24 Mayıs 2023 Çarşamba

O Gerçek Kraliçe'ydi: "Queen of Rock 'n' Roll"



Açıkcası dilim varmıyor bu haberi vermeye...

O Rock'n' Roll'un Kraliçesi

Tommy filminde unutamadığım

Acid Queen

yani 

 Tina Turner 

Bugün 24 Mayıs 2023 , 

Çarşamba günü 

83 yaşında öldü.

Gerçekten dilim varmıyor...



 

İlham Gencer Yüzyılı


Türk caz müzisyeni, piyanist İlham Gencer hayatını kaybetti. Bir süredir Bodrum'da bir hastanede tedavi gören ünlü sanatçı 100 yaşındaydı. 




Bundan bir kaç yıl önce Kuruçeşme durağında otobüs bekliyorum. Arkamda iki kişi konuşuyor ve erkek olanın sesini bir yerlerden hatırlıyorum. Çok düzgün bir telaffuz , tertemiz bir eski İstanbul Türkçesi (ama öyle ağdalı Osmanlıca falan değil). Çaktırmadan arkama doğru bir göz attım ve tahminim doğruymuş; bembeyaz nefis bir takım elbise ile İlham Gencer, yanında genç bir hanım benimle birlikte otobüs bekliyorlar. Cazın bu dev piyanisti ile aynı durakta mıyım yoksa lordlar kamarasında mıyım açıkcası anlayamadım.  


Otobüs geldi ve bindik. Öyle önden atlayıp otobüse dalamazdım haliyle onlardan sonra bindim. Tam akbilimi bastıracağım, o sıra oturan kadınlardan biri Gencer'e "buyrun oturun" diye yer vermez mi, işte an sanki otobüste değil de başka bir boyuttaydık. İlhan Gencer, gür ama nazik bir tonla,"Ben Cumhuriyet çocuğuyum! hanımefendiler ayaktayken oturamam." diyecekti. O andan itibaren otobüsün içindeki her yaştan bütün kadınlar büyülenmiş gibiydi. Bu büyü ben Kuruçeşme'den Beşiktaş'a gidene kadar sürdü. 

O gün içimden "Aramızda 20 yaş fark var ama ben ondan daha yaşlı görünüyorum" diye geçirmiştim. Oysa ne 20'si benden kırk yaş büyükmüş İlham Gencer. Geçtiğimiz sene 100. yaşını kutlamış bile. 


Büyüklerimden duymuştum, o Çatı Kulüp'te çaldığı yıllarda genç kızlar onu büyülenmiş olarak dinlermiş. 1960 yıllarda açtığı Çatı Kulüp, o dönemin caz müzik yapılan mekanıydı ve Tülay German'dan bir çok isme kadar orada çıkmıştı. İlham Gencer, 1950'lili yıllarda Türkiye'ye gelen Amerikalı şarkıcı Eartha Kitt'e "Kâtibim" şarkısını öğretti. Kitt 1953 yılında, "Uska Dara-A Turkish Tale" adıyla yaptığı plağı ile dünya çapında yeniden ünlenecekti. 

 Cem Karaca müziğe adım atarken iki ustası olacaktı ve bunlardan biri İlham Gencer'di, biri de Ruhi Su idi. İşin komik yanı iki ustanın da siyasi olarak birbirinin zıddı cephelerde yer almasıydı. İlham Osman Gencer adındaki "Osman"ı mahkeme kararıyla Bozkurt İlham Gencer  olarak değiştirecek kadar koyu bir milliyetçi olan sanatçı, MHP kurucusu Alparslan Türkeş'in uzun süre danışmanlığını yapmıştı. 


Her ne kadar İlham Gencer'in siyasi fikirlerine taban tabana zıt olsam da (hele 1970'lerde) müzikal yanını hep değerli bulmuşumdur. Dinleme imkanım sadece TRT Caz Orkestrası konseriyle, bir iki eski plak ve televizyon kaydıyla kısıtlı kalsa da ülkemizde caz müziğine verdiği öncü katkısıyla unutulmayacak müzisyenlerin başında gelecektir. 

24 Mayıs 2023 günü 100 yaşında hayata veda eden İlham Gencer, caz müziğini ülkemizdeki güçlü piyanistlerinden biri olarak abideleşmiştir.

Aptulika







Liste Başı PLAKLAR - 24 Mayıs 2023

 


Plaklar dedik ama lafın gelişi... Yoksa bu yeni çıkan albümlerle ilgili bir sıralama olacak. 

Bu liste tamamen benim beğenimden oluşuyor ve her hafta yayınlamaya devam edeceğim.

Evet bu haftanın listesi. Şimdilik tür ayrımı yapmadan oluşturdum. 


1. Mirror in the Sky - YES


2. Live in Györ - DJABE & STEVS HACKETT


3. Lost Ghost - KEREM GÖRSEV



4 - Guitarists of İstanbul - Guitarists of İstanbul
5. Tales Of Time - JOE BONAMASSA
6. Dokuz 1 - OZAN MUSLUOĞLU
7. Eventually - JACOP YOUNG
8. Drastic Symphonies -  DEF LEPPARD
9. "72 Seasons" - METALLICA
10. RökFlöte - JETHRO TULL



23 Mayıs 2023 Salı

Kim demiş Aptulika'nın Türkülerle İşi Olmaz diye!


Geçtiğimiz hafta sonu Nuri Sesigüzel'i kaybettik. 1960'lı yılların en şöhretli halk müziği ses sanatçısı alışılageldik türkücülerin aksine baş rol oynadığı filmleri, posterleri, magazin haberleriyle bir dönemin adeta pop starıydı. O yıllarda her evde bir 45'lik plağı mutlak bulunurdu. Sonra bir baktım ki, bu rüzgar bana da değmiş, bir zaman ben de Nuri Sesigüzel çizimi yapmışım. Bunun hakkında bir yazı yazayım dedim, yazı bittiğinde bir baktımki ben Türk Halk Müziği ve türkülere pek de yabancı değilmişim hani... 


Nuri Sesigüzel'in ölüm haberini duyduğumda bir kaç yıl önce bir sahaf arkadaşıma yaptığım bir plak kapağı aklıma geldi. Orijinal çizim olarak yapılıp, satıldığı için elimde neyseki bir fotoğrafı kalmış. Kendi kendime, "Vay be" dedim ve ekledim, "sadece rock değil Türk Halk Müziği'ne de kalem atmışım demekki." 

Türkü ya da Türk Halk Müziği konusunda pek ilgim ve bilgim olmamıştır hani. Çocukluğumda da babam Türk Müziği ile amatörce ilgilendiği için evimizin içi Münir Nurettin, Safiye Ayla, Ayla Büyükataman sesleriyle doluydu. Şimdi ona bilerek Türk Sanat Müziği demedim zira babamın zevkinde 1970'lerde popülerleşen örneklere karşı kırmızı çizgiler mevcuttu. Mesela Zeki Müren'in eski çalışmaları ve besteleri tercih edilirdi.

Türküye gelince belki de sadece Aşık Veysel'i bilirdim. Küçüklüğümde eniştemin arkadaşı olduğu için Şakir Öner Gülhan'ı tanırdım. Teyzemlere misafirliğe geldiklerinde eniştem onu zorlar ve türkü okuturdu. Ha sakın Şakir Öner Gülhan'ı öyle "bize bir türkü patlat" laubaliliğinde biri sanmayın, tam tersine görseniz karşınızda Berlin Filarmoni Orkestrası'nın şefi var sanırdınız. Öyle suratsız biri değildi hatta espriliydi ama işini ciddiyetle yapan biriydi. 

Bir de gene çocukluk günlerimde İstanbul'a üniversite için gelen bir akrabamızın oğlu bizim yan dairede iki arkadaşıyla oturuyorlardı. Ben daha ilkokula yeni başlamıştım ve onlar İTÜ'de 1968'li yıllarda okuyorlardı. Yani efsane yıllar ve abilerdi onlar. Onların bir arkadaşları vardı ara sıra onlara elinde bir bağlamayla gelirdi. İsmi Turan Engin olan bu arkadaşları bağlamasıyla çok güzel türküler okurdu. Aradan onca yıl geçmesine rağmen o sesi ve yorumu unutamamışımdır. Sonraları bu kişinin radyoda da çalışan usta bir müzisyen olduğunu öğrenecektim. Şöyle bir internete baktığımda onun 2006 yılında öldüğünü öğrenecektim. Son yıllarındaki bir iki videosunu buldum ve bunlardan biri de evde bir arkadaşıyla yaptığı kayıtlardı. Yıllar geçmesine rağmen o çocukluğumdaki abi vardı sanki karşımda. 

Sonradan yıllar geçti ve lise yıllarımda asıl türkü ile bağım başladı ama bu da yaşadığım yeni süreçle alakalıydı. O yıllarda politik ortamın içinde sol dünya görüşü hayatıma girince Ruhi Su ve az biraz da Rahmi Saltuk dinler olacaktım. Konserlerine gittiğim Ruhi Su tek başına sazıyla (resital) olarak yorumları hoşuma gidiyordu. Ancak Ruhi Su da opera kökenli bir müzik insanıydı ve yorumları da çok sesli müziği hedefliyordu. Yani türküyle yakınlığım gene de bu şekildeydi. Onun dışındaki protest müzik referanslarım Timur Selçuk  ve tabi Cem Karaca oluyordu. Cem Karaca ve ardından Edip Akbayram sayesinde Aşık Mahzuni ile gıyaben tanışacaktım ki, çağdaş ozan geleneğini yaşatan bu ismi ilerleyen yaşlarımda çok sevecektim. 

Daha sonrası da İzzet Altınmeşe, Bedia Akartürk, Saniye Can, Muzaffer Akgün, Can Etili, Belkıs Akkale ve Seha Okuş gibi isimler aklımda kalan değerli yorumculardır. Hatta sonda bahsettiğim üç sanatçı benim için ayrıcalıklıdır. Her biri 1980'li yıllara kadar olan Türk Halk Müziği sanatçılarıdır. Ondan sonrası da bu konuda bir takibim ve bilgim pek olmadı. Gene çocukluğum ve ilk gençlik dönemimi dolduran saz ustalarından biri olan Özay Gönlüm ile Şemsi Yastıman Anadolu geleneğinin mizahi yanını günümüze taşıyan isimlerden ikisiydi. 

Çocukluk yıllarımda en ünlü isimler de kafama yerleşmiştir. ilkokula bile gitmediğim çocukluk yıllarımda en çok duyduğum, gazete ve dergilerde resimlerini gördüğüm ise Nuri Sesigüzel omuştur. Bizim evde pek dinlenmediği için ismi, müziğinden önce aklıma yerleşmiştir ama komşu evlerde, misafirliklerde pikabı olan evlerde mutlaka bir 45'lik plağı bulunurdu. Sadece türküleriyle değil sinemalarda filmleriyle de ünlüydü. 1963 yılında çektiği ilk filmi Kara Yılan'dan sonra 50'ye yakın filmde başrol oynamıştı. 1966 yılında bir sene içinde 6 filmde başrol oynamıştı. Bu 1970 ve 80'lerde arabeskçilerin oynadığı film furyasının ilk başlangıcı gibiydi.

Nuri Sesigüzel için arabeskçi tanımı tam uymaz o türkü sınırları içinde kalmıştır ama arabesk türkücüler kervanının kapısını ufaktan açacaktı. Nuri Sesigüzel gibi gene Urfalı bir türkücü çıkacak ve Nuri Sesigüzel'in şöhretine yakın plaklarla büyük bir çıkış yapacaktı. 1970'lerin sonunda "Ayağında Kundura" ile çıkış yapan bu isim İbrahim Tatlıses'ti. Onun sesine hayran olundu ama tarihler 1980'leri gösterdiğinde artık arabesk bayrağını türküye dikecekti.

1960'lara damgasını vuran ve türkücülüğün dışına taşan şöhretiyle Nuri Sesigüzel, 1970'lerin ilk yarısına kadar ününü sürdürdü. 80'li yıllara doğru artık türkü değil arabesk vardı. Ancak aradan ne kadar yıl geçerse geçsin bir tavan arasında, bir sahafta ya da anne babanızın evinde bir Nuri Sesigüzel plağı karşınıza çıkabilir. 

O eskilerin siyah beyaz filmlerindeki samimiyet yıllarında...  ün ile düzeyin bir arada olduğu o zamanlarda... artan şöhretinin ardında bir pürüz bırakmayan Nuri Sesigüzel, Işıklar içinde yat.  

Aptulika

 

22 Mayıs 2023 Pazartesi

Barış Manço'nun "Nick The Chopper" plağı ülkemizde de çıktığında


1976 yılında Avrupa çıkan ve tümüyle İngilizce olan Barış Manço albümü, bir yıl sonra ülkemizde de yeni bir kapakla çıkmıştı. O günlerde ilkokula giden iki çocuğun bu plağı dinleme öyküsü...



Geçen yazımda ortaokuldayken her öğle tatilinde plakçıya gidip Deep Purple'ın yeni çıkan "Burn" albümünü aralıklarla dinlemeye çalıştığımı anlatmıştım. Tabi bu uzun aralıklarla oluyordu. Plakçıdaki abi beni çay götür getir işlerinde çırak olarak da kullanıyordu. Ve o zevkine göre ya da müşteriye göre plaklar çalıyordu. İşte ben de o Gönül Akkor, Mina, Dalida, Ferdi Tayfur arasında "Abi, şu albümden bir parça çalsana." deyip aralıklarla Deep Purple'ın "Burn" albümünü dinliyordum. Bu her zamanda mümkün olmuyordu ve "Boşver o çok gürültülü, ben sana Kan ve Gül'ü çalayım." diyordu... o zaman plakçı abinin dükkanın önünden geçen bir kıza yazıldığını anlıyordum. Bu arada o plakçı abi benim "gürültülü" müzik zevkime niye tahammül ediyordu diye yıllar sonra çok düşünmüştüm. Benim o zamanlar Hey dergisinde gördüğüm ve hemen ona sorduğum bu uzun saçlı, "gürültülü" müzik yapan grupları benden öğreniyordu. Yani hem öğle tatili çırağı hem de kobaydım. 


Her neyse bu yazıyı yayınlamamdan sonra sevgili dostum Selçuk Özkan beni arayıp, "Abi benim de senin yazıdaki gibi anım var." deyip, anlattı. Bu arada Selçuk Özkan da kim derseniz... Benim tanıdığım ayaklı rock ansiklopedisidir. Sadece onunla kalsa iyi 1970'li yılların Türk Hafif Müziği bilirkişisidir. Bu konuda çok anım vardır onunla ilgili bir ara fırsat olduğunda yazarım. Şimdi Selçuk'un anısına geçelim.

Bizim Selçuk "Paşalı"dır. Hangi paşa bu derseniz; Kocamustafapaşa. Yani İstanbul'un güzide semtlerinden biri olan Kocamustafapaşa semtinde doğup, büyümüş ve yaşamıştır.  Orada Emin Ali Yaşin İlkokulu'nda okuduğu zamanlarda geçiyor öykü. O tarihlerde yani 1977'de Barış Manço'nun "Nick The Chopper" Long Play'i (yapa eski kısaltmasıyla LP) ülkemizde de çıkmış. Evet bu plak bir yıl önce ilk olarak Avrupa'da yayınlanmıştı ve ardından bizde de çıkmıştı. Bütünüyle İngilizce sözlerle olan bu albüm, Manço'nun yurtdışı kariyer hedeflediği bir çalışmaydı. Kayıtları Belçika'da yapılan bu albümün haberlerini Hey dergisinden her hafta takip ederdik. Bizim Selçuk da o haberleri benden daha küçükken takip etmiş ve albüm bizde de çıkınca mahallesindeki plakçıda almış soluğu. 


Şimdi Kocamustafapaşa'da Kadın süs eşyaları satan bir mağazanın olduğu yerde bulunan plakçıya arkadaşı Tunç Aktekin ile giden Selçuk, plakçıdan bu albümü çalmasını istemiş. Plakçı da bu isteği yerine getirmiş. Ertesi gün öğle tatilinde bizim ikili gene o plakçıda soluğu alıyorlar. Bu bir ay boyunca sürüyor. Bizimkiler her gün  öğlen dükkanın önündeki kaldırıma oturuyor ve plakçı onlar istemeden plağı baştan sona çalıyor. Bir ay boyunca sürüyor ve plakçı bugün çalamam demiyor ve baştan sona albümü çalıyor.   

Bunu duyunca hemen Selçuk'a "Yahu bu harika bir anı, o plakçının ismi neydi, dükkanın fotografı var mı?" gibi akla ziyan, nafile sorular sordum.  O da bana haklı olarak kızdı ve "Abi o zaman cep telefonumu vardı, fotografını nerden bulayım. Belge istiyorsan o plakçının önünde hergün plak dinlemeye gittiğim ilkokul arkadaşımın ismi Tunç Aktekin'di ve o da Serdar Ortaç'la sınıf arkadaşıydı." Muhabbeti orada kestim Serdar Oraç'tan konumuz bir anda Asu Maralman'a oradan da Alman Krautrock gruplarına gidebilirdi. 

Selçuk, tam anlamıyla plak tutkumun alevlendiricisi, rock turtkunu güzel bir dostumdur. Onun çok güzel anıları anektodları vardır. Bu güzel anısı beni 1977'ye ve unutamadığım Barış Manço "Nick The Chopper" yıllarına götürdü.

Aptulika

19 Mayıs 2023 Cuma

Ozan Musluoğlu bu sefer 9'dan vurdu!

 


Son zamanlarda gazı alınmış içecek tadında albümlerden yakınmış ve bu albümleri yapay zeka mı yapıyor diyerek isyan etmiştim. Ancak bu Cuma günü heyecanımı arttıran yeni albümler bir biri ardına gelmeye başladı. Sabah ilk olarak Yes'in yeni albümüyle keyfim yerine gelecekti. Bu zevk akşama tekrar taşınırken, beni bir şey dürttü ve yeni çıkan albümlere şöyle bir bakayım dedim. Tabi bu eylemimde bir iki parçadan sonra tekrar Yes'in albümüne döneceğimden emindin. 


İlk olarak kapağında rakamla 9 yazan bir albümü gelişigüzel dinlemeye başladım. Amanın o da ne! ortalık bir anda harika bir caz atmosferine dönüverdi. Ardından bir parça daha derken, bir anda kendime gelip, albümün kime ait olduğuna bakmayı akıl edecektim.

"Dokuz -1" adındaki bu albüm ülkemiz caz kontrbasının usta ismi Ozan Musluoğlu'na aitmiş. Bu yeni çıkan bir albüm ama kayıtları 2016'da yapılmış ve bugüne kadar bekletilmiş. Daha önceden caz piyanistlerine sonra da vokalistlere saygı albümleri oluşturan Musluoğlu, bu sefer kendi enstrümanının ustalarına saygı duruşu sunuyor. Bu kaydı 7 yıl bekletmesinin sebebi de basçılara şimdi sıra gelecek olmasından belki de, zira bu "Dokuz - 1" ismini taşıdığına göre devamı da geleceğe benzer. Tabi bu kaydın uzun ara beklemesinin bir başka sebebi de yaşanan pandemi dönemi ve ekonomik kriz. 

Albümün kapağındaki dokuz rakamına baktığımızda daire içine yerleştirilen yazıda bu dizinin içindeki basçıların isimlerini görüyoruz. Bunlar büyük ihtimalle Ozan'ı etkileyen basçılar ve aralarında Ron Carter'ın olması da beni ziyadesiyle mutlu etti. Miles Davis'in albümlerinde adını bilmeden bas tınılarını sevdiğim ve yakın zamanlarda da keşfedip solo albümlerini dinleyerek meftun olduğum Ron Carter'ı Ozan'ın külliyatında bulmak harika bir duygu oldu benim için. Şimdilik bu albümde Paul Chambers, Ray Brown, Sam Jones ve Ron Carter'a saygı gösteren 4 yapıt yer alıyor. Ben ilerki çalışmada Charlie Mingus için yapılacak parçayı merakla bekliyorum. 

Bu albümde Ozan Musluoğlu'na trompetçi Jeremy Pelt, piyanist Danny Grissett gibi Amerikalı müzisyenlerin yanısıra  Tenor saksofonda Engin Recepoğulları ve davulda Ferit Odman eşlik ediyor.  

Bu arada sonbahara doğru bu dizinin devamının da geleceğini öğrendim ve merakla bekliyorum. 

Aptulika



"Mirror in the Sky" ya da YES'in yeri başka.



 Yes'in yeni albümünü bu sabah dinlemeye başladım, o da kafamı vererek değil, işe güce takılarak hatta bir yandan haberleri dinleyerek ve şimdi yedinci parça yani double albümün ikinci bölümünün açılışında yer alan "Unknown Place"in Steve Howe gitarının tınısıyla başlamasıyla yazmaya karar verdim. Elbette bu riskli bir davranıştı, daha sonradan dikkatli dinleyince  albüm hakkında kanılarım değişebilirdi. Ama daha sonra yazmayabilirim, unuturum diye hemen yazmaya karar verdim.

Öncelikle diyeceğim şudur: Öyle çok popüler olmayan ama bilenlerin hiç de azımsanmayacak kadar olduğu progresif rock grupları daha iyi albümler yapabiliyor, işte Yes de bunların en başında geliyor. Mesela Pink Floyd için bu çok zor, çünkü çok tanınıyor ve herkesin beklentisi ayrı ayrı olabiliyor. Bu da grup üzerinde bir baskıya dönüşüyor. (Bunu dedim diye Pink Floyd kötü albümler yapıyor dediğim anlaşılmasın.) İkinci bir konu da progresif rock gruplarının anlatımına sosyal konular girince o da ayrı bir yüke dönüveriyor. Oysa Yes şarkı sözü anlatımında hiç de eksik olmayan derinliğini müzikal alt yapısıyla yıllar içinde bütünlükle koruyor. Her bir elemanının müzikal titizliği bütüne eşit olarak yansıyabiliyor. 

Grup daha geçen yıl davulcusu Alan White'ın ölümüyle bir kan kaybı yaşamıştı. Kısa bir sürede gruba katılan Amerikalı davulcu Jay Schellen, şaşırtıcı bir şekilde oturmuş, öyle ki albümü dinlerken onun bateri tınısı sizi alıp götürebiliyor. 

Yes'in aştığı sadece emektar bir davulcuyu kaybetmenin ardında yerini doldurabilecek elemanı bulmak olmadı, grup  pandemi (Covid 19) döneminde de müzikten uzak kalma durumunu da artıya çevirebildiler. Bu durumu onlar fırsata çevirdiler. İlerlemiş yaşlarına rağmen uzaktan kayıt yapma yoluyla ayrı ayrı mekanlarda müzik yapmayı sürdürdüler. İşte "Mirror To The Sky" bunun en iyi örneği olarak karşımızda. 

Yes'in son albümünün bir başka güzelliği de artık çok fazla önem verilmeyen albüm kapağının değerliliğini koruması. Yes plaklarının alameti farikası olan Roger Dean'ın elinden çıkmış bu kapak gene çok güzel. Şimdi aklıma geçen yıl çıkan Heart grubundan Ann Wilson'un solo albümünde kapağı Roger Dean yapmıştı, bizim Cenk Akyol da isyan ederek, "Yetti ama bu Roger Dean" demişti. Aslında biraz haklılık payı da vardı hani, zira Dean o kadar çok rock grubuna albüm kapağı ve logo yapmıştı ki, say say bitmez. Bu nedenle Cenk'e o zaman biraz hak da vermiştim. Ama bu sefer "Mirror To The Sky" kapağını gördüğümde, işte bu Yes'in plak kapağı dedim. Neredeyse bütün Yes albümlerinin kapağına imza atan (Sanırım ilk albüm hariç) Roger Dean grubun en emektar elemanı diyebilirim. Dean'ın başka gruplara yaptığı işler kimi zaman ısmarlama olabilmiştir ama Yes için yaptıkları başka türlüdür ve yapılan müziğin bir parçası gibidir. Bu kapak bir kez daha gösteriyor ki, grup müziği kaydederken sanki Roger Dean da çizimi oluşturmaya başlamış gibi...sözün özü bu kapağı çıkardığınızda albümün müziği de yok olacak gibi.

Bana katılan olur mu, bilemem ama, progresif rock'ta Yes'in yeri başka gibi. Ne dersiniz.

Aptulika


 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...