   Puşkin Tepeleri bir Millî Parkı ve orada Rusların en önemli edebiyatçılarından olan Puskin'i tanımak isteyen turistlere rehberlik edecektir. Buraya gelmeden önce ise alkol başta olmak üzere, parasızlık, rejimle başının dertte olması ve ailevi sorunları da çözüm beklemektedir. Burada yaz boyunca biraz para kazanacak ve hayatını düzene sokacaktır. Bu arada eski karısı da kızıyla birlikte Amerika'ya yerleşme planları yapmaktadır.   

1970'lerin sonunda ABD'ye kızıyla birlikte göç eden Sergey Dovlatov'un hayatından izleri de taşıyan Puşkin Tepeleri, mizahı ve ironiyi de eksik etmiyor. Romandaki yazar ( bir anlamda kendisi) rejimle başı belada biri olsa da diğer rejim karşıtlarıyla da arası pek iyi değil. Kitabın bir yerinde meşhur muhalif Soljenitsin  ve taraftarları da ufaktan ti ye alınıyor. 
 
APTULİKA

BU blogda yayımlanan ve yazarın "Yabancı Kadın" romanıyla ilgili yazıyı da alttaki linkten okuyabilirsiniz:

Neslihan Önderoğlı İle Kurmacaya Yolculuk Atölyesi



Öykü ve roman yazarı Neslihan Önderoğlu "Kurmacaya Yolculuk Atölyesi" adında her perşembe yapılacak olan bir atölye çalışmasıyla geliyor. 8 hafta sürecek bu etkinlik ATELIER Kuzguncuk!ta gerçekleşecek. 

Notos, Sarnıç, Kitap-lık, Sözcükler, Özgür Edebiyat, İzafi, Türk Dili, Öykü Teknesi, Ada gibi pek çok dergide öyküleri yayımlanan Neslihan Önderoğlu,   2012’de yayımlanan ilk öykü kitabı "İçeri Girmez miydiniz?"  ile 2013 Haldun Taner Öykü Ödülü’nü aldı. 2013’te bunu  ikinci öykü kitabı "Mevsim Normalleri" takip etti.   

 2015 yılında ilk romanı  "Bana Sesini Bırak"' çıkacaktı. Bunu bir yıl sonra çıkan "Mutsuz Palyaçolar Örgütü" isimli gençlik öyküleri takip edecekti.  İkinci romanı "Ay Dolandı"'yı 2017 yılında çıkartan sanatçı,  2018 yılında "Yeryüzü Yorgunları” ve "Tuhaf Şeyler Oluyor Bay Tarantino " adlı romanlarıyla karşımıza çıkacaktı.  Bunlardan "Yeryüzü Yorgunları” kitabı 2019  yılının Melih Cevdet Anday Edebiyat Ödülü'ne değer görülecekti. "Yakınlık Korkusu" adlı öykü kitabı ise 2020 yılında çıkacaktı. 

 Neslihan Önderoğlu ile KURMACAYA YOLCULUK Atölyesi, 17 Şubat 2022, Perşembe günü saat 19:00 ile 21:00 arasında başlayacak. 8 Hafta sürecek atölye çalışması ATELIER Kuzguncuk'ta gerçekleşecek.

 Neslihan Önderoğlu, Kurmaca'ya Yoculuk Atölyesi ile ilgili şunları söylüyor:

"Atölyeye kimler gelmeli,

iyi bir okur olup okurken edebiyatın tadına daha çok varmak isteyenler , yazma hevesi olup bir türlü nerden başlayacağını bilemeyenler , ya da yazarken yolunu kaybetmiş olanlar... "


 katılmak ve iletişim için: 0532 364 74 78  

ATELIER Kuzguncuk 

İcadiye Caddesi No: 94 D:1/A

Kuzguncuk 



  

11 Şubat 2022 Cuma

King Crimson ve Foreigner'ın elemanı Ian McDonald öldü



King Crimson yani progresif rock'ın efsanesi ve 70'lerin sonunda hard rock'a özel bir tavır getiren Foreigner... Bu iki grubun da kurucu elemanlarından biri olmak; işte Ian McDonald böyle bir isim. Onun iki efsane grubun kurucularından biri olduğunu yazdım ama gitaristi, vokalisti, basgitaristi ya da davulcusu demem de gerekirdi ama Ian McDonald için bunu yapamıyorum... zira Ian McDonald kelimenin tam anlamıyla bir multi-enstrümantalistti. Sadece bir değil bütün enstrümanları ustalıkla çalan müzisyen bulunduğu gruplarda saksafon, flüt, keyboard, gitar gibi enstrümanları çalarak görev yapmıştı.

Ian McDonald, 9 Şubat 2022 tarihinde New York'taki evinde 75 yaşındayken hayata veda etti.

McDonald, 1968'de Robert Fripp , Michael Giles, Greg Lake ve söz yazarı Peter Sinfield ile birlikte King Crimson'ı kurdu . Progresif rock'ın efsanesi olan bu grubun ilk albümü "In the Court of the Crimson King" bir yıl sonra piyasaya çıktığımda bir fırtına etkisi yaratacaktı. Günümüze dek etkisi süren değil artan bu albümde Ian McDonald, saksafon, flüt, klarnet, Mellotron, klavsen, piyano, org, vibrafon çalmanın yanısıra geri vokalleri de üstlenecekti.  

King Crimson'un ilk Amerika turnesinin ardından gruptan ayrılan McDonalds, yıllar sonra Foreigner'in kuruluşunda yer alacaktı. Gitarist Mick Jones , şarkıcı Lou Gramm , davulcu Dennis Elliott, klavyeci Al Greenwood ve basçı Ed Gagliardi ile Foreigner'in ana yapısı kurulurken; Ian McDonald ise ritim gitar, nefesli çalgılar ve klavyelerde yerini alacaktı. 1980 yılına kadar grubun üç albümünde yer alan McDonald, "Foreigner", "Double Vision", "Head Games" gibi önemli albümlere imzasını atacaktı. “Feels Like the First Time”, “Cold As Ice”, “Hot Blooded” ve “Double Vision” gibi unutulmaz Foreigner parçalarında da bu multi-enstrümanalistin emeği fazlasıyla hissedilir.

 Ian McDonald, bu iki efsane grubun dışında  T. Rex , Steve Hackett ve Asia gibi grup ve müzisyenlerin de albümlerinde yer almıştı. 

 

10 Şubat 2022 Perşembe

Blue Cheer ile 50 yıl sonraki keşif



 Blue Cheer grubunu bilir misiniz?

Bu soruya bilirim yanıtını verenlerin çok az olacağını tahmin edebiliyorum. Bu da demektir ki ben artık ciddi ciddi yaşlanıyorum. 1967'den 1970'e kadar ortalığı sallayan ve dönemine göre çok sert bir rock yapan saykodelik grubu. Bir çok kaynakta onların heavy metali hazırlayan tınıları ilk verenlerden olduğu söylenir. 1967 yılında yaptıkları "Summertime Blues" yorumunu dinlemeyen varsa bir kulak versin derim. 

Blue Cheer ilk üç albümüyle Steppenwolf ve Iron Butterfly gruplarıyla birlikte hard rock çizgisinin en önemlilerinden biri olacaktı. Sadece bunula kalmadı tabi ki ve Blue Cheer daha sert sounduyla heavy metal'in öncü rüzgarlarını estirecekti. Ancak takvimler 1969 yılının Aralık ayını gösterirken grubun dördüncü albümü herkesi şaşırtacaktı. Grupla aynı adı taşıyan albümde yumuşak bir sound hakim olacaktı. Grubun alışıldık üçlü kadrosu da keyboard eklenerek dört kişiye çıkacaktı. Eski kadrodan sadece vokal ve bas gitar görevini üstlenen Dickie Peterson kalırken, gitarist Leigh Stephens ve davulcu Paul Whaley ayrılacaktı. Bu değişimde Bruce Stephens gitara, Norman Mayell davula ve Ralph Burns Kellogg ise keyboarda geçecekti. 

Blue Cheer'in dördüncü albümündeki yumuşama müzik eleştirmenlerini de mutlu etmeyecekti ve olumsuz eleştiriler alacaktı. Belki çıktığı yıllarda 8 yaşında değil de 20'li yaşlarımda olsaydım ( ve tabi o yıllarda o plaklara bire bir zamanında erişme olanağım olabilseydi) muhtemelen burun kıvırdığım ve hatırlamak istemediğim bir Blue Cheer albümü olacağına eminim. Ancak şimdilerde arkadaşımın plak dükkanında bir yıl önce gördüğüm bu albümü edinmek için can atıyordum. Bizim mahallede Burak isimli arkadaşım alt katında plakçı dükkanı ve üst katında da bir kafe olan mekan açmıştı. Koronavirüs günleri başladığında da bu mekan kapalı kalmıştı ve hala kapalı. Ancak bazı zamanlar orayı açtırıp, bazı plakları alıyorum. Yakında almak için kafama not ettiğim plaklardan biri de buydu. Yılbaşına yakın Burak bu plağı bana hediye etti ve yılın başlangıçının en muhteşem olayı bu oldu. 

Şimdi haftalardır bu plak pikabımda dönüyor. Bu plakta beni çeken ilk şey kapağı olacaktı. John Craig'in yaptığı kapak tasarımı, Baron Wolman'ın fotografıyla oluşmuş, gönülçelen bir plak kapağı. Grubun dört elemanı dönemin ruhuna uygun kameraya poz verirken üstte de grubun ismi o günün can alıcı grafik deneyimiyle plağın kapağına yansımış.

Şimdilerde bu plağı tekrar tekrar dinlerken sevdiğim bir grubu başka bir grubu keşfeder gibi dinliyorum. Keyboardın yanısıra aralarda ağız mızıkası katılımıyla yeni boyutlara geçiyorum. Bir de tabi Dickie Peterson'un vokaliyle basgitarını daha dingin bir şekilde dinlemenin keyfine varıyorum. 

Albümden "Saturday Freedom" hemen dikkati çeken favorim oldu. Parçanın uzun uzun işlenişi ve solo bölümlerinde armonikanın tansiyonlu gidişi çok keyifli. Tabi bu işlemelerde basgitarın dolgun yayılışı beni mest etmeye yetecekti...hepinize tavsiye ederim. 

Grupların diskografisinde az önem taşıyanlarını da tekrar gözden geçirmek açıkcası fena olmuyor. Daha önce farketmedikleriniz dikkatinizi çekebiliyor ve yeni bir keşif yapmış gibi oluyorsunuz.

APTULİKA


Yazının görselinde benim evdeki plağı pikaba kapağını da üste arzı endam ettirdikten sonra Dickie Peterson'un çizimini de ekleyerek oluşturdum. Yazının son bölümüne de albümde yer alan "Saturday Freedom"un bir videosunu ekleyeyim derken youtube'ta plaktan çalınan bir videoyu buldum. Işıklı ve cafcaflı bir şey ama benim evdeki pikaptan değil, onu bir belirteyim. 



Kitap Çingenesi Olsam …


 

Siyah beyaz bir fotoğraf kapakta , belli ki 80’lerden kalan ,  “ Olduğu Kadar Güzeldik” yazıyordu üzerinde . 

Adet olduğu üzere arka kapağı çevirdim ilk önce  … 



 

Kitap pazarları vardı bir zamanlar .  80’lerde 90’lardaki Beyazıt Meydanının o curcunalı Pazar günlerinde kurulanlarının tadı ve orada uzun saatler geçirilen zamanlar en çok özlediklerimdendir hala . Beyazıt’ın efsane Sahaflar Çarşısı'nı  , koca çınarı  ve o çınarın altındaki en az onun kadar yıkılmaz duran şair bir başka çınar Hüseyin Avni Dede’yi  … Hepsi yok olup giden bir kültürdür hayatımızdan  . Şimdilerde antika pazarları, kimi kısa süreli kitap fuarları  vb.  yerlerde yaşatılmaya çalışılsa da kısmen o tadı alabilmek ne kadar mümkün bilinmez .   

Belediyeler belirli yerler belirleseler de , hafta sonları  bu işi hem meslek olarak yapanlar kadar , isteyenlerinde  kendi ellerindeki kitapları  , plakları , cd ya da kasetleri ya da her ne ise sergileyip paylaşabilecekleri , satıp ya da takas edebilecekleri  böyle pazarlar kursalar.  Hatta amatör müzisyenler ,  grupları   ve diğer sanatçılar  gün boyu performansları ile ortamı bir şenlik havasına çevirseler . Günü , yeri belli olan bu tür alanlar İstanbul’a ya da diğer tüm şehirlere yayılsa  fena mı olur ?  Neden mi , çünkü  bu içerik , yani  kitap , müzik , sanat vb konular , paylaşıldıkça , üzerinde ayak üstü başlayan sohbetler derinleştikçe  hem mana bulur hem de yepyeni kazanımlar sağlar,  hem kişiye hem de topluluklara . Yeni ufuklar , yeni oluşumlar yeni dostluklar ve çok daha ötesi …. Sırt çantalarımıza  doldurduklarımızı  gidip yaysak örneğin Moda ,  Bostancı  ya da Bebek parkına ya da Kumkapı da ki parklarının  çimenliklerine  … Hatta istersek sırtımızda çanta her hafta başka bir parkta açsak tezgahları birer kitap çingenesi misali  …  


“ …

Üzerim de bir hırka  , başımda bir şapka 

Mataramda bir gıdım şarabımla 

Tepemden mavi gökyüzü ,  beyaz bulutlar , 

Tüm sermayem çimenlere yaydığım çantamdaki kitaplarımla …” 


Ben ortalığa saçılmış birbirinden alakasız  dağınık kitap  pazarlarında ( plak , eskici vb’leri de dahil )  kaybolmayı ve oralardan define bulmuş gibi keşifler yapmayı çok seviyorum ki bu satırları okuyan birçoğunuzun da bundan büyük keyif aldığından hiç şüphem yok  .  Beyazıt pazarında gelişen bu heyecan ve tutkumu sonraları tabii ki sahaflarda yaşatmayı sürdürdüm . Beyoğlu’nda , Kadıköy’  de … Bir ara her hafta sonu gidip tek tek yüzlerce yeni gelmiş ve  yere dizilmiş kitabı sıraya girerek bir öndekinin ardından keşfettiğim Üsküdar Kırkanbar Sahaf’taki gibi … Şimdilerde de bu yolculuğu sıklıkla ziyaret ettiğim Kuzguncuk Sahaf’ da sürdürüyorum , tadıyla kokusuyla  .  



Benim için okunacak kitap  keşiflerindeki en büyük referanslardan birisi ,  çıkılan bu yolculuklarda tezgahlar başında yapılan kimi tanıdık , ama birçoğu o anda tanıştığımız insanlarla olan paylaşımlar olmuştur .   Hiç aklınızda olmayan bir konu , bir yazar pat diye çıkar karşınıza ve sizi altüst ediverir , keyiflendirir, hüzünlendirir, düşündürür ve de bilgilendirir .  Bu da öyle oldu … 

Siyah beyaz bir fotoğraf kapakta , belli ki 80’lerden kalan ,  “ Olduğu Kadar Güzeldik” yazıyordu üzerinde . Adet olduğu üzere arka kapağı çevirdim ilk önce  … 

“ Meydandaki çay bahçelerinden birine oturmak geldi içimden sonra . Çünkü Erdek bir kitap olsaydı , bu çay bahçeleri ilk cümlesi olurdu onun …” 

Biraz daha okuyunca kapağı art arda sıralanan cümleler , yer adları ve hikayelerin geçtiği coğrafya hemen kavradı beni . Bahsi geçen zaman dilimleri ve yerler benim doğup büyüdüğüm coğrafya ve kültürün tam ortasıydı .  Yazarı Mahir Ünal Eriş,  daha önce okumamıştım , bu kitabı ile 60. Sait Faik Abasıyanık Hikaye Armağanı'nı kazandığını da görünce artık sahip olmama engel durum kalmamıştı .

Okudum tabiki bir iki solukta . Hatta  en ilginç hikayelerden birinin  kahramanı Feridun , tuhaf bir maceranın sonlarında doğup büyüdüğüm köye dahi uğruyordu .  Mezun olduğum ortaokulun koridorlarında dolaşıyordum ,  sert ve otoriter müdür yardımcısının cetvelinin   acısını avuçlarımda hissederken dün gibi… O , Bandırma   çarşıda  salçalı kekikli tost yerken en yakın arkadaşıyla  , Bense Gündüz Abi’ nin el yapımı dondurmasını ve kağıt gibi ince kesmeyi meslek sırrı olarak başardığı sucuklu tostunu anımsıyordum karşıdaki köyümün sahilindeki çınarların altında , denizden yeni çıkmış ağların üstünde yatarken , çocukluk arkadaşlarım Ferhat , Şükrü , Kadir , İskender ile …  Özellikleri yetmezmiş gibi isimleri dahi özel hayatımda ki arkadaşlarımın isimleri ile örtüşen kaybedenler kulübü  hikayeleri okudum . O da yetmezmiş gibi , şimdilerde yaşadığım bu metropolün ve  hatta dün kurulan eski  semt pazarında   bir teyzenin pazar arabasını  çekmesine yardım ediyor gibi hissettim bir ara kendimi . Tuttuğumuz takım  ve tutkumuz bile aynıydı . Hepsi bizden ve çok tanıdıklardı  , bizim kaleme alamadığımız , dillendiremediğimiz kadar aynı .    Pes doğrusu diyerek bitirdim bu birbirinden keyifli ve beni   çocukluk , ilk gençlik ve yetişkinliğimden birçok ortaklıklar  bulduğum minik hikayeleri  . 

Bana da bunu paylaşmak kaldı  ve ben de onu yaptım . 

Belki bir başka yazıda da plakların kasetlerin cd’lerin peşindeki benzer hikayelerimizi  hatırlarız başka bir kitap ya da albümle kim bilir… 

Teşekkürler , her kim ve neredeyseniz  , hepinize …



Geronimo Yalnızkartal 

8 Şubat 2022 – Üsküdar 



9 Şubat 2022 Çarşamba

68'lerin Funk Rock asisi Betty Davis 77 yaşında öldü.


Patlamalı funk vokaliyle ve hiperseksüel şarkı sözleriyle 68'li yıllara damgasını vuran Betty Davis, 77 yaşında öldü.




Bugün benim için çok güzel bir gündü. Ankara'dan dostum Bülent Seyitdanlıoğlu İstanbul'a geldi ve güzelce muhabbet ettik. Kolay değil, pandemi boyunca 3 yıla yakın bir zamandır görüşememiştik.Tam bu mutlulukla eve gelmiştim ve internetimi açtım ve biraz müzik haberlerine bakayım dedim. Bakar bakmaz da "Betty Davis 77 yaşında hayata veda etti" haberini görecektim ve neşeme acı biber ekilecekti. Biliyorum bir çoğunuz, ne yapalım diyeceksiniz. Doğrudur bugün Betty Davis ismini çok kimse bilmez ama 1968'lerin simge isimlerinden bir kaç isim say deseniz funk kanadında söyleyeceğim isim mutlaka Betty Davis olacaktır. 

Betty Davis ismini on yıl öncesine kadar ben de pek bilmiyordum ama Miles Davis'in otobiyografisi "Miles"ı okuyana kadar. Sonrasında bir de müziğini dinleyince Jimi Hendrix'in kadın hali ve gitar çalmayanı vokal yapanı olarak görecektim. 1968'li yılların asi başkaldırışının kadın gücü gibi bir şeydi karşılaştığım. 


Betty Davis ismini ne kadar bilmiyor olsak da müzik tarihinin başyapıtı olan Miles Davis'in "Filles de Kilimanjaro" albümünün kapağında yer alan resmiyle çok da iyi biliyoruz. Caz trompetinin ustası Miles Davis'in ikinci eşi olan Betty Davis sadece albüm kapağına modellik etmekle kalmıyordu ve o dönemin Funk Rock tarzının bayraktarlığını yaparak, albümler oluşturuyordu. Miles Davis ile aralarının daha sonra nane molla olmasına rağmen Miles Davis kitabında ondan bahsederken, övgü dolu sözler etmekle kalmıyor hatta yaptığı müziklerin hak ettiği yeri bulamadığını da söylüyordu. 

Patlamalı funk vokaliyle ve hiperseksüel şarkı sözleriyle 68'li yıllara damgasını vuran Betty Davis77 yaşında öldü.

 1944 doğumlu Amerikalı şarkıcı Betty Davis, 60'ların başında  Fashion Institute of Technology'de okudu.  1963'te Davis, adını sık sık gittiği popüler New York kulübünden alan ilk single'ı "The Cellar"ı çıkardı; sonraki yıl  "Get Ready for Betty"ve B yüzündeki "I'm Gonna Get My Baby Back"  single'ı izledi. 



Ertesi yıl Davis, Miles Davis ile evlendi. 1969 tarihli Filles de Kilimanjaro albümünün kapağında  yer aldı. Çift 1969'da boşandı, ancak Davis kocası üzerinde büyük bir yaratıcı etki yarattı, onu rock müzikle tanıştırdı ve çığır açan caz füzyon eserlerine ilham verdi. Bunlar arsında "In a Silent Way"  (1969) ve "Bitches Brew" (1970) albümlerini sayabiliriz.
 
Bu arada Davis, 1973'te kendi adını taşıyan ilk albümünü yayınladı, ardından 1974'te They Say I'm Different ve 1975'te Nasty Gal izledi . Albümleri ticari başarı elde etmese de Davis, "Nasty Gal" ve "He Was a Big Freak" gibi şarkılarda gösterildiği gibi, cinsel açıdan güçlü şarkı sözleriyle dikkat çekti ve tartışmalara yol açtı.
 
Bu albümler yüksek satış yapmayınca   Davis, Island Records sözleşmesinden çıkarıldı ve müzik endüstrisinden ayrılarak  Pittsburgh'daki evine taşındı. 2018 yılında The New York Times tarafından yapılan bir röportajda,  "Müzik hayatım için bitti denildiğinde bunu kabul ettim." dedikten sonra,  "Ve kimse kapımı çalmıyordu." diye ekleyecekti. 

Oysa aradan geçen onca yıl sonra 2017'de tekrar hatırlanan  Betty Davis üzerine bir belgesel de çekilecekti.  Prince'den Erykah Badu'ya ve Janelle Monae'ye kadar bir çok müzisyeni etkilediği anlaşılan sanatçı için yeniden sahne teklifleri gelmeye başlayacaktı. Ancak Betty Davis bu önerilere, "Yıllarla  birlikte görünüşünüz değişir. Dinleyiciyi bildikleri görünümümle bırakmak isterim." diyerek reddedecekti.  

Betty Davis, ister tanınsın isterse tanınmasın ya da unutulmuş olsun, söz konusu 1968'ler ise bu çılgın kız mutlaka bir yerlerde karşınıza çıkacaktır. Siz isterseniz işi tesadüfe bırakmayın ve albümlerinden birini mutlaka dinleyin. O zaman bana hak vereceksiniz. 

APTULİKA









Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...