30 Ağustos 2019 Cuma

Krautrock efsanesi JANE'de Charly Maucher vedası


Krautrock'ın unutulmaz grubu JANE'in bas gitaristi, vokalisti Charly Maucher, perşembe günü, 29 Ağustos 2019'da 72 yaşında hayata veda etti.



Charly Maucher müzik kariyerine 1965 yılında Lime Lights grubu ile başladı. 1970 yılında Alman rock efsanesi Jane grubunun kurucuları arasında yerini aldı.  1972 yılında çıka ilk albüm "Together"  ile Jane grubu hızla Krautrock türünün başarılı bir temsilcisi olacaktı.   

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 118


Matthieu Bonhomme
 "Red Kit'i Öldüren Adam"
Yapı Kredi Yayınları
(2019)
Çeviren: Korkut Erdur

İyi ki çok param olmamış... eğer ki olsaydı Red Kit'le alakalı ne var ne yok toplar ve 4 katlı bir müze yapardım. Değil zengin olmak, şimdi bile yolum Yapı Kredi Yayınları'nın Beyoğlu ve Kadıköy dükkanlarından geçerken Red Kit'le ilgili yeni bir şey almamak için kendimi zor tutuyor ve  telkin yoluyla engelliyorum. Bir ara orada çalışmayı bile düşündüm. Hatta bir ara neredeyse tezgahtaki elemana, "Çalışana ihtiyaç var mı? Varsa nereye başvurmam gerekiyor?" dediğimde eleman beni tanıyıp, espiri yaptığımı düşünerek, gülümseyecekti. 

Geçen hafta internette yeni kitaplara bakınırken "Red Kit'i Öldüren Adam" isminde bir kitap görünce, tabi ki hemen ilgimi çekecekti. Kitabı ilk anda Matthieu Bonhomme'ın yazdığı bir inceleme sanacaktım ve bu durum ilgimi daha da çekecekti. Kitabı alınca şaşkınlığım daha da artacaktı , zira bu yeni yapılmış bir Red Kit çizgi romanıydı. Red Kit'in yaratıcısı Morris adıyla tanınan Maurice de Bevere 2001 yılında ölmüştü ve yeni macera da olamazdı. Aslında yayınlanmamış ve arşivde kalmış bir çizgi romanı bulunmuş olsa harika olurdu ama bu öyle de değildi. Üstelik çizimleri yapan kişi de daha önce adını duymadığım biriydi. Açıkça kitabın ismine de biraz bozulmuştum hani... Red Kit ölür mü be yahu! Olay tabi ki şöyleymiş Morris’in “Red Kit” karakterini yaratmasının 70. yılı anısına Matthieu Bonhomme senaryosu ve çizimleri kendisine ait olan "Red Kit’i Öldüren Adam" çizgi romanını hazırlamış. 

Matthie Bonhomme 1973 Paris doğumlu Fransız  karikatürist ve çizgi romancı. Lise yıllarında çizmeye başlayan sanatçı, 1992'de sanat ve tasarım üzerine eğitim aldıktan sonra Christian Rossi ile çalıştı.  Çizerlik hayatını çizgi roman ve karikatürün merkezi olan Brüksel'da sürdüren sanatçı, bu çok özel Red Kit albümü ile 2016 yılında Prix Saint-Michel ödülünü, 2017’de ise Prix des Lycéens ile Prix du Public Cultura ödüllerini almış.


Matthie Bonhomme'ın hazırladığı bu yeni çizgi romanda Red Kit yağmurun deli gibi yağdığı bir gecede Froggy Town isimli garip bir kasabaya gelir. Geceyi orada geçirip yoluna devam etme niyetindedir ama Red Kit'in ünü oraya da ulaşmıştır tabiki, kasaba eşrafı çalınan altınlarını bulması için ondan yardım isterler.  Böylece ilginç bir macera başlayıverir. Bu arada Red Kit'i öldürerek efsaneleşmek isteyenler de vardır. Bu öyküde benim dikkatimi çeken en ilginç şey de Red Kit'in sigarayı bırakmamış olmasıdır ama çizimlerde gene de sigara yer almaktadır. Çünkü bakkal soyulmuştur ve Gümüş Kanyon'dan gelecek olan posta arabası da gelmemiştir... Kırıntı halinde biraz tütün bulsa da o da kapı açılınca pencereden uçar gider yani Red Kit bir türlü sigara içemez. Fransız çizer, ABD menşeli yasağı bir nebze de olsa delmeyi başarmış. (Sigara tabiki sağlığa zararlı ama olur olmaz mozaiklemeden  film izleyebiliyoruz. Bir de biz de bunun içkiye uygulandığını da düşünürsek...) 

Matthieu Bonhomme'nin bu çizgi romanıyla bizi yepyeni Red Kit öyküsüyle buluşturmuş oldu. Kendi çizgi tadıyla bu işi yapması da ayrıca güzel olmuş. Çizgi romanda öyküyü oluştururken hem ustaya saygı hem de ilginç bir ironi, mizah duygusunun hakim olması da keyfi arttırıyor. Red Kit tutkunlarının kaçırmaması gereken büyük fırsat olduğunu söyleyebilirim. 

Aptulika




28 Ağustos 2019 Çarşamba

Eylül Konserleri







Geronimo Yalnızkartal, 
konserlerin 
izini sürmeye 
devam ediyor 
ve 
Eylül konserleri...







Zeytinli Rock Festivali 2019
Zeytinli Dalyan Sahili,  Balıkesir    28 Ağustos – 1 Eylül 2019   ( Kombine : 192 TL )



Milyon Yapım Organizasyon tarafından 6. Kez gerçekleşecek Türk Rock müziğinin geçit töreni Zeytinli Rock Festivali 28 Ağustos – 1 Eylül 2019 tarihleri arasında Edremit Akçay Sahili’nde düzenlenecek.

 Her yıl büyüyerek ve güçlenerek Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük festivali olma unvanını kazanan Zeytinli Rock Festivali, ülkenin dört bir yanında yapılan yeni festivallere ilham kaynağı olurken bir yandan da ülkemizdeki kamplı festival kültürünün yerleşmesi ve gelişmesini de sağlıyor.  Festivalin geniş katılımlı programı ve sanatçılarını festival sayfasından görebilirsiniz .





EYLÜL 2019



Anathema

6 Eylül- Ankara - Milyon Performance Hall  (110 TL )

7 Eylül-  İstanbul   Zorlu PSM - Turkcell Sahnesi (110 TL)

8 Eylül- Performance Hall,  ( 110 TL- Tükendi )



"Anathema Special By_Request” , grubun hayranlarının ortak yaratıcılığında gerçekleşen kolektif bir deneyim. Ülkemiz dışında sadece evleri olan Liverpool’da gerçekleştirilecek olan bu çok özel şovda konserlerin playlistlerine sevenleri karar verecek ve grubun tüm dönemlerini kapsayacak olan bu konserlerde en sevilen Anathema şarkılarını hep birlikte söyleyeceğiz. Anathema müzikal yolculuğu boyunca değişti ve gelişti ama her zaman bizi duyguların en yoğun zaman/mekanlarına taşımayı sürdürdü. Arzu ve acının içinde kaybolsa da vakur bir edayla hayatla yüzleşen ve daima evrimleşen yanımızla irtibat kurdular. Vincent Cavanagh’ın sırdaşımız gibi benimsediğimiz sesi, Danny Cavanagh’ın gitarından dökülen o muhteşem melodilerle olan eşsiz birleşimi şarkılarıyla Anathema her gün yeni gönüllere dokunmayı da başarıyor. Türkiye’nin üç şehrinde gerçekleşecek bu çok özel deneyimde buluşacak olan sevenlerinin bu ortak yaratımda yer almak için yapması gereken tek şey oluşturulacak linkteki listede en sevdiği 10 Anathema şarkısını işaretlemek."



Evanescence

13 Eyl 2019 Cum  21:00   Volkswagen Arena,  İstanbul  ( 200 – 225  TL)



Müzisyen ve şarkı yazarı Amy Lee liderliğinde 2000’li yılların başında kurulan Evanescence, 2003’te yayımladığı çıkış albümü “Fallen” ile kısa sürede yükselerek listelerin başında yer almayı başardı. Grup, ilk albümde yer alan “Bring Me To Life” parçasıyla 2004 Grammy Ödülleri’nde “En İyi Hard Rock Performansı” ödülünü aldı.  20 yıllık müzik kariyerleri boyunca “Bring Me To Life”, “My Immortal”, “Going Under”, “Call Me When You’re Sober” ve “Lithium” gibi parçalarıyla rock sahnesinin klasikleri arasına giren Evanescence; organik seslerin synth’lerle bir araya geldiği, klasik müzik ve rock öğelerini barındıran dördüncü stüdyo albümleri “Synthesis”i 6 yıllık aradan sonra yayımladı. Yapım sürecinde, Amy Lee’nin yaratıcı fikirleri ve rüyalarından beslendiği albümde; yeni parçaların yanı sıra, önceki üç albümde yayımlanmış şarkıların yeni yorumları yer alıyor. “Synthesis”te Lee’nin vokaldeki ve piyanodaki ustalığına; grubu, David Campbell’ın aranjmanları ve geniş bir senfoni orkestrası eşlik ediyor. Grubun albümde yer alan yeni parçalarından birkaçı; EDM, funk ve hip hop gibi türlerin etkisini taşıyarak grubun gelecekteki müzikal yönüne işaret ediyor.

Evanescence’in, sound’unda sunduğu yeni yaklaşımların ve eski parçalarının yeni düzenlemelerinin yer aldığı son albümleri “Synthesis”e eşlik etmek için 13 Eylül’de Volkswagen Arena’da  …



OVERKILL   “Wings of War” turnesi

26 Eyl  2019  Per  20:00   KüçükÇiftlik Park,  İstanbul  ( 130 TL)

28 Eyl 2019  Cmt 21:00  Milyon Performance Hall, Ankara ( 115 TL)



Temelleri 1980 yılına dayanan ve isimlerini Motörhead’in “OverKill“ parçasından alan New Jersey’li grup 1985 yılında yayınladıkları “Feel The Fire” ve  sonrasında peş peşe çıkardıkları “Taking Over” ve “Under The Influence” albümleri ile kısa sürede tüm dünyaya OVERKILL ismini öğrettiler. 1989 tarihli “Years of Decay” ve sonrasında 1991 tarihli “Horrorscope” albümleri ile ise Thrash Metalin zirvesindeki yerlerini perçinlediler. Aktif olduğu kadar üretken de olan ve 34 yıllık kariyerine 19 albüm sığdırırken aynı zamanda bu süre zarfında tüm dünyayı turlayan grup, ilki 20 yıl önce 1999’da olmak üzere, ülkemize daha önce 5 kere geldi.  OVERKILL, bu yıl çıkan yeni albümleri “Wings of War” turnesi kapsamında 26 Eylül Perşembe günü 6. kez İstanbul’da.



Steve Gunn

23 Eyl 2019 Pzt 21:30  Salon İKSV, İstanbul  (90 TL)



Son albümü ‘The Unseen In Between’i 2019 yılının hemen başında ünlü plak şirketi Matador etiketiyle yayımlayan Steve Gunn, 23 Eylül’de İstanbul’a geliyor .  "Şarkıcı ve şarkı yazarı ekolünün Brooklyn yakasından, 70’lerin ikon ismi Michael Chapman ve günümüz indie rock’ının dinamolarından Kurt Vile gibi isimlerle yolu kesişen gitarist ve yapımcı.  Steve Gunn’ın müzik yelpazesi alabildiğine geniş ve her yeni albümüyle birlikte daha da genişlemeye devam ediyor. Ablasının kaset arşivinde kaybolmasıyla başlayan müzikle iç içeliği, ilk etapta punk rock ve rap’le yakınlaşmasını sağladı. Kurduğu ilk müzik grubu ise bir hardcore grubuydu. Genişleyen müzik ufku, onu folk, saykedelik müzik, country, funk ve Hint klasik müziğine kadar götürdü. Bu müzik türleri ve daha fazlasından aldığı ilham, onu 2007 yılında resmi olarak başlayan solo kariyerine doğru sürükledi. Solo kariyerinin hemen öncesinde ise, 2005-2007 yılları arasında Pete Nolan ve Marcia Bassett'ın yer aldığı GHQ isimli grupta çaldı. Şimdilik toplam sekiz stüdyo albümü sığdırdığı solo kariyeri haricinde; Hiss Golden Messenger, Shawn David McMillen, Mike Cooper, Mike Gangloff ve The Black Twig Pickers gibi isimlerle şarkı ve albümler kaydetti. İşbirliklerinden en özeli ise hiç kuşkusuz ki 70’lerin folk-rock ikonu Michael Chapman’a yaratım süreci konusunda büyük bir ilham ve destek sağladığı ‘50’ isimli albümdü. 2012 yılında, Türkiye’deki ilk konserini 2014 yılında Salon’da veren Kurt Vile’la yolu kesişti. Kurt Vile’ın grubu The Violators’a gitarist kimliğiyle dahil oldu. Bob Dylan ve Bert Jansch'ın 60'lar ortasındaki karakteristik şarkı yazım tekniklerini anımsatan son albümü ‘The Unseen In Between’i 2019 yılının hemen başında ünlü plak şirketi Matador etiketiyle yayımladı.


27 Ağustos 2019 Salı

Stevie Ray Vaughan'ın yaktığı ışık hala aydınlatıyor.


Eric Clapton'dan Bob Dylan'a James Brown'dan Buddy Guy'a kadar bir çok efsaneye eşlik eden Stevie Ray Vaughan,  Eric Clapton'la çıktığı bir turne sırasında meydana gelen helikopter kazasında  27 Ağustos 1990 gecesinde aramızdan ayrılmıştı.




Blues ruhunu 80'lerde ayakta tutan ve  bugünlere taşıyan önemli bir isim Stevie Ray Vaughan.
Gitara kendisine hediye edilen  plastik bir gitarla başlayan Stevie Ray Vaughan, Albert King ve Otis Rush'ı abisi Jimmie'den öğrendi; onların müziğini defalarca hatmetti. Öyle ki grubu Double Trouble, ismini bir Otis Rush şarkısından aldı.

Let's Dance başlıklı 1983 albümünde David Bowie'ye eşlik etme onuruna erişti.
Yapımcı John Hammond'la birlikte kaydettikleri  yine 1983 tarihli Texas Flood  ise, Stevie Ray Vaughan ve grubu Double Trouble'ın ilk albümüydü.

Stevie Ray Vaughan'ın en iyi çalışmalarından biri olarak kabul edilen Texas Flood, «En İyi Geleneksel Blues Kaydı» ve «En İyi Enstrümental Rock Performansı» kategorilerinde Grammy adayı oldu. 

Eric Clapton'dan Bob Dylan'a James Brown'dan Buddy Guy'a kadar bir çok efsaneye eşlik eden Stevie Ray Vaughan,  Eric Clapton'la çıktığı bir turne sırasında meydana gelen helikopter kazasında  27 Ağustos 1990 gecesinde aramızdan ayrılmıştı.
Bakın o geceyi Eric Clapton 'Kendi Sözleriyle  Eric Clapton' isimli kitapta şöyle anlatıyor: 
"Sanırım beş helikopterden oluşan bir konvoy vardı ve hepimiz 100 feet yüksekliğe kadar çıkan çok kalın bir sis tabakasından geçmek zorundaydık. Biz bu sisten kurtulunca doğru Chicago'ya gittik ve ben hemen yatıp uyudum. Sabah yedi sularında menejerim arayarak Stevie Ray ve diğer arkadaşların bulunduğu helikopterin geri gelmediğini söyledi. Kısa süre sonra biri enkazı buldu. hepsi bu kadardı işte."

Aramızdan çok erken ayrıldı Stevie Ray Vaughan. Yaşasaydı kimbilir neler yapacaktı; ancak, yaktığı ışık halen yanıyor yüreklerimizde...
Saygıyla ve özlemle


23 Ağustos 2019 Cuma

Sezen Aladağ, Dublin'deki Foo Fighters Fırtınasını Yazdı!


Yağmur da şiddetini git gide arttırıyordu. Ama yağmura rağmen kimse yerinden kıpırdamadı. İnsanlar dağılmadıkça, grup da daha bir şevkle çalmaya başladı ve konser beklenenden çok daha uzun sürdü. Dave Grohl bir ara “hala burada olduğumuza inanamıyorum, ama daha da önemlisi; sizin hala orada olduğunuza inanamıyorum! Her gün etrafımda “Rock’n’ Roll öldü” diyenleri duyuyorum, ama işte cevap burada” dedi ve ekledi “şimdi neden viskiye bu kadar düşkün olduğunuzu anlıyorum. Her gün böyle yağıyorsa...”



Foo Fighters - Dublin konseri 
21 Ağustos 2019
RDS Arena


Dün akşam Dublin’de RDS Arena’ya giriş sırasında beklerken, uzun zamandır bir stadyum konserine gitmediğimi düşünüyordum. Ve heyecanımın, birazdan Foo Fighters’ı sahnede ilk kez izleyecek olmamın yanı sıra, biraz bundan da kaynaklandığını farkettim. İrlanda’da izleyeceğim ilk büyük konserdi ve bu mekana da ilk kez geliyordum.

Bu gün için yağmur uyarısı da yapılmıştı. Ama İrlanda’da yaşamak demek, her hava koşuluna her an hazırlıklı olmak demek zaten. Yani öyle düşünüldüğü gibi sürekli yağmur yağan, kasvetli bir yer değil burası. Ama hava durumu açısından her an herşeyin olabileceği bir coğrafya. Otuz saniye önce yağmur ve rüzgardan yolda zor yürürken, birden pırıl pırıl bir güneşle karşılaşıp ceketinizi çıkarma isteği duyabilirsiniz. Ya da dışardayken birden yağmur başlarsa, siz şemsiyenizi açana kadar çoktan şöyle bir tükürüp geçmiş olabilir. O nedenle (her mevsim) hem yağmura hem güneşe her an hazırlıklı gezmeniz gerekir; çantanızda genellikle hem güneş gözlüğü ve kremi, hem de ince bir ceket ve yağmurluk her daim bulunur.

O gün de yağmurluklarımızı giymiş, içeri girmeyi bekliyorduk. Sıra bekleyen kalabalığa bakınca hem gençlerden hem de belli bir yaşın üzerindekilerden oluşan oldukça karışık bir kitle olduğunu gördüm.

Konserin açılışını “Hot Milk” ve “Frank Carter & The Rattlesnakes” adlarında daha önce dinlemediğim iki grup yapacaktı. Biz alana vardığımızda ikinci grup sahnedeydi. Ortalık henüz çok dolu değildi, çünkü insanlar çoğunlukla Foo Fighters öncesi yeme içme ihtiyaçlarını gidermekle meşguldü. Yeme içme mekanları konser alanından ayrıydı ve gördüğüm kadarıyla yemek konusunda vegan mutfaktan çikolata şelalesine kadar oldukça fazla seçenek vardı. Onun dışında da, ufak aksaklıkları olsa da, genel olarak oldukça iyi bir organizasyon olduğunu söyleyebilirim.

Foo Fighters üyeleri tam anons edilen saatte sahnede yerlerini almıştı ve Pretender ile oldukça hızlı bir açılış yaptılar. Hemen ardından çaldıkları Learning to Fly ve son albümleri Concrete and Gold’dan Run ile tempoyu en baştan yükselttiler ve konser sonuna kadar da düşürmediler.

Dave Grohl’e Taylor Hawkins, Pat Smear, Chris Shiflett, Nate Mendel ve klavyede Rami Jaffee eşlik ediyordu. Geri vokallerin arasında ise Grohl’un 13 yaşındaki kızı Violet, yeşil saçları ve arada sessizce “of baba ya” diyen ergen bakışları ile yer almaktaydı.

2,5 saate yakın süren konserde 25 yıla yaklaşan kariyerlerinin neredeyse her döneminden en kilit şarkıları çaldılar. Ortalara doğru iyice old school’a yönelen grup, yanımdaki Robert Plant dublörü amca dışında neredeyse tüm stadyumu zıplattı, dansettirdi (bir anlığına gerçekten Robert Plant mi acaba diye düşünmedim değil, ama biraz daha yakından bakınca o kadar da şanslı olmadığıma emin oldum).

Times Like These, Best of You, All My Life, Monkey Wrench ve çalarken telefon ışıklarıyla tüm stadyumu Samanyolu’na çeviren Wheels gibi pek çok klasik setlistte bir bir yerini alırken, şarkı aralarında da Dave Grohl, ağzından düşürmediği sakızıyla insanlara laf atmayı ihmal etmiyordu. Arada İrlanda aksanı da yapmayı denedi ama çok da başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim. :)

İrlanda’da olmanın şerefine Thin Lizzy’ye ve U2’ya da bolca selam gönderdiler tabii.  Konser boyunca ‘The Boys are Back in Town’ ve ‘Jailbreak’ gibi klasiklerden bölümler çalan grup, konserden hemen öncesine denk gelen Phil Lynott'ın 70. doğum gününü de atlamadı. Konsere önünde U2, arkasında Thin Lizzy yazan bir tişortle çıkan davulcu Taylor Hawkins de, sahneden yükselen bir platformun üzerinde sergilediği davul solosunda U2’nun Sunday Bloody Sunday’ine atıfta bulundu.

Bir ara sahneye Bono’nun çıkacağını anons ettiler, ama söz konusu kişinin U2 frontmanı değil, Hawkins’in ilk zamanlarda birlikte müzik yaptığı çocukluk dostu olduğu anlaşılınca büyük çoğunluğun hevesi kursağında kaldı tabii. Birlikte Queen klasiği Under Pressure’i oldukça başarılı bir şekilde seslendirdiler.

“Gökyüzü bize izin verdi, ne güzel” diyorduk ki, konserin ortalarında, tam My Hero’nun hisli notalarını dinlerken beklenen yağmur başladı ve atmosferi bir anda (iyi yönde) değiştirdi. Dave Grohl o akşam bu şarkıyı, sahne kenarında onu izleyen ve yıllar önce sahneden düşüp ayağını kırdığı zaman onu her gün çalıştırarak iyileşmesine büyük katkıda bulunan İrlandalı fizyoterapisti Freddie Murray’a adadığını söyledi.

Bu duygusal anlar yaşanırken yağmur da şiddetini git gide arttırıyordu. Ama yağmura rağmen kimse yerinden kıpırdamadı ya da herhangi bir panik belirtisi göstermedi, sadece sakince kapşonlarını başlarına geçirdiler. Sahne ışıkları yağmurda çok güzel görünüyordu ve görünüşe göre herkes bu görüntünün ve konserin tadını çıkarıyordu.

İnsanlar dağılmadıkça, grup da daha bir şevkle çalmaya başladı ve konser beklenenden çok daha uzun sürdü. Dave Grohl bir ara “hala burada olduğumuza inanamıyorum, ama daha da önemlisi; sizin hala orada olduğunuza inanamıyorum! Her gün etrafımda “Rock’n’ Roll öldü” diyenleri duyuyorum, ama işte cevap burada” dedi ve ekledi “şimdi neden viskiye bu kadar düşkün olduğunuzu anlıyorum. Her gün böyle yağıyorsa...”

Tam “herhalde son şarkıyı çalıyorlar artık” dediğinizde, “İnandınız mı? Daha yarısına bile gelmedik!” diyen Grohl, ara ara izleyicinin gerçekten konser bitti sanmasını sağlayıp “1 şarkı daha çalmamızı ister misiniz? Ya da 2? Peki 5?” diyerek modu hemen yükseltiyor ve bitmek bilmez enerjisiyle sahnede oradan oraya koşturarak yepyeni bir şarkıya başlıyordu. 5 şarkı daha çalmanın bahsi geçtikten sonra herhalde en az bir 15 şarkı falan daha çalmışlardır! Belli ki sahne önünde ve üstündeki herkes keyif alıyordu ve kimsenin bir yere gitmeye niyeti yoktu.

“Biz ‘bis’ yapmıyoruz, önce sahneden çık, sonra alkışlar, ıslıklar, geri gel tekrar çal falan… Onun yerine işte ne varsa burada, tek seferde, enerjimiz olduğunca çalıyoruz” diyen Dave Grohl, o enerjinin kolay kolay tükenmediğinin de en canlı kanıtıydı. “Neredeyse 25 yıldır çalıyoruz ama, kendimi hala 25 yaşında gibi hissediyorum - ve 25 yaşında gibi içiyorum!” 

Bu arada konsere dair belirtmeden geçmek istemediğim bir ayrıntı daha var: Sahnenin yanındaki ekranlardan sunulan ve sahnedeki grubu gösteren videoların kalitesi (sadece çözünürlük açısından değil, seçilen açılar, kullanılan teknikler, vs) o kadar iyiydi ki, hiç editlemeden direk klip olarak piyasaya sürseler, bal gibi de olur, keyifle de izlenir düzeydeydi.

Bu ıslak ama keyifli deneyim Everlong ile sonlanırken, zıplamaktan yorgun, bağırmaktan sesi kısık,  ıslak ama mutlu kalabalık, grubun bu sefer son şarkıyı çaldığını biliyordu. 40.000 kişi konser sonunda sakince ve vukuatsız dağılırken, stadyumun dört bir yanında herkes senkronize bir şeklide hala Best of You’nun “oooo” kısmını söylüyordu. 

Özetlemek gerekirse, kapanışta Dave Grohl’un de dediği gibi; tam bir “the perfect f**king gig” izledik diyebilirim.

Sezen Aladağ Özdemir
22 Ağustos 2019





22 Ağustos 2019 Perşembe

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 117


Patricia Highsmith
 "Bir Kadın Düşmanından Öykücükler"
Can Yayınları
(1996)
Çeviren: Nihal Yeğinobalı


Bu kitabı çok öncelerden beri görürdüm ama hiç ilgimi çekmemişti. Kim bilir belki de ismi itici gelmiş olabilirdi. Eski yani ikinci el kitaplar arasında görünce bu sefer alıvermiştim ama açıkcası evde uzun bir süre okunmadan duruyordu. Bu hafta belediye otobüsünde yanımda kolay taşınacak bir kitap alayım da yolda arada okurum derken gözüme bu kitap çarpıverdi ve başladım. Bir göz atarım derken kitabın içine bir düştüm ki çıkar beni çıkarabilirsen. Kitap bittikten sonra da bir kaç öyküyü tekrar okumaya bile kalktım, desem abartı olmaz hani. 
Maceracılığı ve delişmenliği ile 20. yüzyılın ilk yarısındaki ABD'li yazarları çok severim. Erskine Caldwell, O. Henry hatta edebiyatçı kimliği daha üstte olan John Steinbeck'te de bu tadı ve keyfi bulurum. Patricia Highsmith'i de bu isimlere rahatlıkla ekleyebilirim. Okumaya başladığımda ilk olarak O Henry'nin matematiği ve şaşırtıcı "durum mizahı"nı bulacaktım. Bir de buna gerilim tavrı da eklenecekti ki, aklımıza ister istemez Edgar Alan Poe gelecekti. Zaten 1921 doğumlu yazar üçüncü romanı olan "The Talented Mr. Ripley" ile de 1955'te Edgar Alan Poe  Ödülü'nü kazanmış. Bir başka gerilim ustası olan Alfred Hitchcock da yazarın ilk romanı "Strangers on a Train" ( Trendeki Yabancı) ı 1950 yılında sinemaya uyarlamış. 
Buraya kadar bahsettiğimiz isimler hep erkek yazarlar ve sinemacılar, kitabı okurken, ismine rağmen Patricia Highsmith'i de erkek  bir yazar sanmaktan kendimi alamadım. Şaşırtıcı, cüretkar, ironik ve tuhaf öykülerden kurulu bir anlatımla sıradışı kadın ve erkek kahramanların resmi geçidi. 
Patricia Highsmith farklı bir kadın yazar olmasının yanısıra toplumsal olaylara da duyarsız kalmayan biriymiş. Ufak bir araştırmadan sonra bu yazarın başka kitaplarının da dilimize çevrilmiş olduğunu görmek beni sevindirdi... demek ki onları da bu aralar edinip, okumaya çalışacağım ama bu yazıdan sonra Alfred Hitchcock'un sinemaya uyarladığı "Trendeki Yabancı" filmini tekrar izlemeye kararlıyım. 
Yazının sonunu "Patricia Highsmith dünyasına kapı açmak çok keyifli oldu" diyerek bitireyim.  

Aptulika


Not: yazarın romanından sinemaya uyarlanan "Trendeki Yabancı" filminden meşhur kavga sahnesi.  

20 Ağustos 2019 Salı

Phil Lynott 70 Yaşında

Phil Lynott (20 Ağustos 1949 - 4 Ocak 1986) 

İnternet ortamında çizimleri paylaşırken çözününürlüğünü düşük yayınlarsınız. Bunu yapmazsanız ertesi günü bir tişört olarak bir mağazada görebilirsiniz. Bunlarla o kadar çok karşılaştım ki, hatta bir Metallica çizimimi pazar çantası olarak bir teyzenin elinde bile görmüştüm. Bu yüzden çizimlerin ticari metaya dönmemesi için çözününürlüğünü düşürerek yayınlarsınız. Ama bu sefer bir değişiklik yaparak Phil Lynott çizimimi ( Hem de en sevdiğimi) yüksek çözünürlükte yayınlıyorum. Bu saatten sonra kimsenin Phil Lynott ya da grubu Thin Lizzy'nin tişörtünü yapıp para kazanmayacağını biliyorum. Zaten yıllar önce çizimlerimi tişört yapan arkadaşıma bu çizimi verip, tişört yapalım dediğimde aldığım cevap iki sözcükten ibaret ve şöyleydi: "Kim tanır ki?" 
İlk kez Thin Lizzy plağı edindiğimde hayranı olmuştum ve ardı ardına albümlerini almıştım. O yıllarda hard rock ve heavy metal'in en güzel grubuydu ve basgitaristi ve vokalisti Phil Lynott da efsanesiydi. O günlerde bana sorsanız hangi grup ve elemanı kapak olur ve tişörtü yapılır diye cevabım, Phil Lynott olurdu. Şimdi sorarsanız cevap gene aynıdır ama "Kim tanır ki?"  ve tabi devamında gelen, "Satmaz". Gene de ben derim ki, satmaması daha iyi ama o tanımayan kimler tanısaydı çok iyi olurdu. Ama şunu da bilirim ki Thin Lizzy ve Phil Lynott'ı tanıyan ve müzikal zevklerinin başına koyan ve hiç yoksa 25 yıldır böyle olduğunu bildiğim kalabalık bir rakı masasını dolduracak sayıda insan vardır ki o da yeter derim. ( Bu arada bir rakı masası için ideal kişi sayısı üçtür ama dörtte olabilir. Ancak sayı üzerine daha artarsa kafalar cacığa düşer. Ki o da olabilir ama bu sayı yüz ya da bin değildir 30 kişi hadi bilemedin 50 kişi) 
Nasıl bir yazıya girdim be kardeşim bir türlü çıkamıyorum ve ciklet gibi uzuyor. Her neyse uzatmayalım... Benim için Phil Lynott ve Thin Lizzy önemlidir. Bu konuda elime geçen her olanağı değerlendiririm. Bugün Phil Lynott'un doğum günü, yani yaşasaydı 70 yaşına girmiş olacaktı. Ben de bunu fırsat bilip bir Phil Lynott çizimimi paylaşayım dedim. Olay budur. 
Aptulika

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...