Jaguar Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jaguar Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ocak 2024 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 217



Yan Lianke
 "Günler Aylar Yıllar"
Çeviri: Erdem Kurtuldu
Jaguar Kitap
  (6. Basım Aralık 2020)

1958 doğumlu Yan Lianke, Çin'in yaşayan en güçlü yazarlarından biri olarak vasıflandırılıyor. Açıkcası Çin edebiyatından örnekler bana hep sıkıcı gelmiştir ama son yıllarda düşüncem tam tersine olmaya başladı. Bunun da en önemli yanı bu yapıtları eskiden İngilizce çevirilerinden dilimize aktarmalarından kaynaklanıyor olabilirdi. Şimdilerde bu işe el atanlar çevirileri Çince aslından yaptırıyorlar ve böylece eserlerin asıl değerleri daha iyi ortaya çıkıyor. "Günler Aylar Yıllar" romanını çeviren Erdem Kurtuldu, akademik eğitimini Çin hükümetinden aldığı bursla Pekin Dil ve Kültür Üniversitesi'nde Çince üzerine yapmış. Bu arada bu çevirmenin Yu Hua'nın "Kanını Satan Adam" romanını da çevirdiğini öğrenmem de çok iyi oldu, zira o eseri de çok sevmiştim. 

Siz romanla ilgili övücü sözler ettiğime bakmayın, kitabı ilk okumaya başladığımda can sıkıcı bulup, yarım bırakmayı bile düşünmüştüm. Konu hem Çin'de hem de köyde geçiyordu ki köy romanları beni hep iter. Kuraklık yaşanan bir köyde ahali terki diyar etmiş, sadece bir köpek ve ihtiyar bir adam kalmıştır. İşte böyle başlayan bir romanda onların yaşam mücadalesi anlatılır ki, bu benim için kabus olabilecek bir konudur. 

Kitabı okumaya böyle bir sıkıntıyla başladım. Bir ihtiyar adam ve bir köpek hem de kör. Onların bir mısır tanesini yetiştirebilmek, bir damla su bulma çabaları en ince detayına kadar verilirken kitabı bırakmam an meselesiydi. Neredeyse 5 sayfa okuyup, ertesi güne bırakıyordum. Bu böyle neredeyse bir haftaya yakın sürdü. Sonra bir baktım ki romanı her gün beş sayfa okumam sıkılmaktan çok zevke dönmüştü. O anları kafamda bir film karesi gibi canlandırıyor ve keyif alıyordum. Adeta kitabın okuma süresini uzatarak tadı arttırıyordum. Öyle ki topu topu 102 sayfalık kitabı 15 günde bitirecektim.  

Aptulika


14 Mayıs 2022 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 193



Kjersti Skomsvold
 "Hızlandıkça Azalıyorum"
Jaguar Kitap
Çeviri: Deniz Canefe
 (2014)


Bu Norveçliler de bir şey var ama o nedir bilemiyorum. İster roman isterse hikaye alanında olsun çok güzel akan bir kurgu sunuyorlar. Onları okurken çok farklı bir atmosfere dalıyorsunuz. Adamları Ibsen'den bilirdim sonra bir Dag Solstad çıktı ve şimdi de Kjersti Skomsvold ile tanıştım. Bu arada adamın ismini bile telaffuz edemiyorum, hatta her söylemeye çalıştığımda bir damla bile alkol almadan sarhoş gibi görünüyorum. 
"Hızlandıkça Azalıyorum" romanının mottosu "Yeryüzünde yaşadığın her mutlu an kederle ödenmek zorundadır."sözüyle özetlenebilir. yaşam evresinin son bölümünü yaşayan Mathea isimli karekterin üzerinden giden romanda yaşam ve ölüm, yaşlılık ve yalnızlık konları işleniyor. Yaşlılık dönemi anlatılıyor ama konu dramatize edilmiyor tam tersine incelikli bir ironi ile yaşlıların dünyasına giriyoruz. Kimi zaman melankolik, kimi zaman şiirsel kimi zaman da mizahi bir yaklaşımla sunuluyor. Mathea yaşamının sonuna gelmiş ama gerektiğinde kendi durumunu da ti'ye alabiliyor. Yazar kahramanını sunarken okuyucunun anlatılan karekterle kendisini özdeşleştirmeye çalışmıyor, tam tersine dışardan bakmasını sağlıyor. 
Mathea Martinsen yaşlılığını yaşarken ölümü bekliyor ama bunu bir oyuna çeviriyor. Mesela kendi cenaze törenini, ölüm ilanını ve mezar taşında neler yazacağını tasarlıyor. Kimi zamanda kendi telefonundan kendini arıyor ve "Şansıma meşgul çalıyorum. Ben çok meşgul bir insanım." diyerek, ölümü bekleyişi oyuna çeviriyor. 

 
APTULİKA



12 Şubat 2022 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 186



Sergey Dovlatov 
 "Puşkin Tepeleri"
Jaguar Kitap
Çeviri: Ayşe Hacıhasanoğlu
  (2019)


Sergey Dovlatov'u ilk olarak "Yabancı Kadın" romanıyla okumuş ve çok sevmiştim. Oradaki mizahı da es geçmeyen yaklaşımından sonra başka bir romanını okuyup, hayal kırıklığına uğrama olasılığından korkmuştum ve bu yüzden de dilimize çevrilen bir diğer romanı "Puşkin Tepeleri"ni uzun süre okumaktan uzak durmuştum. Bu tedirginliğin en baştaki nedeni yazarımızın Sovyetler Birliği döneminde rejimle arasının pek iyi olmamasıydı. Muhalif bir yazar olarak rejim eleştirileriyle dolu bir dizi anektoddan oluşan bir roman beni sıkabilirdi. Oysa "Yabancı Kadın"da alaycı ve ironik yaklaşımı çok hoşuma gitmişti. Şimdi yeni kitapta daha isminden başlayarak bir sıkıntı girdabına girebilirdim. Yok yok Puşkin ile ilgili bir sıkıntı değil bu, yoksa Puşkin'i severim; ancak nedendir bilmem bu kapak ve bu isim bende Balzac'vari bir romanmış duygusu uyandırdı. Bu nedenle de uzun bir süre okumayı geciktirdim. 

"Puskin Tepeleri" bir nevi yazarın hayatından izler taşıyan bir anlamda otobiyografik bir roman. Kitabın kahramanı Boris Alihanov da kitabın yazarı gibi bir romancı. Ancak Boris rejimle arasının pek nane molla olduğu için henüz hiçbir kitabını yayımlatmayı başaramamış bir yazar. Benzerlikler sadece bu kadarla kalmıyor romanın kahramanı da Sergey Dovlatov gibi alkolle de arası bir hayli iyi. Hayatın içinde hem evlilik problemleri hem de beş parasız olması sebebiyle kendini Puşkin Tepeleri'ne atar. Bu tabi bir inzivaya çekiliş değil, adamımız orada hayat gailesini düzene sokup biraz para kazanmak için bulunur.   Puşkin Tepeleri bir Millî Parkı ve orada Rusların en önemli edebiyatçılarından olan Puskin'i tanımak isteyen turistlere rehberlik edecektir. Buraya gelmeden önce ise alkol başta olmak üzere, parasızlık, rejimle başının dertte olması ve ailevi sorunları da çözüm beklemektedir. Burada yaz boyunca biraz para kazanacak ve hayatını düzene sokacaktır. Bu arada eski karısı da kızıyla birlikte Amerika'ya yerleşme planları yapmaktadır.   

1970'lerin sonunda ABD'ye kızıyla birlikte göç eden Sergey Dovlatov'un hayatından izleri de taşıyan Puşkin Tepeleri, mizahı ve ironiyi de eksik etmiyor. Romandaki yazar ( bir anlamda kendisi) rejimle başı belada biri olsa da diğer rejim karşıtlarıyla da arası pek iyi değil. Kitabın bir yerinde meşhur muhalif Soljenitsin  ve taraftarları da ufaktan ti ye alınıyor. 
 
APTULİKA

BU blogda yayımlanan ve yazarın "Yabancı Kadın" romanıyla ilgili yazıyı da alttaki linkten okuyabilirsiniz:

30 Ocak 2022 Pazar

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 184



Dag Solstad
 "T. Singer"
Jaguar Kitap
Çeviri: Deniz Canefe
  (2021)

Dag Solstad'ın "Mahcubiyet ve Haysiyet" romanında kahramanımız bir edebiyat öğretmeniydi. Burada ise kahramanımız bir kütüphaneci. İlk romanın akışında kahramanın geçmişine doğru giderken, burada ise 34 yaşında ve 50'li yaşlarına yani ileriye doğru bir akış söz konusu. 
Hem buradaki T. Singer karekteri hem de diğer romandaki Rukla aklıma hemen Gogol'un "Palto"sundaki karekteri getirdi. Her ne kadar aynı  sınıfsal özellikleri taşımasa da buradaki kahramanlar da aynı şekilde toplum içinde silik, iddiasız örnekleri oluşturuyor. Rukla filoloji okurken neredeyse iddiasız bir şekilde öğretmen oluyor. T. Singer ise çocukluk anılarından bir olayın utancı ile (ki bu incir çekirdeğini doldurmayan bir olay) geçmişini ve kendisini unutturmak için Oslo'dan, küçük bir kent olan Notodden'e  kütüphaneci olarak gider.  Oradaki sıradan hayatında tesadüfi bir aşkla karşılaşır. Buradaki kadın karekteri ondan oldukça farklıdır. Sonrasında olaylar akar gider. Her iki romanda da bu ilişkinin benzerliklerini bulabilirsiniz. Konuyu gene açmamak niyetiyle burada kesiyorum. 
Norveçli yazar Dag Solstad'ın "T.Singer" romanında anlatıcı rolüyle yazarın girip, bir yabancılaşma yaratması çok hoşuma gitti. Mesela, Singer'ın evliliği anlatılırken yazar bir anda girerek, "Bu, daha okur dostu demesek bile, daha neşeli bir kitap olsaydı en arkasından Merete'nin en güzel yemek tariflerini toplayan bir bölüm olurdu, ne yazık ki burada söylemediğimiz nedenler bunun yapılmasını engelliyor."  diyor. Gene başka bir yerde, " Her romanda  kocaman, bir kara delik vardır, hepsinde de  karanlığı aynıdır ve şimdi bu roman da o noktaya ulaştı." diyerek yaptığı soğuk duş etkisini şu sözlerle sürdürüyor: " Tüm o sevimli, taptaze genç kızlarla çevrili Singer'le birlikteyiz kocaman, kara delik gibi bir romanda. Niye bu  romanın başkişisi Singer?Ve başkişisi olmakla kalmıyor, her şey onun çevresinde oluyor." Romanı okurken Singer karekterinin etrafındakilerin alışılmış ölçüde roman kahramanı olacak kişiler gibi hissettim. Singer ise öylesine edilgen ki neredeyse bir yan karekter olacak kadar silik biri. Yani bu romanda en geride kalan motif öne çıkarılmış gibi. 
Bilemiyorum oldukça karıştırmış olabilirim ama bu romanla ilgili tanıtıcı bir yazı yazmak yerine okuyanlara yönelik bir yazı yazmak daha güzel olabilirdi. Yazıyı bitirirken, Dag Solstad'a ilgisiz kalmayın derim, zira çok keyifli, bir o kadar da tartışmaya müsait bir yazar. 

APTULİKA

 


14 Ocak 2022 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 182



Danilo Kiş
 "Bahçe, Küller"
Jaguar
Çeviri: Özge Deniz
  (1. Basım: Ağustos 2021)


"Jaguar", son iki yıldır tutkunu olduğum yayınevi. Buradan çıkan dünya edebiyatında çıkan ve daha önce bilmediğim yazarların romanlarıyla tanıştım. Bunlardan biri de Danilo Kiş.   Sırp yazar ve şair Danilo Kiş  daha önce "Ölüler Ansiklopedisi" ve "Ud ve Yara     İzleri" eserleriyle dilimize çevrilmiş ama ben ilk kez bu kitapla tanıştım. Eski Yugoslavyalı romancı Kiş'in bu eseri daha Can Yayınları tarafından yayımlanmıştı, dilimize bu defa Sırpça aslından çevrilerek, yıllar sonra tekrar bizlerle buluşuyor.
 

"1935 doğumlu Sırp yazar, Subotica’da dünyaya gelmiş. Kiş, eserlerini Sırpça ve Hırvatça kaleme aldı. Bruno Schulz, Vladimir Nabokov ve Jorge Luis Borges gibi yazarları etkiledi. 1989 yılında Paris’te hayatını kaybettiğinde ardında pek çok çalışma bıraktı.
Kitaplarında çoğunlukla İkinci Dünya Savaşı’na, savaş sonrası döneme ve kişisel hayatından izlenimlere yer verdi. Yazarın, orijinal adı Bašta, pepeo olan ve ilk defa 1965 yılında yayımlanan bu eseri de İkinci Dünya Savaşı’nda geçen bir aile dramını konu alıyor."
Kitapla ilgili tanıtımda Danilo Kiş böyle tanımlanmış. "Bahçe, Küller" okunduğunda ise yazar daha iyi tanınacak, zira bu otobiyografik bir roman.  
 

 Danilo Kiş romanı "Bahçe, Küller"de, II. Dünya Savaşı’nın arifesinde geçen çocukluk yıllarının; sürgün ve linç tehdidiyle oradan oraya sürüklenen ailesinden, özellikle de babasından yadigâr kalan travmaların, yersiz yurtsuzluğun, inişli çıkışlı ruh hallerinin, aranıp bulunamayan kurtuluş yollarının izini sürüyor. Kiş bu otobiyografik romanında, tüm dünyayı kasıp kavuran bir kıyametin savurduğu küllerin altında saklı kalmış, siyah beyaz bir aile albümünü aralar gibi, unutulmaz bir baba figürünün etkisinde geçmiş o yılları tekrar gün yüzüne çıkarıyor.

 Danilo Kiş'in "Bahçe, Küller" romanı acılı bir dönemi kendi hayatından izlerle ve çocuk gözüyle bizlere sunuyor. Hem de öyle güzel sunuyor ki, kitabı elinize aldığınızda aralık vermeden sürükleniyorsunuz.

Aptulika

* Yazıda bold ve italik olan bölümler tanıtım bülteninden. 

15 Mayıs 2021 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 175



Nihad Siris
 "Sessizlik Ve Gürültü"
Jaguar Kitap
Çeviri: Rahmi Er
  (1. Baskı: Nisan 2015)

Bu romanı yazıldığı tarih olan 2004'te okumuş olsaydım, yüzyıl öncesini anlatan bir eser sanırdım. Ülkemizde yayınlandığı 2015'te alıp okumuş olsaydım, kesinlikle bir 'distopya' derdim. Oysa bugün okuduğumda ise konuya kendimi çok yakın hissettim. 

Nihad Siris, Suriyeli bir yazar ve 2014'ten beridir de Berlin'de yaşıyor. 1950 Halep doğumlu edebiyatçı inşaat mühendisliği alanında yüksek öğrenim yapmış ama yaşamını yazarak sürdürmüş. Siris kariyerinin başında televizyon dizileri yazacak kadar tutulan biriymiş ama bir süre sonra rejim ile arası nane molla olmuş. Bu güne kadar yedi romanı olan yazar, 2004'te yayınlanan bu romanı ile kara listeye alınacaktı. Suriye'de daha yayınlanmadan yasaklanan "Sessizlik Ve Gürültü" ancak  Beyrut'ta yayınlanabilecekti. Ardından başka dillere de çevrilen bu roman ülkesinde bilinmese de dünyada büyük bir ilgiyle karşılanacaktı. Böylece yönetimle yazar arasındaki ipler iyicene kopacak ve Nihad Siris'n Berlin'de noktalanacak sürgün hayatı başlayacaktı. 

"Sessizlik ve Gürültü", Nihad Siris'in  romanının geçtiği yeri bilinmeyen bir Arap ülkesi diye ya da daha zihin açıcı şekilde Ortadoğu coğrafyasında her hangi bir yer diye düşünebiliriz. Bu Ortadoğu ülkesinde mutlak hakim olan Lider'in iktidara gelişinin yirminci yılı kutlamalarının yapıldığı kavurucu sıcak günde geçen bir roman. Etrafa yayılmış propoganda şarkıları sloganlar eşliğinde bir atmosfer. Romanın kahramanı olan yazar Fethi Şiyn,  büyük ihtimalle Nihat Siris'in kendisi. Zira Şiyn de Siris gibi televizyon dizileri yazmış biri ama şimdi rejimle ters düşmüş bir kişi. "Düşündüklerini baskı nedeniyle yazamayan ama istenildiği gibi yazmaya da yanaşmayan ve sessiz kalan Şiyn, ülkenin doğal gerçekliği haline gelmiş bunaltıcı karmaşadan bir parça uzaklaşabilme umuduyla kendisini sokağa atar. Ne var ki polis tarafından dövülen bir öğrenciyi kurtarmaya çalıştığında "uzun bir gün"ün başlangıcında olduğundan habersizdir." (*) 

Romanda ülkeyi yöneten ve mutlak hakim olan Lider'in iktidara gelişinin yirminci yılı kutlanmaktadır. Kutlamaya herkes katılmak zorundadır. Katılamayanlar (ki ev hanımları, yaşlılar gibi) da televizyondan naklen verilen gösterileri izlediklerini kanıtlamak için sesi sonuna kadar açmak zorundadırlar. Sıcak ve bunaltıcı bir günde yazar Şiyn evde de duramayınca kendini dışarı atar ama ondan sonra olan olur... Zira etrafta parti görevlileri vardır.  

 Modern Arap edebiyatının aykırı yazarı Suriyeli Nihad Sîris'in, distopya ile gerçekliğin kesiştiği incecik bir çizgide zarafetle yürüyen romanı Sessizlik ve Gürültü'yü Rahmi Er, Arapça aslından çevirdi. Okunması hem bir roman hem de siyasal bir analiz açışından günümüze ışık tutacak denli önemli bir yapıt. 

Aptulika

25 Nisan 2021 Pazar

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 173


Rachel Ingalls
 "Bayan Caliban"
Jaguar Kitap
Çeviri: Özge Çağlar Aksoy
  (2020)

Bu roman Jaguar Kitap yayınları bünyesinde yer alan diziden çıkan bir kitap. Jaguar'ın oluşturduğu bu dizi "Prospero Kitaplığı" adını taşıyor ve bu seriden şu ana kadar altı kitap yayınlanmış durumda. Böyle ayrı bir seri halinde neden kitap yayınlanma gereği duyulduğuna dair soruya cevap bulmak için yayınevinin yaptığı açıklamaya bir göz atalım:

"Shakespeare’in Fırtına’sında Prospero, kızıyla birlikte on iki yıl yaşamak zorunda kaldığı adadan ayrılırken sihirli asasını ve kitaplarını gömer. Prospero’nun kayıp kitaplarından mahrum kalan insanlığın kendi rüyalarını (ütopya), kâbuslarını (distopya), hayallerini (fantastik) ve geleceğini (bilimkurgu) yazmaktan başka çaresi kalmamıştır artık."

Yayınevi "Prospero Kitaplığı" adını verdiği seriyi bu şekilde açıklamış. Yani bu dizi içinde ütopya, distopya, fantastik ve bilimkurgu üzerine yazılmış yapıtları bulabileceğiz.

Ben bu dizi içinden ilk olarak Rachel Ingalls'ın "Bayan Caliban" isimli bu romanını okudum. Yukardaki türlerden hangilerine uyuyor derseniz; gerçeküstücü ve fantastik diyebilirim. Peki sevdim mi? derseniz. Cevabın hayır olacak. Ama buna rağmen okurken oldukça sürükleyici ve gerilim düzeyinin hiç düşmediğini söyleyebilirim. Benim beklentilerime cevap veremiyor olmasına gelince, eseri biraz 1970'lerin radyo tiyatrolarına uyarlanabilecek nitelikte buldum. Ama bu dediğim sizi yanıltmasın hatta bu romanı okumuş olanlardan bir çoğunun da bu yazdıkların için bana, "Vay hödük, sen ne anlarsın." diyeceklerine bile eminim. 

"Bayan Caliban" romanının kahramanı tipik bir Amerikan ev kadını. Kahramanımız Dorothy, mutsuz evliliği yaşamın tekdüzeliği içinde bir yaşam sürmektedir. O eyalette bulunan bir enstitü vardır ve burada denek olarak kullanılan Larry isimli devasa bir yaratık kaçar. Hem denizde hem de karada yaşayabilen bu yaratık bir gece Dorothy'nin mutfağında ortaya çıkar. Bundan sonra da her ikisinin hayatları birdenbire yön değiştirir. İlişkileri ilerledikçe ve birbirlerini daha yakından tanıdıkça bu iki farklı dünyanın kesişimi, yepyeni bir özgürleşme alanına dönüşmeye başlar.  Toplumsal cinsiyet rolleri, aşk, cinsellik ve kıskançlık gibi konuları gerçeküstü bir atmosferde işlendiğini görürüz. 

Dilimize ilk kez çevrilmiş Rachel Ingalls'ın "Bayan Caliban" romanının çıktığı "Prospero Kitaplığı" dizisini meraklılarına tavsiye ederim. Ben kendi adıma bu diziden çıkan diğer kitapları da fena halde merak ediyorum. 

Aptulika

3 Nisan 2021 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 169



Ödön Von Horvath
 "Tanrısız Gençlik"
Jaguar Kitap
Çeviri: Oktay Demirci
  (2016)

Yazıya ilk olarak kitabın arka kapağında yer alan tanıtım yazısından iki referans ile başlayacağım. Bu kitap ve yazarıyla ilgili iki yazarın fikrine yer verilmiş. Benim takıldığım Peter Handke'in "Horváth, Brecht'ten daha iyi." lafı oldu. Ben yayınevinin editörü olsaydım bu alıntıyı bir güzel çöpe atardım. Kitabı okuduktan sonra Brecht ile Horvarth'ın yarıştırılmasının çok saçma değil kel alaka olduğunu anlayacaktım. Açıkcası Peter Handke'in bu lafını ( tiyatro ile alakalı biri olması sebebiyle ) çok talihsiz ve kıskançça buldum açıkcası. Arka kapakta yer alan ikinci yazarın Ödön Von Horvath ile ilgili söylediği sözü daha değerli gördüm. Bu kişi Stefan Zweig'tı yazar ile ilgili, "Neslinin en yetenekli yazarı." demişti. Zweig, faşizmin zulmünden Brezilya'ya kaçmış ve orada da karısıyla birlikte 1942 yılında intihar etmişti. Zweig hayata veda ettiğinde 61 yaşındaydı ve faşizme karşı bizi uyaran  geride bir çok eser bırakmıştı ama Ödön Von Horvath öldüğünde henüz otuz sekiz yaşındaydı. Onun ölümü ise faşizmden olmadı ama kelimenin tam anlamıyla trajikomikti. Bir Macar diplomatın oğlu olan Horvath, eğitim gördüğü Berlin'de ikamet ederken 1933'te Nazi baskısının artması sebebiyle Viyana'ya göçecekti. Tehlike orada da peşini bırakmayacaktı, Avusturya'da Nazi Almanyası ile aynı rotaya girecekti. Yazarımız da ne yapsın soluğu Paris'te alıyor. Bu arada yıl 1938 ve bu hafta tanıtacağımız "Tanrısız Gençlik' romanını yazmış ve bir film yönetmeni bunu sinemaya uyarlamak istiyor. Horvath ise o yönetmenle görüşmek için giderken  yağmura yakalanıyor. O sırada yağmurla kalsa iyi bir de fırtına kopmaz mı. Yazar ise bu durumda fırtınadan korunmak için bir ağacın altına sığınıyor. Bu esnada o ağaca yıldırım çarpıyor ve yazarımız bu yüzden hayata veda ediyor. Horvath öldüğünde otuz sekiz yaşındaydı. (1) Evet bir kötü ve de münasebetsiz bir şaka gibi ama Horvath'ın ölümü bu şekilde. 

Erken yaşta hayata veda eden Ödön Von Horvath'ın dilimize çevrilen bu tek eserine baktığımda da yaşasaydı bize çok şey katacak eserler vereceğinden kuşku duymuyorum. 

Hitler faşizmi üzerine değinen bir çok eser verilmiştir ama Horvath'ın "Tanrısız Gençlik" romanı bu döneme eleştiri getirirken farklı bir açıdan bakıyor. İnsanlığın bu yüzkarası dönemine yukardakiler nezdinde değil, bizzat aşağı ve orta sınıf yani halk içinden bakıyor. Genç bir öğretmen, faşizmin hissedildiği ilk zamanlarda karanlığın güle oynaya çöküşünü hisseder. Her katmanıyla halk, eğitimciler bu girdaba katılmışlardır. Bu öyle bir çağdır ki, çocuklar bile masumiyetlerini kaybetmiştir. Genç öğretmen öyle bir yerde kalmıştır ki, ya vatana ya da vicdanına ihanet edecektir. Bu karanlık dönemde soru sormak ve cevaplamak cesaret işidir. Devrin hakim değerlerine uymak  ve ses çıkarmamak en geçerli yol ama çoğu zaman akıl ve bilim buna izin vermez. 

Kitapta faşizm döneminin ırkçılığı, alışılageldiği üzere Yahudiler nezdinde yapılmıyor. Bir derste ödev hazırlayan çocuklardan biri, yazdığı kompozisyonda siyahilerden aşağılayıcı bir şekilde bahsedince, öğretmen buna karşı çıkarak, siyahların da insan olduğunu söyler. O andan itibaren bu hocanın ismi bir anda "zenci öğretmen olur. Hayatlarında olan Yahudiler değil de hiç görmedikleri siyahileri insan olarak görmemeleri alegorik bir tarzda sunulur. 

O çocukluğun masum çocuk kampları faşizm döneminde bir anda askeri kışlaya dönüverir. Yazar bu ortamı kimi zaman masalsı ve fantastik, kim zaman kriminal, kimi zaman da bir mahkeme boyutunda verir. 

Ödön Von Horvath'ın bu romanını okurken faşizmin sadece Almanya ve o dönemle sınırlı kalmayacağını göreceksiniz. Bu romanın ardından Theodor W. Adorno'nun 1967'de yazdığı "Yeni Sağ Radikalizmin Veçheleri" (2) ve Timothy Snyder'in 2015'te yazdığı "Tiranlık Üzerine" (3) kitaplarını da tavsiye ederim.  

Aptulika

(1) https://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%96d%C3%B6n_von_Horv%C3%A1th

(2) Yeni Sağ Radikalizmin Veçheleri - Theodor W. Adorno (Metis Yayınları)

(3) Tiranlık Üzerine - Timothy Snyder (Olvido)

 

16 Ocak 2021 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 161



Yu Hua
 "Yaşamak"
Jaguar Kitap
Çeviri: Bahar Kılıç
 (2016)

Çinli yazar Yu Hua'nın bir başka romanıyla daha devam ediyorum. Geçen hafta yazarın "Kanını Satan Adam" romanına yer vermiştim, bu haftada onu dünyaya tanıtan ikinci romanı "Yaşamak"la devam ediyorum. Yu Hua ile okuma maceram "On Sözcükte Çin" adlı kitabıyla başlamıştı. Bu yazarın bir romanı değil, on sözcük üzerinden eleştirel gözle Çin'i anlattığı deneme türünde bir kitaptı. Hemen atılıp, "Ben deneme türünü pek sevmem" diye kestirip atmayın derim, zira "On Sözcükte Çin" yazarın romanlarına çok ferah bir kapı açıyor. Üstelik bu kitap, bende sadece Yu Hua'nın romanlarına değil Çin'in yakın tarihine de ilgi uyandıracaktı. Bu eleştirel bakıştan sonra farklı bakış açılardan da yapılan araştırmaları, kitapları takip etmeye çalışacağım. 
Yu Hua


Yazarın 1993 yılında kaleme aldığı "Yaşamak" ikinci romanı olmasına rağmen yabancı dillere çevrilen ilk çalışması. Yu Hua bu romanıyla dünya çapında bir okunulurluk kazandığı gibi bir anda da ünlenecekti. Bu ün ve başarı yazarın Çin yönetimine ve Mao'nun "Kültür Devrimi"ne muhalif olmasından kaynaklandığı akla gelebilir (eh onun da payı yok değil) ama romancılığındaki maharetinin payını yok saymak, haksızlığın dik alası olur.... Zira Yu Hua'nın bu romanına bir başladığınızda durmak nedir bilmeden akıp gidiyorsunuz. 

Geçen hafta tanıttığım "Kanını Satan Adam" romanını Erdem Kurtuldu dilimize kazandırmıştı. Bu kitapta ise çevirmenin farklı olması beni biraz endişelendirse de gene Çince aslından Bahar Kılıç'ın yaptığı çeviri de (ki aslında Yu Hua'yı dilimiz ilk çeviren kişi Bahar Kılıç)  romanın akıcı anlatımını çok güzel yansıtıldığını görmek beni mutlu etti. 

"Yaşamak" romanını okumaya başladığınızda başkahramanı Fugui’niye kelimenin tam anlamıyla gıcık oluyorsunuz. Kitabın biraz ilerisinde aynı kahramana üzülüyor, hatta bittiğinde ise Fugui'nin fırtınalı yaşamı ve direnci için içinizden sevgi duymaya başlıyorsunuz. Bu duygu değişkenliğinin sebebi de Çin'in yakın tarihinden kaynaklanıyor gibi. Bir toprak ağasının yani feodal bir ailenin har vurup harman savuran temsilcisi Fugui, feodal dönemin prototipi. Zevk sefa içinde yaşantısı bir kumar masasında tüm aile servetini yitirmesiyle yoksul bir yaşama dönüşüyor. Fugui ve ailesini zorlu yaşam içinde görmeye tam alışmışken bu sefer de gelen devrim ile yeni bir kulvarda buluyoruz. Romanın sahnesi burada da kalmıyor ve Çin’de 1966-76 yılları arasında süren Kültür Devrimi’nin getirdiği toplumsal değişimlerle karşılaşıyoruz. 
To Live afişi

Yu Hua'nın "Yaşamak" romanı çıktığı yıllarda Çin'de yasaklanmış. Romanda Çin yönetimine ve tabii Kültür Devrimi'ne toplumsal bir eleştiri mevcut ama bunun yanında harika bir roman ve yaşam öyküsü var. Özellikle devrimden önce Fugui'nin uçarı, savurgan ve bir hayli itici yaşantısı bir anda tersine dönüşüyle gelen altüst oluş bizi yepyeni bir sahneye taşıyor. Sonrasında devrim ve ardından gelen toplumsal değişimlerle durmak bilmez bir akışın içinde gidiyoruz. 

"Yaşamak" romanının dünyada da büyük bir ses getirdiğini yazının başında söylemiştim. Öyle ki  çıkışından bir yıl sonra  bu roman sinemaya da uyarlanacaktı. İngilizce versiyonlarında "Lifetimes" ve "To Live"  adıyla sunulan bu filmi Zhang Yimou yönetmiş. Size tavsiyen bu filmi izlemeden önce kitabını okumanız. Eğer önceliği filme verirseniz tadını alamazsınız, naçizane benim fikrim bu şekilde.  Zhang Yimou, romanı bire bir sinemaya uyarlamamış. Bazı bölümleri çıkardığı gibi bazı bölümlere de eklemeler yapmış. Mesela Fugui filmde gölge kukla ( bizim Karagöz gibi ) oynatan da biridir, oysa romanda böyle bir şey yoktur.   Kitapta okurları diyalog halindeki iki farklı anlatıcı karşılıyor. Farklı köy ve kasabaları dolaşarak insanlarla sohbet eden asıl anlatıcı, sinema uyarlamasında yok. Bu da çok akılcı olmuş diyebiliriz. Yani roman anlatımında güzel olan sinema dilinde sıkıcı olabilirdi. 

  Yu Hua'nın "Yaşamak" romanını okuduktan bir iki gün sonra internetten sinema uyarlamasını izledim, açıkçası keyfim ikiye katlandı. Size de tavsiyem önce romanı okuyun sonra filmi izleyin, inanın bana daha çok keyif alacaksınız. Hani vaktim yok, ben filmi izleyeyim, derseniz kaybınız büyük olacak.

Şimdiye kadar üç kitabını okuduğum Yu Hua için bir eleştiri getirmek de isterim. Hoş bu eleştiriden ziyade bir endişe demek daha doğru olur. "On Sözcükte Çin" zaten bir deneme yapıtıydı ancak ardından okuduğum "Kanını Satan Adam" romanı bir devam niteliği taşıdı benim için.  Sonrasında "Yaşamak" romanı derken, her üç yapıtta da sırasıyla Çin'in devrim öncesi, devrim, ardından Kültür Devrimi ve bugünkü Çin anlatılıyor. Buraya kadar her şey iyi ama bundan sonra okuyacağım romanlarında da aynı zaman dizisi olursa diye endişe duyuyorum. Bakalım yazarın diğer kitapları da dilimize çevrilirse, okuyup göreceğiz. 


Aptulika

* Romanın sinema uyarlaması



10 Ocak 2021 Pazar

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 160



Yu Hua
 "Kanını Satan Adam"
Jaguar Kitap
Çeviri: Erdem Kurtuldu
 (2018)

Çin ile ilgili bu zamana kadar hiç bir şeye merak duymamış ve ilgim de olmamıştı (Buna Mao da dahil). Hani herkesin dünya üzerinde en çok görmek istediği yerler arasında Çin Seddi vardır ya, benim o konuda yükseklik korkum sebebiyle öyle bir isteğim zaten olamazdı. Müzik derseniz, Çin müziğini dinlemem imkansız. Yani hayatımda Çin hep benden uzak bir diyar omuştur, bu zamana kadar. Bu hep böyle sürmüştü ama geçen ay Yu Hua isimli bir yazarla tanışmam varolan bu durumu değiştirdi ve önümde Çin'e açılan bir kapı oluştu.

Dışarı fazla renk vermesek de içimizden, "Şu edebiyata... romana falan ne gerek var" deriz ya, hatta kimi zaman bazılarımız, "Ben daha ciddi şeyler okurum, romanla falan zamanımı harcamam." da der ciddiyetle. Oysa bunca yıl sonra edebiyatın sınırları yok edip insanları buluşturan en önemli şey olduğuna karar verdim. Elbette bunu başka sanat dalları da sağlar ama edebiyat kadar etkili olabileceğini sanmıyorum. Edebiyat her ülkenin kendi diliyle ürettiği bir sanat ve biz onunla çeviri sayesinde buluşuyoruz. Müzik ise herkesin kulağı ile ulaşabileceği ezgilerden oluşuyor ama bana kalkıp otantik bir Çin ezgisi dinletin, bende kapıların hepsi kapanır. Hiç bilmediğim bir dil olan Çince ile yazılmış bir roman bana daha geniş bir kapı açabiliyor. Bununda sebebi edebiyatın insanı anlatıyor olması galiba. 

Bence bir ülkeye seyahat etmektense, o ülkenin iyi bir edebiyatçısının yapıtını okumak daha iyidir. O ülkeye gittiğinizde insanları gene yabancı olarak gözlemliyorsunuz... oysa iyi bir romanla o insanları tanıyorsunuz. Yu Hua'nın "Kanını Satan Adam" romanı beni Çin ve insanıyla buluşturdu. Üç hafta önce yazarın "On Sözcükte Çin" isimli bir deneme kitabı elime geçmişti. Kitabın "Avam" bölümünde bir kan patronundan bahsediliyordu. Hastanelerde en sıradan hemşireden bile daha alt seviyede olan bu adam yıllar içinde yetkinleşmiş, konusunda uzman bir "avam kralı" mertebesine erişiyordu. Öyle ki o hastaneye gelen köylülerin gözünde en iyi cerrah hatta başhekimden bile daha muteber biriydi. Yoksullar ve köylüler ona gelir kanlarını satarlar, o da onların kanlarından büyük bir servet yapar. O yoksulların gözünde basit bir çalışan değil, "kan patronu" idi. Ona gelenler kan vermek için hediye de getirmek zorundaydı. İşte o bölümü okurken bu avam kralı dikkatimi çekmişti.  "On Sözcükte Çin" kitabından sonra da hemen "Kanını Satan Adam" romanını okumaya başladım. 

Yu Hua'nın romanlarını okumadan önce herkese "On Sözcükte Çin" kitabını öneririm. Zira bu hem Hua'nın eserleri için, hem de Çin ile ilgili bir kılavuz vazifesi görecek. 

"Kanını Satan Adam" romanının kahramanı Xu Sanguan, ipek fabrikasında çalışan bir işçi. Amcasını ziyaret için gittiği köyünden dönerken, onun gibi şehre giden iki akrabasıyla karşılaşır ve birlikte yola koyulurlar. Onunla birlikte şehre giden ikilinin kan satmaya gittiklerini öğrenir. İşin ucunda para olması ve biraz da meraktan Xu Sanguan da  kanını satar. Eline geçen parayı sadece ailesi için harcaması gerektiğine inandığı için evlenmeye karar verir ve börekçi güzeli Xu Yulan’la evlenir ve üç oğlu olur. 

Çin'in politik ve tarihi atmosferi içinde birbiri ardına bir serüvenin içine gireriz. Çan Key Çek'in feodal döneminin Çin'inde başlayan öykü Mao döneminde devam eder.  Kültür Devrimi, kıtlık yılları gibi zor ve toplumu altüst eden dönemlerde Xu Sanguan'ın kan serüveni devam eder. Feodal dönemde hastanedeki kan şefi, gelen köylüleri kanını satması için seçmek için onlardan hediye alırken, devrimden sonra hediye almaz ama aynı düzen devam eder.

Romanda en ilginç durumda Xu Sanguan ilk çocuğu Yile'nin kendisinden olmadığını öğrenmesidir. Hatta kıtlık zamanı aç kalan ailesinin durumuna üzülen baba gene kanını satar ve gelen parayla ailesine bir lokantada erişte ziyafeti çeker. "Ben bu parayı kanımla kazandım" diyerek kendi kanından olmayan Yile'yi götürmez.  Ancak aynı Xu Sanguan romanın sonlarına doğru hayat mücadelesi veren Yile'nin hastane masraflarını karşılamak için hayatına rağmen kan verecektir.

Yile', Xu Yulan'ın ilk yavuklusundan olan gayri meşru çocuğudur. Bu kitabın örgüsü içinde hep karşımıza çıkar. Aynı şekilde aldatılan koca olan Xu Sanguan da başka biriyle birlikte olmuştur ama ahlaki iki yüzlülük erkek olduğu için onu suçlamaz. Bu söylentiler kültür devrimi zamanında da daziboalar'a (yani bir nevi duvar gazetesi) taşınır ve Xu Yulan bir anda devrim düşmanı yerine konulur. 

"Kanını Satan Adam" romanında acılı, yoksul, fırtınalı  bir hayat; bunaltmadan ve acıklı bir havada salya sümük etmeden veriliyor. Yu Hua, Çin'in üç döneminde de ( feodalizm, devrim ve karma ekonomi) muhalif olan bir yazar ama eserini verirken muhalif yanını didaktik ve sert biçimde vermiyor. Her şeyden önemlisi de o coğrafyanın insanlarını bizlere taşıyor. Çin yazınında modern bir edebiyatçı ile karşı karşıyayız ve edebiyatın en önemli yanına yani, insanları insanlarla buluşturmasına şahit oluyoruz. 

Aptulika

4 Aralık 2020 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 154


Cuniçiro (Juniçiro) Tanizaki
 " Bir Kedi, Bir Adam, İki Kadın"
 Jaguar Kitap
Çeviri: Sinan Ceylan
 (2017)

Japon sanatıyla bağlantım sadece Empresyonist ressamların (mesela Van Gogh) etkilendiği enstamplarının ötesine geçmemiştir. Ne müziği ne de sineması hatta oldukça başarılı oldukları çizgi romanları bile hiç bana yakın gelmemiştir. Şimdi kalkıp bana kızanlar olabilir ama dediğim gibi bu benim zevk anlayışımdan kaynaklanıyor. Şimdi de karşıma çıkan Tanizaki'nin bu romanını okumaya kalkıştığımda, biraz endişelendim. Doğu mistisizmi içinde minimal şiirsellikler içinde kalıp sıkılabilirdim. Bu tedirginliğin bir başka sebebi de Japonca isimlerde kim kimdir diye düşünmekten kitabı okumak, bir nevi engelli koşu haline dönebiliyordu. 

"Peki be adam bunları diyorsun da seni bu kitabı okumaya silahla mı zorladılar?" diye sorarsanız, yerden göğe kadar haklısınız. Beni bu kitabı okumaya iten silah zoru değil, sadece kapağı oldu. Alabildiğim bilgiye göre Hakan Güngör tarafından tasarlanmış olan bu kapak, beni sorgusuz sualsiz çekti ve okumaya başladım. Hani kitap kapağı satışa etki eder mi ? denilirse ediliyormuş hani... Ama bu benim için geçerli. Genele ne gibi bir etkisi olur onun için tiraj raporlarına bakmamız gerekir. Kendi adıma kapağı çok sevdim. Kapağa bir kedi resmi ya da illüstrasyonu koysaydılar, bu denli başarılı bir etkisi olmazdı. Ayrıca kitabın isminin net bir denklem gibi olması da beni kendisine çekti. Hani birisi, "Bu kitap neyi anlatıyor?" diye sorsa, "Bir kedi, bir adam ve iki kadını anlatıyor." demeniz yeterli olur. 

Kitabın öyküsü ile ilgili en ufak bir bilgi vermeyeceğim. İsmindeki gibi üç kişi ve bir kedi üzerinden gidiyor her şey. Roman bir mektupla başlıyor. Adamımız Şozo ikinci evliliğini Fukuko ile yapmıştır. İlk eşi Şinako yeni eşe bir mektup yazar. Yuvası dağıldıktan sonra “kırık bir çanak” bile almayan bu kadın, duygu yüklü mektubunda tek bir şey istemektedir: Şozo’nun deliler gibi sevdiği kedisi Lili’yi. İşte ondan sonrada kedi ve çevresinde dönen olaylar örgüsünde akar gideriz. 

  Aptulika
 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...