30 Nisan 2021 Cuma

Caz müzisyeni Ümit Onartan'ı kaybettik.


Ümit, tenor ve alto saksafonda usta bir caz müzisyeniydi. Ama aynı zamanda ressam, kanun sanatçısı, hayvan sever ve iyi bir arkadaştı da.



Caz müzisyeni Ümit Onartan'ı 29 Nisan 2019 tarihinde kaybettik. Sanatçı bir süredir yakalandığı bir hastalık sebebiyle tedavi görüyordu ama ölümü bu hastalıktan değil, tedavi sürecinde yakalandığı Covid - 19'dan oldu. 

Ümit benim Akademi'den arkadaşımdı. Onunla aynı yaşlardaydık ve aynı dönemde İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde (yani şimdiki MSÜ) okumuştuk. Ümit, ilk önce fotoğraf bölümündeydi ama iki yıl sonra resim bölümüne geçecekti. Akademi'in ilk yıllarında o  kanun çalardı ancak daha sonradan saksafon çalmaya başlayacak bu alanda müzikal kariyerini başlatacaktı. 



 Tenor ve alto saksafon sanatçısı Ümit Onartan, icracılığının yanında saksafon restorasyonu ile özel olarak uğraşıyordu ve 2002 yılından sonrası da kişiye özel tasarım el yapımı saksafon ağızlığı üretiyordu. Bu alanda Türkiye'nin tek üreticisi olan Onartan bugüne kadar sayısız isim için sayısız ağızlık üretti.



Bugüne kadar bir çok caz albümünde çalan Ümit Onartan 2001 yılında Tolga Tüzün'ün "Nix" ile Oğuz Büyükberber'in "Velvele" kayıtlarında yer aldı. 2006 yılında oldukça geniş kadroyla kaydedilen "Fenomen" albümünün de sanatçıları arasındaydı. 2013 yılında da caz rock gitaristti Mustafa Dönmez'in "Kısa Öyküler" albümünde çalmıştı. 

Ümit Onartan başarılı bir tenor ve alto saksafoncu. Peki onu kanun çalmaktan, resim yapmaktan çekip saksafon çalmaya yönelten ne oldu? derseniz,  o zaman  Ümit'le yapılan bir röportaja kulak verelim. Bu röportajda Ümit Onartan saksafona 1985 yılında George Michael'ın "Careless Whisper" şarkısını sevmesiyle başladığını söylüyordu.

Ümit, Işıklar içinde uyu.

Aptulika 


28 Nisan 2021 Çarşamba

Ölümünün ikinci yılında Meral Akman'ın kaleminden Jak Kohen



Geçen yılın yaz aylarında biraz bezmiş ve blog yazılarını kesmiştim. İşte o zaman diliminde Meral'in çok önemli bir yazısı da güme gitmişti. Sonradan toparlanıp yeniden yazılar yazmaya başladım ama Meral'in o yazısına bir türlü yer verememiştim. Meral o yazıyı ustası Jak Kohen için yazmıştı. Bugün Jak Kohen'in doğum günü ve  aramızdan ayrılışının da ikinci yıldönümü. 26 Nisan 2019 tarihinde kaybettiğimiz Jak Kohen'i Meral'in yazısıyla anıyoruz. 

Aptulika




Sevgili Jak Usta


Peter Green de sahneyi terk etti! Haberi okuduğumda aklıma ilk gelen, “Gitaresk hem öksüz hem de yetim kaldı” oldu. Her Salı saat 21:00’de Supernatural ile başlar, 22:00’de yine Supernatural ile biter Gitaresk’imiz. Arada Ustamız Jak Kohen seçtiği birbirinden güzel parçalar yer alır. Yıllarca Jak Kohen hazırladı ve sundu Gitaresk’i, sonra bayrağı bizimle, Gonca Açıkalın ve bendeniz Meral Akman ile paylaştı. 

Aptulika uzun süredir “Jak Kohen hakkında iki satır yaz” diyor, her seferinde “tabi tabi yazayım mutlaka” diyordum ama itiraf edeyim bir türlü elim varmıyordu, Jak Baba’nın “ardından” bir şeyler yazmak bana çok zor geliyordu. Fakat Peter Green de aramızdan ayrıldıktan sonra Jak Kohen daha çok aklıma düşer oldu ve bu yazıyı yazmak artık farz oldu. 

Jak Baba ile yüz yüze görüşme sayımız iki elin parmaklarını geçmez, ben Jak Kohen’i ilk önce sesiyle tanıdım. Sonrasında da telefonda “güzel kızım, eline sağlık”, “kız J.J. Cale İngiliz mi, nereden çıkarttın onu”.

Henüz yeni geldiğim ve trafiğinde her seferinde dehşete düştüğüm İstanbul ile kulaklıklarım ve müzik ile savaşmaya çalışıyordum. Zor bir günün sonunda, günün kirini üstümden atmak için yine kulaklıklarıma sarılmış, kendimi trafiğe bırakmıştım. İlk gitar solo duyduğum kanalda kaldım, daha önce hiç duymadığım sesler duyuyordum, oysa o güne kadar bütün rock müziği yalayıp yutmuştum, benim bilmediğim bir gitar solo atmaya kim cüret etmişti acaba?  Dört kulakla çalan şarkının bitip anonsun başlamasını bekliyordum ki, tok sesli bir adam, “işte rock’n roll böyle bir şeydir, (hafif bir iç çekiş) çok kadını dul bırakmıştır” dedi. Sanırım o ana kadar radyoda duyduğum en ilginç cümleydi. O güzel sesli adam, bütün rock müzik dinleyicilerinin hislerine tercüman olmuştu ya da hiç kimseyi takmadan sadece içinden gelenleri söylüyordu. Her koşulda o anda büyülenmişti. Dinlediğim grup, “Wishbone Ash”, o tok sesli adam “Jak Kohen, yani Ben”, program Açık Radyo’da Gitaresk’di. O anonstan sonra, Salı akşamları işten özellikle mesai saatimi uzattım ve İstanbul trafiği sıkışsın diye içimden dua ettim. Küçük bir not defterim ve kalemim vardı, çalan her grubu, her sanatçıyı not ettim. Widespread Panic, Mick Karn, Ana Popovic, The Tangent, Umphrey's McGee, Gov’t Mule, Alvin Lee, Warren Haynes, Bruce Katz Band, Jack Bruce, John Mayall, Jeff Beck, Trey Anastasio, Vanilla Fudge, Frogwings….. Daha sayayım mı? 20‘li yaşlarının sonunda olmasına rağmen “ben rock müziği bitirdim, bilmediğim kalmadı” ergen tripleri atan biri için büyük şok değil mi? Bilmediğim ve öğrendikçe daha çok öğrenmek istediğim ne kadar çok şey vardı. Neyse ki kurumsal hayatta çok az kişinin rock müziğe ayıracak vakti vardı ve eksiklerimi kimse fark etmedi. Ben de yıllarca Jak Kohen’in radyodan paylaştığı arşivini sömürdüm de sömürdüm.

Sonra bir gün sosyal medya icat oldu. Önce ilkokul arkadaşlarımızı bulduk, sonra bizimle aynı zevkleri paylaşan insanların kurduğu gruplara üye olduk, hiç erişemeyiz sandığımız ünlü insanların sosyal hesaplarını takip edip, dün ne giymiş, akşam ne yemiş takip etmeye başladık. Tam bu zamanlarda Jak Kohen’in sosyal medya hesabını keşfettim. Bir ay kadar düşündüm, “acaba bir davet göndersem mi” diye, “rahatsız eder miyim”, “kabul etmezse rezil olur muyum”, “olur mu olmaz mı” derken, cesaretimi toplayıp bir davet gönderdim. Heyecanla sonucu beklerken, hop, cevap geldi, “ne kadar çok ortak noktamız var, aynı şeyleri dinliyoruz, aynı şeyleri okuyoruz. Ben hiç Neil Gaiman okumadım, tavsiye eder misiniz?” 

Buyurun, radyodaki tok sesli adam, çeyrek seviyedeki müzik bilgimi tamamlayan, hiç tanışmasam da akıl hocam bana “Neil Gaiman” soruyor, ne diyeceğim şimdi ben? Şaka yapmıyorum, ne dediğimi ne cevap verdiğimi hiç hatırlamıyorum, ama her ne dediysem Usta’nın içine sinmiş olacak ki, müzik, fantastik edebiyat, diziler derken muhabbet koyulaştı ve bir gün o ışıklı, yanar döner, gözlerime inanamayıp tekrar tekrar okuduğum mesaj geldi, “birlikte bir Meralesk yapmanın zamanı gelmedi mi?” Bilmem, geldi mi? Usta geldi dediyse, gelmişti tabi, ben hazır mıyım? Kendimi bildim bileli kafamda listeler uçuşur, “keşke radyoda şunu çalsam da sonra da bunu çalsam, üstüne bir de bunu çaldık mı, ooohhh, ben bile dinlerim bunu…” ama iş ciddiye binince işler öyle olmuyormuş, 45 dakikan ama 45 yıllık parçaların var kafanda, epey bir kısmı da Jak Baba’dan arşivlenmiş. Sancılı bir parça eksiltme sürecinden sonra bir liste çıktı ortaya ve Jak Kohen’e gitti. Cevap: “6 Kasım’da İstanbul’dayım, şarkılarını da al gel”. 6 Kasım geldi, ben de şarkılarımı aldım gittim. Jak Usta (Justa) ile sadece 1,5 saat geçirdik, fakat o sürede, hayatında, ilkokulda şiir okumak için bile mikrofon karşısına çıkmamış birine kırk yıllık radyocuymuş gibi program yaptırdı, hem de tek kelime etmeden, bakışlarıyla, baş sallamasıyla, yüzüme bakarak ya da teknik masayı işaret ederek. O gün Jak Kohen benim hayatımı bir daha hiç kimsenin yapamayacağı gibi değiştirdi, 90 dakikada, müzik, edebiyat, yaşam, İstanbul, Bodrum, Baba olmak ve çocuk olmak hakkında konuştuk. Harbiye’deki Açık Radyo binasının üst katında, İstanbul damlarına bakıp birer sigara tellendirdik. Sahnedeki personasına hayran olduğunuz biriyle tanışıp, rol yapmadığını gerçekten öyle biri olduğunu anladığınız bir an vardır ya, işte o anı ben 6 Kasım gecesi yaşadım.


Sonra olaylar gelişti. Jak ve sevgili eşi Vivian yazlığımızın olduğu siteye kamp yapmaya geldiler. İçimden sabah altıda gidip yanlarına çöreklenmek, akşam uyuyana kadar hiç ayrılmamak gelirken kendimi tutup, (kendimce) makul saatlerde günü bu iki güzel insanlar geçirdim. King Crimson dinledik, Knidos Afroditi’ni çekiştirdik (Vivian Kohen’in yazdığı “Whispering Stones” isimli kitaptaki öykülerden birinde Knidos Afroditi’nde esinlenen enfes hikâyeyi okuyabilirsiniz). 

Ve sonunda o teklif geldi, “kendi kendine bir program yap artık”. Bir kez daha kafamda listeler uçuşmaya başladı. Gitaresk’e uygun, bol gitarlı, Rare Earth’lü, Ten Years After’lı, Grateful Dead’li, Fleetwood Mac’li bir liste hazırladım, Jak Baba listeye bakıp, “bu sen değilsin” dedi. İşte o zaman bana ilk dersimi verdi. Eğer istediğim gibi bir program yapacak ve Gitaresk’i hak edeceksem, kendim olacaktım. Yıllardır içimde biriktirdiğim, progressive rock listemi açtım Usta’nın beğenisine. “Evet, şimdi oldu” dedi. 


Ve Gitaresk’de 7 yıl neredeyse bitti. Jak Kohen çaldıklarıma hiç müdahale etmedi, her Gitaresk’i özenle dinledi, yanlışlarım olduğunda zarifçe bana doğrusunu anlattı, seçtiğim kimi parçalar için “kız bu iyiymiş, bütün albümleri indirdim, sana da gönderiyorum” dedi, her fırsatta benimle gurur duyduğunu, Gitaresk’in emin ellerde olduğunu söyledi. 


Jak Usta, sadece bir radyocu değil, fotoğrafçı, edebiyatçı, çevirmen, arşivci, Baba (sadece Roksan’ın değil bütün Açık Radyo ailesinin)…. Ama her şeyden önemlisi o bir yol gösterici, ders vermeden, akıl vermeden, günahlarınızı da sevaplarınızı da size gösteren gerçek bir lider. Ondan çok şey öğrendim, müzik paylaşmanın da müzik dinlemek kadar keyifli olduğunu, sen yaptığından memnunsan dinleyicinin de memnun olacağını, dünya üzerinde hem fantastik hem gerçekçi hem yönetici hem koruyucu olunabileceğini Justa’dan öğrendim. Ders verme kaygısı olmadan, ahkam kesmeden, büyüklük taslamadan kendi yöntemler ile doğruları öğretti, söylediğim saçma sapan şeyleri bile ilgiyle dinleyerek, fikrini söyleyerek daha çok düşünmemi, daha başka yerlere bakmayı, baktıklarımdan başka şeyler görmeyi öğretti. Çok sık bir araya gelemesek de tanıştıktan sonra attığım her adımda onun izinde gitmeye gayret ettim.

Benim Jak Kohen ve Gitaresk maceram böyle. Jak Baba’mı ne hasta yatağında görmeye ne de son yolculuğuna uğurlamaya gönlüm el vermedi, kendimi “Jak Baba onu böyle görmemi istemezdi” diye teselli ettim ama işin doğrusu, ben Jak Kohen’in yokluğuna ikna olmadım. Her Gitaresk’i hazırlarken ve sunarken “Jak Baba bunu beğenecek mi” heyecanını yaşamayı tercih ediyorum. Bizi bir yerlerden dinliyorlar mı bilmiyorum ama Sevgili Jak Usta, sevgili Peter Green, Slabo Day çalıp söylerken beni de hatırlayın.

Meral Akman


27 Nisan 2021 Salı

Sisler Dağıldıktan Sonra bir Asım Ekren Yazısı



Usta baterist Asım Ekren'i dün (26 Nisan 2021) kaybettik. 2011 yılında lenf kanserine yakalanan sanatçı 70 yaşında yaşamını yitirdi. Onun müzisyenliğinin önemini hem plak kayıtlarından hem de bir kez konserde dinleme bahtiyarlığına erişmiş biri olarak bilirim. Ancak Asım Ekren'in ardından çıkan yazılarda hayat hikayesi ağırlıklı olarak evlilikleri  üzerineydi. Bu evliliklerden  biri  de Turgut Özal'ın kızı ile olunca ister istemez "Davul ve Jaguar Partisi" konu edilecekti. Tabii onun hayatında en az bahis konusu olan da müziği olacaktı. 

Dün Asım Ekren'in ölüm haberini vereyim ama bunu müzisyenliğine vurgu yaparak yazmalıydım derken, Ünal (Vanii) abiyi aradım. Ondan bir şeyler söylemesini istedim. Hiç olmazsa bir müzik insanının ardından bir müzik insanı kelam etsin ve haberi böyle sunayım dedim. Sağolsun Ünal Abi ertesi gün şu satırları göndermişti:

"Güzel insan, İstanbul Gelişim'in müthiş davulcusu Asım Ekren de sessiz sedasız aramızdan ayrıldı. 1990 senesinde tanıştık kendisi ile. Her daim gülen, sevecen bir kişiliği vardı. Işıklarda uyusun. Tüm sevenlerine, yakınlarına sabır diliyorum. "

Asım Ekren'in ölümünün ardından Ünal Vanii'nin bu sözleriyle haberi noktalayacaktım. Ancak bir süre sonra didiklemeye başladıkça sisler açılacaktı. Ülkemizin önemli caz sitelerinden Cazkolik'te Feridun Ertaşkın'ın 2009'da Asım Ekren'le yaptığı röportajı bulacaktım. İşte ondan sonra da her şey birbiri ardına açılacaktı. Sonrasında eski plaklar ve derken diğer kaynaklarla aşağıdaki yazıyı çıkartacaktım.


 Asım Ekren

 1951 yılında Adapazarı'nda dünyaya gelen Asım Ekren'i ilk önce 1966 yılında Ali Atasagun'un kendi adını taşıyan dörtlüsünde görüyoruz. Bu grubun kadrosunda Uğur Dikmen (org), Oğuz Durukan (bas) ve bateride de 15 yaşındaki Asım Ekren yer alıyor. Ali Atasagun Dörtlüsü o yıl yapılan Altın Mikrofon yarışmasında "Yarim" adlı bestesiyle finalist olacaktı. Daha sonra bu kadroya saksafoncu Çetin Yorulmaz katılacak ve grup, "Ali Atasagun ve Dört Harami" adını alacaktı. Bir süre sonra da Atasagun yurtdışına gidecek ve grup "Haramiler" ismini alacaktı. 

1967 senesinde bağımsız bir grup haline gelen Haramiler, dönemin plak şirketi Sayan adına "Gimme Some Lovin' - I Got You - Friendship , I'm Looking For A Saxophonist" plağını çıkartacaktı. 

1970 yılının Ekim ayında Asım Ekren'i İstanbul Gelişim Orkestrası'nın kuruluşunda görüyoruz. İlk konserini Öztürk Serengil'in işlettiği Lalezar'da veren bu orkestrada Garo Mafyan, Attila Özdemiroğlu, Uğur Başar, Selçuk Başar  gibi müzik ustaları yer almıştı. Asım Ekren, İstanbul Gelişim'in kadrosunda 40 yıl gibi bir süre yeralacaktı. Asım Ekren, "İstanbul Gelişim ile Chicago Transit, Blood Sweat and Tears gibi o dönemin caz rock gruplarının repertuvarları ile içli dışlı bir dönem geçirdik. Bunun yanısıra Sergio Mendes, Antonio Carlos Jobim latin müzik ile tanışmama neden oldu ve bu tarz bundan sonraki müzik tarzımı belirledi. O dönemden beri de en ilgi duyduğum ve çalmaktan da en fazla zevk aldığım tarz latindir." diyerek o günleri özetliyor. 

Usta baterist davulculuğunun ekollerini ise şöyle anlatıyor, "Blood Sweat and Tears ve Chicago dönemlerinde Boby Colomy, Daniel Seraphine hastasıydım ve taklitçisiydim. Sonra Bill Cobham enerjisi ile tanıştım ve ister istemez ben de daha sert ve tuşeli çalmaya başladım zaten. Sonra bir Steve Gadd çıktı ki ortalığa çok farklı bir lezzetle tanıştım ve uzun süre resmen fanatiği oldum... Sonrasında da malum Dave Weckle ve Vinnie Colaiuta’yı dinliyor ve dehşete düşmekten kendimi alamıyorum. Benim için hakikaten insanüstü varlıklar." 

1990'lı yıllarda Kültür Bakanlığı’nın "Devlet Modern Folk Müzik Topluluğunda" pek çok müzisyen ile birlikte müzik çalışmalarıma devam eden Asım Ekren, 2009 yılında Cengiz Özdemir ve bas gitarist Eylem Pelit ile birlikte modernize edilmiş Türk Halk Müziği ezgilerini enstrümantal olarak yorumladığı "Folkestra" isimli bir grup kurdu.

Benim kendi adıma toparlayabildiklerim bunlar. Dilerim bir kum tanesi kadar da olsa bir müzik insanı, baterist olarak Asım Ekren'i anlatma adına not düşmüşümdür. 

Renkli yaşamıyla (politik alanda kızdığımız ama gene de bizi gülümseten) anılarda yaşayacak  olan ama en önemlisi bizim müzik evrenimize dokunan Asım Ekren'i unutmamız ne mümkün. 

Işıklar içinde uyu büyük usta!

- Aptulika -


Kaynaklar:

- Bir Metamorfoz Hikayesi - Münir Tireli - Arkaplan Yayınevi /2005

- cazkolik - Asım Ekren; Müzikte geçen 45 yıl -   https://cazkolik.com/icerik/asim-ekren-muzikle-gecen-45-yil






26 Nisan 2021 Pazartesi

Dandy Island'ın yeni EP'si bu cuma günü çıkıyor.



Dandy Island'ın Yeni EP'si "Nuclear Nature" cuma günü çıkıyor.

  

Burak Aydın(Vokal), Bora Özden (Gitar) ve Ege Erdal(Davul) tarafından 2018 yazında kurulan Dandy Island,  ilk konserlerinden sonra gruba Efe Erdal(Bass Gitar)'ın da katılmasıyla grup şu anki kadrosunu tamamlamış oldu.

Dandy Island 2020 bahar aylarında önce "Monster in the Bushes" daha sonra da "Lovin' House" isimli ilk teklilerini yayınladı. 

30 Nisan'da yayınlanacak Nuclear Nature'ın prodüktörlüğünü Al'york gitaristi Ediz Steel üstlendi, kayıtlar Ankara'daki Midas'ın Kulaklığı studyolarında 7 günde Ediz Steel ve Keihan Khasmakhi tarafından yapıldı.

 

25 Nisan 2021 Pazar

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 173


Rachel Ingalls
 "Bayan Caliban"
Jaguar Kitap
Çeviri: Özge Çağlar Aksoy
  (2020)

Bu roman Jaguar Kitap yayınları bünyesinde yer alan diziden çıkan bir kitap. Jaguar'ın oluşturduğu bu dizi "Prospero Kitaplığı" adını taşıyor ve bu seriden şu ana kadar altı kitap yayınlanmış durumda. Böyle ayrı bir seri halinde neden kitap yayınlanma gereği duyulduğuna dair soruya cevap bulmak için yayınevinin yaptığı açıklamaya bir göz atalım:

"Shakespeare’in Fırtına’sında Prospero, kızıyla birlikte on iki yıl yaşamak zorunda kaldığı adadan ayrılırken sihirli asasını ve kitaplarını gömer. Prospero’nun kayıp kitaplarından mahrum kalan insanlığın kendi rüyalarını (ütopya), kâbuslarını (distopya), hayallerini (fantastik) ve geleceğini (bilimkurgu) yazmaktan başka çaresi kalmamıştır artık."

Yayınevi "Prospero Kitaplığı" adını verdiği seriyi bu şekilde açıklamış. Yani bu dizi içinde ütopya, distopya, fantastik ve bilimkurgu üzerine yazılmış yapıtları bulabileceğiz.

Ben bu dizi içinden ilk olarak Rachel Ingalls'ın "Bayan Caliban" isimli bu romanını okudum. Yukardaki türlerden hangilerine uyuyor derseniz; gerçeküstücü ve fantastik diyebilirim. Peki sevdim mi? derseniz. Cevabın hayır olacak. Ama buna rağmen okurken oldukça sürükleyici ve gerilim düzeyinin hiç düşmediğini söyleyebilirim. Benim beklentilerime cevap veremiyor olmasına gelince, eseri biraz 1970'lerin radyo tiyatrolarına uyarlanabilecek nitelikte buldum. Ama bu dediğim sizi yanıltmasın hatta bu romanı okumuş olanlardan bir çoğunun da bu yazdıkların için bana, "Vay hödük, sen ne anlarsın." diyeceklerine bile eminim. 

"Bayan Caliban" romanının kahramanı tipik bir Amerikan ev kadını. Kahramanımız Dorothy, mutsuz evliliği yaşamın tekdüzeliği içinde bir yaşam sürmektedir. O eyalette bulunan bir enstitü vardır ve burada denek olarak kullanılan Larry isimli devasa bir yaratık kaçar. Hem denizde hem de karada yaşayabilen bu yaratık bir gece Dorothy'nin mutfağında ortaya çıkar. Bundan sonra da her ikisinin hayatları birdenbire yön değiştirir. İlişkileri ilerledikçe ve birbirlerini daha yakından tanıdıkça bu iki farklı dünyanın kesişimi, yepyeni bir özgürleşme alanına dönüşmeye başlar.  Toplumsal cinsiyet rolleri, aşk, cinsellik ve kıskançlık gibi konuları gerçeküstü bir atmosferde işlendiğini görürüz. 

Dilimize ilk kez çevrilmiş Rachel Ingalls'ın "Bayan Caliban" romanının çıktığı "Prospero Kitaplığı" dizisini meraklılarına tavsiye ederim. Ben kendi adıma bu diziden çıkan diğer kitapları da fena halde merak ediyorum. 

Aptulika

24 Nisan 2021 Cumartesi

Wolfgang Van Halen'dan albüm öncesi yeni şarkı: "Feel"

 


6 Ekim 2020 tarihinde kaybettiğimiz usta rock gitaristi Eddie Van Halen'in oğlu Wolfgang Van Halen ilk albümü "Mammoth WVH"ni çıkartmaya hazırlanıyor. 

11 Haziran 2021 tarihinde yayımlanacak albüm öncesinde de albümde yar alan en son parça olan "Feel" dün yayınlandı. 

Babası Eddie Van Halen'a bir saygı duruşu olarak sunulan bu parçayı aşağıdaki videodan dinleyebilirsiniz.




23 Nisan 2021 Cuma

Heart 'ın gitaristi Nancy Wilson solo albümünde Heart gölgesi istemiyor.



 Heart grubunun gitaristi Nancy Wilson ilk solo albümü "You and Me"yi 7 Mayıs 2021'de çıkartacak. Gitarist bu albümün Heart grubunun gölgesinde kalmamasını istiyor...hatta "Heart grubundan Nancy Wilson'un solo albümü" denilmesinden bile tedirgin olduğunu belirtiyor. Bu nedenle albüm çalışmalarına kardeşi Ann Wilson'u bile katmamış. "...Çünkü Ann'in bu albümde vokalleri üstlenmesi, dinleyenlerin aklına ister istemez Heart'ı getirecekti." diyerek, bu durumu açıklıyor.

Nancy Wilson, Condequence'e (1) verdiği röportajda, 

"Bu albümde vokalleri de ben yaptım. Heart'ı hatırlatmaması kızkardeşim Ann'in vokalinden farklı olmasını istiyordum. Ben bir gitarcıyım, öne çıkabilecek bir vokal değilim. Ancak iş ortağım Sue Ennis'in de yardımıyla ses kişiliğimi oturttum. İlham vericiydi ve bir şarkıcı olarak uzun zamandır sahip olmadığım güveni kazandım. Yani albümdeki her şeyi diğer konuk yıldızlarla birlikte söylüyorum. Bir albümde baş şarkıcı olmak, işte bu benim için ilkti." 


Usta gitarist bu solo albümü yapma sebebini de, 

" Bu albümü yaparak, üniversiteye giden kızımla daha yakın ilişki kurabilirim diye düşündüm." 

sözleriyle açıklıyor. 


Nancy Wilson, bu solo albümle Heart çalışmalarının son bulmayacağını ve sonsuza kadar devam edeceklerini de üzerine basa basa vurguluyor. 

  

(1) Consequence röportajı : https://consequence.net/2021/04/beyond-the-boys-club-nancy-wilson-heart/

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...