istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2019 Perşembe

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 102


Aydın Boysan
"Acele Etme Çabuk Ol"
Türkiye İş Bankası Yayınları
(9. Basım: Aralık 2010)


Çocukluğum hatta gençlik yıllarımı da kapsayan dönemde mimarlık  başlı başına bir sanat dalıydı (ki hala öyle olması gerekir ya neyse) ve mimarlar neredeyse her dalda boy gösterirdi. Müzisyen, ressam, yazar, şair olan bir çok mimara rastlardınız. Üniversiteye giderken atölye hocamız Özdemir Altan'ın "En iyi ressamlar mimarlardan çıkar" dediğini çok iyi hatırlarım. Aslında sanat tarihine yazılmış Rönesans ressamları da aynı zamanda mimar değil miydi? 1980'lerin ilk yarısına kadar mimarlık böylesi bir öneme sahipti.
Aydın Boysan'ın "Acele Etme Çabuk Ol" kitabını okurken aklıma yukardaki satırlarda yazdığım düşünceler geliverdi. Her Aydın Boysan kitabını okurken, onun mimarlık deneyimlerini neredeyse cımbızla çeker ayırırım. Sohbetinin keyfi ile Aydın Boysan denildiğinde akla hemen rakı sofrası gelir ama o kelimenin hakkettiği şekliyle bir mimar ve de tabi ki sanatçıydı. Hep şöyle düşünmüşümdür, yayıncı Aydın Boysan'ın kitaplarındaki mimarlıkla ilgili bölümleri toparlayıp ayrı bir kitap olarak çıkarsa diye. Tabi bu kitap iyi kağıda ve büyük ( hani o yayıncıları "prestij kitap" dediği) olsun ve içinde Boysan'ın mimari eserlerinin fotoğrafları da yer almalı. İşte kendi ayağına kurşun sıkmak böyle bir şey olsa gerek,  sanki öyle bir kitap çıksa onu alacak param varmış gibi. 

Aydın Boysan'ı geçen yıl kaybettik ama aradan geçen bir yıl sanki bana 10 yıl gibi geldi. Onun ardından rahatlıkla erken kaybettik diyebilirim. 97 yıllık hayatın her anı dolu dolu yaşanmıştı ve biz o doluluğu fena halde özlüyoruz. Yüzyıllık hayatın en son anına kadar yazdı, üretti ve en önemlisi bizlere "yaşama sevinci"ni miras bıraktı.  

Kitapları okurken, satırların altını çizmek adet olmuştur ama ben bunu pek yapmam. Bunun yerine yanımda ufak bir defter bulundururum ve oraya sevdiğim bölümleri yazarım. Bunu sadece teorik kitaplarda değil romanlarda bile yaparım. Aydın Boysan'ın bu kitabını okurken de böyle notlar aldım, onlardan bir kaçını sizlerle paylaşmak isterim. İlk olarak en hınzırca ve de mizahi olanını yazacağım. Aydın Boysan'ın satırlarıyla bir uçak yolculuğu anısı,
"Uçağımız Paris'ten kalkıp, direkt olarak Atlanta'ya uçuyor. Havalandıktan hemen sonra nefis öğle yemeği için içki servisi başladı. Yanımda oturan adam kırmızı şarabı üstüne döktü. Dünya güzeli kızıl saçlı hostes, adamın gömleğini elini göğsüne de sokarak temizledi. Sonra da bana, ne renk şarap içeceğimi sordu. Ben: 'Fark etmez... Ben zaten üstüme dökeceğim' dedim. Güzel kızın cevabı minyatür bir kahkaha ile karışık, hoş bir gülümseme oldu." 
Kitabı okuduktan sonra hiç yoksa dört, beş kere bu bölümü tekrar okumuş, gülmüşümdür. 

Aydın Boysan'ı satırlarında günden güne yiten İstanbul da var. Şimdi bir çoğunuz garip gelecek ama İstanbul'da eskiden sebze de yetişirdi, işte o satırlardan biri:
"Yedikule marulu ne oldu? O her biri bir kantocu hanım göbeği gibi dolgun, bitmek bilmez 'Yedikule Marulu' yok oldu."
'Arnavutköy çileği" (Bu Arnavutköy tabi ki Boğaziçi'ndeki), 'Çengelköy Bademi" ve nicesini çocukluğumdan hayal meyal hatırlarım ama şimdi yerinde yeller bile değil, beton esiyor. Bu arada 'Çengelköy Bademi' dedik diye aklınıza kuruyemiş gelmesin burada kastedilen salatalık yani hıyar ama o eskilerin nezaketi hıyar diyememiş ve badem demiş. Gene biz Aydın Boysan'ın satırlarına dönelim:
"Ya 'Langa Hıyarı' denen o kibar, o zarif hıyarlar yaşamımızdan silindi gitti. O hıyarı ısırırken öyle bir 'kütürtü' sesleri çıkarırdı ki, yanımızdan tren geçse duymazdık. Biz hıyarlığı küçümserdik ama, hıyarları severdik."

Aydın Boysan satırlarından birinde de ,
"İki Boğaziçi Köprüsü İstanbul'un çelik gerdanlıklarıymış da, falan filan... Alt katı olmayan köprü mü olurmuş."
deyince aklımıza o güzelim eski Galata Köprüsü ve tabi Köprüaltı gelip, içimiz cız etmez mi hiç.  

Peki ya şu satırlara bakar mısınız:
"Dünyanın en zengin ülkesi İsviçre'de 'Gökdelen' inşa edildiği görülmez. Gerçekten de o bulutları yarıp tepelerini göstermeyen gökdelenler ancak görgüsüz petrol zenginleri tarafından fışkırtılır." 

Daha ne alıntılar yapabilir ama son bir alıntıyla noktayı koyayım:
"Sporda beden çalıştırma zahmetini doğal karşılayan insanların bir bölümü bazı konuları anlamak için kafa çalıştırmanın neden zorunlu olduğunu bir türlü anlamazlar."

Aydın Boysan, "Acele Etme Çabuk Ol" demiş ama siz acilen bir kitabını alın ve okuyun derim. Hem de çabuk olun!

Aptulika





24 Şubat 2017 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 42



Siyah Beyaz Kalamış
 Yazar: Mehmet Bedri Muharrem


Son yıllarda çok iyi filmler çevriliyor olabilir ama ben hep eski filmleri seyretmekten zevk alıyorum. İzlemekten artık her sahnesini bilsem bile, yeni görüyormuş gibi heyecanlanıyorum. Hatta bu gitgide çok eskilere, siyah beyaz  filmlere varır oldu. Sadece film mi? Eski bir fotograf  da bende böyle bir etki bırakabiliyor.
Psikolojik bir takıntıya dönen eski , siyah – beyaz film merakı, kaybetteklerimle alakalı gibi. Doğup, büyüdüğüm hatta yaşlandığım İstanbul, artık benim için yok gibi. Oysa çocukluk ve gençlik yıllarımda buradan başka bir yerde yaşamayı düşünmek bile aklıma gelmezdi. Bu şehir bugünkünden ufaktı ama dünyanın yüzölçümünden bin kat daha büyüktü. Şimdi ise ufacık bir köye sığınmış gibiyim. Orhan Veli’nin “İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı” dediği şiiri, yerle yeksan oldu. Artık gözlerimi kapadığım gibi kulaklarımı da tıkayarak İstanbul’u dinlemiyor, hatırlamaya çalışıyorum. Bu yüzden eski filmleri gördüğümde İstanbulu yani kaybettiğimi bulduğuma seviniyorum.
Mehmet Bedri Muharrem’in yazdığı bir kitap elime geçti. Kalamış’ı anlatan bu kitaba isim olarak “Siyah Beyaz Kalamış” denilmesi yukarda yazdığım sebeplerce bana çok güzel ve uyumlu geldi. Kalamış gene de benim kaybolmuş semtlerime göre renkli fotograf halinde de var,  ama orası da yitmeye hazırlanıyor kuşkusuz.
Benim çocukluğumun geçtiği semtlere gözlerimi ve kulaklarımı kapayarak bakıyorum. “Şurada şu vardı, burası galiba şeydi” diye olmayan görüntülerde eski yerleri tahmin etmeye çalışıyorum, Kalamış gene de eski halinde direnebiliyor ama nereye kadar gider bilemeyiz. Her neyse laf uzatıp, kitaptan uzaklaşmayalım.
Kitabın yazarı Mehmet Bedri Muharrem, doğup, büyüdüğü ve hala yaşamaya devam ettiği Kalamış’ı bir güzel anlatmış. Bu anlatıma kimi zaman sararmış fotograflar da eşlik ediyor. O semtte yaşayan insanlarıyla,  yaşanmışlıklarından yola çıkarak Kadıköy'ün Mühürdar, Moda ve devamı olan Kalamış ile Fenerbahçe sahillerinde geçen ilk gençlik günlerinden bugünlere kadar olan bitenleri yansıtılmış. 
İsterseniz kitabın neleri barındırdığını yazarın kendi diliyle sunalım. Buyrun bakalım “Siyah Beyaz Kalamış” kitabının yazarı Mehmet Bedri Muharrem neler söylüyor:

“ Beatles albümlerinin koltuk altında taşınarak arkadaşların evlerinde dinlendiği, çalınan gitarların eşliğinde en güzel müziklerin yapıldığı, defter kâğıtlarının üzerine desenlerin çizildiği, her köşede tütsülerin yakıldığı, güneş ışığındaki prizmadan "Dark Side Of The Moon" görüntüleri eşliğindeki çay bardaklarından yansıyan gökkuşağı renklerinden, batan güneşe alkış tutanlardan, ayakkabılarınızı boyarken Kremlin Sarayı'nda pembe renkli votkaların nasıl yapıldığını anlatacak olan boyacı Aydın'dan, dört adet zeytinle bir büyük rakının nasıl içileceğini öğretecek olan Hulusi Baba'dan, diyalektik materyalist felsefenin en ince ayrıntılarından söz edecek balıkçılarından, denizden ve denizcilerin Orhan Amca'sından, boynuna bağladığı kırmızı fularıyla İtalyan Komünistlerini aratmayacak olan Ömer Hayyam'ından, delisinden, akıllısından, Kalamış Sahil Sineması'ndan, Orhan'dan, Köhne'den söz etmeyen ve çok daha fazlasına olan özlemlerin dile getirilmediği bir Kalamış asla olmayacaktır.”

Mehmet Bedri Muharrem, Kalamış’ı anlattığı kitabını yukardaki sözcüklerle böyle özetlemiş.
Bu tip kitaplar günümüz için fazlasıyla tedavi edici. Şuursuz bir hızla çarpık çurpuk devasallaşma içindeki İstanbul elimizden giderken, şehrin eski anılarının izlerini sunan kitaplar tedavi edici ilaçlara benziyor. Onlar bize eskiyi hatırlatırken, yeniyi uygarca yakalayabilmenin de mümkün olabileceğini gösteriyor (bunu görebilecek gözler olursa tabi.) Yeniye ulaşmak, gelişmek insanca olursa güzeldir. Beton yığınlarında çağdaşlık değil, olsa olsa teknoloji soslu mağara devri olur.

Aptulika

24 Şubat 2017


23 Ocak 2017 Pazartesi

Rainbow45 Records dünya müzik medyasında


Ülkemizde plak yayıncılığında önemli bir kulvar açan firmaların başında Rainbow45 Records geliyor. 
Müzik yazarı ve gitarist Afşin Akın'ın ortağı Salih Karagöz ve Selim Kalkandelen ile elele vererek kurduğu bu firma Yavuz Çetin, Bülent Ortaçgil, Erol Pekcan, Asia Minor, Nemrud gibi grup ve sanatçıların çalışmalarını plak formatında yayınlayarak önemli bir işe el atmışlardı. 

 Rainbow45 Records çatısı altında bu yapılan çalışmalar, dünyanın en önemli Progressive Rock dergisi PROG 'un sayfalarına da taşındı. Derginin bu ayki Ocak 2017 sayısında  Afşin Akın ile yapılan bir röportaj yer aldı. 


7 Ocak 2017 Cumartesi

İstanbul karla kaplı


Bugün İstanbul kar ile kaplandı ve bembeyaz bir örtü hakim.
Soğuk havaları her ne kadar sevmesem de kar yağdı mı, iş değişir. Yağmurun ıslaklığı benim için sinir bozucudur ama kar yağması bir şenlikle eşdeğerdir. İstanbul en kabadayısından üç bilemedin dört gün kar kaplı durur. O meşhur “kar tatilleri” ise tarihi vaka olarak anılarımızda yerleşmiştir ve mitolojik destansı bir ifade ile anlatılır durur. Bunları yaşamışımdır ama en büyüğü bizden önce olmuştur ve babalarımız bile görmemiş, dedelerimiz anlatmıştır. O İstanbul Boğaz’ını buz kaplamış, insanlar bir yakadan diğerine yürüyerek geçmiş.
Boğaziçi’ni buz kapladığı ve insanların karşı yakaya yürüyerek geçtiği anlatıldığında bir çocuk olduğumu ve o zamanlarda daha boğaz köprüsünün yapılmadığını söylersem, bu olayın bir çocuğun hülyalarına nasıl yansıyacağını daha iyi anlayabilirsiniz. Oniki yaşıma kadar boğazdan vapurla Anadolu yakasına geçilebildiği dönemde bu anlatılanlara inanmak mümkün değildi hani. Boğaz’ı yürüyerek geçebilmek olacak iş değildi. Hadi bilemedin yüzebilirdin ama o da benim o tıfıl halimle olabilecek bir şey değildi.

Boğazın buzla kaplandığı öykülerin hayal gücü yüksek bir yaşlı tarafından uydurulduğuunu düşünsem de sonradan bu olayın fotoğraflarını görecektim. Olayın aslı Rusyadan gelen buz kütlelerinin boğazı kaplamasıymış.
Kar yağışının İstanbul’u esir aldığı ve şehri felç ettiği zamanları da sevmiş ve anılarımın en güzel köşesine yerleştirmişimdir.
O şehrin felç olduğu zamanlardan birinde Beyoğlu’nda dergide çalışıyordum. Eve dönmem imkansızdı ve dergide sabahladım. Ertesi gün tabanvayla yola çıkıp, Beyoğlu’ndan Kuruçeşme’ye kadar kar içinde yürümüştüm. Bu öyle keyifliydi ki Ortaköy’e geldiğimde tekel bayiinden bir bira alıp keyfime keyif katacaktım. Aynı tip bir kar yürüyüşünü de lise yıllarımda yapmıştım. Üstelik yanımda okul kaçkını üç arkadaşım da vardı. Cebimizde bu sefer kanyak vardı. Mesafe Baltalimanı’ndan başlıyor, Kuruçeşme’de bitmiyor Ortaköy’e kadar sürüyordu. Bu uzun kar yürüyüşlerinden bir başkası da seksenli yılların ortalarında Gırgır’da çalışırken olmuştu. O senelerde de İstanbulu felç eden kar tatili olmuştu ve ben dergide kalmıştım. Eve Cağaloğlu’ndan Kuruçeşme’ye yürüyerek dönmüştüm. Ne bir yorgunluk ne bir eziyet olmuştu, laf aramızda bugün olsa gene yaparım. (Şaka yapmıyorum)
Kar yağmasını çocukluktan beri severim velhasıl. En sevmediğim de kar yağmaya başlayıp, tutmamasıdır. Hele o karların erimeye başlaması yok mudur, tam anlamıyla felakettir, benim için. Kar yağar ve tutar camdan o manzarayı seyrederken, bir komşu elinde kürek karları temizlemeye başlar, gidip o anda dövesim gelir. Karda yürüyenlerin hep aynı ayak izini takip ederek yürümesini isterim. O beyaz örtüye bir zarar gelmesini istemem.
Kar belki de herşeyi bembeyaz eden temizlik gibidir. Okula başlayan bir öğrencinin yeni alınmış defterinin verdiği heyecan gibi bir şey. Eskiden İstanbulu kar kaplayınca bir başka olurdu. İstanbul’un silueti çıkardı. Zaman geçtikçe karla kaplanmış İstanbul görüntüsü, şehrin çirkinliğini kapatan bir hediye olmaya başlayacaktı. Çirkin beton binalar, zevksizlik bir anda beyaz bir örtüyle kapanıp güzelliğe dönecekti.
O çocukluğumda kar yağınca ilk tutan yerleri Boğaz’ın Anadolu yakasına bakarak, görür ve “Çamlıca tepesine kar tutmuş” diye haykırırdım. Kuleli’den, Beylerbeyi’ne kadar öyle güzel bir beyaz siluet çıkardı. Şimdi o çocukluğumdaki güzel görüntünün olduğu Anadolu yakasındayım. İster Anadolu isterse Avrupa yakasından baktığımda artık kar yağsa da o güzel manzara görünemiyor. Sanki artık kar da temizleyemiyor, aklaştıramıyor. Çirkin yapılaşma yırtık pırtık bir okul defteri gibi iç bulandırıcı ve onu kar da temizleyemiyor.
Gökdelenler kar tutmuyor galiba.

APTULİKA

bluesperisan@gmail.com

27 Aralık 2016 Salı

20 yıl önceki ilk Status Quo konseri : BABALAR GÜNÜ


Status Quo grubunun gitaristi Rick Parfitt’in ölümünün ardından yazdığım yazıdan sonra eskiden yaptığım bir çizimi bularak yayınladım. Bu çizimi bundan 21 yıl önce yapmıştım ve o dönem Hıbır dergisindeki köşemde yayınlamıştı. 1996 yılında bu çizimi yapmamın nedeni ise grubun ülkemize ilk kez gelip, konser verecek olmasından kaynaklanıyordu. Ufak bir tavan arası tozlarının arasındaki aramadan sonra o günkü konserin biletini de bulacaktım. .. Ve şimdi o günlere yani 21 yıl öncesine dönüyoruz.

Status Quo'nun ilk Türkiye konseri

Rock dinleyicisi için doksanlı yıllar yabancı grupların ülkemize gelip konser vermesi hayalinin gerçekleşmesiydi de.
Bu hayali ilk önceleri İstanbul Festivali’ne gelen caz müzisyenleriyle gideriyorduk. Festival’e Jethro Tull gelince iyiden iyiye murada erilmişti. Artık Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’na gelecek yabancı grupları bekler olmuştuk.
Bu beklenti bir anda stadyum konserine taşınacak ve Metallica ülkemize gelecekti. Konseri düzenleyen organizatör Ahmet San’dı ve birbiri ardına dünyaca ünlü gruplar ve isimler ülkemize gelip, stadyum konserleri verecekti. Sonrasında rock barlar, canlı müzikler vesaire derken doksanların ortasına geliverdik.
1996 yılının sohbaharına doğru bir festival haberi yayılmıştı. Bu festivalin yabancı konuğu da bir rock efsanesi olan Status Quo’ydu. Benim gibi kadayıf rockçıları sevindirecek ya da bir anlam ifade edecek olsa da yeni rock dinleyicisi için Status Quo , seksenli yılların moda parçalarından biri olan “In The Army Now’ı yapan bir gruptu. Eh bu yüzden de biraz burun kıvrılıyor hatta pop muamelesi görüyordu.
25 Ekim 1996’da yapılacak bu festivalin üst başlığı ‘ ROCK FESTIVAL 96’ idi.  Eskilerin ufak organizasyonlarında yapılan rock festivalleri vardı. Bunlara ‘1. Geleneksel Rock Festivali’ denilirdi ama ikincisi olmazdı. Bu hataya düşmemek için bu seferkine 96 yılı konulmuştu. Ancak bu festivalin de 97’si görülemedi.
‘ROCK FESTIVAL 96’ küçük bir organizasyon değildi. Bu organizasyonu gerçekleştiren isim Ahmet San’dı ve festivalin sponsoru Tuborg’du. O zamanlar bira firmaları konserlere sponsor olabiliyor, reklam verebiliyor hatta konser salonunda bira da satılabiliyordu.
Tuborg Rock Festival 96’nın o yıla özgü sloganı “Babalar Günü” idi ve konserin afişinde de festival ibaresinin altında ikinci başlık olarak yerini alıyordu. Şimdi ne alaka babalar günü Ekim’de olmaz ki? diyebilirsiniz ve haklısınız da ama bunun onunla bir alakası yoktu. Konsere bu ismin verilmesi Status Quo bir ‘baba’ gruptu ve bizim de ‘baba’ rockçılarımızın yer alacak olmasıydı. ‘Baba’ denilince de akla hemen Erkin Koray gelirdi ki  festivalin ağır toplarından biri de o olacaktı.  Her ne kadar Bulutsuzluk Özlemi ismi afişe Status Quo’dan sonra yazılmış olsa da “Babalar Günü “ denilince herkesin aklında Erkin Koray geliyordu. Bugün de o günü yaşayanların anılarında Status Quo ve Erkin Koray konseri diye  kalmıştır.
“Babalar Günü” konserinin afişi ve bileti oldukça görkemliydi. Bu görkeme konserin yapılacağı yerin ismi de ekleniyordu. İsme bakar mısınız : Dünya Ticaret Merkezi. Breh breh amaney…  Yahu biz stadyum konseri vesaire düşünürken Amerika’yı ayağımıza mı getirdik neydi. Daha o yıllarda İstanbulu bu kadar gökdelen, plaza yığını sarmamıştı ve biz de sonuçta az biraz solcuyduk. Rockçılarda pek bu tip yerlerden haz etmezdi. Ciks bir yer olmasından biraz kıllandık doğrusu. Babalar için gidilirdi ve biraya da yabancı değildik dedik ve gittik.
Dünya Ticaret Merkezi denilen yer Yeşilköy’de bir fuar alanıydı. İsmi ile mütenasip bu görkem görkem üstüne yer konser vermek için en olmayacak alandı. Akustiği bozacak alçak tavan sesin çınlamalar yapmasına neden oluyordu. Böylesi bir ortamda da konser bir zulme dönüşüyordu. Dev bir hol denilebilecek bu alanın havasızlığı da eklenince eyvah eyvah dedirtiyordu.
Moğollar, Bulutsuzluk Özlemi, Erkin Baba derken sahneye Status Quo çıktı ama dinlemekten çoktan vazgeçmiştik zira kulaklarımızda yoğun bir çınlama hakimdi ve sahneyi de göremiyorduk. Bir havalimanı holunu andıran bu yer alçak tavanlarıyla da sahneyi görünmez hale getiriyordu.
Status Quo ile ilk kez konserde buluşmuştuk ama kulağımızda çın çın öter olmuştu.  Konserden sonra grubun o yıl çıkan “Don’t Stop albümünün CD’sini alacaktım. Bu albümde grup eski  klasik parcaları kavırlamıştı.  Beach Boys, Chuck Berry, Beatles, Credence Clearwater Revival gruplarının unutulmaz parçalarını Status Quo’dan dinlemek güzeldi.
 Aptulika

bluesperisan@gmail.com
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...