Jak Kohen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jak Kohen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2023 Çarşamba

UÇAN V GİTAR VE CANIM ANKARA



UÇAN V GİTAR VE CANIM ANKARA



Aslında yazının başlığı daha uzun olmalı, “Uçan V Gitar, Altın Gitar, Pembe Manşet, Deri Yelek ve Canım Ankara”, bu liste Wishbone Ash konserini bence çok güzel özetliyor.

Ankara’dan 15 Nisan’da bir Wishbone Ash geçti, geçti diyorum ama aslında esti, gürledi demek daha doğru. Ankara’nın en sevdiğim yerlerinden biri olan CSO - diğeri Tunalı’da Süleyman Abinin dükkanı Shades’tir - yeni yerinde, mükemmel bir komplekste yeniden hayat bulmuş. Hem içi hem bahçesi görmeye değer. İçinde bir de sevmelere doyamadığımız Wishbone Ash çalıp söyleyince 24 saati biraz geçen Ankara seyahati bir hac yolculuğuna döndü. Orada buluştuğum, karşılaştığım, tanıştığım, sohbet edip, bira içtiğim Ankaralı müzisyenler ve müzikseverler de cabası…

Wishbone Ash’in bende yeri ayrıdır, sevgili Jak Kohen’in mirasıdır bana Gitaresk’ten kalan. Her bölümde bir Wishbone Ash parçası çalarak hepimize tekrar tekrar sevdirdi Wishbone Ash’i o güzel sesiyle. 1969 yılında kurulan gruptan, Steve Upton, Martin Turner, Jonh Wetton, Trevor Bolder, Andy Pyle, Mike Sturgis ve John Crabtree gibi isimler geçti, 2023 yılında eski kadrodan sadece Andy Powell kaldı, Andy Powell’a bas gitarda Bob Skeat, gitarda Mark Abrahams ve davulda Mike Truscott eşlik ediyor. İlk albümü 1970 yılında çıkan grubun son albümü 2020 yılında çıktı ve pandemiler, savaşlar, depremler, seçimler derken 2023 yılında grubu bir kez daha canlı izlemek kısmet oldu.



Daha önce İstanbul’da birbirinden tuhaf mekanlarda, ama yine aynı ruh haliyle dinledik Wishbone Ash’i, çift gitarın öncüsü bu grubu Ankara’da hem de mekan olarak böyle güzel bir yerde görmek ilaç gibi geldi sevenlerine. Salon bir rock konseri için ilginç bir mimariye sahip, çanak şeklindeki sahnenin etrafına yerleştirilmiş oturma yerleri, tüm biletler satıldığı ve salon tıklım tıklım dolu olduğu için sahnedeki sanatçı bir grup seyirciye arkasını dönmek zorunda kalıyor ancak, Wishbone Ash bu konuda seyirciyi hiç üzmedi ve sık sık bize sırtını dönerek arkalarında kalan seyirciyi de ihmal etmediler. 



Konser "Bonafide" ile açıldı ve "We Stand As One" ile son sürat başladı. Andy Powell’ın açılış konuşmasının ardından beklenen oldu, "King Will Come" ve "Warrior" ortalığı yıkıp geçti. Arkasından "Thrown Down the Sword" başladı ve seyirci telefonları çıkarttı, çılgın bir video, fotoğraf çekimi olmasını beklerken telefon ışıkları yandı ve sağa sola sallanmaya başladı. Parça, savaşa veda eden bir savaşçıyı anlatırken bu romantizm biraz fazla oldu belki ama hem grup hem de seyirci halinden memnundu.


Bu parçayla “konserin gidişatı belli oldu artık” derken, Andy Powell tekrar sözü aldı, “bir sürü albüm yaptık ama bazılarını hiç kimse dinlemedi” diye hem serzenişte bulundu hem de çalacak parçanın ipucunu verdi ve "We Stand As One"dan sonra "Coat of Arms" albümünden ikinci parça, albümle aynı adı taşıyan parça başladı, albümü dinlemeyen yokmuş ki salon da tüm gücüyle parçaya eşlik etti. Henüz tadı damağımıza yeni yeni gelen, “şimdi ne çalacak acaba” yürek çarpıntılarıyla bir sonraki parçayı beklediğimiz konser "Ballad of the Beacon" ve "Standing in the Rain" ile devam etti, arkasından………………………………….

Arkasından gelen parçayı yazmak için biraz nefes almam, o ana geri dönmem, kelimelere dökecek gücü toplamam gerekecek. Bir grubun çok sevdiğiniz bir parçası vardır da bir yerlerde grubun da o parçayı çok sevdiğimi okursunuz, duyarsınız, ya da bir konserde dinler hissedersiniz. "Phoneix" çalmaya başladığında ben bunu hissettim, her bir enstrüman parçaya kendi performansı ekledi, her bir sanatçı kendi sanatını konuşturdu, her bir grup elemanı parçayı kendine göre çaldı ve bunu uyum içinde birleştirdiler, her bir enstrüman sadece solo yapmadı aynı zamanda parçanın kendine ait bölümünü seyirciye yaşattı, eğer parçayı sevmeselerdi bu mümkün olur muydu? Bence olmazdı. Konserin son parçası 17 dakika süren, her saniyesi içimize işleyen "Phoneix" oldu. Kısacık bir aradan sonra sevgili Cenk’in çığlığı duyuldu “Blowin’ Freeeeeee” ve Blowin’ Free çalmaya başladı, konserin bittiğini haber vere "Jailbait"i hep birden söyledik. Ve sonra, yine bir nefes almayı, uygun kelimeler bulmayı gerektiren bir an, Andy Powell “bu akşam harika bir akşam oldu, böyle muhteşem bir seyirci beklemiyorduk, size bir sürprizimiz var, hepiniz bunu hak ettiniz, parçayı bu konser için çalışmadık, hata yaparsak lütfen affedin” dedi ve kimsenin beklemediği PERSEPHONE’un ilk notaları duyulmaya başladı, bu andan itibaren herhangi bir hata olsa bile bizim görüp duyacak halimiz yoktu.



Özetle uzun zamandır hasretini çektiğimiz, mükemmel bir konser izledik. Gruptan biraz bahsetmek istiyorum. Bir süredir bu rock müzik yapanlar neler giyiyor diye özel bir merakım var, konserde de gruptan gözümü alamadım, özellikle Mike Truscott’un yakası ve manşetleri pembe gömleğinden. Andy Powell ve Mark Abrahams’ın kontrast yapan çizgili gömlekleri ve Bob Skeat’in deri yeleği…sahnede uyum içinde her şey. Andy Powell’ın enerjisi tarif edilemez, flying V gitarıyla çaldı, söyledi, hopladı zıpladı, bizimle şakalaştı, sahnenin her köşesinde varlığını gösterdi. Konserin kahramanı davulcu Mike Truscott, hiç beklenmedik atakları, bir ara zillerini düşürmesine rağmen hiçbir şey olmamış gibi çalmaya devam etmesi, grupta yeni olmasına rağmen her parçaya hâkim olması şahaneydi. Gitarist Mark Abrahams ise ayrı bir alem, bir ara  bana bakıp gülümseyince biraz yanaklarım kızardı ama aynı gülümsemeyle kulis kapısına da bakınca bu sefer üstüme alındığım için utandım, gitar çalarken sürekli suratını şekilden şekile sokan gitaristlerden Abrahams ve gerçekten üstün yetenekli gitaristlerden biri. Basçı Bob Skeat’in performansı hepimize şapka çıkarttı ve grubu peşinden sürükleyip götürdü.

Çok güzel bir Ankara gününde ve gecesinde rock müzik dinleyicisi olmanın ayrıcalıklarından faydalandık, Wishbone Ash dinledik ve uzun uzun sohbetler ettik, gündemden uzaklaştık ve yenilendik. Evet, buna bir hac yolculuğu diyebiliriz.

Yazı ve fotoğraflar: Meral Akman


28 Nisan 2021 Çarşamba

Ölümünün ikinci yılında Meral Akman'ın kaleminden Jak Kohen



Geçen yılın yaz aylarında biraz bezmiş ve blog yazılarını kesmiştim. İşte o zaman diliminde Meral'in çok önemli bir yazısı da güme gitmişti. Sonradan toparlanıp yeniden yazılar yazmaya başladım ama Meral'in o yazısına bir türlü yer verememiştim. Meral o yazıyı ustası Jak Kohen için yazmıştı. Bugün Jak Kohen'in doğum günü ve  aramızdan ayrılışının da ikinci yıldönümü. 26 Nisan 2019 tarihinde kaybettiğimiz Jak Kohen'i Meral'in yazısıyla anıyoruz. 

Aptulika




Sevgili Jak Usta


Peter Green de sahneyi terk etti! Haberi okuduğumda aklıma ilk gelen, “Gitaresk hem öksüz hem de yetim kaldı” oldu. Her Salı saat 21:00’de Supernatural ile başlar, 22:00’de yine Supernatural ile biter Gitaresk’imiz. Arada Ustamız Jak Kohen seçtiği birbirinden güzel parçalar yer alır. Yıllarca Jak Kohen hazırladı ve sundu Gitaresk’i, sonra bayrağı bizimle, Gonca Açıkalın ve bendeniz Meral Akman ile paylaştı. 

Aptulika uzun süredir “Jak Kohen hakkında iki satır yaz” diyor, her seferinde “tabi tabi yazayım mutlaka” diyordum ama itiraf edeyim bir türlü elim varmıyordu, Jak Baba’nın “ardından” bir şeyler yazmak bana çok zor geliyordu. Fakat Peter Green de aramızdan ayrıldıktan sonra Jak Kohen daha çok aklıma düşer oldu ve bu yazıyı yazmak artık farz oldu. 

Jak Baba ile yüz yüze görüşme sayımız iki elin parmaklarını geçmez, ben Jak Kohen’i ilk önce sesiyle tanıdım. Sonrasında da telefonda “güzel kızım, eline sağlık”, “kız J.J. Cale İngiliz mi, nereden çıkarttın onu”.

Henüz yeni geldiğim ve trafiğinde her seferinde dehşete düştüğüm İstanbul ile kulaklıklarım ve müzik ile savaşmaya çalışıyordum. Zor bir günün sonunda, günün kirini üstümden atmak için yine kulaklıklarıma sarılmış, kendimi trafiğe bırakmıştım. İlk gitar solo duyduğum kanalda kaldım, daha önce hiç duymadığım sesler duyuyordum, oysa o güne kadar bütün rock müziği yalayıp yutmuştum, benim bilmediğim bir gitar solo atmaya kim cüret etmişti acaba?  Dört kulakla çalan şarkının bitip anonsun başlamasını bekliyordum ki, tok sesli bir adam, “işte rock’n roll böyle bir şeydir, (hafif bir iç çekiş) çok kadını dul bırakmıştır” dedi. Sanırım o ana kadar radyoda duyduğum en ilginç cümleydi. O güzel sesli adam, bütün rock müzik dinleyicilerinin hislerine tercüman olmuştu ya da hiç kimseyi takmadan sadece içinden gelenleri söylüyordu. Her koşulda o anda büyülenmişti. Dinlediğim grup, “Wishbone Ash”, o tok sesli adam “Jak Kohen, yani Ben”, program Açık Radyo’da Gitaresk’di. O anonstan sonra, Salı akşamları işten özellikle mesai saatimi uzattım ve İstanbul trafiği sıkışsın diye içimden dua ettim. Küçük bir not defterim ve kalemim vardı, çalan her grubu, her sanatçıyı not ettim. Widespread Panic, Mick Karn, Ana Popovic, The Tangent, Umphrey's McGee, Gov’t Mule, Alvin Lee, Warren Haynes, Bruce Katz Band, Jack Bruce, John Mayall, Jeff Beck, Trey Anastasio, Vanilla Fudge, Frogwings….. Daha sayayım mı? 20‘li yaşlarının sonunda olmasına rağmen “ben rock müziği bitirdim, bilmediğim kalmadı” ergen tripleri atan biri için büyük şok değil mi? Bilmediğim ve öğrendikçe daha çok öğrenmek istediğim ne kadar çok şey vardı. Neyse ki kurumsal hayatta çok az kişinin rock müziğe ayıracak vakti vardı ve eksiklerimi kimse fark etmedi. Ben de yıllarca Jak Kohen’in radyodan paylaştığı arşivini sömürdüm de sömürdüm.

Sonra bir gün sosyal medya icat oldu. Önce ilkokul arkadaşlarımızı bulduk, sonra bizimle aynı zevkleri paylaşan insanların kurduğu gruplara üye olduk, hiç erişemeyiz sandığımız ünlü insanların sosyal hesaplarını takip edip, dün ne giymiş, akşam ne yemiş takip etmeye başladık. Tam bu zamanlarda Jak Kohen’in sosyal medya hesabını keşfettim. Bir ay kadar düşündüm, “acaba bir davet göndersem mi” diye, “rahatsız eder miyim”, “kabul etmezse rezil olur muyum”, “olur mu olmaz mı” derken, cesaretimi toplayıp bir davet gönderdim. Heyecanla sonucu beklerken, hop, cevap geldi, “ne kadar çok ortak noktamız var, aynı şeyleri dinliyoruz, aynı şeyleri okuyoruz. Ben hiç Neil Gaiman okumadım, tavsiye eder misiniz?” 

Buyurun, radyodaki tok sesli adam, çeyrek seviyedeki müzik bilgimi tamamlayan, hiç tanışmasam da akıl hocam bana “Neil Gaiman” soruyor, ne diyeceğim şimdi ben? Şaka yapmıyorum, ne dediğimi ne cevap verdiğimi hiç hatırlamıyorum, ama her ne dediysem Usta’nın içine sinmiş olacak ki, müzik, fantastik edebiyat, diziler derken muhabbet koyulaştı ve bir gün o ışıklı, yanar döner, gözlerime inanamayıp tekrar tekrar okuduğum mesaj geldi, “birlikte bir Meralesk yapmanın zamanı gelmedi mi?” Bilmem, geldi mi? Usta geldi dediyse, gelmişti tabi, ben hazır mıyım? Kendimi bildim bileli kafamda listeler uçuşur, “keşke radyoda şunu çalsam da sonra da bunu çalsam, üstüne bir de bunu çaldık mı, ooohhh, ben bile dinlerim bunu…” ama iş ciddiye binince işler öyle olmuyormuş, 45 dakikan ama 45 yıllık parçaların var kafanda, epey bir kısmı da Jak Baba’dan arşivlenmiş. Sancılı bir parça eksiltme sürecinden sonra bir liste çıktı ortaya ve Jak Kohen’e gitti. Cevap: “6 Kasım’da İstanbul’dayım, şarkılarını da al gel”. 6 Kasım geldi, ben de şarkılarımı aldım gittim. Jak Usta (Justa) ile sadece 1,5 saat geçirdik, fakat o sürede, hayatında, ilkokulda şiir okumak için bile mikrofon karşısına çıkmamış birine kırk yıllık radyocuymuş gibi program yaptırdı, hem de tek kelime etmeden, bakışlarıyla, baş sallamasıyla, yüzüme bakarak ya da teknik masayı işaret ederek. O gün Jak Kohen benim hayatımı bir daha hiç kimsenin yapamayacağı gibi değiştirdi, 90 dakikada, müzik, edebiyat, yaşam, İstanbul, Bodrum, Baba olmak ve çocuk olmak hakkında konuştuk. Harbiye’deki Açık Radyo binasının üst katında, İstanbul damlarına bakıp birer sigara tellendirdik. Sahnedeki personasına hayran olduğunuz biriyle tanışıp, rol yapmadığını gerçekten öyle biri olduğunu anladığınız bir an vardır ya, işte o anı ben 6 Kasım gecesi yaşadım.


Sonra olaylar gelişti. Jak ve sevgili eşi Vivian yazlığımızın olduğu siteye kamp yapmaya geldiler. İçimden sabah altıda gidip yanlarına çöreklenmek, akşam uyuyana kadar hiç ayrılmamak gelirken kendimi tutup, (kendimce) makul saatlerde günü bu iki güzel insanlar geçirdim. King Crimson dinledik, Knidos Afroditi’ni çekiştirdik (Vivian Kohen’in yazdığı “Whispering Stones” isimli kitaptaki öykülerden birinde Knidos Afroditi’nde esinlenen enfes hikâyeyi okuyabilirsiniz). 

Ve sonunda o teklif geldi, “kendi kendine bir program yap artık”. Bir kez daha kafamda listeler uçuşmaya başladı. Gitaresk’e uygun, bol gitarlı, Rare Earth’lü, Ten Years After’lı, Grateful Dead’li, Fleetwood Mac’li bir liste hazırladım, Jak Baba listeye bakıp, “bu sen değilsin” dedi. İşte o zaman bana ilk dersimi verdi. Eğer istediğim gibi bir program yapacak ve Gitaresk’i hak edeceksem, kendim olacaktım. Yıllardır içimde biriktirdiğim, progressive rock listemi açtım Usta’nın beğenisine. “Evet, şimdi oldu” dedi. 


Ve Gitaresk’de 7 yıl neredeyse bitti. Jak Kohen çaldıklarıma hiç müdahale etmedi, her Gitaresk’i özenle dinledi, yanlışlarım olduğunda zarifçe bana doğrusunu anlattı, seçtiğim kimi parçalar için “kız bu iyiymiş, bütün albümleri indirdim, sana da gönderiyorum” dedi, her fırsatta benimle gurur duyduğunu, Gitaresk’in emin ellerde olduğunu söyledi. 


Jak Usta, sadece bir radyocu değil, fotoğrafçı, edebiyatçı, çevirmen, arşivci, Baba (sadece Roksan’ın değil bütün Açık Radyo ailesinin)…. Ama her şeyden önemlisi o bir yol gösterici, ders vermeden, akıl vermeden, günahlarınızı da sevaplarınızı da size gösteren gerçek bir lider. Ondan çok şey öğrendim, müzik paylaşmanın da müzik dinlemek kadar keyifli olduğunu, sen yaptığından memnunsan dinleyicinin de memnun olacağını, dünya üzerinde hem fantastik hem gerçekçi hem yönetici hem koruyucu olunabileceğini Justa’dan öğrendim. Ders verme kaygısı olmadan, ahkam kesmeden, büyüklük taslamadan kendi yöntemler ile doğruları öğretti, söylediğim saçma sapan şeyleri bile ilgiyle dinleyerek, fikrini söyleyerek daha çok düşünmemi, daha başka yerlere bakmayı, baktıklarımdan başka şeyler görmeyi öğretti. Çok sık bir araya gelemesek de tanıştıktan sonra attığım her adımda onun izinde gitmeye gayret ettim.

Benim Jak Kohen ve Gitaresk maceram böyle. Jak Baba’mı ne hasta yatağında görmeye ne de son yolculuğuna uğurlamaya gönlüm el vermedi, kendimi “Jak Baba onu böyle görmemi istemezdi” diye teselli ettim ama işin doğrusu, ben Jak Kohen’in yokluğuna ikna olmadım. Her Gitaresk’i hazırlarken ve sunarken “Jak Baba bunu beğenecek mi” heyecanını yaşamayı tercih ediyorum. Bizi bir yerlerden dinliyorlar mı bilmiyorum ama Sevgili Jak Usta, sevgili Peter Green, Slabo Day çalıp söylerken beni de hatırlayın.

Meral Akman


4 Ağustos 2020 Salı

Gitaresk'te Peter Green, Jak Kohen'in sözleriyle anılacak!

  
Jak Kohen'in Sözleriyle Peter Green

Geçtiğimiz günlerde British Blues'un dev ismi Peter Green'i kaybetmiştik. Fleetwood Mac'in kuruluşunda yer alan ve efsane albümlerinde gitarıyla blues rock başyapıtlarına imza atan Peter Green bu gece Açık Radyo'da yayınlanan Gitaresk programında özel bir yayınla anılacak. 

Meral Akman'ın hazırlayıp, sunduğu Gitaresk'te gene yakın dönemde kaybettiğimiz ve bu programın da mimarı olan Jak Kohen'in sözleriyle Peter Green anlatılacak. Yani bu geceki programda Peter Green ve Jak Kohen anısına muhteşem bir program bizleri bekliyor. Bu arada Gitaresk programının yapımcısı olan Meral Akman'ın Jak Kohen için kaleme aldığı bir yazıyı da bu hafta bluesperisan.blogspot 'ta okuyabileceksiniz.

Meral Akman, 
"Bu gece Gitaresk'de saygı ve özlemle Peter Green'i Jak Baba'nın sözleriyle anacağız." 
diyor. 

Bize de bu gece saat 21.00'de Açık Radyo'da Gitaresk'i 
adresinden dinlemek düşüyor.

Bu özel programı kaçırmayın derim. 


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...