"Godfather of the British Blues" yani John Mayall'ı 22 Temmuz 2024 tarihinde 90 yaşında kaybettik.
Bu büyük ustanın ardından çizgili bir anma yapmak istedim.
"Godfather of the British Blues" yani John Mayall'ı 22 Temmuz 2024 tarihinde 90 yaşında kaybettik.
Bu büyük ustanın ardından çizgili bir anma yapmak istedim.
O sadece bir müzik insanı değil yaşamımıza anlam katanlardan biriydi.
Evet o 90 yaşındaydı ama şu sıralar bile yeni bir albümünü bekliyordum. Bazı adamlar için 90 yıl uzun bir ömür değildir ve John Mayall öyle biriydi. Bundan iki yıl önce çıkan "The Sun Is Shining Down" albümünden sonra da albüm yapacağına adım kadar emindim. Emin olmanın ötesinde bir ihtiyaçtı benimkisi. Zira o 90 yılın her anını müzik adına dolu dolu yaşayan bir bilgeydi.
1960'lar denildi mi, benim aklıma yeni bir rönesans ve aydınlanma gelir. İki Dünya Savaşı'nın ya da aç gözlü paylaşımının yıkımının yaraları sarıldıktan ve insanlar kendileriyle yüzleşebilmeyi göze aldıkları bu zaman diliminde dünyayı bir özgürlük rüzgarı saracaktı. Dünyadaki bu uyanışta ezilenler, öteki görülenler, "biz de varız !" diyeceklerdi. Okyanusun ötesinde ABD'de ırk ayrımına uğrayan siyah insanlar da bu rüzgarla özgürlük isyanına katılacaktı. Bu sesi ABD'de duyulmaz hale getirseler de Avrupa'da o siyah insanların sesi ve müziği dalga dalga yayılacaktı. Yer Britanya adası ve İngiliz caz müzisyenleri siyah insanın blues müziğini Avrupa'dan dünyaya yayarak ABD'deki egemenlerin suratına çarpacaklardı. Bir yanda Alexis Corner bir yanda da John Mayall İngiltere'den bu hareketi başlattılar. İşte orada ufak klüplerde bu ustaların toparladığı genç müzisyen çocuklar bu ateşi çoğaltacaklardı.
John Mayall ve grubu Bluesbreakers aynı zamanda bir okuldu ve oradan kimler çıkmadı ki: Eric Clapton, Peter Green, Rolling Stones'tan Mick Taylor daha 17'lik bir delikanlıyken, Free grubunun unutulmaz bas gitaristi Andy Fraser ise 15 yaşındayken, Cream'dan Jack Bruce, günümüz blues rock'ının devleri Coco Montaya ve Walter Trout ... daha niceleri ki say say bitmez.
Yaşamımıza anlam veren seslerin sebebi mucidi
John Mayall için bulabildiğim en iyi tanım budur: Hayatımıza anlam veren ve onlarsız olamayacağımız rock'ın sebebi. Elbet ondan önce de rock vardı ama Mayall'ın kattığı ile o unutamadığımız 60 ve 70'lerin hard rock grupları meydana çıkacaktı. O blues etkili hard rock grupları... Deep Purple, Led Zeppelin, Free, Bad Company ve onların bu güne kadar süren etkisi benim için nefes almak gibidir ve John Mayall'a minnettarlık duymamak mümkün mü!
Aptulika
Bu hafta sonu Walter Trout 9 Mart 2024 Cumartesi günü facebook sayfasından üstteki fotoğrafı paylaşarak, şu notu yazacaktı:
"Bakın dün gece konserime beni ve grubumu görmeye kim geldi!!! Sevgili dostum, hocam ve müzikal ilham kaynağım, efsanevi John Mayall ! Onu tekrar görmek çok harikaydı! Tüm gösteri boyunca orada kaldı, sonra soyunma odasına geldi ve grupla uzun süre takıldı. Harika bir buluşma yaşadık!! Teşekkür ederim John! Size çok sevgi ve saygılar!!"
Walter Trout geçtiğimiz hafta yeni albümü "Broken"i çıkartmış ve ardından da konser turuna başlamıştı. Sanatçının bu Cuma yaptığı konserine de özel bir konuk katılacaktı. Bu isim İngiliz Blues'unun kurucu babası John Mayall'dı. Müzik kariyerinin en başlarında Mayall'ın grubu The Bluesbreakers'da çalışan Walter Trout'un ustasını konserinde görmesi güzel ve de anlamlı bir buluşmaydı.
Blues üzerine en heybetli hatta neredeyse akademik diyeceğimiz düzeyde bir plak şirketi olan Alligator Records'tan çıkan albümleri her daim merakla beklerim. Çok az albüm yayınlayan bu firma (mesela geçen yıl 3 albüm çıkardı), albüm yayınladığında da alanının en iyi örneğini verir. Bu güne kadar bu firmadan çıkan vasat ya da sevmediğim albüm olmamıştır. Böyle olunca da yaz başında çıkacağı duyurulan Coco Montoya albümünü de merakla bekler olmuştum.
Coco Montoya'nın yeni. albümü "Writing on The Wall" açıkcası beklememe değdi. Albümden biraz sonra bahsederiz ama ilk önce şöyle bir Montoya'dan söz edelim. 1951 Santa Monika doğumlu Kaliforniyalı gitarist, işçi sınıfı kökenli bir aile içinde yetişmiş. Müziğe ilk olarak davulla başlıyor ve ilk profesyonel kariyerine adım attığında da bu sürüyor. Büyük blues efsanesi gitarist Albert Collins'in grubuna da baterist olarak giriyor. İşte orada Collins onu gitara yönlendiriyor. Büyük usta artık onda nasıl bir cevher keşfettiyse bugünün usta gitaristi Coco Montoya'nın bizim kulaklarımızı keyiflendirmesine böylece vesile olmuş, diyebiliriz. Solak bir gitarist olan Montoya, ustası Albert Collins'ten de ik olarak şu altın öğüdü almış:
" Abartma...sadece ne hissediyorsan gitarını öyle çal...bu alanda gerçekçi ol ve keyfini çıkar."
Coco Montoya blues içinde kendini sınırlamayabiliyor, bir anlamda Robert Cray gibi başka yollara da girebiliyor. Ama bu popülerleşme arayışından kaynaklanmadığı , içinden geldiği yani hissettiği gibi olduğu için Cray gibi bizi kendinden uzaklaştırmayabiliyor.
Coco Montoya'nın kariyerinin başında Albert Collins yeralırken bir sonraki durağında ise bir İngiliz blues ustası (hatta onun da ötesinde İngiliz Blues'unun Büyükbabası) John Mayall yer alacaktı.
İlk solo albümünü 1995'te "Gotta Mind To Travel" adıyla yapan Coco Montoya zaman içinde beni etkisi altına alan albümler yapmıştı ama 2017 yılında çıkan "Hard Truth" benim için en ayrıcalıklı olanıdır. Bütünüyle sevdiğim bu albümü baştan sona sevmişim ve defalarca dinlemişimdir. Aradan 6 yıl geçmesine rağmen sanki bana geçen yıl çıkmış gibi geliyordu. Bu yüzden yeni albümde beyaz saçlı Montoya'yı görünce, "adam bir yılda saçları baştan aşağı nasıl beyazlattı" bile diyecektim.
Coco Montoya'nın "Writing On The Wall" adını taşıyan yeni albümü 1 Eylül 2023'te piyasaya çıktı. Diskografisinde 10 albüm bulunan Montoya'nın bu çalışması Alligator Records bünyesinden çıkan altıncı albüm oluyor.
Blues'un solak gitaristinin bu albümünde bir nevi yol arkadaşları olan Jeff Paris (klavye), Nathan Brown ( Bas), Rena Beavers (Davul) eşlik etmiş. Albümün kayıtları da Jeff Paris'in ev stüdyosunda yapılmış. Paris sadece stüdyosunu vermek ve çalmakla kalmamış bu muhteşem albümün yapımcılığını da Tony Braunagel ile birlikte üstlenmiş.
Coco Montoya yeni albümü "Writing On The Wall"da üçü cover olmak üzere 13 parçaya yer vermiş. Dave Steen'in Montoya için yazdığı "I Was Wrong" muhteşem bir başlangıç oluyor. Blues'un bütün güzelliklerini barındıran ve Montoya'nın sesiyle devleşen bu giriş parçasından sonra gelen "Save It For The Next Fool" ile Jeff Paris'in klavye tuşeleriyle şenleniyoruz. Ardından gelen Bobby Bland cover'ı "You Got Me (Where You Want Me)" usta bluescu Lonnie Brooks'un oğlu Ronnie Walker Brooks gitarıyla konuk oluyor. İki gitaristin birbiri ardına soloları büyük bir dinleme keyfi yakalamamıza sebep oluyor.
Beşinci parçaya geldiğimde ise birden atılıp, "Vay be! Coco'ya bak, 1970'lerin havasını ne güzel yakalamış" dedim. Ama bir süre sonra bu parçayı çok iyi hatırladığımı anlayacaktım. Zira bu Free grubunun bas gitaristi Andy Fraser'in bestelediği ve Frankie Miller'in 1977 tarihli albümü " Full House"da yer alan "Be Good To Yourself"in cover'ıydı ve Montoya harika bir yorum çıkartmıştı.
Lee Roy Parnell'ın slide gitarıyla konuk olduğu "A Chip And A Chair" albümde öne çıkan çalışmalardan biri olsa da Dave Steen'in bestesi "The Three King And Me" Montoya'nın duygu dünyasını özetleyen bir parça olmuş. Parçada bahsi geçen "Üç Kral" sırasıyla Albert King, Freddie King ve BB King. Blues'un bu üç ustası ile Montoya'nın onlara duyduğu saygı Steen'in söz ve bestesiyle sunulmuş.
Sağlam bir blues albümü arıyorum diyorsanız bu albümü kaçırmayın derim. Uyarmadı denilmesin diye bir kez daha belirteyim... kaçırırsanız pişman olmak da var.
Aptulika
John Mayall'ın yeni albümü "The Sun is Shining Down" ile ilgili yazıyı geçen hafta yazmıştım. O günden bu güne neredeyse durmaksızın dinliyorum. Bununla da kalmayıp, yeniden yazı yazmak bile istiyorum. İngiliz Blues'unun Büyükbabası John Mayall tam anlamıyla asırlık bir dev. Doksan yaşına gelmesine çok az kalan bu usta yeni yaptığı albümlerle bizi yeni güzelliklere götürüyor.
Neyse yeni bir yazı hazırlayıp, sizi yormayayım. Mademki bir çizerim ve o zaman bu büyük ustayı çizgiyle anlatayım derim.
APTULİKA
"Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır" özdeyişini bile şaşkına döndüren bu günlerde, ne yazık ki "kapıdan" bile bakamadık gelen bahara. Bu soğuklarda John Mayall'ın yeni albümü "The Sun is Shining Down" biraz olsa da güneşi parlattı içimizde.
İster "Beyaz Blues" isterseniz "İngiliz Blues" ya da daha havalı duran haliyle "British Blues" deyin... her ne derseniz deyin akla gelecek tek isim John Mayall'dır. Bugün 88 yaşında olan Mayall, çok zaman öncesinden "British Blues'un Büyükbabası" ünvanını çoktan haketmişti. Onun 60 yıllık müzik yaşamında Mick Taylor'dan Peter Green'e ve oradan Eric Clapton'a kadar bir çok rock ve blues ustası onun rahle-i tedrisatından geçecekti.
90'a iki kala böyle bir ustanın yeni albümü saygı sebebiyle önemsenir diyeceğim ama hala heyecanlandırıyor dersem hiç ama hiç abartmış olmam hani. Bundan üç yıl önce çıkan "Nobody Told Me" albümünün şaşkınlığını üzerimden daha atamamışken şimdi de "The Sun is Shining Down" isimli yeni albümüyle bu asırlık çınara şapka çıkartıyorum.
John Mayall hem grubu Bluesbreakers'taki dev gitaristlerle hem de duruşuyla zaten bir okul, şimdi bu yeni albümde katılan konukları doktora çalışmasından geçiyor gibi. Son yılların genç ve müthiş yeteneği Marcus King'in konukluğu da böylesi bir şey hani. Müzikal kariyerine 16 yaşlarında başlayan Marcus King, Mayall'ın albümünde "Can't Take No More"da konuk oluyor. Gene Amerikalı ama bu sefer kadın bir gitarist olan Carolyn Wonderland ise finalde albüme adını veren parçada eşlik ediyor. Her iki isim de ustanın karşısında kendi kişiliklerini en hassas şekilde gitar tınılarına yansıtarak doktora tezlerini veriyorlar. Özellikle Wonderland'ın gitar tınıları "The Sun is Shining Down"da harika bir etkiye sahip olurken, soyadı gibi bizi de "Harikalar Diyarı"na götürüyor.
Albümün konuk listesinde eski baba isimler de yerini alıyor. Bunların başında da Chicago Blues'un ikonik ismi Melvin Taylor yerini alıyor. "Hungry and Ready"de Mayall'ın armonikasıyla harika bir vals yapan usta gitarist, "Driving Whell"de tane tane dökülen cümleleriyle nefaseti bol bir etki yaratıyor. Bu yeni valste ise John Mayall'ın orgu ile nefesliler güzel bir zemin oluşturuyor.
Konuklar arasında Melvin Taylor gibi ünlü bir diğer isim de Mike Campbell. Tom Petty'nin Heartbreakers grubundan tanıdığımız gitarist, "Chills and Thrills"te çığlıksı etkili seslerin helezonunda akıp gidiyor. Buddy Miller'in konuk olduğu "I'm As Good As Gone"da ise gelen konuğun kalın tonlardaki ( horozvari) gitarıyla Mayall'ın vokali de kendisini keskin tonlarda yükseklere çıkartıyor. "One Special Lady"de ise ukelele ile katılan Jake Shimabukuro, bizleri blues ile Havai etkisine alıveriyor.
Bob Dylan'ın grubundan tanıdığımız Scarlet Rivera kemanıyla "Got to Find a Better Way" ve "Deep Blue Sea" parçalarında katılarak nefis açılımlar sağlıyor.
Kırk üç dakikalık bu müzik ziyafetinde daimi eleman Greg Rzab ve davulcu Jay Davenport'un etkisini de yok saymayız hani. Tabii ki Mayall'ın vokalinin yanısıra Hammond B3, piyano, Wurlitzer elektrikli piyano ve armonikasının keyfini de saymadan edemeyiz. Bu güzelim albümde Ron Dziubla (saksafon), Mike Pender (trompet), Richard A. Rosenberg (trombon) gibi isimler ise nefesli enstrümanların harika etkisini sunuyorlar.
"Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır" özdeyişini bile şaşkına döndüren bu günlerde, ne yazık ki "kapıdan" bile bakamadık gelen bahara. Bu soğuklarda John Mayall'ın yeni albümü "The Sun is Shining Down" biraz olsa da güneşi parlattı içimizde.
APTULİKA