14 Şubat 2019 Perşembe

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 92


Will Gompertz
"Sanatçı Gibi Düşün"
Yapı Kredi Yayınları
(2018)


Böyle bir kitap ismi ve kapağını gördüğümde, derhal içimden, "Hadde Leen!" diyecektim. Bu olsa olsa kesinlikle "adam tavlamak" için yapılmıştı... yok Mona Lisa'nın gülümsemesi, yok Van Gogh'un zamazingosu ve nice nicesi yalan yanlış sanat üzerine 'hap'lardan oluşan bir naneydi yani... hiç işim olmazdı hani. "Sanatçı Gibi Düşün" isminin altına bir de, "Daha Yaratıcı, Daha Verimli Bir Hayata Kavuş" sloganı eklenmişti ki, o zaman da bu kitabın kişisel gelişim üzerine olduğunu düşünecektim. 

Gene de kitabın ne olduğunu biraz daha anlamak için arka kapağını çevirecektim. Buyrun burdan yakın:
"Yeteneklerin gelişmesine yardımcı olan birtakım yaklaşımları benimseyen ve sanatçı gibi düşünen herkesin, işi ne olursa olsun, daha yaratıcı ve verimli bir hayat sürebileceğini, başarı kazanma ihtimalinin artacağını savunuyor." 
Bak şimdi iş değişti, bu sözcükleri büyük şirketlerden birine sunum olarak yapsam yolumu bulurum hani. Eh bir de, "Sanatçı ve sanat yapıtı iş hayatınızda başarınızı arttırabilir" gibi atlı karınca uydurdum mu, yandı nane keten helva. Bir vakitler caz müzisyeni Gary Burton'un patronlara (sanayici, işadamları, siyolara falan) konferans verdiğini okumuştum. Müzisyenlikteki deneyimleriyle iş insanlarına şirketlerini yönetirken nasıl başarılı olacaklarının yolunu göstermek gibisinden gibi bir sunumdu bu. O zaman meraktan mı, yoksa canım çok mu sıkılıyordu bilinmez, Gary Burton'un iş insanlarına yaptığı bu sunumun metnini okumuştum. Sanat ve iş dünyası gibi birbirine benzemez iki alanın buluşması bana ilginç gelmişti.  
  
Size komik gelecek ama aldım bu kitabı. İlk başlarda "Sanatçılar Girişimcidir" bölümüyle başlıyordu, "Eh tamam" dedim, "eğlence geliyor... Ver elini sanatçılar da iş adamıdır... " Yani varyeteye hazırlanmalıydı. Böyle böyle okumaya başladığım kitaba uyanık yazar, Oscar Wilde'ın,
"Bankerler birlikte yemek yediklerinde sanattan konuşurlar, sanatçılar ise birlikte yemek yediklerinde ise paradan konuşurlar." 
lafını kocaman bir sayfaya koyunca sıkı bir dayak yemiş gibi olacaktım. 

"Sanatçı Gibi Düşün" kitabı sadece iş insanlarına yönelik değil, her alandan insanı plastik sanatların (resim, heykel, mimari ve diğerleri yani bizim "Güzel Sanatlar" ya da "Görsel Sanatlar diye adlandırdığımız alan) dünyasıyla buluşturmuş, hani pencere açmış diyelim.

Will Gompetz, BBC'nin sanat editörü ve bu görevi nedeniyle de uzun yıllar sanatçılarla çalışmış, izlenimler edinmiş. Bu kitabında da klasik ve modern bir çok sanatçı ve yapıtını kolay anlaşılır ve akıcı üslupla incelemiş.  

Plastik sanatlar ne ola, modern sanat ben anlamam deseniz de okuduğunuzda merakınızın filizleneceği bir kitap. Böyle dedim ama bu alana ciddi merakı olanları da ilgilendiren şeyler var. Gompertz'in gene aynı yayınevinden daha önce çıkan "Pardon Neye Bakmıştınız?" isimli kitabı da varmış, onu da bir ara bulup okurum artık. 

Aptulika

13 Şubat 2019 Çarşamba

Operation Mindcrime 10 Şubat 2019 Konseri



Operation Mindcrime :  Saygıda kusur olmaz 


10 Şubat 2019  Pazar 

IF Performance Hall – Beşiktaş – İstanbul 


Aylar öncesinden, 10 Şubat’da  bir Queensryche efsanesi dinleyeceğimizi duyunca heyecanlanmıştık, doğrusu. Bundan yıllar yıllar önce de 19 Haziran 2004‘de Kilyos’da izlemiştik, büyük heyecanla … Sırf  Queensryche gibi özel ve karizmatik bir grubu göreceğiz diye o fiziksel ızdırabı da çekmiştik doğrusu. 
Konser ambiansı ve yeri ile  hiçbir rock konseri havası vermemişti bana, hatta hatırlamakta bile zorlandığımı söylemeliyim detayları. Ama gruba saygı orada olmayı gerektiriyordu ve biz de orada olmuştuk, tıpkı geçen Pazar akşamı gibi. 



Hatta nostalji olsun diye, bir de 2004’ün o gün programını da paylaşmış olalım ( Hatta birde konser afişi görseli de  cabası ) 





ROCKİSTANBUL 19 Haziran 2004 Programı
      
 Queensrÿche
       
Hundred Reasons
       
Feridun Düzağaç
       
Teoman
       
Aslı






Queensryche‘ın özel bir yeri vardır, benim kişisel rock n roll  tarihimde, o yüzden Geoff Tate’in sesi , Chris de Garmo’nun büyülü gitarları apayrıdır.  
Operation Mindcrime‘ı dinledin mi ? sorusuna  “ Yooo “  dersen, belki bir kaybın olmayabilirdi, ama bir “ Evet tabii “ dersen  büyük bir saygı görürdün daha ilk muhabbette bir zamanların rock arkadaşlığı sohbetleri ya da  kör ışıklarla aydınlanmış,  salaş ve buram buram rock kokan dehlizlerdeki mekanlarında  hararetli muhabbetlerde. İnternetsiz, dergisiz  tv’siz , radyosuz ( sonra çoşan), kıt kaynaklı yılların kopya kaset, fotokopi fanzin, sınırlı bilgi kaynakları ( Ki Aptulika köşesi en önemlilerindendir Gırgır ve Hıbır’da ) ile  keşfediyoruz grupları ya da onu seven birini tanıyorsun vs vs … 

1994 de yayınladıkları  Promise Land’den sonra doğrusu izini sürmeyi bıraktım grubun, ama efsaneler “Operation Mindcrime” ve  özellikle  bir başka efsane “Empire “ hep kalbimizin derin ve gizli köşelerinde bize kendini hatırlatmayı sürdürdü.  




Konser önü hazırlık buluşmamızı  klasik kadrodan Emre ile yaptık.  Allahın günleri torbaya girmiş gibi hele ki ülkenin bu kıt rock ikliminde aynı güne  Uriah Heep konserini de sıkıştıran organizasyonların  sebebi ile  dağılmamız ve  kafaların da  karışması ki bir de son saniyede Uriah Heep’in ertelenmesi haberi  de çıktı ki değmeyin curcunaya.   Neyse ki burayı tercih etmişiz dedik kendi kendimize. Neticede  bu ve benzeri sebepler ile bu defa için ön buluşmamız plansız oldu, “ön buluşmasız konser  tatsız bir yemek gibidir” ben de. Neyse ki kapıda  Blues Perişan  yazar kadrosuna da katılmış olan  ebedi dostum ve konser arkadaşım Byfuss , yine klasik Tayfalar konser kadrosundan  Özgür ve de  henüz  taze  ve pek  değerli arkadaşımız olan  müzik yazarı Cenk (Akyol ) ile toparlandık ve motivasyonu hemen yükselttik , sıkıntı yok yani ( Bir de Aptülika olsaydı dedik tabi ) ... 

Kapıdan girdik.  Bu mekan için iki lafım şudur; birincisi sanki inat eder ve gelen dinleyici ile alay eder gibi grup çıkmadan önce alakasız bir dj seti çalıyorlar, ikincisi de birayı biraz ucuz satın da  millet kapıda takılacağına size katkı yapsın.  Neyse gecelim, kendileri bilirler ama bu tayfa biraz hassastır biline ... 


Ve   biraz bekleme ile hafif tosuncuk görünümlü, bana biraz Rob Halford anımsatır görünümlü  Tate ve  ilk anda bakınca Dolapdere civarlarından müzisyen arkadaşları sandığım grup ile efsane  albüme giriş yaptık ve tüm konsantrasyonumuzu da  saygı çerçevesinde sahneye verdik, sonuna kadar da  güzel güzel dinledik hepsini … ( Şimdi  internet sayfasına baktığımda çalan grup elemanlarından basçı hariç diğerlerini göremiyorum , toplama bir grup ile çıktığını tahmin ediyorum , iki İtalyan genç gitarist ve tüm gece  davulun zilleri ile boğuşmak zorunda kalan – teknik  aksaklık -  Alman ordusu mensubu disiplini ve görünümünde bir asker edası ile  çalan davulcu arkadaşı listede göremedim mesela ) 


Yıllar sonra Operation Mindcrime ( Queensryche) albümünü çalmaya gelmiş Geoff Tate’e ve saz arkadaşlarına son bir saygımızı da böyle göstermiş olduk. Aşina olunan parçalara enerji ve katılım  yüksekti. Birkaç küçük teknik aksaklık olsa da şüphesiz bu kıtlıkta  konser yine de keyifliydi, Geoff’un da enerjiden memnun kaldığını düşünmekteyim. Albüm parçalarının  bitimi  sonrası grup konsept gereği sahneden çekildi. Ve tabii ki “bis” ve yeniden sahneye dönüş ... İşte bundan sonrası da kısa ama bir  başka bir konser oldu sanki , Best I Can , Silent Lucidity,Empire ,Jet City Woman performansları ve de enerjisi  vay vay vay dedirtti doğrusu , keyifli ve enerjik bir kapanış oldu ve usuldan kapıya doğru yöneldik ...  


Eleştirecek şeyler olabilir belki ama ben böyle konserlerde bundan daha ziyade , işin keyif ve haz alabildiklerim tarafında odaklanmaya çalışıyorum.  Bu da öyleydi.  Tek bir arzum olabilirdi ki o da imkansız. Gitarlar da Chris de Garmo olsun isterdim .

Hepsi bu ... 

Geronimo Yalnızkartal
            

Uriah Heep 2019 konseri izlenimi

Fotoğraf: Meral Akman
11 Şubat 2019'da bir gün gecikmeli gerçekleşen Uriah Heep konserini Blues Perişan blog yazarı ve Açık Radyo (Gitaresk) yapımcısı Meral Akman izledi ve kaleme aldı. 
Fotoğraf: Zorlu internet sitesinden

URIAH HEEP
İstanbul Konseri 
11 Şubat 2019
Zorlu


Bir konser hakkında yazmak ne kadar zor olabilir? Gitarda şu vardı, davullar güzeldi, şu şarkıları söylediler, yeni albümü tanıttılar vesaire. Tabi izlediğiniz bir konser ise çok kolay, ancak, eğer konser adı altında bir sihir gösterisine katılmış, dünya dışı varlıklar tarafından kontrol edilmiş iseniz o zaman ertesi gün kafanızı toparlayıp bir şeyler yazmak pek kolay değil.
Abarttığımı düşünüyorsunuz değil mi? Yaş ortalaması 60 olan, parlak günlerini geride bırakmış, ün kazandığı elemanlarını birer birer kaybetmiş, son çırpınışlarına tanık olacağımız bir gruptan bahsediyorum sanıyorsunuz değil mi?  O zaman dün akşamki konsere katılmadınız demektir. Elli yıldır müzik piyasasında olan, birbirinde değerli müzisyenlerle çalışmış, her birinden bir ders çıkartmış, her albüme yeni tecrübelerini eklemiş, dünyanın en çok konser veren gruplarından birini, henüz telefon ekranından değil de kanlı canlı izlemediniz demektir. İzlediyseniz ve hala benzer şeyleri düşünüyorsanız, o zaman büyü geçirmez olmalısınız. Phil Lanzon, Bernie Shaw ve Mick Box’un o el hareketleri sadece gösterinin bir parçası mı sizce? Dün akşam tanık olduğumuz sıradan bir “konser” mi sizce? 
Konser çıkışında bir Temmuz sabahı, bir çingene kraliçesi falınıza bakmış da “unut o kızı git, sen buraya ait değilsin” demiş gibi, çok uzaklardan suyun sesini dinlemek için gelen kalabalıkla birlikte suyun kenarında oturmuş ya da gözlerinize, ruhunuza dolan gün ışığı melodilerle tamamlanmış gibi hissetmediniz mi? 
Bir kısmınız bence hepsini hissettiniz, peki sizce bunlar bildiğimiz dünyaya ait varlıkların elinden çıkmış olabilir mi? Sanmıyorum, biz Uriah Heep konserinde, hepsi başka bir dünyaya ait müzisyenlerden oluşan bir grubun yönettiği bir arınma törenine katıldık. 
Mesela, Mick Box büyük ihtimalle bir elf, çok kısa boylu olduğu için dışlanmış ama hiç umursamamış, Bernie Shaw Kanadalı bir cin olmalı, dilini kimse anlamadığı için tüm şarkıları kendine ait el hareketleriyle anlatıyor,  Phil Lanzon, bir druid rahibi, insan kurban etmek yerine, klavye parçalamayı tercih ettiği için kendi gibi dışlanmışlardan oluşan bu grubu katılmaya karar vermiş, Russell Gilbrook tabi ki bir cüce, madenler çekiç sallarken gün yüzünü merak etmiş ve yeryüzünde yaşamaya karar vermiş, Davey Rimmer ise Marvel evreninden bir kötü, hatta belki de Loki’nin ta kendisi, kötülüğün sağ kolu olmak yerine bas gitarın sol kolu olmak için kötü adamın adını taşıyan Uriah Heep’e adamış kendini. Dostluk ve birlikteliğin, gümrükte takılan cihazlar nedeniyle bir gün ertelenmesine rağmen gücünden hiçbir şey kaybetmemiş bir törene eşlik ettik biz Uriah Heep konserinde.
Uriah Heep bir heavy metal grubudur… Yo yo, Uriah Heep bir hard rock grubudur… Hepiniz yanılıyorsunuz, tam progresif rock grubudur. Bir şey söyleyeyim mi, rock müzikten başka çok az müzik tarzı, türler konusuna bu kadar takılıdır. Uriah Heep bir rock’n roll grubudur, elli yıldır başlarına gelen bütün kazalara, bütün kayıplara, bütün düşüşlere ve yeniden ayağa kalkışlara rağmen umudunu kaybetmeyen, her şeye rağmen eğlenmeyi ve eğlendirmeyi seven bir rock’n roll grubudur. Arka sıradakileri “gelin burada boş yer var” diye önlere davet eden, “kusura bakmayın, sizi de beklettik ama ne iyi ettiniz de geldiniz” diye kendilerinde kaynaklanmayan gecikme için nazikçe özür dileyen, seyirci karşısına çıkarken üzerine ne giydiğini önemseyen, her fırsatta seyirciye teşekkür eden, samimi, mütevazı ve yetenekli bir rock’n roll grubudur. 


Yaşlanıyorum galiba, bu sıralar çok duygusal yazılar yazmaya başladım, sanırım büyünün etkisi hala üzerimde.
11 Şubat 2019 Uriah Heep konseri, daha önceki iki konser kadar güzel bir konserdi. Konser son albümden Grazed by Heaven ile başladı, hemen arkasında geçmişe kısa bir yolculuk Return to Fantasy ile konsere ısındıktan sonra yine son albümden Living the Dream, Too Scared to Run, Take Away My Soul (benim albümdeki favorim) ve bir video klip hazırladıkları haberini verdikleri Knocking at My Door ile devam etti. Biraz yeni, biraz eski şarkılar çalacağız ve arkasından Rainbow Demon geldi. Bernie Shaw’ın “elli yıldır bu grubun belkemiği ve benim değerli dostum” diye anons ettiği Mick Box ile birlikte akustik başlayıp, ortalığı sallayıp yuvarlayarak biten Waters Flowin' ve ardından Rocks in the Road’da çaldıktan sonra, büyünün zaman yolculuğu aşamasında geçildi, buradan sonra ben şahsen neler olduğunu net olarak hatırlamıyorum, sırasıyla Gypsy, Look at Yourself, July Morning, Lady in Black ve kısacık bir aradan sonra Sunrise ve Easy Livin'. Şarkılarda kim daha çok çığlık attı emin değilim, biz mi yoksa Bernie Shaw mı?
Müzik yapmayı ve bunu kanlı canlı yapmayı seven bir grubu bir kez daha izledik İstanbul’da, “yeniden geleceğiz” dediler, umalım da ileriki yıllarda hem bizler, hem onlar hala bir konserde, omuz omuza Lady Black’e eşlik edecek güçte ve enerjide olalım, sizi seviyoruz Uriah Heep…

Meral Akman
12 Şubat 2019



12 Şubat 2019 Salı

Buddy Guy'ı Prag konserinde izlemek


Chuck Berry'nin ardından kaleme aldığı nefis yazısıyla Blues Perişan blog'da yer alan Yiğit Elvis İlgü uzun bir aradam sonra Prag'da izlediği Buddy Guy konserinin izlenimleriyle gene bizlerle. Dilerim İlgü bundan sonra arayı açmaz ve bizi yazısız bırakmaz. Biz şimdiden Yiğit Elvis İlgü'nün yeni yazılarıyla buluşmak dileğimizi buradan seslendirelim.
Evet iki gün önce Grammy ödülünü kazanan Buddy Guy'ın yakın dönemdeki bir konserinin yazısını okumaya başlayalım.


Fotoğraf Yiğit Elvis İlgü





Eski bir opera salonu. Uzun kadife perdeler ve bordo renkli koltuklar birbiriyle ahenk içerisinde. Salonu çevreleyen sütunlar, altın kaplama akantus yapraklarıyla bezenmiş. Duvarlar ve tavan detaylı süslemelerle kaplı. Yüzlerinden mutluluk okunan seyirciler tatlı bir telaşla yerlerini alırken ben merdivenlere yöneliyorum. Hemen birinci kattaki locanın önündeyim. Şatafatlı kapılar yavaşça aralanıyor ve içeri adımımı atar atmaz önce bir soluğum kesiliyor: Küçük yuvarlak masanın başında iki sandalye var, ve birinde Buddy Guy oturuyor! Masada buzlar içerisinde bir şişe şampanya ve iki kadeh. Buddy Guy'ın karşısında elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemezken o konuşmaya başlıyor. Kırk yıllık ahbapmışız gibi, o içten gülümseyişiyle benimle konuşmaya başlayınca sakinleşiyorum. Konuşurken ellerine bakıyorum, parmaklarındaki büyük yüzükler göz kamaştırıcı. Sohbete koyuluyoruz. Sonra perde açılıyor ve sahneye Rolling Stones çıkıyor. Sanırım Champagne and Reefer çalıyorlar. Konser süresince çalınan parçalar, gitarlar hakkında muhabbet ediyoruz. Birlikte delta blues'u övüyoruz, bazı şeyleri eleştiriyoruz. "Ne olacak bu blues'un hali?" diyoruz. Hayatımdan inanılmaz memnunum. O akşam hiç bitmesin istiyorum. Derken uyanıyorum...


8 Kasım 2018 Palác Lucerna, Prag

Yıllar önce gördüğüm rüya, geçen yıl adeta gerçek oldu. BG ile tanışamadım, fakat hayatım boyunca unutmayacağım bir konser yaşadım. Onun Prag'daki 8 Kasım 2018 konserinden en az BB King, Jerry Lee Lewis ya da Chuck Berry'yi canlı izlediğim günlerdeki gibi zevk aldım.
Chicago blues'un yaratıcılarından bugün hayatta olan tek müzisyen Buddy Guy. Yani bluesu elektrikli gitarla ilk çalan nesilden. Bluesun çıkış noktası olarak bilinen Mississippi deltasının bağrından kopup 21 yaşında Chicago'ya gelen George Buddy Guy da ilk olarak Chess Records'un yolunu tutmuş. Burada Muddy Waters, Howlin Wolf, Little Walter, Sonny Boy Williamson, Junior Wells gibi efsanelerle tanışıp kaynaşarak onlarla stüdyoya girmiş ve sahne almaya başlamış. 60'lı yılların ortasında American Folk Blues Festival ile Avrupa turnelerine çıkarak bluesun dünyaya yayılmasına da büyük katkısı olmuş.
Ancak son yıllarda ABD dışındaki konserleri çok sınırlı. Son beş yılda üç yüze yakın konser vermiş olan 82 yaşındaki bu delikanlının geçen yıl Avrupa'da verdiği dört konserden biri Çek Cumhuriyeti'nin başkenti Prag'daydı. Palác Lucerna salonundaki konser için aylar öncesinden bilet almak gerekiyordu.


Benekli Blues

Damn Right, I've Got The Blues parçasıyla sahneye çıktığı andan itibaren, tıka basa dolu olan salondaki tüm seyircileri avucunun içine aldı Buddy Guy. Kısa süre sonra gitarının teli koptu. Parçanın sonuna kadar beş telle devam etmek onun için pek sorun olmadı. İlk enstrümanını (iki telli bir diddley bow) çocuk yaşta kendi yapmış biri için, beş tel yeter de artardı bile!

Ardından kendisiyle özdeşleşmiş siyah benekli gitarına geçti ve müzik dünyasının en gaz, en akılda kalıcı rifflerinden birini çalmaya başladı: Willie Dixon imzalı, 1954 yılında ilk kez Muddy Waters'ın çalıp söylediği Hoochie Coochie Man. Hemen ardından gelen She's Nineteen Years Old parçasında "Ben ne yapayım, şarkının sözleri böyle!.." diye bir açıklama yapma gereği de duydu. Bilindiği gibi, diğer müzik türlerinden farklı olarak, blues camiasında herkes birbirinin parçasını coverlar. Hatta birçok şarkının gerçek bestecisinin kim olduğu, ilk kim tarafından kayıt edildiği tartışmalıdır. Doğrusu pek de umursanmaz. Tüm gösteri blues efsanelerine bir saygı şöleni gibiydi. Sırada Chicago bluesun ağababası Muddy Waters'ın bir diğer parçası Close To You vardı.

Buddy Guy anlatıyor: Muddy Waters'ın hasta olduğunu öğrendiğimde onu aradım ve "yoldayım, size doğru geliyorum" dedim. Bana söylediği son sözlerden biri şu oldu: Gelmene hiç gerek yok. Ben iyiyim. Bluesu hayatta tut yeter (Just keep the damn blues alive!). Burada olduğum sürece onu hayatta tutmak için elimden geleni yapacağım.

Kaydını 1938 yılında Tampa Red'in yaptığı Love Her With a Feeling ve bir Hendrix klasiği Purple Haze ile BG izleyicileri iyice coşturdu. İletişimi inanılmazdı. Konser boyunca kimi zaman şarkı sözlerini değiştirerek, kimi zaman araya komik hikayeler ekleyerek seyirciyle sürekli dialog halindeydi. Şarkıları haleti ruhiyesine göre kısaltıyor veya uzatıyordu. Gözlerini kırpmadan onu takip eden grubuna verdiği tek bir işaretiyle şarkı sonlanabiliyor veya bir sonraki parçaya geçilebiliyordu. John Lee Hooker'ı dinleyerek gitar çalmayı öğrendiğini söyleyen Guy, Boom Boom parçasını çalarken çoğu izleyici artık ayaktaydı. 2018 yılında çıkardığı The Blues is Alive and Well albümünden ise sadece Cognac vardı.
Gösterinin doruk noktası, BG'ın sahneden inerek gitarıyla seyircilerin arasına katılması oldu. Salonun sonundaki çıkışa kadar dans eden insanların arasından sololar atarak gitti ve döndü. Çek müzikseverlerin selfie çılgınlığına girmemesi takdire şayandı. Cream'den BB King'e, Denise LaSalle'den Peggy Lee'ye birçok efsanenin parçasını çalarak farklı tarzlardan geniş bir repertuar sundu Buddy Guy. Cream'den Sunshine Of Your Love ile benekli gömlekli amca artık veda ederken, elindeki gitarını imzalatmak için sahneye bir genç fırladı. Onun bu isteğini tabii ki kırmadı.

Jimi Hendrix, Stevie Ray Vaughan gibi gitar dehalarının etkilendiği isimlerin başında geliyor Buddy Guy. "O yaşayan en iyi gitarist!" diyen Eric Clapton ekliyor: Diğer insanlar için Elvis Presley ne ise, benim için Buddy Guy odur.
  


KONSERDEN BİR VİDEO




Setlist:
Damn Right I've Got the Blues-Jam/Medley
Hoochie Coochie Man / Nineteen Years Old / Love Her With a Feeling / Purple Haze
Close to You
Boom Boom
Five Long Years
I Just Want to Make Love to You
Cognac
Someone Else Is Steppin' In
Sweet Sixteen
(You Give Me) Fever
Skin Deep
Strange Brew
Voodoo Child
Sunshine of Your Love

Grammy'de Blues ödülü BUDDY GUY'ın


Rock dinleyen biri olarak, Grammy ödüllerine pek önem veren biri değilimdir. Daha doğrusu her yıl kazanan isimler bana referans olmamıştır. Ancak bu sene verilen bir ödül beni daha önce olmadığı kadar ilgilendirdi. Bu yıl 61'incisi yapılan Grammy'nin "En İyi Geleneksel Blues Albümü" kategorisinde ödülü Buddy Guy, "The Blues is Alive and Well" albümüyle kazanacaktı.

Blues Tarihinin yaşayan en eski ismi olan Buddy Guy, son yıllarda yaptığı albümlerle Muddy Waters'la çalıştığı Chess Records günlerinin anılarını da içindeki özlemle günümüze taşıyor. Geçen yıl çıkan "The Blues is Alive and Well" de de bu geleneği sürdüren Buddy Guy, ödül töreninden sonra yaptığı açıklamada "Bu ödülü siyahi insanlar adına" aldığını söyledikten sonra "Muddy Waters, T-Bone Walker, Walker Crudup ve diğer kaybettiğimiz dostlarım adınadır bu ödül, Her baktığımda onlar da sanki bana bakıyor gibi, Onlar hala kalbimde." diye sözlerini tamamlayacaktı. 

Aptulika

Facebook'ta Dr. Skull sayfası


Dr. Skull grubu çeyrek asır aradan sonra 3 albümünün plak ve CD basımlarıyla tekrar döndü.  IF Beşiktaş'ta yaptıkları Lansman gecesinde Dr. Razor grubu onların parçalarını yorumlarken 3 parçada da  Dr. Skull'ı sahnede görmek herkesi şaşırtıcı bir mutluluğa taşımıştı. Bu buluşmanın heyecanı hala gitmedi hatta gitgide daha da artıyor. Şimdilerde gelen bir haber de grubun facebook'ta  resmi bir sayfa oluşturması. Oradan grubun arşivlik fotoğraflar, videoları ve haberlerini bulabileceksiniz. Sayfanın adresi aşağıda.

https://www.facebook.com/dr.skull.official/

Blue Cheer'in davulcusu Paul Whaley 72 yaşında öldü


Blue Cheer grubunun 1967 - 1969 yılları arasındaki davulcusu Paul Whaley, 28 Ocak 2019 tarihinde, 72 yaşındayken geçirdiği kalp krizi sonucu hayata veda etti.




Bir haber bu kadar geciktirilir mi? der iseniz, yerden göğe kadar haklısınız. Bir hafta bile değil neredeyse üçüncü haftaya giriyoruz. Bir çoğunuz da, "Be adam madem bu kadar zaman geçti, hiç haber yapmasaydın" diyebilirsiniz. Ben de böyle düşündüm ve geçen hafta yazmadım ama konu Blue Cheer ve onun muhteşem davulcusu olunca içim elvermedi hani. 

Takvimler 1967 yılını gösterirken kurulan Blue Cheer, o günlerdeki gruplar arasında en yüksek volümlü, gürültülü sert sounda sahip olanıydı. Saykodelik Blues Rock kulvarında müzik yapan grup, daha heavy metal'in esamesi okunmazken bu türün öncüsü olacaktı. Sadece heavy mi? Blue Cheer, punk, grunge ve thrash metal'in ilk temellerini de bundan 52 yıl önce atacaktı. Bir çok kaynağa göre de 1968  yılında yaptıkları ilk albümleri " Vincebus Eruptum " da yer alan  " Summertime Blues " versiyonları ilk heavy metal şarkısı olarak anılır.
Dick Peterson, Leigh Stephens, Paul Whaley

Blue Cheer grubunun 1967 - 1969 yılları arasındaki davulcusu Paul Whaley, 28 Ocak 2019 tarihinde 72 yaşındayken geçirdiği kalp krizi sonucu hayata veda etti. 14 Ocak 1947'de Kaliforniya'da doğan davulcu profesyonel kariyerine genç yaşlarda körfez gruplarında çalarak başladı. 1967'de Blue Cheer'in kuruluşunda yer aldı. Grubun üç albümünde çalan Paul Whaley, 1969 yılında gruptan ayrıldı.

Leigh Stephens (gitar), Dick Peterson (bas ve vokal), Paul Whaley'den kurulu Blue Cheer döneminin en sert triolarındandı. En muhteşem yıllarında yer alan Paul Whaley o sert soundu davulda oluşturan isimdi, peki neden gruptan ayrılmıştı derseniz... Whaley grubun sert soundundan ve elemanların ağır  uyuşturucu alışkanlıklarından dolayı Blue Cheer'den ayrılacaktı. 

Yazıyı sonlandırırken Blue Cheer'in 1968'de kolonları patlatan ve dönemin plak listelerinde üst sıralara çıkan "Summertime Blues"ı paylaşacağım. Bu blues klasiği böylesine sert yorumlanırken 68 kuşağının başkaldırısında Vietnam savaşına karşı çıkan bir haykırış da olacaktı.

Aptulika



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...