23 Ocak 2022 Pazar

Şiiri kitaptan okumak mı ?


 

Uzun bir zaman sonra, ilk defa bir şiir kitabını alıp şiir okumaya başladım. Öyle internetten ya da youtube'tan dinleyerek değil; kitabın sayfalarını açarak iç sesimle okumak. Bir çoğunuz bana "Yahu bu ne salak adam, internetten istediğin şiiri bedavadan bulur okursun, üstelik okumana da gerek yok alta müzik verilmiş olarak okunmuş haliyle bulursun..." dediğinizi duyar gibiyim. Oysa eskiden şiiri kitaptan okurduk ve hayatımızda da ciddi bir yeri olurdu. Şimdi o heyecanla tekrar buluştum.

1990'lı yıllarda nedendir bilinmez şiir bir anda kutsanmaya başladı. Şiir kasetleri diye bir modadır başlayıverdi. Kimi zaman tiyatrocular kimi zaman şairlerin bizzat kendisi stüdyoya giriyor ve arkaya da bir new age müzik eklenerek şiir okunuyordu. Sadece şiir kasetleri mi, bizzat radyolarda şiir programları yapılıyordu. Dönemin özgün müzik ve Anadolu Rockçıları ( burada Moğollar'ın yaptığı Anadolu Rock akla gelmesin sakın)  şairlerin şiirlerini besteleyip arada bir bölümde de haykırarak şiiri okuyorlardı. Kısacası o günlerde bir şiir sevgisidir arşı alaya yükselmişti. 

Evet bir yanda şiir kutsanıyordu ama ufaktan şiir kitapları basılmamaya başlanacaktı. Yayınevlerinin dilinde, "şiir kitabı satmaz" lafı ağza sakız olacaktı. Artık kimse şiiri kitaptan okumuyor sadece arkada müzik eşliğinde dinliyordu. Orhan Veli ile Müsfik Kenter birbirine karışır olmuştu. Yakın zamanda espri olsun diye birine "rakı şişesinde balık olsam" dediğimde, "o şiiri biliyorum Müşfik Kenter'in değil miydi?" karşılığını alacaktım. 

90'lı yıllardan sonra 2000'lere geldik ve şiir artık hayatımızdan çıkıverdi. O aşırı sevgi mi öldürdü nedir ama artık şiire bir ihtiyacımız kalmadı. Şimdi 90'larda şiire olan aşırı merak gibi bir plak merakı başladı. Öyle delişmen bir merak ki kimisi çıtırtısından kimisi çiziklerinden merakın peşine düşüyor. İster misiniz bu da hayatımızdan plağı ve müziği çıkarsın?

Plak ne çıtırdamasından ne de atlatmasından önemli. Bir plağı alırsınız pikaba koyarsınız dinlerken kapağını bir güzel incelersiniz. Sonra bir kez daha dinlersiniz ve bir yere uzanır gözlerinizi kaparsınız... ya da sahibinin sesi misali karşısına geçer dinlersiniz. Eskiden evlerde toplanıp plak dinlenirdi, yanında da bira olmasına da gerek yoktu çay demler içer ve büyülenmişcesine dinler sonra da üzerine sohbet ederdiniz.

Peki ya şiiri... onu da kitaptan kendi iç sesinizle okurdunuz, hem de defalarca. Bazen ister istemez ezberlerdiniz. Laf aramızda bazen o şiiri kendinizce bestelemeye kalkardınız. Bu arada benim lise yıllarımda yaptığım Nazım Hikmet besteleri vardı. Öyle kimsenin dinlemesi için değildi o besteler ( zaten kimsenin dinleyebileceği şeyler de değildi hani). Kitaptan şiiri okurken oluşan bir serüvendi. Kimi zaman o şiirler okunurken bir desen ya da espri çıkıverirdi. Yani şiir hayatımızdaydı o zamanlarda. 

APTULİKA

 

22 Ocak 2022 Cumartesi

"Hay Bin Köfte!"



Meat Loaf'ın ardından böyle bir başlık atayım mı, atmayayım mı diye açıkçası çok düşündüm. Sonra aklıma asıl adı Michael Lee Aday olan bu rock müzisyeninin sahne adı olarak Meat Loaf'ı kendine uygun bulması aklıma gelecekti Ve tabiki yazımın başlığına çocukluğumuzun vazgeçilmez çizgi romanında kahramanlardan birinin devamlı kullandığı "hay bin köfte" lafını uygun bulacaktım.

Dalyan köfte misali devasa kilolu olan Meat Loaf'ın et yememesi yani vejetaryan olması da ayrı bir konu  ve bir o kadar da ilginçtir hani.

Meat Loaf albümleriyle ilk tanışmam 1990 başında "Bat Out Of Hell II : Back Into Hell" ile olacaktı.  Ondan öncesi de "Hard'n Heavy Slow" tipi karışık kasetlerde de bolca karşıma çıkardı hani. Böylesi davudi, operatik sese hayran olmuştum. Bir kaç yıl sonra 1977 tarihli ilk albümünü de bulup dinleyecektim. Ondan sonrası da her yeni yaptığı albümü takip etmeye başladım. Aradan geçen onlarca yıl sonra hep aynı şarkıyı dinliyormuşum gibi gelecekti. Sonrasında da takibi bırakacaktım. Aslında bu yazıyı yazarken tekrar albümlere göz attığımda aslında farklı çalışmalara da rastladım ama adamın başına hep aynı parça musallat olmuş gibi. Hani bizdeki İskender Doğan denilince akla "Kan ve Gül"den başka bir şey gelmemesi gibi. Meat Loaf'ı biraz Bonnie Tyler'a benzetirim. Sanki onun erkek hali gibi (Ama bu arada Bonnie Tyler'ı başka parçalarıyla da hatırlarım. hakkını yemiş olmayayım). 

Dün internette müzik haberlerine bakarken "Meat Loaf haberini görünce, içimden "Eyvah gene yeni bir Bat Out Of Hell turnesi mi?" diyecektim. Sonra habere dikkatle bakınca bunun bir ölüm haberi olduğunu anlayacaktım. Meat Loaf, 20 Ocak 2022 tarihinde 74 yaşındayken yaşama veda etmişti.   

 Bu güçlü vokalin ardından bir çizim yaparak anmak istedim. 

APTULİKA

21 Ocak 2022 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 183


Helen Garner
 "Çocuklar İçin Bach"
YKY
Çeviri: Darmin Hadzibegoviç
  (1. Basım: Şubat 2021)

Kitabın ismine baktığımda ben de sizin düştüğünüz kuşkuya düştüm. Hani o çocukları klasik müziğe ısındırmak amacıyla yapılmış kitaplar vardır ya, işte bunu da öyle bir şey sandım.  Neyseki arka kapak yazısını okuyunca öyle bir şey olmadığını anlayacaktım. 

Helen Garner adını açıkcası ilk defa duydum. Kendisi şimdilerde 80 yaşında olan  Avustralyalı  bir yazar. Roman, kısa öykü, senaryo, deneme gibi alanlarda yapıtlar vermiş biri. Dikkat ederseniz bir önceki cümlede "kısa öykü" dedim ve bunu ben de garipsedim ama yazarın bu romanının topu topu 104 sayfa olduğu düşünülürse bu tanıma hak verebilirsiniz. Burada hakkını vermeliyim, roman 104 sayfa olsa da kitabı bitirdikten sonra öyle uzun bir roman okumuş gibi oluyorsunuz ki, gerçekten bunu nasıl başarıyor anlaşılır gibi değil hani. Bir de romanın kahramanlarının da ayrı ayrı maceraları ayrı ayrı roman gibi. 

 Garner'ın ikinci romanı olan "Çocuklar İçin Bach" 1984'te yayımlanmış. Romanın konusu Melbourne’ün banliyösünde yaşayan genç bir çiftin tekdüze hayatıyla başlıyor.    Dexter ve Athena Fox adındaki bu karı koca iki çocuk sahibi ama çocuklardan biri ağır bir şekilde otizmlidir. Ama onlar buna rağmen birbirlerini severler ve mutludurlar.  Basit, iddiasız ama istikrarla südürdükleri düzenleri Dexter’ın üniversiteden arkadaşı Elizabeth’in gelişiyle sarsılmaya başlar.  Elizabeth yanında, müzisyen sevgilisini, annelerinin ölümünden sonra yalnız kalan kız kardeşini ve sevgilisinin kızını da getirmiştir. Bu yeni konukların gelişiyle Fox ailesinin sade, sakin ve huzurlu hayatı başkalaşacaktır. Ailenin dış dünyadan tecrit edilmiş hayatı bu yeni konuklarla tehdit edilmeye başlayacaktır. 

Kitaba başlarken geçen, "Dexter bu fotoğrafı mutfak duvarına, ocakla banyo kapısının arasına yapıştırmış. Fotoğraf pişen yemeklerden sıçramış yağların parıltısıyla kaplı, yırtık ve lekeli. Uzun zamandır orada duruyor. İkide bir duvardan ayrılıyor, kenara doğru kıvrılıp bir köşesinden sallanıyor. Ama her zaman, duvardan tamamen ayrılıp düşmeden önce, biri fotoğrafı kurtarıyor, biri onu yerine yapıştırıyor." tasviri açıkcası yirmi sayfalık anlatıma değer. Helen Garner'in bu tip tasvirleri kişileri çok güzel yerine oturtuyor. Athena ile ilgili de, " O basit akorlar Athena'nın cahil parmaklarının altında bile bir zafer çığlığı gibi çınlar..." Arasıra evdeki duvara dayalı piyanoda bir şeyler çalmaya çalışan Athena, bu işi iyi yapamaz ama ara sıra çalışmayı da ihmal etmez. Athena'nın piyanosunun üstünde Harold Davies’in “Çocuklar İçin Bach” adlı nota kitabı vardır. Zaten romanın ismi de buradan gelir. Açıkcası kitapta hep böyle göndermeleri buluruz. Örneğin kendi halinde bir kasabalı ev kadının ismi Athena olurken bir ironi yapılmak istenir. Bu aradan ailenin soyadının Fox olması aynı ironiyi sürdürürken baskın karekterli kadına da Elizabeth isminin verilmesi gözden kaçmaz. Bu arada Elizabeth'in rock gitaristi sevgilisinin adının da Philip olması işi daha da abartmış gibi olmuş. Hani neredeyse, "kör gözüm parmağına" hesabı... Kendi adıma söylemem gerekirse bu tip tanımlamalar biraz sıkıcı ve işi ucuzlatır gibi gelmedi de değil hani. 

Romanda müzikle ilgili tanımlanan sadece Athena değil. Açıkcası her karekter müzikle tanımlanıyor.  Olur olmaz her yerde  opera aryaları okuyan Dexter, Elizabeth’in sevgilisi zaten bir rock müzisyeni, otizmli çocuk ise sadece müziğe tepki vererek dış dünya ile irtibat kuruyor. Bu arada sadece Philip değil, Elizabeth de rock müzik dinliyor. Tabi bu imge ile Elizabeth'in  evlilik dışı ilişkilerle dolu, dağınık ve rastgele bu dünyası vurgulanıyor. Bu sayede  Fox çiftini dış dünyadan koruyan kabuğun kırılmaya ve tehdit edilmeye başladığını anlıyoruz.  Bunca abartılı vurgu işi az biraz karikatürize etmiyor da değil hani. Hoş bu iş karikatür olsaydı bile bunca abartılı benzetmeler işi bozardı. 

Tanıttığım kitabı biraz eleştirir gibi oldum ama dikkat çekici bir yaklaşımı yok değil. 1968'lerin özgürlükçü ve başkaldıran ortamında genç olanlar 80'li yıllardan sonra orta yaşlı olduklarında yaşadıkları kaybolmuşluğu hissediyoruz. Öyle ki rock müzisyeni olan Philip ile ilgili şu bölüme göz atmanızı isterim:

"...'Eskiden bütün gün evimde gitarımı çalardım' dedi Philip, 'Şu notaların şu şu ritimde çalındığını dinledikleri zaman insanların her şeyi anlayacağına ve her şeyin değişeceğine inanırdın'..."

Yani işin işine biraz 68'lerin o asi ve özgürlükçü ortamına "kayıp"  ya da "kaybetmişlik" vurgusuyla bakılıyor gibi. Tam anlamıyla "Neo Liberalizm'e teslimiyet" diyemesem de bir pişmanlık hakim gibi Helen Garner'in romanında. 

Bir çok açıdan tartışma götürür ya da her okur farklı yorumlayabilir ( bunlar benim hüsnü kuruntum da olabilir ) ama bir şeyi söylemeden geçemeyeceğim. 104 sayfa kısalıktaki bu romanı okuduğunuzda uzun bir film izlemiş gibi oluyorsunuz... üstelik her bir karekter için ayrı bir film söz konusu. 

"Çocuklar İçin Bach" romanını okuduktan sonra keşke Helen Garner'ın başka yazdıkları da dilimize çevrilseydi de okuyabilseydim dedim. 

APTULİKA 


 

20 Ocak 2022 Perşembe

Kefallerin dinlediği rock plağı

 


Lise yıllarımın unutulmazlarından biri TRT'de yayınlanan İzzet Öz'ün efsanevi televizyon programı Teleskop'tu O programlarda Camel'dan, Yes'e bir çok rock grubu ile tanışma fırsatı buluyorduk. O programlardan birinde ülkemizden bir çalışma da yer almıştı. Gerek sözleri gerekse müziğiyle ülkemizde yapılan örneklere benzemeyen bir çalışmaydı.

"Kaldır kafanı uzaya bak

Yaşama türünü değiştir sonra

Hiç bir şey sandığın gibi değil

Yeni bir yol getir hayatına..."

sözleriyle başlayan bu parça herkes tarafından garipsenmişti. Öyle ki o gece evde misafirler de vardı ve hepsi birden "ne garip şarkılar çıkıyor bu programda" demişlerdi. O dönem yapılan ne alışılmış aşk şarkılarına benziyordu ne de Cem Karaca, Barış Manço ve Erkin Koray'dan alışık olduğumuz rock örneklerine benziyordu. Hatta o sözler insanlara bir uzaylı görmüş gibi garip geliyordu. 

Bu şarkı aklıma öyle yerleşmişti ki ardından gelen günlerde de mırıldanacak kadar dimağıma kazınmıştı. Bir kez dinlediğim ve daha sonra bir kez daha dinleme olanağı bulamayacağım bu parçayı yıllar yılları kovalamasına rağmen unutmamıştım. Kim söylüyordu falan o da aklımda kalmamıştı hani. 

Sonra 1990'lı yıllara geldik ve "Moğollar Tekrar Kurulsun" kampanyaları başlayacaktı. Ve işte o arada grubun basgitaristi Taner Öngür'ün bir solo albümü de kaset olarak çıkmıştı. Orada bu parçayı tekrar görecektim. İşte benim yıllar önce duyduğum bu parça Taner Öngür'e aitmiş. Bu şarkı vakti zamanında Tank isimli bir grup kurdukları zaman diliminde yapılmış bir parçaymış. O dönem Türkiye'de batılı anlamda rock yapmak için kurulan Tank plak olarak çıkartmak için kayıtlara giriyorlar. Kayıtlar bittikten sonra plak şirketleri yayımlamaya yanaşmıyor. Tabii cevap (bugün de olduğu gibi): "Bu satmaz" ya da " bizim dinleyici için bunlar çok erken" vesaire ve sonuçta yayınlanamıyor. Taner Öngür ve Tank grubunun elemanları da bu bant kayıtlarını alıp, Galata Köprüsü'nün üzerinden Haliç'in sularına atıyorlar. Yani benim bir parçasını duyduğum bu albümü  Haliç'in kefalleri tekmili birden dinleyecekti. 

İşte 1990'ların başında çıkan Taner Öngür'ün "Alarm" kasetinde o Haliç'in kefallerinin orijinal haliyle dinlediği Tank grubunun çalışmalarını  dinleme imkanımız olamayacaktı ama o dönemlerde biriken Taner Öngür bestelerini duyabilecektik. O kasette grupla aynı adı taşıyan bir parça daha vardı ve sözleri şöyle başlıyordu:

"Dünyanın tepesi Himalaya'lar

Yamaçlarında kalmamış bir tek ağaç

Kışın biriken kar suları

Baharda Bengal deltasına saldırıyor

Kardeş Bengaldeş

Sular altında..."

Açıkcası bu parça da "Uzaya Bak" etkisinde gelecekti bir çoğumuza. Hoş dönem çevreciliğin yükseldiği yıllardı ama durum gene de bu şekildeydi hani.  

1990'ların başında Moğollar tekrar kuruldu ve grup ikinci döneminde müziğine protest yaklaşımları da katarak bugünlere dek geldi. Bu şarkılar Anadolu Rock'ın güzide örnekleri olduğu gibi, gösteri yürüyüşleri, mitingler, grevlerde de insanların dilinde marşa dönüşecekti. 

Moğollar'ın her şarkısı özgüye değerdir ama 2004 yılında yapılan "Çölde Gökyüzü" benim için en ayrıcalıklı olanıdır. Bu parça da Taner Öngür'ü vokalde görürüz ve onun elinden çıkmış olduğunu da ilk dinleyişte fark edecektik. Amerikan'ın  Bağdat'ı işgali ve bugüne dek acısını çektiğimiz emperyalist planlarına dikkatleri çeken bu parça o dönemin BarışaRock konserlerinin simgesi olacaktı. 

"Çölde Gökyüzü" o güne kadar yapılmış Moğollar çalışmalarından farklı ama bir o kadar da Moğollar'ın her bir elemanının enstruman performansının eşit şekilde üst düzeye çıktığı bir çalışmaydı. Akla her ne kadar Taner Öngür'ün solo çalışması gibi gelse de başka bir kadroyla bu kadar yüceleşeceğini de pek sanmıyorum. Klavyede Serhat Ersöz neredeyse kuyruklu piyano çalıyormuşçasına müzikal kariyerinin ilk yıllarına dönüyor ve caz ile buluşuyordu. Rahmetli Engin Yörükoğlu davulda bagetleriyle kişiliğindeki alicenap halini ortaya çıkarıyordu. Cahit Berkay gitarıyla progresif bir tada bürünüyordu. 

Parça protest bir yaklaşımdaydı ama yerel motifleri içermiyordu. Eleştirel anlatımı ve müzikal yapısıyla da kentli hatta dünya insanı bakışındaydı. O dönemin savaş karşıtı ortamında slogansı bir yanı da yoktu. Dolayısıyla alıştığımız şekilde bir protest parça olarak görülemedi belki de. "Çölde Gökyüzü" hakettiği ilgiyi elde etti mi? derseniz, tabiki etmedi. Ama çok iyi biliyorum ki yirmi, otuz yıl sonra birileri keşfedecek. Zaten bizde hep öyle olur( 70'lerin plaklarına artan merakı düşünürseniz...) 

O günden bu güne Taner Öngür'ün solo bir çalışma yapmasını hep arzu etmişimdir. Geçen yıl bir baktım ki 2005'te yaptığı "Evde Tek Başına" albümünden sonra bugüne kadar 5 albüm oluşturmuş. Hepsi de plak olarak basılan bu albümlerde sanatçının Surf Rock'tan progresife; blues'tan hard rock'a kadar geniş yelpazeye yayılan kentli rock anlayışını ortaya koymuştu. Belki kırk küsur yıl önceki deneme kefallere nasip olmuşken, şimdilerde 2005'ten sonra bizlere de bazı şeyler nasip olacaktı. 

Taner Öngür bugün de Moğollar'ın efsanevi ve de emektar bir elemanı ama yanısıra kendi dünyasını da solo çalışmalarıyla ortaya koyuyor. Üstelik bunları da altmışından sonra ortaya koyuyor.  Rock'ta ve tabi sanatta emeklilik olmaz. 

Bu arada geçtiğimiz hafta Taner Abi facebook sayfasında "baktım ki herkes tekli yayınlıyor, eee ben niye yapmayayım dedim" demiş, hemen dinlemek için atıldım. "Ah Kedi, Ağlatma Beni" adlı yeni parçasında blues temelleri üzerinde toplumcu bakış açısıyla nefis bir yapıt ortaya çıkartmış. 

Ülkemizde özel insanlar vardır ve onlar ufuk açıcı işlerini kimse ilgilenmese de üretirler. Bu hay huyun içinde onları görmeyiz. Hafızsızlık sadece toplumsal konularda değil kültür sanat alanında da mevcut.  Anılar denizinde yüzmek güzel ama yeni adalara da ulaşmak gerekir. Taner Öngür bunu yapıyor. 

Taner Abi'nin bir sonraki albümünü ya da şarkısını merakla bekliyorum. 

Aptulika


18 Ocak 2022 Salı

Beth Hart'tan Led Zeppelin Sürprizi: 25 Şubat 2022'yi bekleyin!

 


Beth Hart son yılların en dikkat çeken sesi. Ülkemize de konser için gelen ve muhteşem dakikalar yaşatan Hart, sadece rock ve blues değil her tarzdan dinleyicinin ilgisine mazhar olan bir kadın sesi. Onu ilk kez Joe Bonamassa ile yaptığı ortak çalışmalarla tanımıştık. Bu muhteşem ses bir ay sonra çıkacak yeni çalışmasıyla ortalığı yeniden sarsacağa benzer.

 Beth Hart , Robert Plant'in efsanevi sesini A Tribute To Led Zeppelin'de  kanalize ederek bugüne kadarki en derin girişimlerinden birini üstleniyor . Provogue/Mascot Label Group  aracılığıyla 25 Şubat 2022'de piyasaya çıkacak olan albüm,   dijital, CD ve 3 farklı vinil renkte satışa sunulacak.

Dokuz parçalık albümde, Led Zeppelin'in unutulmaz yapıtları Beth Hart'ın sesiyle kulaklarımızda yankılanacak.  


14 Ocak 2022 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 182



Danilo Kiş
 "Bahçe, Küller"
Jaguar
Çeviri: Özge Deniz
  (1. Basım: Ağustos 2021)


"Jaguar", son iki yıldır tutkunu olduğum yayınevi. Buradan çıkan dünya edebiyatında çıkan ve daha önce bilmediğim yazarların romanlarıyla tanıştım. Bunlardan biri de Danilo Kiş.   Sırp yazar ve şair Danilo Kiş  daha önce "Ölüler Ansiklopedisi" ve "Ud ve Yara     İzleri" eserleriyle dilimize çevrilmiş ama ben ilk kez bu kitapla tanıştım. Eski Yugoslavyalı romancı Kiş'in bu eseri daha Can Yayınları tarafından yayımlanmıştı, dilimize bu defa Sırpça aslından çevrilerek, yıllar sonra tekrar bizlerle buluşuyor.
 

"1935 doğumlu Sırp yazar, Subotica’da dünyaya gelmiş. Kiş, eserlerini Sırpça ve Hırvatça kaleme aldı. Bruno Schulz, Vladimir Nabokov ve Jorge Luis Borges gibi yazarları etkiledi. 1989 yılında Paris’te hayatını kaybettiğinde ardında pek çok çalışma bıraktı.
Kitaplarında çoğunlukla İkinci Dünya Savaşı’na, savaş sonrası döneme ve kişisel hayatından izlenimlere yer verdi. Yazarın, orijinal adı Bašta, pepeo olan ve ilk defa 1965 yılında yayımlanan bu eseri de İkinci Dünya Savaşı’nda geçen bir aile dramını konu alıyor."
Kitapla ilgili tanıtımda Danilo Kiş böyle tanımlanmış. "Bahçe, Küller" okunduğunda ise yazar daha iyi tanınacak, zira bu otobiyografik bir roman.  
 

 Danilo Kiş romanı "Bahçe, Küller"de, II. Dünya Savaşı’nın arifesinde geçen çocukluk yıllarının; sürgün ve linç tehdidiyle oradan oraya sürüklenen ailesinden, özellikle de babasından yadigâr kalan travmaların, yersiz yurtsuzluğun, inişli çıkışlı ruh hallerinin, aranıp bulunamayan kurtuluş yollarının izini sürüyor. Kiş bu otobiyografik romanında, tüm dünyayı kasıp kavuran bir kıyametin savurduğu küllerin altında saklı kalmış, siyah beyaz bir aile albümünü aralar gibi, unutulmaz bir baba figürünün etkisinde geçmiş o yılları tekrar gün yüzüne çıkarıyor.

 Danilo Kiş'in "Bahçe, Küller" romanı acılı bir dönemi kendi hayatından izlerle ve çocuk gözüyle bizlere sunuyor. Hem de öyle güzel sunuyor ki, kitabı elinize aldığınızda aralık vermeden sürükleniyorsunuz.

Aptulika

* Yazıda bold ve italik olan bölümler tanıtım bülteninden. 

13 Ocak 2022 Perşembe

Aşık Mahzuni Şerif Türküleri



Yeni müzik dinleme alışkanlıklarımız ile birlikte her hafta cuma sabahı yeni çıkan albüm ya da teklilere bakmak adetimiz oldu. Açıkcası her hafta beklentilerim hüsranla nihayete eriyordu. Bu hüsranın yanısıra büyük bir karmaşanın içine giriyor, iğneyle kuyu kazar gibi bir şeyler bulmaya çalışıyorum. Geçtiğimiz hafta da nafile uğraşa gene giriverdim ve karmaşanın içinde Kaan Tangöze'nin albümünü buluverdim. 

Duman grubu oldum olası benim için ayrıcalıklıdır ama Kaan'ın solo çalışmalarının yeri şimdilerde ( daha önceki solo albümünü ilk defa geçen ay fark edebildim) benim için daha bir önem taşır oldu diyebilirim. Daha önceki solo albümünü tümüyle dinlemiş değilim ama oradaki Karacoğlan yorumunu ayrı bir yere koymuştum. Şimdi yeni çıkan solo albümde ise parçalar yerine oturdu diyebilirim. Bundan sonra evvelki solo albümü de tümüyle hatmedeceğimi buradan belirtmeliyim. 

Kaan'ın yeni albümü "Aşık Mahzuni Şerif Türküleri" adını taşıyor. Ülkemizin ozan ve aşık geleneğinin içinde önemli bir yeri olan Aşık Mahzuni Şerif, modern dönemde bu geleneği toplumcu bakış açısıyla günümüze taşıyan ismiydi. Kendi adıma çocukluk, ilk gençlik çağımdan beri onun türkülerini Cem Karaca, Selda , Edip Akbayram gibi ustaların rock yorumlarıyla dinlemiştim. Sonra aynı türküleri Aşık Mahzuni'nin sesinden dinleyerek bugünlere kadar gelmişti bu sevgim. 

Öncelikle Kaan'ın albüme verdiği isim ile başlayayım... Ustanın bir türküsünün ismini verip, bu işi kotarabilirdi ama böyle yapmamış ve saygı dolu bir giriş yapmış. "Aşık Mahzuni" deyip geçmeden "Aşık Mahzuni Şerif" diyerek ardına da "Türküleri" eklemiş. 

Bir rock müzisyeni Aşık Mahzuni Şerif yorumlarsa distorşiyonlu gitarları ekler ve vokali de hançerden yükseltir cayır cayır gider. Kaan böyle yapmamış ve türküleri yorumlamış. Elbette bu bağlama ile yapılan bir türkü albümü değil. Kaan gitarını eline almış ve tek başına kendi gibi ve sadelikle yorumlamış. Bir kentli duygu ile yapılan yorumda Aşık Mahzuni Şerif duygusu yitirilmeden Kaan bakışıyla sunulmuş ama bu "doğu - batı" ya da "kentli - yerel" birleşimli bir "sentez" hesabında değil. Kaan'ın bakışında Aşık Mahzuni bugüne taşınıyor ve en önemlisi de bir "saygı" sunuluyor. 

Aşık Mahzuni Şerif önemli bir usta ve sanatçıydı. Onu her andığımızda hep bir şeylerin eksik kaldığını hissederdim, Kaan'ın bu sade yorumunda umutlarım arttı. Dilerim bundan sonra da bu büyük usta için kapsamlı kitaplar yazılır, üniversitelerde tezler hazırlanır. 

Teşekkürler Kaan!

Aptulika

9 Ocak 2022

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...