Kuzguncuk Sahaf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kuzguncuk Sahaf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2022 Cumartesi

Bu Bir Jon Lord Değildir - 1

 


Pandemi dönemine girmeden kısa bir süre önce "Cem Karaca'dan Zappa'ya" adında bir karikatür sergisi açmıştım. O sergide yukardaki çizim de yer almaktaydı. Bu Deep Purple'ın org, klavye, piyano ustası Jon Lord'un çizimiydi ve ben bu çizimimi çok seviyordum ama sergi sonunda satılmayanlar arasındaydı ve eve götürecektim. İstanbul sergisinin ardından Ankara'daki sergide beğenen çıkacaktı umudunu taşıyordum ki, olamadı... O malum Covid 19 salgını salgını geldi ve Ankara sergisi iki kere ertelendi. 

Pandemi döneminde karantina sonrası Kuzguncuk Sahaf'ta durmaya başladım. Dükkanın sahibi İstanbul dışına taşındığı için bir başka akadaşı ile ben aralıklı (dört gün o, üç gün ben gibi dönüşümlü) olarak duruyorduk. Pandemi sürecinde ise evim yakın olduğu için dükkanda devamlı takılmaya. başlamıştım. Sahafın sahibi olan arkadaşım Bahadır, "Abi dükkana kendi çalışmalarından da koy, satılır." dedi. Hatta bir ara yasaklar ufaktan aralanınca İstanbul'a gelen Bahadır, "Abi ben dükkanı senin işlerle dolacağını sanmıştım, bir iki şey çizip koysana, bak şurada boş çerçeveler de var. Onlara çerçeveleyip duvara asarsın." diye zorlayınca bir iki işi koymaya başladım. Tabi sergiden kalan bu Jon Lord çizimim de vardı. 

Bu çizimlerle ilgilenen çok oldu, hatta bir çoğu satın alınmaya da başladı. Bu Jon Lord çizimiyle de ilgilenenler oluyordu ama satın alan olmuyordu. Zaman içinde bu çizimle ilgilenen çok olmaya başladı. Ancak her bakan, "Bu Barış Manço çizimi orijinal mi"  ya da "ne kadar" diye soruluyordu. Ben de üşenmeden "O Deep Purple'ın klavyecisi Jon Lord" diye düzeltiyordum. Bir ara "klavyeci" demem anlaşılmaz sanarak, "keyboardçısı" ya da "orgcusu" demeye başladım. Bir gün daha da anlaşılsın diye "Piyanisti" demiştim, karşımdaki adam bana şaşkın şaşkın bakarak, "Böyle piyanist şantör mü olur" dedikten sonra, "Bana bunu Ümit Besen diye yutturacağını mı sanıyorsun" gibisinden suratıma bakıp, çıkıp gidecekti. 

Bir gün dükkana iki Fransız turist kız girdi. Dükkandaki tablolara , objelere ve heykellere bakıp aralarında Fransızca konuşuyorlardı. Bir ara benim o çizime bakıp aralarında "Bu kim olabilir" diye konuşmaya başladılar. Biri "ben bunu tanıyorum acaba kimdi... dur hatırlayacağım" gibisinden bir duruma girdikten sonra, Barış Manço'nun "Arkadaşım Eşek" melodisini, "tamam buldum" dercesine mırıldanmaz mı... Yahu 20 yaşındaki Fransız bile Barış Manço'yu hem de şarkısını melodisiyle mırıldanacak kadar biliyor da Jon Lord'u tanıyamadı şaşkınlığıyla atılarak, İngilizce "O Barış Manço değil, Deep Purple'ın orgcusu John Lord" diye düzeltecektim. 

Bu diyaloglar bitmiyordu. Gene bir gün biri resme bakıp, "Bu Barış Manço resmini siz mi..." demesini tamamlatmadan yandaki kırtasiyeciye koşup siyah fon kağıdı ve makas alıp dükkana geldim. Müşteri daha lafını bitirememiş halde dururken fon kartonunu kesip Çizimdeki bıyıkları Barış Manço gibi uzattım ve "İşte böyle olursa Barış Manço" dedim. O da yetişmez diye bıyık eklemesi olan iki parça kağıdı aldıktan sonra fon kağıdından siyah gözlük yaparak gözlerin üzerine yerleştirdim ve "İşte bakın Jon Lord" diyerek bilgiç bilgiç durdum. Ama karşı taraftan "A ! evet bu Deep Purple'ın klavyecisi Jon Lord" onayını beklesem de nafileydi, tabiki.

Bu sorularla boğuşurken bir ara kara gözlüklü Jon Lord çizimi de yapıp koydumsa da değişen bir şey olmadı, gözlüksüz bu çizime gene de "Barış Manço" diyorlardı. Baktım olacak gibi değil, bir Barış Manço çizimi yaptım ve çerçeveleyip, dükkanın en görünen yerine astım. Artık bu sorulardan kurtulurum diye beklemeye koyuldum. Bu arada o Jon Lord çizimi öyle dükkanın duvarında falan asılı da değildi, bir biri ardına dizili tabloların arasında görüyorlardı. Yani bu kadar belirgin bir yerde duran Barış Manço çiziminden sonra böyle bir soru gelmez artık diye bekliyordum. O sıralarda dükkana biri girdi tek tek tablolara baktı, bizim Jon Lord'u da gördü ama neyse ki o malum "Bu Barış Manço tablosu..." diye başlayan soruyu sormadı. İçimden "oh be neyseki" derken adam duvardaki Barış Manço'yu gördü ve bana "Bu Barış Manço'ya hiç benzememiş" diyecekti.

Sonra o Barış Manço çizimi de satıldı. Bir ara siyah gözlüklü Jon Lord çizimi de gitti. Ancak o gözlüksüz Jon Lord çizimi kaldı. Bir ara onunla ilgilenip almak isteyen oldu ama satmadım. Neden mi? Çünkü almak isteyen kişi, "Bu Barış Manço tablosu ne kadar, almak istiyorum." demişti. Bende hemen, "O Barış Manço değil, Deep Purple'ın klavyecisi..." diye giden düzeltmemi yapacaktım. Ardından , "Bakınız bu duvarda asılı olan Barış Manço" dedimse de adam inatla, "Ama ben onu değil bu Barış Manço çizimini sevdim, bunu almak istiyorum" demez mi? Ben gene o malum düzeltmeyi yapacaktım. Ama adam, "Olabilir ben gene de bu tabloyu almak istiyorum." diye ısrar edecekti. Sonra ne mi oldu? Aynen şöyle bir diyalog geçti aramızda:

- Beyfendi, o çizim Barış Manço değil, Deep Purple'ın klavyecisi Jon Lord'a ait.

- O Lord, mord değil... Barış Manço ve satın almak istiyorum.

- Yahu anlatamıyorum galiba, Bu Barış Manço çizimi değil. Deep Purple grubunu bilmiyorsunuz sanırım.

- Nasıl bilmem onların "Smoke on The Water" parçası vardır...hatta "Child In Time"ı da çok severim.

- İyi ya beyfendi onların orgcusu

- Jon Lord tabiki biliyorum.

- Madem öyle işte bu onun çizimi.

- Olabilir ama ben bu Barış Manço çizimini sevdim ve almak istiyorum.

...

Bu konuşmalar sürdü ve en sonunda adama o tabloyu satmadım. "Yahu sana ne adam Barış Manço diye alsaydı..." diyebilirsiniz ama iş inada binmişti bir kere.

Geçtiğimiz yazın başında Kuzguncuk Sahaf kapandı. Aradan geçen bu sürede gene bu Jon Lord çizimim aklıma geldi. Peki ne mi oldu derseniz. En sonunda dükkandayken bir gelip, satın aldı. Yok yok... Barış Manço diye değil, harbiden John Lord diyerek satın aldı.

Fakat ben bunca olayın ardından Rene Magritte'in sürrealist resmi "Bu bir Pipo değildir" gibi "Bu bir Jon Lord değildir" diyorum, bu çizime.

Bu arada bu yazıyı yazmaya karar verdiğimde, çizimi facebook'tan yayınlayıp, yanına da :

"Blues Perişan blog'da bir yazıya başlamadan önce paylaşayım dedim. Kimin hakkında olacağını anladınız her halde. Ama bu çizimim o kadar farklı kişiye benzetildi ki... artık ben de kuşkuya düştüm. Siz yoruma kimin çizimi olduğunu yazın da ben de kuşkudan kurtulayım."

notunu düştüm. Yorumlara baktım ve bu yazının ikinci bölümü olacak dedim. O yorumlar da neler vardı derseniz... Onları da bir sonraki yazıya bırakalım.

APTULİKA


10 Şubat 2022 Perşembe

Kitap Çingenesi Olsam …


 

Siyah beyaz bir fotoğraf kapakta , belli ki 80’lerden kalan ,  “ Olduğu Kadar Güzeldik” yazıyordu üzerinde . 

Adet olduğu üzere arka kapağı çevirdim ilk önce  … 



 

Kitap pazarları vardı bir zamanlar .  80’lerde 90’lardaki Beyazıt Meydanının o curcunalı Pazar günlerinde kurulanlarının tadı ve orada uzun saatler geçirilen zamanlar en çok özlediklerimdendir hala . Beyazıt’ın efsane Sahaflar Çarşısı'nı  , koca çınarı  ve o çınarın altındaki en az onun kadar yıkılmaz duran şair bir başka çınar Hüseyin Avni Dede’yi  … Hepsi yok olup giden bir kültürdür hayatımızdan  . Şimdilerde antika pazarları, kimi kısa süreli kitap fuarları  vb.  yerlerde yaşatılmaya çalışılsa da kısmen o tadı alabilmek ne kadar mümkün bilinmez .   

Belediyeler belirli yerler belirleseler de , hafta sonları  bu işi hem meslek olarak yapanlar kadar , isteyenlerinde  kendi ellerindeki kitapları  , plakları , cd ya da kasetleri ya da her ne ise sergileyip paylaşabilecekleri , satıp ya da takas edebilecekleri  böyle pazarlar kursalar.  Hatta amatör müzisyenler ,  grupları   ve diğer sanatçılar  gün boyu performansları ile ortamı bir şenlik havasına çevirseler . Günü , yeri belli olan bu tür alanlar İstanbul’a ya da diğer tüm şehirlere yayılsa  fena mı olur ?  Neden mi , çünkü  bu içerik , yani  kitap , müzik , sanat vb konular , paylaşıldıkça , üzerinde ayak üstü başlayan sohbetler derinleştikçe  hem mana bulur hem de yepyeni kazanımlar sağlar,  hem kişiye hem de topluluklara . Yeni ufuklar , yeni oluşumlar yeni dostluklar ve çok daha ötesi …. Sırt çantalarımıza  doldurduklarımızı  gidip yaysak örneğin Moda ,  Bostancı  ya da Bebek parkına ya da Kumkapı da ki parklarının  çimenliklerine  … Hatta istersek sırtımızda çanta her hafta başka bir parkta açsak tezgahları birer kitap çingenesi misali  …  


“ …

Üzerim de bir hırka  , başımda bir şapka 

Mataramda bir gıdım şarabımla 

Tepemden mavi gökyüzü ,  beyaz bulutlar , 

Tüm sermayem çimenlere yaydığım çantamdaki kitaplarımla …” 


Ben ortalığa saçılmış birbirinden alakasız  dağınık kitap  pazarlarında ( plak , eskici vb’leri de dahil )  kaybolmayı ve oralardan define bulmuş gibi keşifler yapmayı çok seviyorum ki bu satırları okuyan birçoğunuzun da bundan büyük keyif aldığından hiç şüphem yok  .  Beyazıt pazarında gelişen bu heyecan ve tutkumu sonraları tabii ki sahaflarda yaşatmayı sürdürdüm . Beyoğlu’nda , Kadıköy’  de … Bir ara her hafta sonu gidip tek tek yüzlerce yeni gelmiş ve  yere dizilmiş kitabı sıraya girerek bir öndekinin ardından keşfettiğim Üsküdar Kırkanbar Sahaf’taki gibi … Şimdilerde de bu yolculuğu sıklıkla ziyaret ettiğim Kuzguncuk Sahaf’ da sürdürüyorum , tadıyla kokusuyla  .  



Benim için okunacak kitap  keşiflerindeki en büyük referanslardan birisi ,  çıkılan bu yolculuklarda tezgahlar başında yapılan kimi tanıdık , ama birçoğu o anda tanıştığımız insanlarla olan paylaşımlar olmuştur .   Hiç aklınızda olmayan bir konu , bir yazar pat diye çıkar karşınıza ve sizi altüst ediverir , keyiflendirir, hüzünlendirir, düşündürür ve de bilgilendirir .  Bu da öyle oldu … 

Siyah beyaz bir fotoğraf kapakta , belli ki 80’lerden kalan ,  “ Olduğu Kadar Güzeldik” yazıyordu üzerinde . Adet olduğu üzere arka kapağı çevirdim ilk önce  … 

“ Meydandaki çay bahçelerinden birine oturmak geldi içimden sonra . Çünkü Erdek bir kitap olsaydı , bu çay bahçeleri ilk cümlesi olurdu onun …” 

Biraz daha okuyunca kapağı art arda sıralanan cümleler , yer adları ve hikayelerin geçtiği coğrafya hemen kavradı beni . Bahsi geçen zaman dilimleri ve yerler benim doğup büyüdüğüm coğrafya ve kültürün tam ortasıydı .  Yazarı Mahir Ünal Eriş,  daha önce okumamıştım , bu kitabı ile 60. Sait Faik Abasıyanık Hikaye Armağanı'nı kazandığını da görünce artık sahip olmama engel durum kalmamıştı .

Okudum tabiki bir iki solukta . Hatta  en ilginç hikayelerden birinin  kahramanı Feridun , tuhaf bir maceranın sonlarında doğup büyüdüğüm köye dahi uğruyordu .  Mezun olduğum ortaokulun koridorlarında dolaşıyordum ,  sert ve otoriter müdür yardımcısının cetvelinin   acısını avuçlarımda hissederken dün gibi… O , Bandırma   çarşıda  salçalı kekikli tost yerken en yakın arkadaşıyla  , Bense Gündüz Abi’ nin el yapımı dondurmasını ve kağıt gibi ince kesmeyi meslek sırrı olarak başardığı sucuklu tostunu anımsıyordum karşıdaki köyümün sahilindeki çınarların altında , denizden yeni çıkmış ağların üstünde yatarken , çocukluk arkadaşlarım Ferhat , Şükrü , Kadir , İskender ile …  Özellikleri yetmezmiş gibi isimleri dahi özel hayatımda ki arkadaşlarımın isimleri ile örtüşen kaybedenler kulübü  hikayeleri okudum . O da yetmezmiş gibi , şimdilerde yaşadığım bu metropolün ve  hatta dün kurulan eski  semt pazarında   bir teyzenin pazar arabasını  çekmesine yardım ediyor gibi hissettim bir ara kendimi . Tuttuğumuz takım  ve tutkumuz bile aynıydı . Hepsi bizden ve çok tanıdıklardı  , bizim kaleme alamadığımız , dillendiremediğimiz kadar aynı .    Pes doğrusu diyerek bitirdim bu birbirinden keyifli ve beni   çocukluk , ilk gençlik ve yetişkinliğimden birçok ortaklıklar  bulduğum minik hikayeleri  . 

Bana da bunu paylaşmak kaldı  ve ben de onu yaptım . 

Belki bir başka yazıda da plakların kasetlerin cd’lerin peşindeki benzer hikayelerimizi  hatırlarız başka bir kitap ya da albümle kim bilir… 

Teşekkürler , her kim ve neredeyseniz  , hepinize …



Geronimo Yalnızkartal 

8 Şubat 2022 – Üsküdar 



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...