orhan veli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
orhan veli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Şubat 2022 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 185



İvan Sergeyeviç Turgenyev
 "Klara Miliç"
YKY
Çeviri: Oktay Rıfat / Erol Güney
  (2019)


Klasikler çocukluğumuzdan itibaren bizlere öyle dayatılır ki, hayatımız boyunca elimiz atıp okumak içimizden gelmez, adeta aramızda soğuk bir ilişki oluşur. Şimdi Turgenyev ismini görünce, insanın tası tarağı toplayıp kaçası geliyor. Bu benim için de böyle olacak ki Turgenyev'e uzun süre uzak durmuştum hatta başyapıtı "Babalar ve Oğulları"nı da orta yaşlarıma doğru okumuştum. Laf aramızda bunun böyle olması da çok iyi oldu hani... Nasıl mı? Bu romanı gençlik çağlarımda okusaydım bu kadar keyif almayacaktım, çünkü o zamanlar Turgenyev ile aramda "klasikler" denilen bir duvar vardı. 
Turgenyev'in ikinci okuduğum kitabı da "Klara Miliç" olacaktı. Bu seçimi yapmamda da özel bir neden yoktu hani, elimde okuyacak bir kitap yoktu ve kitapçı rafında bu kitabı öylesine aldım ve okumaya başladım. Kitabı bitirdikten sonra da Turgenyev'in klasikler arasında olmasının boşuna olmadığını anlayacaktım.
Turgenyev'in "Klara Miliç" romanı öyle "Babalar ve Oğulları" gibi tuğla bir kitap değil; topu topu 100 sayfalık bir eser. Yani alıp okumaya başlıyorsunuz ve aralık vermeden bitiriyorsunuz. 
 Turgenyev'in son dönemlerinde yazdığı Klara Miliç’te toplumsal çerçeveden sıyrılıp bireyi ele aldığını görüyoruz. Bir aşk hikayesi, mistik bir yapıda sunuluyor.  Ahlakçı ve kendi dünyası içinde yaşayan Yakov Aratov bir tiyatro oyununu izlerken sahnede Klara ile karşılaşır. Romanın kurgusu içinde Klara, Aratov'a ilgi duyar ve bunu yansıtır. Aratov bu aşka karşılık vermez (tabi bunların ayrıntıları romanda çok güzel verilir). Bir süre sonra Klara Miliç'in gizemli bir şekilde öldüğünü öğrenen Aratov bu aşkın farkına varır ve hayatının anlamı bir anda değişir. 
Yukarda romanın konusunu kabaca anlatmanın ne enayice bir şey olduğunu anladım. Eğer kitabı okumaya karar verirseniz konu içinde akıp gideceksiniz. Roman çok kısa ama psikoloji, felsefe alanında da açılımlarını bulabileceğiniz eser, klasik ve modern klasik yapıtlarına da etki etmiştir. Bizim edebiyatımızda da yansımasını Sabahattin Ali'nin muhteşem yapıtı "Kürk Mantolu Madonna"da gösterir. Sabahattin Ali dahice sunduğu yansımayla bu yapıtında yer alan kahramanı Raif Bey’i Turgenyev'in Klara Miliç romanından derin ve sarsıcı şekilde etkilenmiş olarak sunar. 
Klara Miliç'in diğer bir güzel yanı da kitabın çevirmen bölümünde yazan iki isimden kaynaklanıyor diyebilirim. Şair Oktay Rıfat'ın şiir tadında çevirisi ile Erol Güney'in birlikteliği esere bir başka güzellikte katmış. Bu arada Erol Güney kim derseniz,  Orhan Veli'nin o meşhur "Erol Güney'in Kedisi" şiiri aklımıza gelir.

"Erol Güney'in kedisinin bahar mevsiminde ve toplum meseleleri karşısında takındığı tavrı anlatır Şiirdir.

Bir erkek kediyle bir parça ciğer
Dünyadan bütün beklediği
Ne iyi!

Erol Güney'in kedisinin hamileliğini 
Anlatır şiirdir.
Çıkar mısın bahar günü sokağa
İşte böyle olursun
Böyle yattığın yerde
Düşünür düşünür
Durursun. "


Orhan Veli'nin bu şiirinin ardından çevirmen ve gazeteci olan Erol Güney ile ilgili YKY'dan çıkan ve Haluk Oral ile M.Şeref Özsoy'un hazırladıkları "Erol Güney'in Ke(n)disi" kitabını da inatla tavsiye ederim. 

Yazımızın konusu Turgenyev'in Klara Miliç yapıtıydı ama yazının sonuna doğru kitaptan kitaba, şiire kadar gittik... Demek ki klasikler boşuna klasik olmuyormuş.

Aptulika

23 Ocak 2022 Pazar

Şiiri kitaptan okumak mı ?


 

Uzun bir zaman sonra, ilk defa bir şiir kitabını alıp şiir okumaya başladım. Öyle internetten ya da youtube'tan dinleyerek değil; kitabın sayfalarını açarak iç sesimle okumak. Bir çoğunuz bana "Yahu bu ne salak adam, internetten istediğin şiiri bedavadan bulur okursun, üstelik okumana da gerek yok alta müzik verilmiş olarak okunmuş haliyle bulursun..." dediğinizi duyar gibiyim. Oysa eskiden şiiri kitaptan okurduk ve hayatımızda da ciddi bir yeri olurdu. Şimdi o heyecanla tekrar buluştum.

1990'lı yıllarda nedendir bilinmez şiir bir anda kutsanmaya başladı. Şiir kasetleri diye bir modadır başlayıverdi. Kimi zaman tiyatrocular kimi zaman şairlerin bizzat kendisi stüdyoya giriyor ve arkaya da bir new age müzik eklenerek şiir okunuyordu. Sadece şiir kasetleri mi, bizzat radyolarda şiir programları yapılıyordu. Dönemin özgün müzik ve Anadolu Rockçıları ( burada Moğollar'ın yaptığı Anadolu Rock akla gelmesin sakın)  şairlerin şiirlerini besteleyip arada bir bölümde de haykırarak şiiri okuyorlardı. Kısacası o günlerde bir şiir sevgisidir arşı alaya yükselmişti. 

Evet bir yanda şiir kutsanıyordu ama ufaktan şiir kitapları basılmamaya başlanacaktı. Yayınevlerinin dilinde, "şiir kitabı satmaz" lafı ağza sakız olacaktı. Artık kimse şiiri kitaptan okumuyor sadece arkada müzik eşliğinde dinliyordu. Orhan Veli ile Müsfik Kenter birbirine karışır olmuştu. Yakın zamanda espri olsun diye birine "rakı şişesinde balık olsam" dediğimde, "o şiiri biliyorum Müşfik Kenter'in değil miydi?" karşılığını alacaktım. 

90'lı yıllardan sonra 2000'lere geldik ve şiir artık hayatımızdan çıkıverdi. O aşırı sevgi mi öldürdü nedir ama artık şiire bir ihtiyacımız kalmadı. Şimdi 90'larda şiire olan aşırı merak gibi bir plak merakı başladı. Öyle delişmen bir merak ki kimisi çıtırtısından kimisi çiziklerinden merakın peşine düşüyor. İster misiniz bu da hayatımızdan plağı ve müziği çıkarsın?

Plak ne çıtırdamasından ne de atlatmasından önemli. Bir plağı alırsınız pikaba koyarsınız dinlerken kapağını bir güzel incelersiniz. Sonra bir kez daha dinlersiniz ve bir yere uzanır gözlerinizi kaparsınız... ya da sahibinin sesi misali karşısına geçer dinlersiniz. Eskiden evlerde toplanıp plak dinlenirdi, yanında da bira olmasına da gerek yoktu çay demler içer ve büyülenmişcesine dinler sonra da üzerine sohbet ederdiniz.

Peki ya şiiri... onu da kitaptan kendi iç sesinizle okurdunuz, hem de defalarca. Bazen ister istemez ezberlerdiniz. Laf aramızda bazen o şiiri kendinizce bestelemeye kalkardınız. Bu arada benim lise yıllarımda yaptığım Nazım Hikmet besteleri vardı. Öyle kimsenin dinlemesi için değildi o besteler ( zaten kimsenin dinleyebileceği şeyler de değildi hani). Kitaptan şiiri okurken oluşan bir serüvendi. Kimi zaman o şiirler okunurken bir desen ya da espri çıkıverirdi. Yani şiir hayatımızdaydı o zamanlarda. 

APTULİKA

 

31 Temmuz 2020 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 150


Orhan Veli
 "Hoşgör Köftecisi"
Öykü
 Yapı Kredi Yayınları
 (2. Baskı 2012)

Cahit Sıtkı Tarancı "Yaş otuz beş yolun yarısı eder" demiş o unutulmaz şiirinde insanın yaşam serüvenini anlatırken. Orhan Veli, o "yolun yarısı" denilen süreci bir yıl daha yaşayabilmiş ve bir insan ömrünün yarısına çok şeyi sığdırabilmiş. Akla gelen soru, daha yaşayabilseydi kim bilir ne muhteşem yapıtlar verecekti. Bir ay önce elime geçen ve Orhan Veli'nin öykülerinden oluşan "Hoşgör Köftecisi" kitabını okuyunca sorunun cevabı daha da hararetlenecekti aklımda. Kitabın arka kapak tanıtımındaki yazıda, "Hoşgör Köftecisi okurlarının, 'keşke genç yaşta kaybetmeseydik de, o güzel şiirler gibi bu güzel hikayelerden de daha çok yazsaydı' diyeceğini düşünüyoruz." diyerek aynı soruyu dile getirmiş.
Çoğu kez şairlikle bütünleşmiş edebiyatçıların roman, öykü alanındaki çalışmaları  biraz gölgede kalmıştır. Şairlikle bu denli bütünleşmiş olan Orhan Veli'nin öykülerini okumaya başlarken de çok fazla beklentiye girmedim açıkcası. Ancak okumaya başladığımda şiirden öykü alanına muhteşem bir adım olduğunu görecektim. Öyleki hala bir şair ama şiir denizinden öykü adasının iskelesine kayığını gemici düğümüyle bağlamış. Güzel bir geçiş ve insan devamını iştahla bekliyor. Elbetteki ömrü vefa etseydi şiir gene devam edecekti Orhan Veli'nin evrenin de ama öykü ve düzyazıdaki işlerini de takip edecektik kuşkusuz. Zaten yaptığı çevirileri ve yenilikçi şiir hakkındaki görüşlerini sunduğu düzyazılarını da okuyabilmiştik o kısa ömre sığdırılarak. Demek ki daha sonrası da öyküleriyle hayatımıza girecekmiş. 
Orhan Veli'nin şiirlerini seviyorsanız "Hoşgör Köftecisi"ni mutlaka okuyun derim. Ben kitabı aldım ve kendime bir bira açtım... Bira bittiğinde kitap çoktan bitmişti. Bu zevki çok fazla geciktirmeden gerçekleştirin derim. 

Aptulika

1 Şubat 2020 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 133


Asım Bezirci
 "Ahmet Haşim"
Gözlem yayınları
 (3. Baskı: 1979)

 Bu kitabı sahaftan yeni almış değilim, 40 yıl önce almış olduğum bir kitap. 19 yaşında bir genç, kalkıp niye Ahmet Haşim üzerine bir kitabı alıp okur? Sıkıcı edebiyat derslerinde aruzdu... failatun mefailundu... eski şair ve şiirleriyle işim olmazdı hani. Aslında bu kitabı alma nedenim edebiyat eleştirmeni Asım Bezirci yazmış olduğu içindi. Çünkü Bezirci'nin yazdığı Orhan Veli üzerine bir inceleme kitabı bende hem şiire hem de Orhan Veli'ye genişçe bir kapı açmıştı. 

Kapı açılmıştı ama itiraf etmeliyim ki Ahmet Haşim ile ilgili yazdığı bu kitabı aldığımda sıkılacağımdan da korkuyordum. Ha bu arada bir ihtimal Bezirci'nin sosyalist bir bakış açısıyla bu ağdalı şiirleri yazan şairi kıyasıya eleştireceğini sanıyordum. Daha önce de dediğim gibi edebiyat derslerinde gördüğümüz eski şairler ile aram hiç hoş değildi... benim sevdiğim şairler de o zamanlar ders kitaplarına girmiyordu. Dediğim gibi Asım Bezirci'nin ismine hürmeten kitabı almıştım. 

Asım Bezirci

Bütün bu korkularla kitabı okumaya başlamıştım, o yıllarda. Kitap bittiğinde ise neredeyse Ahmet Haşim şiiri ezberleyecek kadar hayran olmuştum. Her yazdığı üniversitede tez olacak incelemeciliği ile Asım Bezirci, okul ders kitaplarının da etkisiyle soğuduğumuz Ahmet Haşim'i anlaşılır hale getirmiş hatta bununla kalmayarak sevdirmişti. Sevdirmişti dedim diye, Asım Bezirci'nin, "Ahmet Haşim şöyle büyük bir şairdir..." falan gibi methiyeler sunduğunu falan sanmayın. Tam tersine geniş bir açıdan ele alıp, eleştirel bir gözle bakıyordu. Bu bir incelemeydi yoksa öyle, "şurada doğdu şurada okudu" gibisinden bir biyografi değildi. Ahmet Haşim'in yaşadığı dönemi veriyor ve o dönemde hem bizde hem de dünyadaki sanatsal duruşları görmemizi sağlıyordu. Bir biyografi kuruluğunda değil Haşim'in şiirlerinin üzerinden analiz yapıyordu.

Bu kitap sayesinde Ahmet Haşim konusunda okul edebiyat kitaplarının verdiği yargılar gitmişti. Ahmet Haşim'in modernist yanını anlamış ve eserlerindeki sembolizmi kavramıştım. O sembolizm ile şiirlerinde resim yapan şairi görmüştüm... artık yazı değil tüpünden palete dökülmüş boyalar karışıp sanki tuvale sürülüyordu. 


Benim yargım değişmişti ama gene de arkadaşlarıma söylesem  dalga geçerlerdi kesin; zira o dönem toplumcu gerçekçi şiirler revaçtaydı... yani "sanat toplum için"di. İşte Asım Bezirci'nin Ahmet Haşim incelemesi bende yepyeni bir pencere açıp, ufkumu genişletmişti. Böylece onun şiirindeki sembolizmi farkedip, batı sanatında aynı akım içindeki şairlerle birlikte değerlendirebilmiştim. Sadece şairler değil resimdeki sembolist ressamlarla da. Çok sonraları Ahmet Haşim'in Mütareke yıllarında Güzel Sanatlar Akademisi'nde estetik dersleri verdiğini de öğrenecektim.


2 Temmuz 1993 ve son fotoğrafında
Asım Bezirci
Şimdi gelelim kitabın yazarı olan Asım Bezirci'ye... Bu usta eleştirmen incelediği yazarı ya da şairi bir bilim insanı gibi araştırarak bizlere sunardı. O incelemelerde sadece onun yargısı değil, bizim de eleştirel bakışımızın oluşması sağlanırdı, yani önümüzde yeni pencereler açılırdı. Son yıllarda edebiyat dünyamızda en büyük eksikliğimiz belki de "eleştirmen"inin yok olması. Gazetelerin kitap eklerinde dostlar alışverişte görsün hesabı yayınevlerinin infolarından kotarılan kupkuru yazılarla işler hallediliyor. Eğer bu konuda ciddi bir iki yazı varsa, o da sevdiği yazarı poh pohlama ya da yerden yere vurma ama okuyucuya bir pencere (hatta pencereler) açabilen eleştirmen yok artık. Sadece eleştirmen değil, bugün Asım Bezirci de bizden yıllar önce alındı. Onu dumanlar arasında Sivas'taki "Madımak Oteli" katliamında 38 aydınımızla birlikte yaktılar. Ateşe verilen otelin içinde kalıp, dumanlar arasında boğulan sadece onlar değildi... Geleceğimizde yandı. 

Asım Bezirci bir aydındı ve bu nedenle eleştirmenliği bilimsel bakışla giden bir hassasiyetteydi. Onu bir katliamla bizden aldılar ama sadece onu değil artık (tırnak içinde) "Eleştirmen" de yok. 

Asım Bezirci'ye bize kattıkları ve en önemlisi (hatta altını en koyu kalemle çizerek) eleştirmenliğin yeni pencereler açan bir ufuk çizgisi olduğunu gösterdiği için minnettarız. 
En azından ben kendi adıma söylüyorum.

Aptulika
aptulelcioglu@gmail.com



26 Mayıs 2017 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 45





Ah Beyoğlu, Vah Beyoğlu 

Salâh Birsel







Kesmeşeker grubunun gemi kaptanı Cenk Taner, futbolumuzun emek savaşçısı Metin Kurt'u anlattığı şarkısında "İki şişe ucuz şarap/ Bir tarih yazabilir" der. Bunu ilk duyduğumda çok anlamlı bulmuş ve anılara bodozlama dalmıştım. Pahalı şarap deseniz bir anlamı olmuyordu, o geçmişin ucuz şarapları gerçekten yaşadığımızın kanıtlarıydı ve gerçekten tarihimizi onlar yazmıştı. Geçenlerde elime geçen bir kitap bu sözün ne kadar da yerinde bir tespit olduğunu bir kez daha kanıtladı diyebilirim. Kitabın ismi "Ah Beyoğlu, Vah Beyoğlu" ve yazarı ise Salâh Birsel


Kendi adıma Salâh Birsel'i hayatıma bu kadar geç ve tamamen bir tesadüf eseri aldığım için de kendime çok kızdım. Lise yıllarında şairler kitaplığımda yekünü yüksek vaziyette bulunsa da Birsel'den hep uzak durmuştum. Bunun nedeni belki de fotograflarındaki görüntünün ciddi bir adam izlenimi bırakması olabilirdi. Bu yüzden o dönemin şairleri arasında en az bilgimin olduğu da oydu. Onun bu kitabını sahafta çok ucuza bulduğum için aldım. Belki kapağı çok hırpalanmış olduğundan olsa gerek kitaba sadece üç lira vererek aldım. Eve gelip, okumaya başladığımda ise sıkılıp yarıda bırakacağımdan emindim. İlk sayfalarını çevirmeye başladığımda "Baylan, Markiz muhabbeti" gibisinden ağır ağdalı edebiyat anıları gelecek olduğuna emin oluyordum ki iki sayfa geçtikten sonra kaptırıp gittim. 

"Ah Beyoğlu, Vah Beyoğlu" adından da anlaşılacağı gibi Beyoğlu temalı mekanlar ve anılardan oluşuyor. İnsanlar, mekanlar ve edebiyatçılar derken bir edebiyat tarihi ortaya çıkıyor. En azından bunun bir edebiyat tarihi olduğunu bizzat yazarı zikrediyor. Okurken bunun çok abartılı bir yaklaşım olduğunu düşünmedim değil hani. Öncelikle bu kadar keyifle okunan ve içinde mizahı da barındıran bir tarih kitabı olabilir miydi? Yanılgımız da buydu belki de. 

Salâh Birsel bu kitabı 1976 yılında çıkartmış. "Salâh Bey Tarihi" 
ismini verdiği dizinin ikinci bölümü olan bu kitapta edebiyatcıların gittiği pastaneler, meyhanelerin izini sürerek bir tarih külliyatını karşımıza çıkarıyor. Tabi bu tarih çıkarken yanısıra süren mizah yer yer yazarın kendisine de vurabiliyor. Burada yanılgılarımızdan biriyle daha karşılaşıyoruz. Tarih gibi ciddi bir konuda mizah barınabilir mi? Kitabı okuduktan sonra Mizah gibi ciddi bir şeyin tarih gibi matrak bir şeyi pekala anlatabileceğini anlıyorsunuz. 

Salâh Birsel (1919 - 1999) şiirleri hakkında ufak çaplı bir kaç kişiye sorduğumda "şairanelik yapma yerine yergici şiirler yazdığını" öğrenecektim. Bu açığımı onun şiirlerini de okuyarak kapamaya çalışacağım, dedikten sonra kitaba gelelim. Kitap hakkında Enis Batur şu tanımı yapmış ki, burada yer vermeden geçersem bir hayli ayıp olur fikrindeyim. Sözü iyisi mi, Enis Batur'a bırakalım: "1976 yılından bu yana, edebiyatımızın kült kitaplarından biri sayılagelmişse, bunun en somut nedeni bir benzerinin kaleme alınamamış olmasından geliyor. "Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu", yalnızca bir semtin, bir caddenin panoramik tarihi olarak sınırlanamaz: Aynı zamanda bir dönemin çokrenkli tanığıdır. Daha da önemlisi: Türk Edebiyatı'nın en keyifli yazılarından biri." 
Kitapta Osmanlı döneminden başlayıp, Cumhuriyet dönemi 40 kuşağı şairlerine 1950 ve 60'lara kadar Türk Edebiyatının bir çok ismine rastlıyoruz. Bu gezintiği yaparken şimdi Beyoğlu'nun yerinde yeller esen mekanları içinde geziniyoruz. O meyhaneler gözümüzde birbir canlanırken adamın ağlayası geliyor. Size kitapta şu var bu var demeyeceğim. Biraz kendinizi zorlayın ve şu bilgisayar henzelerinde birbirinize ahkam kesip, geyik yapıp tivit denilen kuş ötüşlerini yapmaya biraz ara verin ve bu kitabı bir şekilde edinin ve okuyun. Ancak ben gene size kitaptan bir kaç bölümü burada aktarayım da biraz ilginizi çimdiklemiş olayım. Buyrun bakalım. 

İlk olarak kitaptan bir şair tanımı ile başlayalım, "Kısacası şair, çocuklarını hep aynı renk ve biçimde giydirmek isteyen babadan çok, küçük kardeşlerinin hangi renk ve biçimde giysi içinde daha güzel, daha sevimli olabileceklerini, onların hareketlerinden ve sözlerinden anlayarak onlara istedikleri renk ve biçimde giysiler giydiren bir ağabey, anlayışlı bir ağabey durumunda olmalıdır." Bu satırları okuyup, vay be dememek mümkün mü? Bir tokat gibi adamı kendine getirmiyor mu? Bu satırları okuduktan sonra şimdi daha bir iyi anlıyorum ki, hayatımızdan şiiri çıkarmaları boşuna değilmiş. Şairsiz kalmamız, şiirin zamanını tamamlamış olması değil, bizim düpedüz kimsesiz kalmamız gibi bir şeymiş. 

Kitapta geçen mekanlardan biri de Nisuaz. Anladığımız kadarıyla bir kahvehane ama o yıllarda kadınların da girdiği bir yer. Edebiyatçıların müdavimi olduğu bu yerin nerede olduğunu kitaptan Birsel'in klavuzluğunda görelim, "Nisuaz, Emek sineması (eski Melek sineması) sokağının karşısına gelen Kuloğlu sokağının İstiklal Caddesine döküldüğü köşede, sokaktan çıkarken sağda." İstanbul bu o kadar değişiyor ki anlayabilirsen anla. Şimdi o sinema bile yerinde başka bir şey oldu olacak, ben tarif edeyim desem daha da anlaşılmaz hale gelecek. Bir diğer korkum da geçen hafta gittiğim Beyoğlu'nda neyin nerde olduğunu bulamamışken millete nasıl anlatayım. Ama en azından yeri biraz gözünüzde canlandırabilirsiniz gibime geliyor. Her neyse lafı uzatmayalım ve kitabın bir başka sayfasına dönelim. Tabi önce bir takım açıklamalarla. O dönem Nisuaz'a sadece edebiyatçılar ve sanatseverler gitmiyormuş. Ara sıra buraya "gündüz yosması" denilen ve öğleden sonra iş tutan hayat kadınları da soluklanmak için gelirmiş. Kahvede o sıra Süavi Koçer (1909 ile 1987 arasında yaşamış şarimizin şiirleri "Uzay Yolcuları" adıyla 1965 yılında tek kitapta toplanmıştı. Bu yüzden adamın ismi şimdilerde eksi sözlük tayfası tarafından "Uzay Şairi" diye anılıyor. Milletin onu da bildiğine şükür. Süavi Koçer, Galatasaray Liseli ve Serveti Fünun başta olmak üzere döneminin önemli dergilerinde şiirleri yayınlanmış, gazetecilikte yapmış bir şahsiyettir.) ve Necati Cumalı bulunmaktadır. Bundan sonrasını kitaba ve Salah Birsel'e bırakalım, "Süavi'nin kendisine şiir okuduğu gündüz yosması, bunların en akıllılarından biridir. Yaşamın içinde pişmiş, hadi lafımızı esirgemeyelim, filozoflaşmıştır. Bu yüzden Süavi'nin şiirini büyük ciddiyetle dinler. Süavi okumasını bitirip de: 
- İşte biz ozanlar özgürlük şiirleri yazarız.
deyince , o da Nisuaz tarihinde büyük yer tutan, Necati Cumalı'nın yüreğine de bir koşturma salan şu özdeyişi döktürmüştür:
- Zaten özgürlüğü ozanlarla fahişeler koruyorsa koruyor."
Kitapta Sait Faik, Orhan Veli, Orhan Kemal. Attila İlhan, Aziz Nesin, Yahya Kemal, Bedri Rahmi ve daha niceleri o mekanlarla birlikte karşımıza çıkıyor. Cumhuriyet öncesi ve sonrası rakı ile yanına küçük meze getirilen çay bahçelerinden, meyhanelerine, pastanelerine, operacıların çıktığı bira bahçelerine kadar şimdi hayal bile edemeyeceğiniz büyülü bir tarih. Okuyun derim.
 Şimdi bu keyifi aldıktan sonra Salah Birsel'in diğer kitaplarının peşine düşeceğim. Bu arada Süavi Koçer'in "Uzay Yolcuları" kitabını da arayacağım ama biraz çetin ve pahalı bir arayış olabilir ama ne yapalım arayacağız. 
APTULİKA

24 Şubat 2017 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 42



Siyah Beyaz Kalamış
 Yazar: Mehmet Bedri Muharrem


Son yıllarda çok iyi filmler çevriliyor olabilir ama ben hep eski filmleri seyretmekten zevk alıyorum. İzlemekten artık her sahnesini bilsem bile, yeni görüyormuş gibi heyecanlanıyorum. Hatta bu gitgide çok eskilere, siyah beyaz  filmlere varır oldu. Sadece film mi? Eski bir fotograf  da bende böyle bir etki bırakabiliyor.
Psikolojik bir takıntıya dönen eski , siyah – beyaz film merakı, kaybetteklerimle alakalı gibi. Doğup, büyüdüğüm hatta yaşlandığım İstanbul, artık benim için yok gibi. Oysa çocukluk ve gençlik yıllarımda buradan başka bir yerde yaşamayı düşünmek bile aklıma gelmezdi. Bu şehir bugünkünden ufaktı ama dünyanın yüzölçümünden bin kat daha büyüktü. Şimdi ise ufacık bir köye sığınmış gibiyim. Orhan Veli’nin “İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı” dediği şiiri, yerle yeksan oldu. Artık gözlerimi kapadığım gibi kulaklarımı da tıkayarak İstanbul’u dinlemiyor, hatırlamaya çalışıyorum. Bu yüzden eski filmleri gördüğümde İstanbulu yani kaybettiğimi bulduğuma seviniyorum.
Mehmet Bedri Muharrem’in yazdığı bir kitap elime geçti. Kalamış’ı anlatan bu kitaba isim olarak “Siyah Beyaz Kalamış” denilmesi yukarda yazdığım sebeplerce bana çok güzel ve uyumlu geldi. Kalamış gene de benim kaybolmuş semtlerime göre renkli fotograf halinde de var,  ama orası da yitmeye hazırlanıyor kuşkusuz.
Benim çocukluğumun geçtiği semtlere gözlerimi ve kulaklarımı kapayarak bakıyorum. “Şurada şu vardı, burası galiba şeydi” diye olmayan görüntülerde eski yerleri tahmin etmeye çalışıyorum, Kalamış gene de eski halinde direnebiliyor ama nereye kadar gider bilemeyiz. Her neyse laf uzatıp, kitaptan uzaklaşmayalım.
Kitabın yazarı Mehmet Bedri Muharrem, doğup, büyüdüğü ve hala yaşamaya devam ettiği Kalamış’ı bir güzel anlatmış. Bu anlatıma kimi zaman sararmış fotograflar da eşlik ediyor. O semtte yaşayan insanlarıyla,  yaşanmışlıklarından yola çıkarak Kadıköy'ün Mühürdar, Moda ve devamı olan Kalamış ile Fenerbahçe sahillerinde geçen ilk gençlik günlerinden bugünlere kadar olan bitenleri yansıtılmış. 
İsterseniz kitabın neleri barındırdığını yazarın kendi diliyle sunalım. Buyrun bakalım “Siyah Beyaz Kalamış” kitabının yazarı Mehmet Bedri Muharrem neler söylüyor:

“ Beatles albümlerinin koltuk altında taşınarak arkadaşların evlerinde dinlendiği, çalınan gitarların eşliğinde en güzel müziklerin yapıldığı, defter kâğıtlarının üzerine desenlerin çizildiği, her köşede tütsülerin yakıldığı, güneş ışığındaki prizmadan "Dark Side Of The Moon" görüntüleri eşliğindeki çay bardaklarından yansıyan gökkuşağı renklerinden, batan güneşe alkış tutanlardan, ayakkabılarınızı boyarken Kremlin Sarayı'nda pembe renkli votkaların nasıl yapıldığını anlatacak olan boyacı Aydın'dan, dört adet zeytinle bir büyük rakının nasıl içileceğini öğretecek olan Hulusi Baba'dan, diyalektik materyalist felsefenin en ince ayrıntılarından söz edecek balıkçılarından, denizden ve denizcilerin Orhan Amca'sından, boynuna bağladığı kırmızı fularıyla İtalyan Komünistlerini aratmayacak olan Ömer Hayyam'ından, delisinden, akıllısından, Kalamış Sahil Sineması'ndan, Orhan'dan, Köhne'den söz etmeyen ve çok daha fazlasına olan özlemlerin dile getirilmediği bir Kalamış asla olmayacaktır.”

Mehmet Bedri Muharrem, Kalamış’ı anlattığı kitabını yukardaki sözcüklerle böyle özetlemiş.
Bu tip kitaplar günümüz için fazlasıyla tedavi edici. Şuursuz bir hızla çarpık çurpuk devasallaşma içindeki İstanbul elimizden giderken, şehrin eski anılarının izlerini sunan kitaplar tedavi edici ilaçlara benziyor. Onlar bize eskiyi hatırlatırken, yeniyi uygarca yakalayabilmenin de mümkün olabileceğini gösteriyor (bunu görebilecek gözler olursa tabi.) Yeniye ulaşmak, gelişmek insanca olursa güzeldir. Beton yığınlarında çağdaşlık değil, olsa olsa teknoloji soslu mağara devri olur.

Aptulika

24 Şubat 2017


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...