10 Mayıs 2023 Çarşamba

THE MASHINA’dan ESKİ ŞARKI bu cuma günü geliyor!



THE MASHINA grubunu artık biliyorsunuz ve ilk single'ları olan "Thunder, Wind and Rain"in kapak çizimini yapmıştım. Grubun yeni teklisi "Eski Şarkı" da bu Cuma (12 Mayıs 2023) çıkıyor. 

THE MASHINA'nın MIRAGE Stüdyolarında Ayhan Aydın tarafından kaydedilen ikinci teklisi "Eski Şarkı", iki şarkıdan oluşan "A Monk and a Pirate ..." projesinin ilk ayağı. Grubun performans görüntülerinin çekimi ve AI prodüksiyonu ise Slim Rödrigüez tarafından yapıldı.

THE MASHINA’dan ESKİ ŞARKI 

"A Monk and a Pirate ..." Vol.1

12 Mayıs'ta yayında!

Alper Skull; 80'lerde, Dr.Skull'ın ilk zamanlarında başlayıp yarım bıraktığı eski şarkıyı THE MASHINA ile birlikte tamamladı.

Kapak Resmi: Aptulika / Blues Perişan 

Arka Plan: Slim Rödrigüez (AI)

Kapak Tasarımı: Bora Egemen, Kırmızı Tasarım


Cuma günü çıkacak olan bu parçadan kısa bir bölümü aşağıdan izleyebilirsiniz...Tamamını dinlemek için bir gün kaldı. 




5 Mayıs 2023 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 205



Doris Lessing

"Türkü Söylüyor Otlar"

Çeviri : Seçkin Selvi
İş Bankası Kültür Yayınları
  (1. Basım: Şubat 2023

Arka arkaya her hafta neden İş Bankası Yayınları'ndan çıkan kitapları yazıyorsun derseniz, bu bir tesadüf değil. İki hafta önce dilimize yeni çevrilmiş ve daha önce bilmediğim üç kadın yazarın romanı fena halde ilgimi çekecekti. Bunlardan birini geçtiğimiz hafta yazmıştım; Gwendolyn Brooks isimli ABD'li siyahi bir yazarın "Maud Martha" romanıydı. ABD'deki ırk ayrımına 1960'lardan ışık tutarken, farklı bir bakış ve ironik bir yaklaşım sunuyordu. Bu alışılmışım dışında, ezber bozan ama daha etkili bir şekilde eleştirel yaklaşım getiren bir romandı. Bu hafta tanıtacağım ise Rodezya doğumlu İngiliz kökenli beyaz bir kadın yazar olan Doris Lessing. Onun "Türkü Söylüyor Otlar" romanı da sömürgecilik çemberindeki Rodezya ( yani şimdiki Zimbabwe) yaşamında Afrika'daki ırkçılığa karşı uluslararası duyarlılık uyandırıyor. Şimdi okuduğum ve bitmek üzere olan üçüncü roman da Doğu Almanyalı bir yazar olan Brigitte Reimann'ın "Kardeşler"i. Orada da Vakti zamanının sosyalist Almanya'sından bir kadın yazarın romanından dünyaya bakıyoruz. Her üç roman yazarı kadın olmasının ortaklığının yanısıra her biri de 1960'lı yılların çelişkilerini yansıtmış. Sorunların ve coğrafyalarının farklılığının yanısıra her birinin edebiyatçılığı övgüye değer. 

Bu üç yazarın tanıttığım ( ve tanıtacağım) üç romanının bir başka. ortak yanı da neredeyse otobiyografik özellikler taşıması. İngiliz kadın yazar Doris Lessing (1919 - 2023), ailesi tarafından 6 yaşındayken bir İngiliz sömürgesi olan Rodezya'ya götürülmüş. .. öyle ki yazarın mutsuz çocukluğu romanlarının asıl motifi olmuş. Bu romanında da bunu fazlasıyla hissediyoruz. 

Romanın adı, T.S. Eliot'un "Çorak Ülke" şiirinden geliyor. O şiirden bir bölümü Cevat Çapan'ın güzelim çevirisiyle şöyle bir girişiyle analım derim:

"Dağlar arasındaki bu köhne çukurda

Soluk ay ışığında, türkü söylüyor otlar

Çökmüş mezarlar üstünde, kilise çevresinde

O boş kilise, yalnızca rüzgarın barınağı.

Ne cam ne çerçeve, kapısı çarpıp duran,

...."

Lessing'in romanı bir polisiye tadında işlenen bir cinayetle başlar. Uzak bir çiftlikte öldürülen beyaz bir kadın ve bu cinayeti işlediği gerekçesiyle tutuklanan bir Afrikalı köle. Romana bu şekilde başladığınızda aklınıza ister istemez, "asıl katil kim? ve " bu cinayeti köleye yıkıyorlar" gibi düşüncelere kapılıyorsunuz. Roman böyle bir akışta sürerken öldürülen beyaz kadının çocukluğuna gidiyorsunuz. Yoksul ve sefalet ortamında geçen bir çocukluk. Sonrasında bir genç kızın kendince renkli bir dünyasına şahit oluyoruz. Mary ismindeki bu kızın yaşamında ne yerli Afrikalılar var ne de başka bir çelişki. Dünyayı pek umursamayan ama sevgili ilişkilerinden de uzak duran bu kız bir ara bir çiftçi olan Dick ile tanışır. Bunlar kelimenin tam anlamıyla ayrı dünyalardadır. Adam çiftliğinden pek dışarı çıkmayan biridir ama. genç kız şehirlidir. Her nasılsa evlenirler. İşte ondan sonra çiftlikte ağır yaşam koşulları, sıtma vesaire derken Mary'nin hem kendi çocukluğunun travması hem de alışamadığı zor şartlar ağır bir ırkçılığa dönüşür. 

Çiftlik dediysek de aklınıza hemen yeşillikler, kır yaşamı güzellemesi gelmesin hani. Çiftliğin sahibi olan Dick adı bahtsız, şanssız diye lakaplarla anılan bir adamdır. Verimsiz toprak bir de bahtsızlığı sebebiyle oraya buraya borçlu bir adam. Kendisi gibi etrafındaki beyaz sömürgeciler de onun toprağına göz dikmiş sözde dostlardır. İşte bu ortama gelen Mary, şehrin renkli yaşamından yoksun kalmış, çorak bir banliyo ortamındadır. Üstelik bu evlilik öyle büyük bir aşk ilişkisiyle de başlamamıştır. 

İşte böyle bir ortamda kendi çoçukluğunun travmalarına da dönen Mary, hizmetlilere yani siyahi Afrikalılara kötü ve ırkçı davranışlara girer. Siyahi hizmetçiler bir bir işleri bırakır gider. En sonunda yeni bir siyahi hizmetçi olan Moses gelir. Yer yer nefret sürer ama bir bağ da vardır, bu efendi uşak ilişkisinde. 

Sömürgecililik çevresinde gelişen ırkçılık ve buna karşı bir duyarlılık oluşturmayı amaçlayan bu romanda ırkçılığın gerisindeki nedenleri kısır bir yaşam ve sevgisiz evlilik üzerinden işlerken; o ırkçılığı körükleyen beyaz İngilizlerin de aslında Britanya adasının ezilmişleri olduğunu hafiften bizlere sunuyor. 


Aptulika


4 Mayıs 2023 Perşembe

"Guitarists of Istanbul"



 Sabih Cangil, 1980'lerde bir döneme sessiz ama derinden damga vuran RA grubunun gitaristi. Hayatımın en büyük övüncü onunla son 20 yıldır sıkı bir dost olmamdır. Bugün rock adına ne yapılıyorsa Sabih ve Ra grubunun yarım asır önce kurduğu temellerden şekillenmiştir.  Bu arada haksızlık yapmış olmayayım sadece RA değil, o dönemde daha nice grup ve isim vardır, burda hepsini tek tek saymak isterdim ama unuttuklarım olabilir endişesiyle tek tek yazamıyorum. O yüzden RA dediğimde İstanbul ve Ankara'da nice öncü grubu andığımı anlayın. 

Sabih Cangil son yirmi yıldır hafızalaramızı canlandırdı ve o öncü isimleri ve grupları tekrar hatırlattı. Bununla kalmadı solo çalışmaları ve grubuyla yeni işler üretti. Bu kadarı bile bir ömre yeterdi ama 60 yaşında kurduğu prodüksiyon şirketiyle yeni ve eski gruplara geniş kapılar açtı. Yetmedi... bi de buna proje üzerine proje ekledi. Yahu adam durmuyor şimdi de İstanbul'da damgasını vurmuş dokuz gitaristi bir araya getirip yeni bir projeye daha adım atıyor. 

Yahu bunca şeyi yapan adam, İngiltere'de olsa Kraliçe (Şimdi ise tabiki Kral) ona şövalyelik ünvanı verir, o da yetişmez sör ünvanı bile verirlerdi. Oysa bizim diyarlarda ise Sabih cebinden, emeğinden ortaya koyarak bunları yapıyor. Kim umursuyor derseniz... yapacak bir şey yok biz öldükten sonra bir kırk yıl geçmesi gerekiyor... o zaman plak seviciler bu yapıtların peşinde koşacak. İnanın bana bizi zaten bu duygu tatmin ediyor. Deli miyiz neyiz, galiba öyleyiz, zira akıl alacak şey değil bunlar. 

Sabih'in son projesi  "Guitarists of Istanbul"  9 usta gitaristi bir araya getirdi. Mart ayının sonunda  ilk teklisi “Orient & Occident”   tüm dijital platformlarda yerini aldı. Çok güzel de bir videoklip çekildi. 28 Nisan 2023'te de 9 gitarist ve 9 parçadan oluşan albümle buluştuk.  "Guitarists of Istanbul" öyle hemen oluşmadı, tamı tamına 14 aylık bir emeğin ürünü.   İleri tarihlerde ise plak olarak piyasaya çıkması da planlanıyor ve bu konuda çalışmalarda başladı.  

Arif Deniz Toker, Can Güney, Gür Akad, Hakan Şavklı, Melih Güzel, Paşa Çelik, Sabih Cangil, Tanju Eren ve Taylan Dedeoğlu... yani İstanbul'un ve Türk Rock tarihinin 9 usta gitaristi ile buluşma zamanıdır derim. 

APTULİKA 




3 Mayıs 2023 Çarşamba

Nesli tükenen bir Karga Salih



 Karga ile tilkinin fablını bilirsiniz, sesinin iyi olduğunu söyleyen kurnaz tilkiye inanan karga ağzındaki peynirden olur. Herkes karganın sesinden şikayetçidir ama ben güzel bulurum. Bir kere bülbül, kanarya gibi durmaksızın ötmez. Karganın ötüşünde aralıklar, esler ve alçalıp yükselmeler vardır ve tek başına solo meraklısı değildir, hayat orkestrasının içinde çalma sırası geldiğinde vuran zil sesi gibidir. Martı sesi kadar sevimsizdir ama ağlak ve panik havası yaratan çığırışları yoktur. 

İstanbul'umun ve Boğaziçi'nin güzide kuşlarından biridir. Ayrıca aynı familyadan gelen kuzgunun isminden gelen bir mahalledede son 20 yıldır oturuyorum. Bu arada kargalar komünal bir yaşama sürerler ve uzun ömürlülerdir. 

Bizim Karga ise neredeyse 30 yıl önce İstanbul'u terkedip Fethiye'ye göç etti. Ama gene komünal ve hayata karşı duruşunu korudu. Kargalar uzun yaşar dediler ama bizimki o kadar yaşayamadı ve bu haftanın başında öldü. Kim mi? yahu bizim Karga Salih. Sabah öğrendiğime göre bir iki senedir akciğer kanseriymiş ve çevresine "Yahu şu 15 Mayıs'a kadar yaşayayım da öyle gideyim." diyormuş. 

Benim için rock adına en güzel yıllar 1992'ye kadardı. O zamanlar Salih'le hep karşılaşırdık. Uzun burun benzerliğimizden çok karıştırılırdık da ama bu yanılgıyı farkedenler "A pardon seni Karga Salih sandık ama sen karga değilmişsin." derlerdi. Çok güzel zamanlardı o yıllar ve samimiyet vardı. Rock sadece rock değildi, bir derinlik ve yaşama bakış demekti. Karga Salih işte böyle simalarından biriydi. Hippi görüntüsü sadece şekilde değil, hayata karşı duruşun anarşist bir soluğuydu. 1992'ye kadar her şey harikaydı dedim biraz önce... hele 1994'ten sonra benim için eski güzellikler kalmamıştı. ama ben burada kaldım. Oysa bizim Karga Salih aldı başını Fethiye Foça derken çekip gitti. 

Kargalar için bir de "Besle kargayı oysun gözünü" derler. Bu duyduğum en salakça hatta embesil bir laftır. Kargalar sana biat etmez ve muhtaç olmaz, zaten evcil de değildir. Üstelik bizim Karga Salih bir de anarşistti. 

Bugün Karga Salih'in facebook sayfasına bir bakayım dedim. Orada onun ardından yazılan güzel bir anektodu sizlerle paylaşmak isterim. Bu yazıyı yazan Nebil Sayın'dan izin alamadan (artık kusuruma bakmasın) sizlerle paylaşmak isterim: "Beyoğlu'nda haytalığın dibine vurduğum alçak uçuş günlerimde beni yolda çevirip, 'Nebilcim çok iyi görünüyorsun ateş gibisin ama çok sakat tiplerle takılıyorsun lütfen toparla biraz senin için kaygılanıyorum kardeşim' dediğinde, 'Lan Salih bile böyle diyorsa sosyal çevreme hakikatten dikkat etmeliyim galiba' diye düşünmüştüm. Karga Salih'i de uğurlamışız. Ankara'dan İstanbul'a Fethiye'den Olimpos'a yerli yabancı tüm kopukların başı sağ olsun. "

Karga Salih'in ardından yazılan bu yazıda o eski yıllar aklıma geldi.  Aslında bu anektod bile o günlerin ne harika yıllar olduğunu gösteriyor. Görüntü hırpani ve kopuktu ama birbirine sahip çıkan sıcak insanlardık. Sonra bir başka yıllar geldi ortada ne müzik kaldı ne de o yaşama bakış... bir de baktık ki Salih çekip gitmiş Fethiye Olimpos'a konmuş. Kim demiş karga enayidir diye... tam tersine biz aptaldık o çürümeyi görmüştü ve çekip gitmişti. Gene gelecek güzellikleri gördü ve "15 Mayıs'a kadar yaşasam." demiş. 

Nesli tükenen insanlar bir bir gidiyor ama Karga Salih anılarıyla daha çok uzun yıllar yaşayacak. 

APTULİKA  




29 Nisan 2023 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 204

Gwendolyn Brooks

"Maud Martha"

Çeviri : Didar Zeynep Batumlu
İş Bankası Kültür Yayınları
  (1. Basım: Şubat 2023

 Yeni tanıştığım ABD'li siyahi kadın yazar Gwendolyn Brooks, aslında bir şair, "Maud Martha" da yazdığı tek roman. Okuduktan sonra yana yakıla başka romanlarını da okumak istiyorsunuz ama her şey bu tek kitapla bitiyor... eğer şiirleri dilimize çevrilirse bu boşluğu doldurabiliriz. Kansas doğumlu Brooks 1950 yılında Pulitzer ödülünü kazanan ilk siyahi (Afro Amerikan) şair olmuş. 1953 yılında da bu tek romanı olan "Maud Martha"yı çıkartmış. 

"Maud Martha" bana Sevgi Soysal'ın "Tante Rosa"sını hatırlattı. Her iki romanda da yazarların yaşamıyla izler var; birinde ABD'li bir siyah, diğerinde de sarışın bir kadın. Yani her ikisinde de toplumun genelinde öteki kalmak. İkinci romanında Sevgi Soysal bunu çok güzel bir akıcılıkta sunmuştu. Açıkcası Gwendolyn Brooks da bir hayatı öyle güzel bir akıcılıkta anlatıyor ki, su içer gibi okuyorsunuz. Burada yazarın şair olması da dilin şiirsel bir akıcılıkta sunulmasına neden olmuş. 

Siyah bir kadının 1920'lerden 1940'lara kadar süren olgunlaşma süreci  aktarılırken ırk, sınıf ve toplumsal cinsiyet meseleleri de  işlenmiş. Bu yapılırken "beyazlar bizi şöyle eziyor." türünden bir yaklaşım yerine mizahı ve ironiyi kullanmış. Irk ayrımcılığı, yoksulluk, savaş (1) ve bir de buna eklenen evliliğinin yarattığı hayal kırıklığına rağmen Maud Martha mutsuz bir kadın değildir. Yaşadıklarına rağmen hayattan mutlu anlar çıkarmayı başaran bir kadındır.

Bu arada Maud Martha siyahi bir kadındır ama ırk ayrımında sadece beyazlarla değil, daha açık tenli siyahların önyargılarıyla da mücadele etmek zorundadır. Siyahların arasındaki bu ten rengi hiyerarşisi de Brooks'un romanında çok güzel verilmekte. 

Aptulika


(1) Maud Martha romanındaki savaş yılları: İkinci Dünya Savaşı yılları. Romanda bir bölümde gıda kısıtlılığından bahsedilir ve ekmeğin karneyle satıldığı vurgulanır. Yahu biz o savaşın neredeyse göbeğinde yer aldık, iki arada bir derede savaşa girmedik ama yoklukları yaşadık. Ama be kardeşim okyanus ötesindeki ABD'de bile o savaş yıllarında ekmek karnesi olmuş. Aradan nerdeyse yarım asırdan fazlaca zaman geçti bizim sağ politikacıların İnönü'ye çamur atmak için ekmek karnesi dillerinden düşmüyor... Hatta şu an bile. 



28 Nisan 2023 Cuma

Albümleri Artık Yapay Zeka mı Yapıyor? - 4 Pollice Verso

Jean Leon Gerome - Pollice Verso- Tuval üzerine yağlıboya 1872

 

Eski Roma'da büyük arenalarda savaş esirleri ve kölelerden oluşturulan gladyatörler, Romalı insanları eğlendirmek için dövüştürülürdü. Halkın büyük tezahüratla izlediği bu dövüşlerde kimi zaman gladyatörler vahşi hayvanlarla da kapıştırılırlardı. Bu eğlence biçimi daha sonra bizim çocukken mahalle arasında arsalarda oynadığımız futbol maçlarından dev stadyumlara taşındı. Bu stadyumlar 1980'lerden sonra Avrupa'da konser mekanı haline de gelecekti. O yıllarda stadyum dolduran gruplar bir elin parmağı kadardı sanırım ilkler arasında Rolling Stones'u sayabiliriz. 1990'lardan sonra bizde de yabancı gruplar İnönü Stadyumu'na gelip ilkleri oluşturdular. 

O İstanbul Harbiye Açık Hava Tiyatrosu ya da AKM'deki hatta Spor Sergi Sarayı konserlerinde başlamadan önce yapılan "Konser başladığında fotoğraf çekmeyiniz" anonsuna artık gerek kalmıyordu. Bu anons neden yapılır derseniz, şu nedenleydi: konser esnasında patlayan flaşların ışığı ve sesiyle sahnedeki grup ya da müzisyen rahatsız olmasın diye. O yıllarda Spor Sergi Sarayı'nda (şimdiki Lütfü Kırdar'ın basket sahası hali) Keith Jarrett konseri olmuştu. Konser öncesi gazetelerde adamın çok huysuz olduğunu ve Atina konserinde seyirci ses yaptı diye konseri yarım bıraktığı yazılmıştı. O konsere giden dinleyici çıt çıkarmamak için yoğun bir çaba gösteriyordu. O eskilerde meşrubat satan çocuklar olurdu. Bunlar ellerinde tuttukları meşrubat kasasındaki cam şişelere açacakla vurup satış yaparlardı. İşte onlardan biri dolanırken izleyiciler çocuğun üzerine atlayıp elini kolunu tutup etkisiz hale getirmişlerdi. Şimdi bu sahneleri akla getirmek imkansız ; şimdi konserlerde cep telefonu ile konuşabiliyorsunuz bile. 

Konserler stadyumlara taşınınca ne fotoğraf makinesi ne de telefon hiç bir şey konseri bozmuyordu artık. Ama o Açık Hava Tiyatrosu konserindeki gibi sahneyi yakından görmüyordunuz. O yüzden de dev ekranlarla bakabilirdiniz. Bu durum konser dinleyicisi yerini konser izleyicisine bırakıyordu. Gene Roma'dan miras amfi tiyatro bize yetişmemiş yerini dövüşlerin yapıldığı arena almıştı. 3000 kişilik mütevazi dinleyicinin yerini 35 bin kişilik devasa izleyici almıştı. Çok şey değişmişti artık. En önemlisi de orada sadece dev gruplar yer alırdı ve küçüklere yer yoktu. Hoş o dönemler 5000 kişilik salonlarda da konserleri izliyorduk ama asıl kazanç büyüklerdeydi. 

Olsun gene o 5000 kişi kapasiteli salonlarda ve Açık Hava Tiyatrosu'nda da konserler oluyordu. Eh hani oralarda da Jethro Tull, Deep Purple, Wishbone Ash  hatta Iron Maiden'i bile izlemiştik. Ancak o 1980 sonunda paralarını biriktirip Açık Hava Tiyatrosu'nda konser organize edebilen genç gruplara pek yer yoktu artık. Artık arsada maç yapan gençler için rock barlar irili ufaklı halı saha vazifesi görecekti... o da asıl jönlerden kalan vakitlerde. 

O yıllardan bu yana çok zaman geçip gitti ve şimdilerdeki konserlere değil müzik dinleme alışkanlığımıza bakmak istedim. Eskiden müzik dinleyicisinin türlere göre müzik dinleme, takip etme alışkanlıkları vardı. Şimdi ise her cuma günü spotify falan gibi platformlardan yeni çıkan albümleri takip ediyoruz. İster rock, ister caz, isterse başka tür herkes aynı şekilde takip etmek zorunda. Bu bir eşitlik ama fark edilmeyen bir tek tipleşmeyi de getiriyor. En yüksekte olan, popüler olanın hakimiyetinde bir eşitlik. Stadyumu dolduramayacak olan sırasını beklesin. Bu karmaşa içinde kolay ulaşabildiğimiz müzik kısa sürede uçup gidiyor.

Bu toz duman içinde bir şeyin eksikliğini de hissetmeye başladım. Neredeyse 6 aydır yeni çıkan caz albümü bulamaz oldum. Bulduklarım "mış" gibi yapıyordu. Her şey tek tipleşirken bütün renkler de grileşiyor gibi. Kimse bana kızmasın ama Kerem Görsev'in " Lost Ghost" albümü ender iç açıcı yeni çalışmalardan biri olarak üç haftadır kulağımda. Artık yeni bir şey aramaktan umudumu kesmiş vazgeçecekken bugün karşıma Macar caz-rock grubu Djabe ile Genesis'in gitaristi Steve Hackett'in "Live in Györ" albümü çıktı. Sabahtan beri dinliyorum ve etkisi de daha henüz geçmedi. Caz ile rock'ın güzel buluştuğu bu albümde yer yer progresif tatlar bulmak da keyif verdi hani. 



Büyük arenada Vestal bakireleri mağlup gladyatör için elleriyle baş parmaklarını aşağıya indiriyor ve pollice verso işaretini yaparak öldür diyorlardı. İmparator da baş parmağını aşağı doğru indirince kalabalıklar ortalığı çınlatıverecekti. Burada ne doğaçlamaya ne tınıya ne de ruhlu bir soloya ihtiyaç var... zira ortalık toz duman, arena gaza geldi bir kere. 

APTULİKA



Albümleri Artık Yapay Zeka mı Yapıyor? - 3 Progresif rock'ın single'ı olur mu?




Progresif rock'ın single'ı olur mu?


 "Ama onların ilaçları hastalığı iyileştirmiyor:  

yalnızca uzatıyor.  

Hatta, ilaçları hastalığın bir parçası." 

OSCAR WILDE 

 

Yazı dizimin başlığına bakıp, hemen bazı aklı evveller atlayıp benim teknoloji düşmanı olduğumu söyleyecekler. Bu yargı ile benim yapay zekaya karşı olduğumu söyleyecekler ama avuçlarını yalarlar. Ben bu çağı görmekten çok mutluyum ve teknolojideki her gelişme beni sevindiriyor.  

Ben teknolojik gelişmelere ve yapay zekaya karşı durmuyorum, onların bir sirk gösterisi gibi kullanılmasını sevmiyorum... yani derdim "halk düşmanı" pop kültürü ve popülizm ile.  Hani bu yöntemle günümüzden bir manzarayı Van Gogh tarzında resmeden bir yapay zeka ile bir işim olmaz. Bu bana göre bir pornografi, hadi daha iyi bir haliyle hokkabazlık. Ama bir Van Gogh resmini restore etmeye yarayan bir yapay zekayı ayakta alkışlarım. 

Evet şimdi konumuza geri dönelim ve şöyle bir soru soralım: 

Günümüzde progresif rock olur mu?

Buna eşlik eden bir soru daha ekleyelim:

Progresif rock'ın single'ı olur mu?

Geçen gün bir Emerson Lake and Palmer parçasını you tube'dan dinlerken parçanın arasında reklam giriverecekti.  Parça elbetteki uzun olunca yapacak bir şey yok araya reklam girmesi doğaldı. Şimdi albümler spotify aracılığıyla çıkıyor. Tabi albüm bir anda değil her hafta bir single ile devam ederek bir ya da iki ay sonra çıkıyor. Diyelim Jethro Tull, "Thick As A Brick" albümünü bugün yapsaydı tek single çıkartabilecekti. Olaya bir de şöyle bakalım, elbette bugün de single yapmadan albümü bodoslama olarak çıkartabilirsiniz; diyelim Jethro Tull da albümü öyle yayınladı ama bu albümün tanıtım turnesine çıktığını düşünün ve o konserlerde 50 dakikaya yaklaşan bu parçayı konserde dinleyecek kimse bulunur muydu? Bir albümü kaplayacak tek parça elbetteki uç bir örnek ama soruyu şöyle geliştirelim... Diyelim Deep Purple, "Child in Time" parçasını bugün yaptı ve 10 dakika süren parçayı Japonya konserinde doğaçlamalarla 15 dakikaya çıkardı. Ne mi olur? Orada konseri izleyen Japonlar, "Osaka Osaka olalı böyle zulüm görmedi." derlerdi. 

1970'li yıllarda rock gruplarının albümde bulunan parçalarının bir de radyo edit versiyonları olurdu. Diyelim parçanın süresi 6 dakika, bu parçanın radyoda çalınması için aradaki bir kaç gitar solosu falan kırpılır süre radyoya uygun olarak 4 dakikaya indirilirdi. Şimdilerde bu süre bile uzun. Günümüzde artık zaman yok, her şey bir koşuşturmaca içinde. 

Jethro Tull yılların art rock, progresif rock grubu. Geçtiğimiz hafta çıkan son albümü "RökFlöte"ü dinledim ve dikkatimi çeken ilk şey parçaların süresiydi. Neredeyse eskilerin pop gruplarının single plakları gibi 3 dakikayı geçmeyen parçalar hakimdi. Çok sevdiğim bir grup olmasına rağmen geçen yıl çıkan önceki albümden aklımda hiç bir iz kalmadığını bile farkettim. Son iki albüme baktığımda açıkcası bir grup havasını da sezemedim. Oysa eskiden progresif gruplarını dinlerken her bir elemana ayrı ayrı kulak kesilirdiniz; şimdi ise bir kolonya gibi uçup gidiyor. Yazının başlığına "Albümleri Yapay Zeka mı Yapıyor" dedim ama keşke yapay zeka yapsa bile diyorum artık. 

Müzikte notalar gibi esler de müziğe dahildir. Moore'un heykellerinde boşluklar da heykele dahildir. Oysa şimdi her şey sıkıştırılıyor. Sistem her şeyde olduğu gibi müziği de didikliyor ve tektipleştiriyor. Bunu dedim diye "eskiler daha güzeldi" türünden bir hey gidi günler hey teraneli bir iç geçirmesi yaptığım sanılmasın. Yeni her zaman ilerdedir ama ilerici olmak kaidesiyle. Yoksa bu sistemin daha fazla kar edebilmek için yaptığı bir numaradır : Daha çok tüket daha çok kazanalım. 

APTULİKA

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...