Rock
25. Afro Turca Dances - MURAT SES (Yeni) - 1
Blues
7. Colour Of Sound - ZOE RAHMAN (8) - 6
18. Ventura - VINCEN GARCIA (17) - 4
Rock
Yılın ilk yazısını ve keşfini caz adına kullanıyorum. Bu arada belirtmeliyim, bu 2024'te ilk dinlediğim yeni albüm olma özelliğini de taşıyor. Albümüm adı, "Good Woman" ve gerçekten güzel bu sesin sahibi de Kate Kortum.
Caz kadın vokallerini dinlemek benim için bir tutku gibidir. Bunu dışa karşı ne kadar gizlemek istersem de ne yapalım ki bu böyle bir gerçektir. Hele ki klasik caz formundaysa vazgeçemediğim bir tutkudur. Yeni tanıştığım Kate Kortum da tam bu beğenime uygun bir vokal. Böyle dedim diye bu caz vokalinin 50'sini aşmış biri olduğunu sanmayın, Kortum daha 20'li yaşlarına yeni adım atmış bir sanatçı ama sesi 1960'lardan kalma bir caz vokali tadında. Onu dinlerken zaman donuyor ve bir yağmur damlası tadında viskinizi yudumlayarak o sese kapılıyorsunuz.
Amerikalı Kate Kortum, caz tutkusunu sanat okulunda flüt üzerine eğitim alarak yoğunlaştırmış. 2021 yılında prestijli caz dergisi Downbeat onu Öğrenci Müzik Ödülü ile onurlandırmış. Newport Caz Festivali ve New York City'deki dünyaca ünlü Birdland Caz Kulübü gibi çeşitli mekanlarda konser veren sanatçı, şu anda Miami Üniversitesi Frost Müzik Okulu'nda eğitimine devam ediyor ve burada Kate Reid'in yönetimi altında caz sesi üzerine çalışıyor.
Kate Kortum'un "Good Woman" albümünde
David Mesquitic - Piyano
James Suter - Kontrbas
Daniel Dufour - Davul
gibi isimlerden oluşan muhteşem bir kadro da eşlik ediyor ki, iyi bir sesin hissedilebilmesi için iyi bir kadronun da olması gerektiği kanıtlanıyor gibi.
Aptulika
Eski dönemlerde rock ile diğer popüler tarzların arasındaki en önemli fark, vokal yapanın dışındaki grup elemanlarının da önemsenmesiydi. Öyle ki bir dinleyici grubun davulcusuna hayranken bir başkası gitaristi ya da bas gitaristini ayrıcalıklı tutardı. Kimi zaman bir dinleyici sevmediği bir grubun gitaristini sevebilirdi. Pop müzikte vokal yapan önemliydi ve arkada çalanın kim olduğunun pek de önemi yoktu... oysa rock dinleyicisi için bu tam tersi olmaktaydı.
Tabi bu rock ile ilk tanıştığımız ve ilk dinlemeye başladığımız zamanlarda geçerli değildi. Bende ilk tanışmamda popülerleşmiş isimlerle başlamıştım. Saymak gerekirse Suzi Quatro, Sweet hatta ülkemizden Erkin Koray veya Barış Manço dersek frekanslarım imajı öne çıkan solistler üzerine olurdu. Solistlerin dışına ilgimin yönelmesi ise Deep Purple ile olmuştu. Bu arada benim dönemimi göz önüne alırsak, bazı şeylere kolay erişememek de bu konuda etkendi. İlk verdiğim isimleri dönemin dergilerinde fotoğraf ya da poster olarak görebiliyorduk ama Deep Purple ile tanışmam ilk anda plakla olmuştu. Bir arkadaşımda dinlediğim plak kapağında kare kare elemanları görüyordum ama öne çıkan yoktu. Sadece plak kapağında gördüğün 4 ya da 5 adam resmi ve onları hangisinin ne çaldığını da çoğu zaman anlamıyorsun yani bugünkü gibi videosunu değil bulmak ne olduğunu da bilmiyorsun. O dönemin siyah beyaz televizyonunda ne çıkarsa onu görmüşsün ( bu arada Sweet çıkmıştı).
İşte o günlerde Deep Purple plağını ilk dinlediğimde vokalin sesini gene öne alıyordum ama piyano diye bildiğim sese de ufaktan kulak kabartmaya başlamıştım. Bu o klasik müzikte duyduğum piyano gibi de değildi (Daha o zaman Hammond değil orgun bile ne olduğunun ayırdında değilim). Bu farklı bir sesti, ardından baterinin sesi sıyrılmaya başlayacaktı. Bu arada bunların ilk dinleyişte olduğunu sanmayın ha... Vokalinde Ian Gillan gibi bir ses olacak da dikkatin ondan ayrılacak, olacak şey değil hani. Bu arada Gillan'ın sesi de bildiğimiz şarkıcılar gibi değildi... kimi zaman çığlık gibi bir şey oluyordu. Zamanla müziğin içine giriyordum ve oradaki org ya da piyanoya kulak kabartıyordum. Bunlar da öyle ilk dinleyişte falan olmuyordu. "Lazy"nin girişinde tempo ilk anda sarıyordu, "Child In Time"da Gillan'ın çığlıklarına odaklanıyordum. Dinledikçe farklı şeyler buluyorduk. Sonra plak kapağındaki elemanlar üzerine arkadaşımla efsaneler üretiyorduk yalan yanlış, kulaktan duyma. Hoş kulaktan duyma da bugünkü gibi değil, kaç kişiden duyabilirsin ki, işte dinleyen bir kaç abiden duydukların ki onlar da yok gibi bir şey.
Sonra arkadaşım bir yabancı dergi bulmuştu, orada Deep Purple'ın konserinin haberi vardı. O Almanca dergide isimlere bakıp, kimin kim olduğunu anlayacaktık. Gene görsel imaj etkili olsa gerek uzun saçlı olan o elemanlar arasında bıyıklı olan kara gözlüklü adam dikkatimizi çekecekti. Ayrıca ismi olmasa da soyadının okunması kolaydı : Lord. Ondan sonra plağı dinlerken o güzel tınıları çıkaranın o olduğunu anlayacaktık. Bir de Japon gibi gözlüklü biri vardı ki o da bateristti. Zaten bateri benim çocukluğumun en havalı en anlaşılabilir çalgısıydı. Balolarda ya da düğünlerde o iki değnekle bir sürü davula vuran amcaları izlemek vazgeçilmezimizdi.
Artık plağı dinlerken o klavye sesini duyduğumuzda, "Vay be Lord'a bak nasıl giriş yaptı." falan gibi laflar edecektik. Bateriste de bir şey demek isterdik ama ismini söylemek zordu. Bu arada Blackmore'u o dönem ortaokula yeni başladığımız İngilizce derslerinde hocanın karatahtayı gösterip sonra onun üzerine tebeşirle yazdığı blackboard'dan bilir olmuştuk. Böylece Richie'yi okunduğu gibi söylesek de Blackmore'un ilk hecesini nefis bir şekilde söylüyorduk.
Deep Purple albümleri birbiri ardına gidiyordu ve açıkcası bütün elemanlarını tam tekmil bildiğim ilk grup da onlar olacaktı. "Made ın Japan" albümünü dinlerken, gözlerimi kapadığımda sanki o konserde gibi olurdum. Bu arada "Machine Head" albümünün iç kapağındaki resimlerden öyküler uydururduk. John Lord'un daha resmini görmeden çalışıyla tanımıştım. Hemen akabinde o özel ses ister istemez bizi etkisi altına alıyordu zaten. Gitar derseniz, Blackmore'u hissetmemeniz... ne mümkün. İlk fotoğrafını gördüğümde (eh biraz Made in Japan albümünün de etkisiyle) bir Japon sandığım Ian Paice'in davulunu iki sokak öteden bile fark edebilirdim. Yani Deep Purple'ın her elemanını dinlerken ayrı ayrı tanır olmuştum.
Dikkat ettiniz mi? Her eleman dedim ama sadece dört elemandan bahsettim... Lord, Gillan, Blackmore ve Paice. Yani org, vokal, gitar ve davul. Peki bas gitar nerde? Evet o ilk dinlediğim dönemde basçı Roger Glover varla yok arasındaydı benim için. Yıllar geçecekti ve daha büyüyecektim ama Roger Glover'ı gene de fark edemeyecektim. Hatta öyle büyük bir cahillik ya da ayıp yapacaktım ki, anlatılır gibi değil hani. Plakları dinlemekle kalmıyor, arka kapaktaki bit kadar yazıları bile okur olmuştum. Orada prodüktör isimlerini de görürdük ama o adamlar ne yapardı bilmezdik. Bir ara sinemadaki prodüktörler gibi bir şey herhalde diye düşünürdüm. Kendimce prodüktör denilen zatı muhteremleri parayı basan adamlar sanırdım. İşte Deep Purple albümlerinin kapağında da çoğu kez prodüktör hanesinde Roger Glover ismini görürdüm. Demekki bu adam para babası, yani basıyor parayı albümü yapıyor. Bu sayede de Deep Purple'da kadroda kendini gösteriyor. Kahkahalarla güldüğünüzü duyuyorum ama daha o zamanlar tıfılın tekiyim.
Sonraları biraz daha büyüdüm 20'li yaşlara geldim ve prodüktörün önemli biri olduğunu kavradım ama bu sefer de Deep Purple albümlerinde Blackmore varken niye Glover prodüktör olur diye düşündüm. Hoş gene de prodüktörün ne iş yaptığını da tam bilmiyordum ya neyse.
Sözün özü Deep Purple'da benim için en etkisiz eleman bas gitarist Roger Glover'dı. Böyle bir düşünceye sahip olmamın sebebi bas gitarın tınısını ve önemini tam kavrayamamış olmaktan kaynaklanıyordu. Gene 20'li yaşlarımda dinlediğim Stanley Clarke albümü "School Days" ufkumu bir anda açacaktı. Bir caz rock bas gitaristi olan Stanley Clarke bu enstrümanın ne denli önemli olduğunu gösterecekti. Ardından "Clarke'ın bence efsanevi bir başyapıt olan "Vulcan Princess" albümünü dinleyecektim ve kulağım aydınlanacaktı.
Sonrasında Grand Funk Railroad zihnimi daha iyi açacak ve Iron Maiden'in bas gitarı lider konumuna taşıması, hatta Manowar bile ve tabi Cliff Burton ve oradan Jaco Pastorius'a bas gitara kulaklar açılacaktı. Sonra bir de buna caz kontrbasçıları eklenince bas tınısının önemini daha iyi kavrayacaktım. Tabi bu konuda Iron Maiden'ın baş kahramanının Steve Harris olması da bas gitara dikkatimi yöneltecekti.
İşte bütün bunlardan sonra Deep Purple dinlerken kulağım bas giyara yönelecek ve Roger Glover'ın önemini kavrayacaktım. Ancak onu es geçmem bas gitar sesine tam hakim olamamaktan değildi sadece. Deep Purple'ın "Mark" mahlasıyla anlamlanan kadro değişikliklerinde her çatışmada en sessiz kalan ve kendi halinde olan elemanı Glover'dı. Öyle ki en mütevazı elemanı oydu. Bu iddiasız görüntüsü de onu önemsemememi sağlamıştı. Şimdi bakıyorum da o Deep Purple kadrolarında ve efsanevi albümlerinde Roger Glover'ı çıkartırsanız benim için çok şey eksik kalır.
En sevdiğim ve ilk göz ağrılarımdan biri (hatta en başında gelen) Deep Purple'ın bu en önemli elemanı Roger Glover'a gecikmiş bir saygı olarak bu yazı ve çizimi ithaf ediyorum.
Aptulika
1970'li yıllarda ilk duyduğumda deli gibi sevdiğim ve bu sevginin bir ömür boyu sürdüğü "Highway Star" parçasının temelinde bas gitarist Roger Glover olduğunu anladığım 20'li yaşlarımın sonunda mosmor olacaktım. Selamlar olsun büyük ustaya.
Daha Nazım Hikmet'in "Kadınlar Kadınlarımız" şiiriyle tanışmamışım, hatta o büyük şairden haberdar bile değilim. Feminizm, kadın hakları gibi konular nedir bi haberim. Yani aklım bir karış havada çocukluk zamanlarındayım. Ya 8 ya da 10 yaşında falanım ve o zamanların tek kanallı siyah beyaz televizyonunda bir eğlence programında bir pop şarkısı ilk toplumsal bilinci yükleyecekti. Bir pop parçası böyle bir şey yapabilir mi? Eh o zamanlar olabiliyormuş.
O siyah beyaz televizyonun önünde merakla izlediğim şarkıcı, "Koca Öküz" şarkısıyla kadınlarımızın sorunlarına esprili bir yaklaşım getirerek, sorguluyordu. Köyde kadının yeri koca öküzden sonra geliyordu. O zaman bu benim gibi şehirde yaşayan bir çocuk için bu gibi şeyler köylerde olurdu. Oysa şimdi aradan yarım yüzyıl geçti, bir adım öteye geçmek ne kelime, bu konuda şehirlerimiz bile köyden geriye düştü.
Ayla Algan ile 1970'li yılların başında televizyonda izlediğim "Koca Öküz" şarkısıyla tanışmıştım. Sonra bir iki yıl geçti ve evimizde onun bir 45'lik plağı olacaktı. Bu plağın ismi ise, "Hamsi Balığı Gibi" idi. Burada da "Sen beni saçı uzun aklı kısa mı sandın..." dedikten sonra,
"... Ne yaz ne kış demedum, ben çalıştum sen gezdun. Kuma kuma üstüne vallah canumdan bezdum." diye devam ediyor ve son noktayı, "Tabancasız, tüfeksiz de hakkımı alacağım/ hamsi paluğu gibi hop hop oynatacağum" sözleriyle koyuyordu.
Bugün herkes Ayla Algan'ı TV dizilerinden hatırlıyor ama benim için o başı dik, esprili ve toplumsal konulara dikkat çeken bir şarkıcıydı. Tabi onun iyi bir tiyatro sanatçısı olduğunu da duyuyordum ama onu sahnede izleyememiştim.
Çok sonraları onu Sadri Alışık ile oynadığı "Ah Güzel İstanbul" filminde izleyecektim. Hem de ne izlemek, yüz kere, bin kere mi desem bilemiyorum.
Bir büyük oyuncu, müzisyen, tiyatrocu ve hepsinden önemlisi onurlu ve topluma duyarlı bir sanat insanı Ayla Algan'ı bugün kaybettiğimizi öğrendim. Aslında bir sanatçımızı kaybetmenin çok ötesinde aydınlığımızı bir kez daha yitirdik. Oysa çocukluğumda bizim de bir Barbra Streisandımız, Liza Minellamız var diye gururlanırdım. Düne kadar tiyatromuzun , sinemamızın bir aydınlığı yani Ayla Algan var diye ensemi karartmazdım. Artık sadece insanları kaybetmiyoruz sadece, güzellikleri, düzeyimizi, pırıl pırıl geleceğin hayalini yitiriyoruz.
Ayla Algan'ı kaybetmemizin üzüntüsünü bugün ülkemizin her kesimi yaşıyor ama onun tüm yaptıklarını önümüze koyduğumuzda ve genç şarkıcı, oyuncu adaylarımızın rol modeli olursa o aydınlık günlerimize koşar adım gideriz. Bu biraz da Ayla Algan'a borcumuz. Bu mirası reddetmeyelim.
Aptulika
Rock
Dirty Honey, beş yıl önce kurulmuş yeni bir grup ama yeni çıkan ikinci albümü "Can't Find The Brakes" dinlememle 1970'li yıllara dönüverdim. Dinlerken Led Zeppelin, Guns 'n Roses ve eskiye dair ne varsa canlanıveriyor. O eski soundlar hala dinleniyor ve tarza gönül veren gençler de azımsanmayacak kadar çok. İşte onlardan biri de Dirty Honey.
Dirty Honey 2017 yılında kurulmuş , ABD'li bir rock grubu ve bugüne kadar iki albüm yapmışlar. Ben onları ikinci albümleri olan "Can't Find The Brakes" ile tanıdım. Dinlememle de bir anda 1970'lere geri gittim. Benim gibi 60'larına adım atmış bir adama hala zevk verebilecek genç grupların olması da ilginç hani. Ama o eski soundlar hala dinleniyor ve tarza gönül veren gençler de azımsanmayacak kadar çok. İşte onlardan biri de Dirty Honey.
Marc LaBelle (vokal), John Notto (elektrik, akustik gitar), Justin Smolian (bas, akustik gitar) ve Jaydon Bean'den (davul) oluşan Los Angeles'lı grup, Led Zeppelin temelinden hareket ediyor. Zaten LaBelle'ın sesi Robert Plant'i anımsatıyor. Grubun temellerinde Aerosmith'in etkisi de büyük, özellikle John Notto'nun gitarı yer yer Joe Perry etkisinde ki, bunu "Won't Take Me Alive" parçasında daha iyi görüyoruz. Ardından gelen "Dirty Mind"da ise Justin Smiian'ın bas gitarı harika bir görev yapıyor. Blues ile hard rock arasında nefis dokunmuş bir parça, Sonrasında gelen "Roam" ile sakin sulara kendimizi bırakıyoruz.
Dirty Honey, sadece hızlı parçalarda değil baladlarda da çok başarılı mesela Coming Home" akustik dokunuşuyla gayet dikkat çekici. "You Make It All Righy" da bu yapıda bir parça. LaBella'nın sesiyle arkadan gelen geri vokaller muhteşem bir buluşmayı sağlıyor. Bu parça kesinlikle albümden çıkan ilk gözdem ve etkisi uzun bir süre süreceğe benzer gibi gözüküyor. Bu parçada Ian Peres'in Hammond orgla katılımı da harika olmuş.
Bunca güzellikle bizi sarhoş eden Dirty Honey bununla da yetinmeyerek albümüm sonunda yer alan "Rebel Son" isimli parçayla yapacağını yapıyor. Hele bir de sona doğru piyano ile bize yolluk vererek, dükkanı kapıyor.
Dirty Honey harika bir grup ve son albümü "Can't Find The Brakes" dinlemeye doyulmayacak kadar güzel ama grubun bas gitaristi Justin Smolian'ın ismini ayrı bir yere not ediyorum.
Aptulika
1976'dan bu yana kaç yıl geçtiyse artık, o zamandan beri Dokken var ve 27 Ekim 2023 tarihinde 13. stüdyo albümü "Heaven Comes Down"la karşımızda.
Don Dokken'ın papaz olma durumuna gelen çatışmaları sadece George Lynch ile sınırlı değildi, neredeyse her elemanla huysuzluk yaşandı. Belki de bu yüzden en eski eleman olarak 20 yıllık gitaristi Jon Levin yanında ve genç bir kadroyla Dokken efsanesini yeniden yürütmeye çalışıyor yetmişlik Don Dokken. Tabi artık günümüzde, "Yaş 70 iş bitmiş" lafının hiç bir kıymeti harbiyesi yok. Ancak gene de Don Dokken'ın o eski çığlıkları , ses çıkışlarını beklemeyin ama sesini gene de güzel kullanıyor. Yeni çıkan albümleri "Heaven Comes Down"ın tümüne baktığımızda da didişmeden uzak kafası rahat bir Don Dokken var. Grup ve albüm için diyeceğim ise, ne bileyim ben o 80'lerin heavy tadını özlemişim. Bu yüzden de keyfim yerinde doğrusu.
Dokken'da Jon Levin dışında yeni elemanlara bakarsak, bas gitarda 2015 yılında gruba katılan Chris McCarvill ve 2019'da katılan Bill "BJ" Zampa da davuldaki yerini alıyor.
Led Zeppelin'in "Kasmir"'ini hatırlatan bir girişle başlayan "Saving Grace", klasik metal tınılarını veren "Over The Mountain" ve "Just Like A Rose" ile bir dönemi tekrar yaşamaya başlıyoruz. Elbet o eski yılları tekrar yaşamak olası değil ama Don Dokken'ı grubuyla birlikte bugüne dair hard'n heavy tınılarıyla bulmak harika bir duygu. Ne diyeyim güzeldi be o yıllar.
Aptulika