30 Aralık 2022 Cuma

Ayşe Gencer'in Ardından.




 
Çok küçük yaşlarda bir plakta duyduğum sesle büyülenecek ve bu yıllarca sürecek bir tutkuya dönüşecekti. Bu 1973 yılında Sanremo'da yapılan, İtalyanların şarkı yarışmasında üçüncü gelen Milva'nın şarkısı "Da troppo tempo"nun Türkçe sözler yazılarak yorumlanmış haliydi. Ben o yıllarda ilkokula gidiyor olsam da bu hassas bilgiyi biliyordum... çünkü Sanremo yarışması o dönemde TRT'den naklen yayınlanırdı ve bizde cümbür cemaat ülkece izlerdik. O yarışmada kazanan parça bir hafta sonra ülkemizde Türkçe sözler yazılarak bir şarkıcımıza okutulur ve 45'lik plak olarak çıkartılırdı. İşte 1973 yılındaki üçüncü gelen parça da "Tek Başına" ismiyle Ayten Alpman tarafından seslendirilecekti. 

O günden sonra aklımda ne Milva kalacaktı ne de parçası ama o Türkçe yorumundaki "Uzun zamandır hasret kaldım yüzüne..." diye başlayan şarkıdaki ses beni etkisi altına alacaktı. Hala bugün bile Ayten Alpman'ın o yorumunu duyunca işi gücü bırakırım. 

O günlerde ne caz ne de rock ayrımındayım, zaten ülkemizde hepsi Hafif Batı Müziği diye adlandırılırdı. Sonra biraz daha büyüdüm ve Ayten Alpman'ın caz müziğinden geldiğini öğrendim. 

Zuhal Focan'ın editörlüğünü yaptığı Jazz dergisinde 2000'li yılların başında Ayten Alpman ile yapılan bir röportajda okumuştum; Ayten Alpman ilk plağını caz olarak yapıyor ve klüplerde de bu tarz söylüyor. 1963 yılında da caz alanında kendini geliştirmek için İsveç'e gidiyor ve burada üç yıl boyunca Kuzey cazının oluşum sürecinde dünyaca ünlü müzisyenlerle çalışıyor. Sonra bu birikimlerini ülkesinde sunmak için dönüyor. O günün plak yapımcıları ona, "Sen o öğrendiklerini kendine sakla, biz şimdi yabancı parçalara Türkçe söz yazıyoruz ve iyi gidiyor." demişler. Yani caz yapma düşüncesi hayal olup gidiyor. Jazz dergisinde yapılan o röportajda Alpman, "Caz yapılan bir mekana girdiğimde evime girdim sanırım." diyerek bu sevgisini belirtecekti. Ayten Alpman'ı hep caz yapacak diye bekledim. Ölümünden kısa bir süre önce bu tipte bir albümü neyse ki çıktı. 

Ayten Alpman'ın "Tek Başına" plağını ilk duyduğum on yaşımdan sonra o plak elimden hiç düşmeyecekti. Tabi onun diğer plaklarını da dinleyecektim. Artık büyümüştüm ve rock, caz gibi türler hayatıma girecekti. Gene o günün tek kanallı TRT televizyonunda Erol Pekcan'ın caz programlarını kaçırmayacaktım. Bunu 80'lerin başında radyoların FM kanalına geçmesi ile TRT 3 radyosundaki klasik, caz ve rock yayınlarıyla beslenecektik. İşte o sıralarda İzzet Öz'ün televizyon programında duyduğum bir ses ile yeni bir büyülenmeye girecektim. Hangi parçaydı  o programda seslendirilen parçayı hatırlamıyorum ama o şarkıcını adı aklıma çıkmayacak biçimde kazınmıştı. Ayşe Gencer ismiyle böyle tanıştım ve onun Ayten Alpman'ın kızı olduğunu öğrenecektim.  Açıkcası o gün Ayten Alpman'ın caz hayalinin gerçekleşeceğine dair umutlarım artmıştı. O günlerin tarihi ya 1977 ya da 78 gibi bir şeydi ama caz ve rock benim hayalimdeki gibi gidemedi buralarda, hiç bir şey olmadı demiyorum ama hep kapının dışında kaldı. Son yıllarda caz yapılan mekanlar ve bu alanda albümler çıkıyor neyse ki. İşte bu ümitle Ayşe Gencer'i bir konserde dinlerim dedim ama ancak TRT Caz Orkestrası'nın radyoda yayınlanan bir konseri dışında hiç birini izleyemedim. Albüm kaydı olarak da Ozan Musluoğlu'nun albümündeki tek parçalık vokaliyle hafızama kazınacaktı. 

2023'e girmemize bir gün kala Ayşe Gencer'i kaybedecektik. 

Böyle bir ses gelir mi? Tabiki gelmez. 

Aptulika


Don't Explain

Vokal: Ayşe Gencer

Trompet: İmer Demirer



How do you keep the music playing

TRT Caz Orkestası ile 

2002




İstanbul

Ozan Musluoğlu ile






29 Aralık 2022 Perşembe

Renaissance plağı ile bayram çocuğu haline dönmek...



 Bu sabah kendime bir yılbaşı hediyesi almaya karar verdim. Haklısınız, insan kendine değil, eşine dostuna arkadaşlarına hediye alır. Ancak kendinizden başka kişiye aldığınız armağan o kişiyi mutlu etmeye bilir, yani zor iştir. Oysa ben kendimi tanıyorum ve beni mutlu edecek şeyin plak olduğunu biliyorum. Karşıma da Renaissance plağı çıkınca, yapacak bir şey yoktu hani. 

Bu arada sabahtan beri bayram arifesinde alınmış bayramlık ayakkabılarını yaştığının altına koyup öyle uyuyan çocuk gibiyim.



1970'li yılların güzide progresif rock grubu Renaissance'ın double (ikili) konser plağı "Live at Carnegie Hall"ı sabah sabah karşımda görmemle gün değişecekti. Albümün A ve B yüzünü neredeyse plakçıda dinledim desem yalan olmaz. Grubun 1975 Haziran'ında New York'ta bulunan Carnegie Hall salonunda verdiği konserin kayıtlarından oluşan bu albümün toplam süresi 103 dakika olduğu düşünülürse plakçıda albümü hiç yoksa bir saat boyunca dinlemişim. Bu arada plağı aldığın yerin hem plakçı hem de kafe olmasının yanısıra Kuzguncuk'ta devamlı uğrak yerim Off The Record olmasının da payı var hani. Açıkcası her gün oraya uğrayıp, aziz dostum Yaşar ile hem laflar hem de plak dinleriz. 



İngiliz progresif harikası bu grubunun bu konser albümünü Off The Record'un güzel ses sisteminde dinlerken kendimi o 70'li yıllardaki o konserin içinde hissedecektim.  Eve gelince bir kez daha dinlemeye koyuldum. Şu anda saat gece 22:53'ü gösterirken ben hala dinlemeye devam ediyorum. 


İlk plakta A yüzünde "Prologue", "Ocean Gypsy", "Can You Understand?"  yer alırken; B yüzünde de "Carpet of the Sun", "Running Hard" , "Mother Russia"  parçaları bulunuyor. Diğer plakta ise C yüzünde 28:50 dakikalık süresiyle "Song of Scheherazade" ve D yüzünde de 23:50 dakikalık süresiyle gene tek


parça olarak "Ashes Are Burning" yorumu yer alıyor. 

Yazıyı burada noktalamam gerekiyor, çünkü albümü dinlemeye ve gözlerimi kapayıp 1975 yılının Carnegie Hall'üne gideceğim. 

Aptulika













24 Aralık 2022 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 202

Haldun Taner
 "Yaşasın Demokrasi"
Yapı Kredi Yayınları
  (3. Basım Mart 2022)

Haldun Taner'in tiyatro oyunlarından sonra şimdi de öykü kitaplarına başladım. Öyküleriyle yeni yüzleşmiş olsam da, tiyatro oyunları mı? öyküleri mi? Yani hangi taraf ağır basar sorusunu aklıma getirdim. Açıkcası bu iki kefe de öyle dengeli ki, biri birinden ne bir milim aşağıda ne de yukarda. Ancak iyi öykücü olduğu için bu kadar güzel oyunlar yazmış diyebiliriz ama bunun tam tersini de söylemek mümkün. 

"Yaşasın Demokrasi" kapağının güzelliğinden ilk albenisini gösteriyor. Buradaki öyküler 76 yıl önceki ilk demokrasi deneyimimiz yani çok partili döneme geçiş sürecinde yazılmış. Bu  çalışmanın bir diğer özelliği de, Taner'in ilk öykü kitabı olması. 

10 öykünün bulunduğu bu kitap, o dönemin insanlarının hayatlarından bir dönemin politik ve sosyal durumuna ışık tutuyor. Bir emekçinin hayatına girdiği "Yağlı Kapı", sınıfsal bakışıyla dikkat çekiyor. "Dairede Islahat" ile devlet dairesindeki bürokratik işleyişin içinde politikanın rolü mizahi bir bakışla sunuluyor. 

"Heykeli dikilecek adamsın" sözü bizim memleket her ne kadar heykelle sorunluysa da biraz gururumuzu okşar. Ya insan kendi heykelini dikmeye kendi karar verirse ne olur? Haldun Taner'in "Heykel" öyküsünde bunu görüyoruz. Okurken hicivsel anlatımıyla güldüğüm bu öyküde ülkemizin kasabalı yeni zengininin sosyolojik durumu da sergileniyor. "Beatris Mavyan" da ise İstanbul'da yaşayan gayri müslim vatandaşlarımıza ve 1940'larda yaşanan varlık vergisi sürgünlerine gidiyoruz. 

Kitaba adını veren öykü "Yaşasın Demokrasi" ise çok partili hayata geçişteki çıkar hesaplarını karşımıza getiriyor. O dönemden bu döneme pek değişen bir şey olmadığını öyküyü okurken anlayacaksınız. 

"Geçmiş Zaman Olur ki...", ilk gençlik aşkının unutulmazlığı üzerine ama sonucundaki durumuyla şaşırtıcı ve bir o kadar da mizahi. İstanbul'un eski zamanlarında Maltepe şehirden uzak bir banliyo ve "Sebati Bey'in İstanbul Seferi"nde orada yaşayan eski zaman insanının gözünden modernleşen şehir anlatılıyor.

"Harikliya" öyküsünde 2 Rum vatandaşımızın aşkı işlenirken gelen Amerikan Missouri zırhlısıyla aşklarının nasıl bir karmaşaya döndüğüne şahit oluyoruz. 

Her öykü o dönemin sosyal, kültürel, politik hatta sınıfsal açılarıyla işleniyor ama bu "Toplumcu Gerçekçilik'te olduğu gibi ya da kuru bir anlatımla göze sokarcasına değil. Öyleki her okuduğunuz öyküde insana dokunarak yaşamı hissediyorsunuz. Bugün bir başka dönemdeyiz ama her öyküde yakınlık kurmanın ötesinde yaşamaya başlıyoruz. Haldun Taner öyküleri sadece bize değil 50 yıl sonra yaşayacak insanlara da dokunabilecek güçte. 

 Aptulika


Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 201

Haldun Taner
 "Günün Adamı / Dışardakiler"
Yapı Kredi Yayınları
  (2. Basım Mart 2021)

Şu ana kadar Haldun Taner'in 9 oyunu ile birlikte bir de öykü kitabını okudum. Şu anda baskısı olan iki oyunu daha var, onları da ısmarladım. Bana ne oldu derseniz; her şey iki ay önce elime bir Haldun Taner kitabı almamla başladı. Ondan sonra kendimi bir kaptırdım gitti. Hatta şu sıralar okuduklarımı tekrar okuyacağım diye korkuyorum. 9 oyununu okudum ama keşke daha yazsaymış demekten kendimi alamıyorum. Bu arada Haldun Taner'in bazı kitaplarının şu anda baskısının tükendiğini de üzülerek öğrendim, bu kriz döneminde yayınevleri kitap basmaya korkarken bazı kitapları tarihe karışabilir. 

Geçen yazıda da dediğim gibi, tiyatro oyununu metin halinde okumak yorucudur. Kimi zaman kafanızda dekoru tasarlayamazsınız, kimi zamanda tipleri takip etmekte zorlanırsınız. Oysa Haldun Taner'in oyun metnini okurken sanki tiyatroyu izliyormuş gibi oluyorsunuz. 

Kitapta iki oyun yer alıyor. Bunlardan ilki olan "Günün Adamı", Haldun Taner'in yazdığı ilk tiyatro oyunu. 1952 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu için sahneye konulmak için hazırlanmış, provaları yapılmış ama sahnelenememiş. Temsil o dönem "zararlı" bulunarak yasaklanmış. O dönem dememe  bakmayın zira bu dönem olsa repertuara bile alınmaz. On yıl boyunca sahnelenemeyen bu oyun ancak 1961 yılında Ulvi Uraz Tiyatrosu'nda ilk kez sahnelenebilmiş. 

"Günün Adamı" oyunu çok partili hayata geçiş serüvenimizin başladığı yıllarda geçiyor. 1946 seçimleriyle demokrasiye geçiyoruz ve bugün de aynen süren 'seçim kazanmak uğruna her çeşit namussuzluğun yapılabildiği, bireysel çıkarların toplumsal çıkarların önüne geçtiği,...'gibi konuları işliyor. Demokrasinin doğru dürüst benimsenemediği o yılların komik durumu anlatılırken gülemiyoruz... çünkü aradan onca yıl geçmesine rağmen her şeyin aynen sürdüğünü hatta daha da akla getiremeyeceğimiz şeylerin de olabileceğini düşünüp komediyi duyumsamamızın yerini adeta bir trajedi alıyor. Aradan 70 yıl geçmiş ama oyun metninin tek kelimesi, noktasıyla değiştirilmeden şu an sahneye koysan, herkes bugün için yazılmış bir oyun sanır. 

Bu arada "Günün Adamı" bugünü de anlatıyor dedim diye aklınıza hemen iktidar gelmesin. İster iktidar olsun, ister muhalefet bunun hiç bir önemi yok, oyunda verilen demokrasiye geçişte geçerlilik kazanan yanlış değerleri yansıtıyor. Yani demokrasiyi bir değer olarak doğru dürüst benimsemeden yozlaştırılmış bir yönetim biçimi haline getirmek. İşte üniversitede başarılı bir profesörken basına verdiği bir demeçle günün adamı haline gelen bu kişiyi kendi saflarına çekmek için iki parti yarışa girer. İki arada bir derede kalan profesör partinin teklifini kabul eder, işte ondan sonra bir anafora doğru sürüklenir. 

Kitaptaki ikinci oyun, "Dışardakiler" ise Haldun Taner'in yazdığı ikinci oyunuymuş, demekki bir başka açıdan da bakarsak, ilk oynanan oyunu diyebiliriz. İlk kez 1957 yılında Ankara Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenen oyunda 1950'lerde topluma egemen olan hür teşebbüs ( şimdilerde serbest piyasa oldu) anlayışının getirdiği kültürel yozlaşma harika bir şekilde sunuluyor. 

Aptulika


21 Aralık 2022 Çarşamba

Seksenlerin İmaj Ötesi Sahicisi: Cyndi Lauper



1990 yılında Doğu ve Batı Almanya birleşecek ve Berlin Duvarı yıkılacaktı. Bu olayın ardından Pink Floyd'un The Wall albümü Roger Waters'ın öncülüğünde bol konuklu bir şekilde Berlin'de bir konser ve gösteriyle sunulacaktı. O dönem TRT'den de bu konser canlı olarak yayınlanmıştı. 

O yıllarda yabancı grupları ülkemizde konserde görme hasretimiz yoğundu. Hoş konser için gelen gruplar oluyordu ama yılda bir konser oluyordu. Bu sebeple konserin canlı yayınlanacak olması her türden rock dinleyicini ekran başına mıhlamıştı. 

Gorbaçov, perestroika (yeniden yapılanma) ve glasnost (açıklık) derken yeni bir dönem başlamıştı ama etrafı bir anda sosyalizm kötülemesi ve kapitalizm güzellemesi saracaktı. Bu sebeple Berlin'de verilecek The Wall konserine  sosyalist bir dönemin sona ermesi sebebiyle biraz mesafeli olsam da televizyon başına oturup, izlemeye koyulacaktım. Roger Waters'a da bu olaya hemen atladı diye biraz kızıyordum... 

'Yahu be adam her b.ka maydonoz olmak zorunda mısın!' 

diyecektim. 

Öyle ya Berlin Duvarı yıkılmasının gündemin en başına oturmasını fırsat bilerek, isminde "Duvar" var diye albümü buraya yamıyordu. Ancak konserden önce Roger Waters'la yapılan bir röportaj yayınlanacaktı. Orada Waters, 

"Benim albümde hedeflediğim Berlin Duvarı değildi, olsa olsa finans merkezi Wall Street olur" 

demesi içime bir anda su serpecekti.   

Bu konserle Waters, günümüze dek sürecek olan görkemli sahne gösterilerine adım atacaktı. Devasa dekorların yanısıra konsere katılan konuklar da bir hayli görkemliydi.  Scorpions,  Sinéad O'Connor,  Joni Mitchell, Bryan Adams, Kızıl Ordu Korosu, Van Morrison gibi isimler konuk olarak albümdeki parçaları seslendiriyorlardı. O gün o konseri izledim ama heyecan duyamadım, hatta Scorpions'a o konserden sonra ilgim azalacak, hatta son bulacaktı. Bu arada o sıralarda yaptıkları "Winds Of Change"in temcit pilavı haline gelmesi gına getirtecekti.

O konserde konuk olan isimlerden biri de, 1980'lerin ikonlarının başında gelen Cyndi Lauper'dı ve o konserde beni en fazla heyecanlandıran kişi oydu. "Another Brick in the Wall (Part 2)" parçası başladığında sahneye bir fırladı ki, o anda konsere bir heyecan ve  tat gelecekti. O konserden aklımda kalan ve bugüne kadar da silinmeyen performans Cyndi Lauper'ın ki olacaktı. 

1980'lerin ikon isimleri boldur ve imajın öne çıktığı  bir dönemdir. İşte o zamanların pop starları arasında benim için ayrıcalıklı tek isim Cyndi Lauper olmuştur. Müziğine yakınlık duymam dışında rengarenk saçları, punk ile 1950'lerin rock'n roll gençliğini birleştiren görüntüsü beni cezbetmişti. Ama o 1980'lerdeki görüntüsünde çılgın ama hanım hanımcık kız tavrını da taşıyordu. Ancak Berlin'de yapılan "The Wall konserinde sahnede AC/DC'den Angus'u hatırlatan görüntüsü ve yerinde durmaz punk asiliği ile rock yıldızı olarak karşımdaydı. O konserdeki performansını hatırladığımda bugün hala heyecanlanırım. Hatta ileri gidip, (hatta haddimi aşma sınırlarını zorlama cüretine rağmen) bana göre en güzel "Another Brick in the Wall (Part 2)" yorumu olduğunu bile söyleyebilirim.

O konserden sonra Lauper'ı rock içerikli çalışmalar yapacak sanırken, olmadı. Belki de müzik sanayinin efendileri ona biçilen imajın bozulmasına izin vermeyeceklerdi. Duvar sahnede yıkılıyordu ama efendilerin ördüğü duvar kolay yıkılmıyordu. 

O konserden sonra Cyndi Lauper'la rast gelemedim. Sonra bir ara, 2003 yılında caz yaptığı "At Last" albümüyle tekrar buluşacaktım. 13 caz standartının yer aldığı bu albüm harikaydı ve dinlemeden duramaz olmuştum. Artık o eski görüntüsüyle değildi ama caz vokali olma özelliğini çok güzel taşıyordu. Pop sahnesinde nasıl bir ruh katıyorsa aynısını rock'ta da başaran Lauper, caz tarzında da kendi gibi olarak farkını ortaya koyuyordu.   

Aradan 7 yıl geçecekti ve 2010 yılında onu blues coverlarını seslendirdiği "Memphis Blues" albümüyle görecektim. Etkisi gene aynıydı... yani ruhu olan bir çalışmaydı. Bu albüme BB King de konuk olmuştu ve "Early in the Morning'i birlikte seslendirmişlerdi. Eğer bulabilirseniz dinleyin derim.

2016'da çıkardığı "Detour" albümünü de bu yazıyı hazırlarken gördüm. Burada da country coverlarını seslendirmiş. Yazıyı bitirdikten sonra dinleyeceğim, zira bu merakı ve keyfi kaçıramam. Belki bir rock albümü gelmedi (gelmeyebilir de) ama o 1980'lerin en anlamlı ismi Cyndi Lauper tutkum hiç bitmeyecek.  

Aptulika

 


   




20 Aralık 2022 Salı

Sarper Özsan



Liseye gittiğim yıllarda Timur Selçuk'un Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu'nda verdiği bir konserde ilk kez duymuştum, "Günlerin bugün getirdiği baskı , zulum ve kandır..." diye başlayan 1 Mayıs Marşı'nı. Piyano ve vokal olarak seslendirilen bu marşı öyle sevmiştim ki, o sevgi hiç bir zaman azalmayacaktı. Sonrasında daha görkemli ve büyük orkestrasyonları yapıldı ama benim için hep Timur Selçuk'un piyanoyla seslendirdiği yorumu ayrıcalıklı kalacaktı. 

Sonraları Cem Karaca bu marşı seslendirdi, çok görkemliydi. 45'lik  (şimdilerde ona single ya da tekli diyorlar) olarak çıkan bu plağı da sevmiştim ama arka yüzünde yer alan "Durduramayacaklar Halkın Coşkun Akan Seli" parçasını daha çok sevecektim. Bu parça Berthold Brecht'in şiirinden bestelenmişti ve bir epik tiyatro tutkunu olarak bunu daha çok sevmiştim. Bu parçayı da "1 Mayıs"ı yapan kişi bestelemişti. Bu kişi Sarper Özsan'dı ve Cem Karaca'nın bu iki yorumunun olduğu plaktaki orkestrasyonu ve düzenlemeleri de o yapmıştı. Böyle olsa da Cem Karaca'dan bu plak beni pek mutlu etmemişti, itiraf etmem gerekirse bana çok militanca gelmişti. (1) 

"1 Mayıs" üzerine yapılmış bu marş üzerinden bunca zaman geçse de önemini yitirmediği gibi her geçen gün kuşaktan kuşağa etkisi büyüyor. 1 Mayıs için yapılmış, belki de dünyada başka bir örneği olmayan bu güzel besteyi yapan Sarper Özsan'ı dün (19 Aralık 2022), 78 yaşındayken kaybettik. 

Sarper Özsan ismini hep 1 Mayıs marşı ile biliriz ama o çok sesli müziğe gönül vermiş bir akademisyendi. Özsan, müziğe Kemal Eroğlu’dan aldığı mandolin dersleriyle başlamış, lise öğrenimi sırasında pop ve rock müziğiyle ilgilenmiştir. 1969’da Ankara Devlet Konservatuvarı'nın kompozisyon bölümününden mezun olan sanatçı, buradaki öğrenim hayatı boyunca Necil Kazım Akses ile armoni, kontrpuan, füg, orkestrasyon ve kompozisyon, İlhan Usmanbaş’la müzik formları ve müzik tarihi, Metin Öğüt’le solfej, Adnan Saygun’la modal müzik, Selçuk Gündemir, Tulga Cetiz ve Gülay Uğurata ile piyano çalışmış, ayrıca Kemal İlerici’den iki yıl Türk Müziği makamları, dil örgüsü, ölçüleri, biçimleri ve armonileme dizgesi dersleri almıştır. Ayrıca 1967’de TRT’in düzenlediği halk müziği derleme çalışmalarında Burdur yöresinde derlemeler yapmıştır. 1970’te TRT'de çalışmaya başlayan Sarper Özsan, sosyalist görüşlerinden dolayı  1971’de tutuklanacak ve 20 ay boyunca hapis yatacaktı.  Daha sonra İstanbul Devlet Konservatuvarı’nda öğretim üyeliği yapacaktı. (2)

Sarper Özsan ile 2009 yılında tanışmıştım. Onun müziğe bakışındaki titizliği ve müzikologluğu ilk dikkatimi çeken şey olacaktı. O sıralarda onun 8 bölümlük  müzik tarihi sunumlarına katılmıştım. İnsanlığın ilk çağlarından günümüze kadar gelen serüvenini müzik örnekleriyle anlattığı o etkinlikleri takip etmek çok ufuk açısıydı. 2 ay boyunca her hafta sonu sabahtan kalkıp, hiç aksatmadan o sunumları izlemeye ve dinlemeye koşuyordum. (3)

  Sarper hocam, bize kattıkların için binlerce teşekkür. 

Aptulika


(1) Böyle yazdım ama Cem Karaca'nın o plağının çıktığı yıl hemen alıp, defalarca dinlemiştim. Ama daha sonra "Safinaz" albümü çıkınca, beklentilerim daha farklı olacaktı. Ama ne gam, ondan sonra da 12 Eylül geldi ve Cem Karaca vatandaşlıktan çıkartıldı. İşte benim bu beklentilerim de yerle yeksan oldu. 

(2) Vikipedia

(3) O sunumları kaçırmadan takip edenlerden biri de Akın (Eldes)'ti. 


17 Aralık 2022 Cumartesi

"Nasıl yani !...Savoy Brown gibi mi? "

 



Def Leppard grubunun fırtına gibi estiği yıllarda yapılan bir söyleşide, grubun tanınmadığı dönemlerden bir anıyı okumuştum. 1979 yılında kendi halinde takılan grubu keşfeden Peter Mensch, onlarla ilgileneceğini söyler. Böylece grubun menejerliğini üstlenen Mensch, ilk iş olarak AC/DC konserinin öncesinde alt grup olarak çalmalarını sağlar. Bu konuda grubu motive etmek için ve onlarda ışık gördüğünü belirtmek için, "İlerde Def Leppard olarak büyük bir grup olacağınıza inanıyorum." diyecekti. Bunu duyan ve o zamanlar 15 yaşında olan davulcu Rick Allen heyecanla atılarak, "Nasıl yani Savoy Brown gibi mi? " diyecekti. 



Bunu okuduğum yıllarda grubun "Hysteria" albümü çıkmış ve ününe ün katıyorlardı. Allen'in o günkü heyecanı aklıma geldi. Savoy Brown o günlerde eski dönemin bir grubu olarak az kişi tarafından biliniyor olsa da yola çıkarken Rick Allen'in "büyük grup" tanımı olarak ilham veriyordu. 

Savoy Brown'ın kurucusu ve gitaristi Kim Simmonds'u bu hafta kaybettik. Kansere yenik düşen usta müzisyen, Savoy Brown'ın kuruluşundan bugüne kadar kalan tek elemandı. Haberi duyar duymaz buradan hemen duyurdum. Yazı topu topu 15 kişi tarafından tıklandı. Sonra bir daha twitter ve facebook'tan duyurdum bir kişilik ( o da her ikisinde de aynı kişiydi)  beğeni aldı. O sinirle oturdum ve 1967 tarihli ilk plağı "Shake Down"ı dinlemeye başladım. 


Savoy Brown ya da ilk kuruluştaki ismiyle Savoy Brown Blues Band, İngiliz Blues'unda bir dönüm noktasının ismi. Sadece blues değil ilerki yıllarda hard rock'ın temellerini de oluşturacak plaklar yapacaklardı. İlk albümleri olan "Shake Down", John Lee Hooker, Willie Dixon, BB King klasiklerinden oluşan bir blues cover albümüydü. Genelde grupta Chris Youlden'in sesine alışkın olduğum için bu ilk albümdeki vokal bana değişik gelecekti. Bu ilk albümde vokal bölümünde Brice Portius ismini görecektim. Bu kişi bir İngiliz rock grubunda yer alan ilk siyahi elemanmış. İlk albümden sonra Portius gruptan ayrılmış ve ondan sonra da ne yaptığını bilemiyoruz... ama müzik yapsaymış harika bir sesi dinlemenin zevkine doyamayacaktık. 

Sonrasında 1968 yılında "Getting to the Point" albümü gelecek ve vokale Chris Youlden geçecekti. Onu bir yıl sonra  çıkan "Blue Matter"  takip edecekti.  Hepsini tekrardan birbiri ardına dinledim. Tabii grubun muhteşem konser kayıtları da gecenin içinde akıp gitti. 

Savoy Brown ve unutulmayacak gitaristi Kim Simmonds hayatımıza notalarıyla öyle güzellikler kattı ki... hala da katmaya devam ediyorlar. 

Aptulika



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...