Onlar, 1950’li yıllarda Amerika’da ortaya çıkan ve Bill Haley, Chuck Berry, Little Richards, Buddy Holly ve genç kitleleri ardından sürükleyen kral Elvis Presley öncülüğündeki “rock’n roll” u alıp onu ileri taşıma ve büyük bir ustalıkla dönüştürme becerisi gösterdi. Dönemler, modalar ve trendlerin ötesinde bir topluluk oluşturdu. Evet, "The Beatles”tan bahsediyorum. Fab Four olarak nitelendirilen üyeler John Lennon, Paul McCartney, George Harrison ve Ringo Starr. Bu üyelerden George Harrison ve John Lennon ne yazık artık aramızda değil; Ringo Starr ve Paul McCartney ise 70 yaşlarını hayli geçseler de halen aktifler. Ringo Starr geçtiğimiz yıl "Give More Love" albümüyle bir sürpriz yapmıştı. Paul McCartney ise "Egypt Station" isimli bir albümle geliyor uzun bir aradan sonra. Bu albümün tanıtımı amacıyla Paul Mc Cartney, Liverpool'a dönmüş ve Beatles tarihinde önemli bir yeri olan Cavern Clup'ta severlerine bir sürpriz yapmıştı. İşte, bu olayı Blues Perişan'da duyurmamızın ardından, mesaj kutumda bir haber buldum. Haber sevgili Aptülkadir Elçioğlu'ndan gelmiş. Beatles ve George Harrison'a karşı hassasiyetim çok açık. 2001 yılında aramızdan ayrılan George Harrison'ın gitarı Eylül ayında açık artırma ile satışa çıkıyor. Gitarın açık artırmada 500.000 Dolara satılması bekleniyor.
"Mastersound" elektro gitar vakti zamanında Harrison tarafından tamire verilmiş ve yerine de başka gitar alınmış.
Ancak tamir sonrası bir kaç kez daha kullanmış bu gitarı. Beatles'ın Cavern'de verdiği 3 Ağustos 1963 tarihli son konserde de George Harrison bu gitarı kullanmış. Daha sonra Dave Berry and The Cruisers topluluğunun gitaristi Roy Barber tarafından kullanılan bu gitar, Barber'ın ölümünün ardından karısı tarafından gün yüzüne çıkarılmış ve 2014 - 2018 yılları arasında Liverpool'daki Beatles Story müzesinde yer almış. Söz konusu gitar, daha önce 2015 Mayıs'ında açık artırmada 485.000 Dolara alıcı bulmuş. Açık artırma 9 Eylül'de ve bu gitarın haricinde Pink Floyd'a ait bir amfi ve Yes'in efsane gitaristi Steve Howe ile Bee Gees topluluğundan Maurice Gibb'e ait gitarların da satış kapsamında olduğunu hatırlatayım. İnsanın çok zengin olası geliyor... Bülent Seyitdanlıoğlu
Blues Perişan'da Meral Akman ilk yazısında ilk rock tutkusunu filizleyen grup YARDBIRDS'ün vokalisti Keith Relf' i kaleme aldı.
"yanlışlıkla koleksiyona dahil olmuş bir toplama plaktaki Yardbirds – Heart Full of Soul olması ile o günden sonra Yardbirds benim için hep herşeyin başladığı yer oldu. "
Over Under Sideways Down
Babamızdan bize kalan en değerli miras, burs paralarından artırarak satın aldığı plaklarıdır. Beni klasik müzik ve caz ile büyütmeye karar veren ailemin hayalleri, ilk tepki verdiğim parçanın, yanlışlıkla koleksiyona dahil olmuş bir toplama plaktaki Yardbirds – Heart Full of Soul olması ile kısmen suya düşse de o günden sonra Yardbirds benim için hep herşeyin başladığı yer oldu.
İlk başlarda Yardbirds benim için, içinden “gitarın kutsal üçlüsü”Jimmy Page, Eric Clapton ve Jeff Beck geçen gruptu, yıllar sonra, heavy metalci kızdan progresif rock’ı “ilginç” bulmaya başlayan ergene dönüşürken rastlaştığımız Renaissance, beni Yardbirds’ün bambaşka bir yüzü, Keith Relf ile tanıştırdı.
William Keith Relf, 22 Mart 1943”de Richmond, Surrey İngiltere’de doğdu. O günlerde neredeyse bütün İngiliz gençlerinin hayran olduğu Amerikan blues ile müzik dinlemeye başladı, yaşıtlarından farklı olarak ilk işi eline gitar almak yerine – ki gitar çalmayı 12 yaşındayken öğrenmişti - hayranı olduğu Sonny Boy Williamson gibi mızıka çalmayı öğrenmek oldu. 1962 yılında davulcu Jim McCarty, bas gitarist Paul Samwell-Smith ve gitarist Anthony "Top" Topham ile birlikte bir grup kurdular, aynı yıl ritim gitarist Chris Dreja’nın da gruba katılmasıyla, ufak tefek barlarda Muddy Waters, Elmore James, Howlin’ Wolf, B.B. King, John Lee Hooker, Jimmy Reed, Sonny Boy Williamson, Little Walter, Lightnin’ Hopkins, Sonny Terry, Brownie Mcghee parçaları yorumlamaya başladılar. 1963 yılı Eylül ayına kadar kendilerine Blue-Sounds diyorlardı, tanınmaya başladıkça daha akılda kalıcı ve farklı bir isim almaya karar verdiler ve bir sonraki konserlerine “The Yardbirds” olarak çıktılar.
60’lı yıllar İngiliz müzisyenlerin blues müziğe sahip çıktığı yıllardı, Amerika'da Elvis ortalığı sallar, herkes Kral'ın “zenci gırtlağı”ndan bahsederken, gerçek blues müzisyenleri siyahi sanatçılar hep geri planda kalıyorlardı. Ağır başlı yetiştirilen, savaş sonrası İngiliz gençleri için ise blues neredeyse devrimin ta kendisiydi. 1963 – 1964 yılları arasında Londra'da günlük hayatlarına heyecan katmak isteyen ofis çalışanları, fabrika işçileri ya da sanat okulu öğrencileri gibi toplumun farklı kesimlerinden kendini müzikle ifade etmek isteyen erkek ve kadınlardan oluşan yüzden fazla blues grubu vardı.
The Yardbirds de halefi diğer İngiliz gruplar gibi, müziğinin temellerine blues'u oturtmuştu, The Animals, The Beatles ve Rolling Stones’un, seksi şarkıcıları, ateşli kadın hayranları ve “çok meşhur olma” hayalleri vardı, daha mütevazi hedeflerle yola çıkan Yardbirds'ün ise Keith Relf'i ve mızıkası vardı. 1963 yılının sonlarına geldiklerinde bir de “Eric Clapton”ları oldu.
Her ne kadar grubun vitrininde Eric Clapton varsa da grubun temelinde Keith Relf ve onun blues ve rock melodilerini harmanlayan müzikal yaklaşımı yer alıyordu. Clapton'un blues aşkı ve “yumuşak eli” (Eric Clapton’a “Slowhand” lakabını Yardbirds’un menajeri Giorgio Gomelsky yakıştırmıştır) grubun rave-up gitarları ve Relf’in yumuşak beyaz blues sesi ile harmanlanan, yaptıkları müziği şekillendiriyordu.
Grup arkadaşı ve Yardbirds’un kurucularından Jim McCarthy, Keith Relf için, “biraz çılgın ama asla sorun yaratan biri değildir” diyor ve devam ediyor “Keith bir müzisyendir, ama rock star degildir. Disiplinli ve düzenli olmayı sever”. Sessiz ve soluk görüntüsüne rağmen (grubun en sarışın elemanı) her zaman çevresini etkileyen, sevilen ve aranan bir kişilik olarak biliniyor. Dönemindeki sarkıcılar genelde (istisnalar da az degil tabi) güzel görünüp, şarkı söylemekle yetinirken, Relf güzel sesine mızıkasını da katarak sahne şovunu başka bir boyuta taşımaya çalışıyordu. Beatles, “Love Me Do” ile ilk mızıkalı parçalardan birini yaptıktan sonra mızıkanın ünü artmış olsa da en iyilerden biri her zaman Keith Relf oldu. Bir kaydı bulunmasa da Sonny Boy Williams’ın, birlikte katıldıkları bir festivalde Yardbirds’ü dinledikten sonra Keith’den sahnede kendisine katılarak, vokal yapmasını ve mızıka çalmasını istediği rivayet edilir.
Grup, Eric Clapton ile yola çıkar ve birlikte üç kırkbeşlik çıkartır, "I Wish You Would", "Good Morning, School Girl" ve dinlemelere doyamadığımız ama bir çok Yardbirds hayranı gibi Eric Clapton tarafından da oldukça “pop” bulunan "For Your Love". Aralık 1964 yılında grubun ilk albümü “Five Live Yardbirds” çıkar. Ancak albüm daha piyasaya çıkmadan, Clapton yerine Jimmy Page’i önerir ve daha fazla blues için John Mayal’a katılır. Keith Relf için çok sevdiği grubu ile yaşadığı ilk hayal kırıklığı olsa gerek. Page o sıralar stüdyoların en aranılan gitaristlerinden biridir ve bir grupta çalacak vakti olmadığı için yerine Jeff Beck’i önerir. Beck ile Yardbirds birlikteliği fazla uzun sürmez ama ortaya “Heart Full Of Soul” çıkar. Parçaya eşlik etmesi için anlaştıkları sitar sanatçısı rock müzik ritimlerini yakalayamayınca, Jeff Beck stüdyoya kapanır ve gitarından sitar sesi çıkartarak kayıtları tamamlar, şayet sitar kullanılan versiyonu kullanmış olsalardı, “Norwegian Wood” yerine sitarla kaydedilen ilk parça olarak anılacaktı.
Paul Samwell-Smith’in müzik hayatına yapımcı olarak devam etme kararı alması üzerine bas gitaristsiz olan grup bu kez Jimmy Page’e grubun bas gitaristi olmasını teklif eder ve Page bas gitarist olarak gruba katılır. Beck-Page ile birliktelik de fazla uzun sürmez ve Jeff Beck’in gruptan ayrılmasından sonra Jimmy Page gitara, Chris Dreja da bas gitara geçer. Page’in girişkenliği ve çalışkanlığı grubu birkaç adım daha ileri taşır, grup Amerika turnesine çıkar. Turne sırasında bir “Jake Holmes” parçası olan “Dazed and Confused” ile tanışırlar ve parçayı kendi usullerine göre yorumlarlar. Page parçaya keman yayı eklerken, Relf sözleri kendi ruh haline göre yeniden düzenler, parçayı karanlık bir yere taşır ve mızıkasıyla Page’e eşlik eder.
The Yardbirds 1964 - 1967 yılları arasında yüzlerce konser verir ve beş adet stüdyo albümü çıkartır. 1968 yılında grubun kurucuları Relf ve Dreja daha folk ve klasik müziğe yakın parçalarla devam etmek ister – o günlerde henüz bilmiyorlardı ama bu amaçlarını gerçekleştirecek ve progresif rock müziğin en önemli gruplarından birini kuracaklardı - Page, daha “heavy” işler yapmak üzere gruptan ayrılır.
Keith Relf”’in sözlerini yazdığı (ya da katkıda bulunduğu) "Shapes of Things", "Mister You’re a Better Man Than I", "Over Under Sideways Down", "What Do You Want", "Ever Since The World Began", "Happenings Ten Years Time Ago", "Think About It" hep kenarından köşesinden hippi düşüncesine göndermeler olan parçalardır. Nevi şahsına münhasır Keith Relf, karşıt kültürler, çingeneler ve hippilerden ve onların kültürlerinden büyülenmektedir. Bu hislerini de şarkı sözlerine ve söyleme şekline yansıtır. Hayranlarının gözünde Yardbirds bir “asit” grubudur, gerçekte ise, birkaç kez keyif verici madde denemiş olmalarına rağmen grup elemanları gerçek birer İngiliz gibi “ pints and darts” (büyük boy bira içip, dart oynayan) normal insanlardır.
Page’in gruptan ayrılması ve yeni grubu için ilk düşündüğü ismin New Yardbirds olması Keith Relf için hayal kırıklığı olur, grubun kendini göstermeye başladığı bu dönemde kendini ihanete uğramış hisseder. Bir süre alkol bağımlılığı ile mücadele eder. 1968 Temmuz ayında The Yardbirds son konserini verir ve dağılır.
Bundan sonra grup elemanlar kendi yollarına giderler. Chris Dreja bir süre Jimmy Page ile Led Zeppelin’in kurulmasına yardım eder ve grubun ilk albümünün kapak fotoğraflarını çeker, bundan sonra uzunca bir süre fotoğrafçı olarak çalışmaya devam edecektir.
Keith Relf ve Jim McCarthy, 1969 yılında “Together” ismi ile bir akustik folk grubu kurarlar. Gruba ilk önce Keith’in kızkardeşi “Jane Relf” gitarist ve vokalist olarak katılır, arkasından klavyeci John Hawken ve bas gitarist Louis Cennamo ekibe katılır ve grubun adı “Renaissance” olarak değişir. Böylece Relf ve McCarthy’nin klasik müziğe ağırlık verme hayalleri gerçek olur ve o dönemde kendini hissettirmeye başlamış olan progresif rock’ın en etkili gruplarından birinin müzikal temelleri atılır. 1972 yılında Relf’in sağlık sorunları nedeniyle turneleri iptal etmek zorunda kalmaları üzerine Relf kardesler ve Jim Mccarthy gruptan ayrılır ve Renaissance kurucu elemanlarından geriye hiç kimse kalmadan müzik yolculuğuna devam eder, ama bu ayrı bir yazının konusu.
Keith Relf, kendini daha az yoracak olduğunu düşünerek yapımcılık yapmaya karar verir, kısa bir süre Medicine Head isimli blues rock grubuna bas gitarist olarak katılır ve grubun yapımcılığını üstlenir.
Aynı zamanda “Hunter Muskett”, “Amber” ve “Saturnalia” gruplarının albümlerinde de yapımcı olarak yer alır. Bir süre blues’dan farklı bir şeyler denemeye karar verir. Bunun üzerine, Captain Beyond’dan davulcu Bobby Caldwell,Steamhammer’dan gitarist Martin Pugh ve Renaissance’dan bas gitarist Louis Cennamo ile Armageddon isimli hard rock grubunu kurarlar. Grup müzik hayatını Amerika’da sürdürmeye çalışır ancak, Keith’in sağlık sorunları nedeniyle İngiltere’ye dönmesi zorunda kalması ile bu macera da sona erer.
Keith ağır anfizam ve astım hastasıdır ve turnelerde özellikle uçağa binmekten imtina etmesi bazı çevrelerde şımarıklık olarak algılansa da uzun uçuşlar ve uçak basıncı sağlığını olumsuz etkilemektedir.
Londra’ya döndüğünde, Jane Relf ve Jim Mccarthy ile birlikte Renaissance’ı yeniden canlandırmak ister ama kurucusu oldukları halde isim hakkını bile almayı akıl etmedikleri için “Renaissance” ismiyle çıkardıkları ikinci albümlerinin ismi olan “Illusion”u mecburi olarak gruplarına isim olarak seçerler.
Kolları sıvayıp yeni albüm için çalışmaya başlarlar, ellerinde birkaç albüme yetecek kadar beste vardır. Grup elemanları hakettikleri şöhreti elde etmek için canla başla çalışmaktadır. Ancak, grubun üzerinde toplanmış kara bulutlar, son darbeyi Relf’in, evinde stüdyo olarak kullandığı bodrumunda elektro gitarıyla prova yaparken kötü döşenmiş elektrik tesisatındaki kaçak nedeniyle elektrik çarpması sonucu henüz 33 yaşındayken hayatını kaybetmesi ile vurur.
Hep kutsal gitar üçlüsü Clapton, Back ve Page'in arkasındaki adam olarak bilinen Keith Relf, grup arkadaşlarının da söylediği gibi bir rock star degil, bir müzik emekçisi olarak hatırlanıyor Ben bu yorumun Relf’in yeteneğine hak ettigi değeri vermediğini düşünüyorum. Hem Yardbirds ile hem de Yardbirds sonrası yaptığı tüm çalışmalar hep zamanın ilerisinde oldu, bugün progresif rock'ın temellerinde Keith Relf’in bu iddiasız ama güçlü çalışmaları yer alıyor. Bu sessiz sakin, çalışkan ve yetenekli adamın erken ölümü bence müzik dünyasında büyük bir boşluk bıraktı. Ben bu güzel ve progresif müzik adamını şu parça ile selamlamak istiyorum.
15 Ağustos 1958 Blues ustası Big Bill Broonzy kanser sonucu hayata veda etmişti
15 Ağustos 1991 Paul Simon, New York şehrindeki Central Park'ta 750 bin kişiye konser verdi.
15 Ağustos 2000 David Bowie ve Iman çiftinin kızı Aleyandria Zahra Jones dünyaya geldi.
16 Ağustos 1962 Beatles'a Brain Epstein'in yerine davulcu olarak Ringo Starr katıldı.
16 Ağustos 1977 Elvis Presley 42 yaşında öldü.
16 Ağustos 1985 Madonna, sinema oyuncusu Seen Penn ile evlendi.
16 Ağustos 1997 Elvis Presley'in 20. ölüm yıldönümü sebebiyle 30 bin kişi Greceland ormanlarını boydan boya yürüdü. 18 Ağustos 1941 Almanya’da nazi kuvvetleri 300 kadar caz müzisyenini Alman kültürünü yozlaştırdıkları gerekçesiyle tutukladı 18 Ağustos 1992 Nirvana’nın solisti Kurt Cobain ile Courney Love’ın çocuğu Frances Bean Cobain doğdu.
Bu hafta Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı sayfasında yeni çıkan kitaplara yer veriyoruz.
ALIŞVERİŞ LİSTESİ
Uzun süredir gazetelerin KİTAP eklerine bakmıyordum. Neredeyse her gazete bu tip ekleri her hafta çıkarıyor olsa da 'dostlar alışverişte görsün' hesabı hazırlanan bu dergileri tercih etmez olmuştum. Benim aradığım şey yeni keşiflere imkan verecek şekilde bilmediğim yazarlarla kitaplarla tanışmak ve okuma zevkini arttıracak yazılar bulabilmek. Oysa bu tip ekler 'best seller' hakimiyetinde, reklam panoları gibi. Bu gazete kitap eklerini okuyacağıma büyük alışveriş merkezlerindeki kitap süper marketlerini gezerim daha iyi, dedim ve neredeyse on yıldır onlara elimi sürmez oldum. Bu perşembe günü her haftaki tutkum olan "Herkese Bilim Teknoloji" dergisini almak için gazete bayiine indim. Ama ne hikmetse dergi ile birlikte Cumhuriyet gazetesini de alacaktım. Lise yıllarımdan beri her gün aldığım bu gazeteyi de uzun süreden beri okumaz olmuştum. İlhan Selçuk'un 2010 yılındaki ölümünden sonra da gazete benden, ben de gazeteden kopmuştum. Fakat o gün bir refleks mi desem yoksa bir dürtü mü... bir şey "bir al bakalım belki bir şeyler düzelmiştir." dedi ve aldım. Eve geldiğimde bir de baktım içinde KİTAP eki var. Şöyle bir göz atayım dedim, ki nasıl olsa "bir şey yokmuş" diyerek bırakacaktım. Nasıl oldu bilmiyorum ama birbiri ardına merakla hatta keşiflere yelken açarak yazıları okuyordum. Dergiyi bitirdiğimde bir kağıda da alınacak kitapları not etmiştim. İşte onları sizle paylaşayım dedim. Her zaman okuduğum kitapları yazıyordum buradan, bu seferde 'Kütüphane'ye alınacak kitapları yazayım.
Bu aralar anı kitaplarına merak sardım. Bu yaşlanma belirtisi midir bilemem ama beni çok keyiflendiriyor. Sadece yazar değil belirli alanlarda önemli işler yapmış kişilerin de anılarını yazmasının çok yararlı olacağını düşünüyorum. Cumhuriyet'in KİTAP ekinde de Refik Durbaş'ın yeni çıkan kitabı "Edebiyat Anılarda Yaşar" ile ilgili bir yazı vardı. Yazıda Durbaş'ın şair olması sebebiyle ülkemizde şairlerin anılarını pek yazmadığından yakınılıyor. Salah Birsel'in anı kitaplarını aklıma getirince gerçekten şairlerin bu alana çok şey katabileceğini düşünüyorum. Bu arada dünyaya göre anı yazımının çok az olduğu ülkelerden biri olduğumuzu da bir başka kaynaktaki verilerden de öğreniyorum. Refik Durbaş'ın 1970'li yılların edebiyat ortamlarındaki anılarından oluşan "Edebiyat Anılarda Yaşar"dan önce 2016'da yayınlanan ve şair arkadaşlarıyla anılarının da bulunduğu "Şiirin Gizli Tarihi" kitabının da olduğunu öğrenip notlarımın arasına alıyorum.
Bundan sonra listeme aldığım kitaplar ise tanışıklığım olan insanlar tarafından yazılmış. Yazılmış dedim ama bunlardan biri yazılıp, çizilmiş. Gırgır dergisi'nden tanıdığım İlban Ertem'in "Üç Hikaye" adındaki çizgi romanı bu hafta İletişim Yayınlar'ndan piyasaya çıkmış. İlban Abi çizgi roman konusunda benim için çok ayrıcalıklıdır. Öncelikle başka bir benzeri olmayacak kadar özgün çizgilerinin yanında neredeyse edebiyatçı tadında öyküler çıkarabilir. Benim en sevdiğim yanı da çizgi romanda alışıldık fantastik yaklaşımlardan çok sıradan insanı ve yaşadığımız dünyayı gerçekçiliği ve duygusuyla bize sunar. İlban Abi'nin bir de kalabalık kompoziyonları vardır ki onlara imrenerek bakardım.
Bir ara haftalık yayınlanan siyasi bir dergiye karikatür ve illustrasyonlar yapıyordum. Gündeme ait bir karikatür yaptığım rutin bir köşe vardı ve bunun yanında yazılara istendiğinde vinyet dediğimiz çizimleri yapıyordum. O sıra dergiye Yalçın Küçük yazıyordu ve oradan bol bol portre çıkıyordu. Sayfalarca yazı ve içinde anlatılan tonlarca insan. Onları okuyor anlatılan kişileri not ediyor sonra da o isimlerin fotoğrafların arşivden alıp çiziyorum. Arşive gidip fotoğraf alıyorum dediğime göre bilgisayar bugünkü hakimiyetinde değil ve tarihler 2000'lerin ilk yarısı. İlginç ama hem siyasi karikatür yapabiliyorum hem de çizerek para kazanıyorum, şimdiye bakınca akıl alacak gibi değil hani. Her şey iyi giderken bir gün Ankara'dan yeni bir haber müdürünün geleceğini öğrendik. Bu kişinin 1968'li yılların gençlik hareketi eylemcilerinden Hikmet Çiçek olduğunu öğrenecektim. Onu dergide tanıyanlar vardı ama ben ilk defa karşılaşacaktım. Benim ilkokula gittiğim yıllarda Devrimci gençlik hareketinde yer almış ve 14 yıl hapiste yatmış Hikmet Çiçek derginin yönetiminde olacak. Beni tabi bir endişe aldı, adam ciddi biri ve ben eskisi gibi laubalilik edip, rahat çalışabilecek miydim. Neyse o gün geldi ve karşımda ciddi bir sima vardı. Naneyi yemiştim yani. Bir iki gün sonra sabahlamaydı falan derken dergi bitti ve o suratı ciddi adam, "Hadi bakalım içmeye gidiyoruz" demez mi. O günden sonra espirinin bini bin para ve tabi dergi bittikten sonra rakı eşliğinde muhabbetler. Hikmet Çiçek'in yönettiği dergide çalışmak hayatımın en güzel zamanlarıydı. Şimdi onun "Devrimci Portreler" isimli kitabının çıktığını öğrendim. 68'li yılların anılarından oluşan bu kitap da en yakın zamanda alacağım kitaplardan biri.
Edebiyat alanında hikaye türü benim için ayrıcalıklıdır ama bir şeyi itiraf etmem gerekirse yeni yazarlardan çok eskileri takip ederim. Bir iki kere okuma girişimde bulunduysam da gene eskiler dönmüşümdür. Son dönemde arkadaşım Neslihan Önderoğlu'nun öykü kitabı "Mevsim Normalleri"ni okumuştum. İtiraf etmek gerekirse arkadaşımın ne yazdığını bileyim diye okumaya başladım ve bitirdiğimde ise yeni yazarlara Neslihan nezdinde önyargım bitti. Özellikle gözlemciliğini çok sevdim. Şimdi onun "İçeri Girmez miydiniz ?" isimli kitabını da gördüm ve en yakın zamanda alıp, okumak için not ettim. Aslında bu kitap yazarın 2014'te yayınlanan kitabı ama bugünlerde yeni yayınevinden ve yenilenmiş kapağı ile çıkmış. Ve böylece bu pazar gününü de "Kütüphane" ye yeni alınacaklar listesiyle başlatıyoruz. İyi Tatiller. Aptulika
Red, Kurgu, Ütopya arayışıyla yola çıkan Yeni Gelen dergisinin Ağustos sayısında, Aziz Nesin’e yönelik karalamalarına cevap veriliyor. Derginin yeni sayısında neler var derseniz aşağıdaki basın bülteninde bulabilirsiniz.
YENİ GELEN’İN AĞUSTOS SAYISINDA AZİZ NESİN’E YÖNELİK İFTİRALARA CEVAP VAR Red, Kurgu, Ütopya arayışıyla yola çıkan Yeni Gelen dergisinin Ağustos sayısında, Aziz Nesin’e yönelik Soner Polat ve Cengiz Özakıncı’nın karalamalarına cevap veriliyor. Derginin kapağında Aptulkadir Elçioğlu’nun çizdiği Aziz Nesin portresi yer alıyor. “Türklerin yüzde 65’i aptaldır” sözünü “Alman devletine şirin görünüp onursal doktora almak için” söylediğini öne süren Akıncı ve Polat’ın iddialarını inceleyen Taylan Kara, “Soner Polat ve Cengiz Özakıncı’nın Aziz Nesin ile İlgili İddialarına Yanıtlar” başlıklı yazısında bu ikilinin gerçekleri nasıl tahrif ettiğini göstererek her koşulda eleştirel tavrından ve mücadelesinden ödün vermeyen Aziz Nesin’e atılan iftiraları çürütüyor. Aziz Nesin’in Türk aydınının bir temsilcisi olarak dünya çapında bir eylemini de gündeme getiren Yeni Gelen, onun Boris Yeltsin ve Helmut Kohl’a yazdığı iki mektuba yer veriyor. Aziz Nesin, Demokratik Almanya devlet başkanı Erich Honecker’in Moskova’da Şili Büyükelçiliğine sığındığı ve dünyada hiçbir devletin onu kabul etmediği koşullarda bu iki devlet başkanına ve Türkiye başbakanına yazdığı mektuplarla onu Nesin Vakfı’nda konuk etmek istemişti. Bunun üzerine Alman Darmstad Üniversitesi, hazırlıkları birkaç yıl süren, üniversitede düzenlenecek tören dışında bütün prosedürleri yerine getirilen, Aziz Nesin’e “onursal doktora” vermekten vazgeçmişti. Aziz Nesin, “Onursal Doktor Olamamanın Büyük Onuru” adıyla bu olayı kitaplaştırmıştı. Almanya devlet başkanı Helmut Kohl’a yazdığı mektupta yazar ve aydın sorumluluğunun ne olduğunu öğrettiği cümle Yeni Gelen’in kapağında yer alıyor: “Mesleğim olan yazarlığımın bir gereği olarak, dünyanın bütün sorunlarından kendisini sorumlu tutan bir kişi olarak, bu insanlık onurunu kırıcı olaya duyduğum tepkiyle Bay Erich Honecker'i, bir zamanlar Nazi Almanyasından kaçmak zorunda bırakılmış bilimcileri de konuk etmiş bulunan yurduma, özel ve sürekli konuğum olarak çağırmaktayım.” APTALLIK TUFANINDA AZİZ NESİN YÜZDESİ Derginin sunuş yazısı “Aziz Nesin Yüzdesi” ise, onun halkın yüzde 60’ı aptaldır sözünden yola çıkarak, toplumsal sorunların çözümsüzlüğünde temel etken olan akılsızlık patlamasını ele alıyor. Akıl ve aptallığın tarihsel ve toplumsal olduğunu vurgulayan B. Sadık Albayrak, “Biliyoruz; akıl sıfır nokta sıfır birlere sıkışsa da insanlığı tekellerin bu aptallık tufanından kurtaracak gemiyi inşa etmenin yolunu mutlaka bulacaktır” diye yazıyor. Yeni Gelen’in Ağustos sayısında Afşar Timuçin Karacaoğlan’ı aşk filozofu yönüyle ele alıyor. Günümüzde aşkın ve felsefenin gerilere itildiğini vurgulayan Timuçin’e göre; “Karacaoğlan unutuldu, Karacaoğlan yok artık. Onun yerinde ne dediği anlaşılmayan çok ciddi sözde filozoflar var, ne dediği anlaşılmayan kötü şairler romancılar öykücüler var. Toplum büyük adam kılığında cüceler yetiştirdikçe olacak bunlar. Daha neler neler olacak bekleyin görürsünüz. Yaşamı onlar götürüyor yetkiyle, yaşamı onlar karartıp yokediyor gene yetkiyle. Rakı balık ve deniz, bu arada ülkemi seviyorum. Gerçekliğin orta yerinde yaşadıklarını sanıyorlar hiçbir şey yaşamamış olsalar da.”
Hukuk felsefecisi Hayrettin Ökçesiz’in “Frankfurt Deyişleri” ve bir tablosu derginin arka kapağında yer alıyor. Ökçesiz’in deyişine göre, “Hiçbir şeyi gizlemediler. Biz gizlendik.” TANPINAR’IN ASİSTANI TURAN ALPTEKİN’LE SÖYLEŞİ Yeni Gelen’in Ağustos sayısı önemli bir kültür insanımızla, Turan Alptekin’le Asım Öztürk’ün yaptığı geniş bir söyleşi içeriyor. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın son döneminde asistanlığını yapan Alptekin’in Yunus Emre ile ilgili bilimsel buluşu ve tasavvuf şairleriyle ilgili çalışmalarının değerlendirildiği söyleşide eğitim sisteminden kültürel gerilemeye, 50’lerden günümüze edebi durumumuz sorgulanıyor. Dr. Ulvi Özdemir, “Bir Kitap Bağımlısının Notları”nda “Yeni Bir yazar Keşfetmek” heyecanını duyuruyor. Adelle Waldman’ın Türkçeye çevrilen tek kitabı Nathaniel P.’nin Aşk Maceraları’nın okuma programını nasıl bozduğunu ve ummadığı ustalığıyla onu nasıl şaşırttığını anlatan Ulvi Özdemir, buna karşılık ünlü yazarların kimi kitaplarının nasıl düş kırıklığına yol açtığını anımsatıyor. Marquez’in bazı kitaplarını ve “büyülü gerçekçilik” kavramını sorgulayan Özdemir, yazısında eleştirel okumanın ipuçlarını veriyor. Cafer Yıldırım, “Refik Durbaş: Duyarlığın İmgesel Senfonisi”nde şairin şiirine ilişkin özlü saptamalar yapıyor. Yazıya Durbaş’ın “Sana Neler Getireyim” şiiri eşlik ediyor. Haydar Ali Albayrak’ın öyküsünün başlığı “Şarkhan’daki Kutular”. Tahtakale’nin bayram ıssızlığında okuru gezintiye çıkaran yazar, hayatımızı işgal eden ıvır zıvıra karşılık boşalan hayatlarımızı sorguluyor. Mehmet Esatoğlu, Fakir Baykurt’un geçen ay kaybettiğimiz eşi “Muzaffer Baykurt’a Uğurlama” yazmış. Fakir ile Muzaffer’in “kuş selamı” ile başlayan aşklarının bir ömür boyu süren ve emekle dal budak saran öyküsünden sahneler… Ayşe Övür’ün yazısı ise bir başka kadını, “Bir Amazon Kadını: Prof. Dr. Halet Çambel”i tanıtıyor. Arkeolojimizin kurucularından, efsanevi kişiliklerinden Halet Çambel’in Karatepe kazısındaki öncülüğü ve arkeolojiyi öğrencileri ve kazı bölgesindeki halkla nasıl bütünleştirdiği vurgulanıyor. LİBERALLERİN SOYTARI VE DALKAVUK OLARAK PORTRESİ Baştan beri felsefe ve pedagojiye özel bir önem veren derginin bu sayısında Ali Timuçin “Jean-Jacques Rousseau’da Eğitimin Önemi”ni inceliyor. Şair Evin Okçuoğlu’nun denemesinin başlığı: “Okunmuştur”. Yeşim Zuhal Yolcu, “Afşar Timuçin’le Yarım Asır” yazısında şairin yeni çıkan “Sonsuzluk Şarkısı” kitabını tanıtıyor. Halit Suiçmez, geniş kapsamlı bir çalışmanın küçük bir bölümünü yansıttığı yazısında “Kalkınma Hamlelerinin Romana Yansıması” üzerinde duruyor, ekonomi politik süreçler edebiyata nasıl yansıdı sorusunun cevabını arıyor. Kaan Eminoğlu’nun yazısı, düşünce dünyamızı çoraklaştıran liberallerin kişiliklerinin özetini çıkarıyor: “Bir Meslek Olarak Liberal Soytarılık”. B. Sadık Albayrak, “Yakup Kadri’nin Eserinin Ana çizgileri”ni çıkardığı yazısında, yazarın çok okunduğu halde yeterince incelenmediğini vurguluyor. Özkan Mert’in Çek şair Jaroslav Seifert’ten çevirdiği dört şiir, Mehmet Ercan’ın “Bilmezsin” ve Ali Eşki’nin “Seyri Zaman” şiirleri bu sayının şiirlerini oluşturuyor. Yeni Gelen dergisi tanıtım bülteninden
YENİ GELEN dergisi nerelerde bulunabilir Dergi Ankara'da Dost, Turhan ve İmge kitabevlerinde; İstanbul'da Beyoğlu, Beşiktaş, Kadıköy Mefisto, Pandora, Kadıköy NHKM, Avcılar Barış Manço kitabevlerinde; İzmir'de Yakın, Kabuk ve İzmir NHKM'de, Mersin, Adana Kitapsan kitabevlerinde, Eskişehir İnsancıl Sahaf'ta, Trabzon Ra Kitabevinde satılmaktadır. Edinmek isteyen arkadaşlar bizimle iletişime geçerlerse adreslerine postalarız. (İletişim: bizimsadikalbayrak@gmail.com)
Eyvah Eyvah şimdi bu kitabın ismini görüp, okumaktan vazgeçebilirsiniz. Açıkcası kitabı ilk gördüğümde ben de aynı davranış biçimine girerek neredeyse okumayacaktım. Bu bizim ülkenin en sıkıntı veren sözcüğü diyebilirim. "Kültür"... sanki uzaydan gelen tanımlanamaz bir nesne, UFO gibi bir şey. Kimi zamanda (hatta sıklıkla) birbirimizi dövdüğümüz bir kızılcık sopası. An gelir kültürlü - kültürsüz diye statülere böleriz... bir başka zamanda alt kültür - üst kültür diye apartman daireleri yaparız. Mantarı kültürle ayırırız bu bile başlıbaşına bu kavramı önemsediğimize delalettir. Ciddi insanlar bir araya gelir bir dernek ya da parti kurarlar, içlerinde en önemsiz gördükleri kişileri de kültür bölümünün başına getirirler. Buna bir de sanatı eklediler mi anlayın ki sizi artık hiç kimse önemsemiyor demektir. Hani bir yerde size "Kültür - Sanat Sorumlusu" dediler mi? Siz artık mahalle maçında "fasulyeden" oynayan bir futbolcusunuz. Şimdilerde ismi nedir bilemem ama çocukluğumdan bu yana bir "Kültür ve Turizm Bakanlığı" vardı. İşte o gün bu gündür hangisinin daha önemli olduğunu düşünüp durmuşumdur. Eh hani turizm ne de olsa "bacasız fabrika" yani döviz getirir, kültür ise lafı bile olmaz. Bu yüzden kültür tek başına değil yanına turizm, sanat, fizik eklenerek kullanılır. Bazı zamanda Anadolu'dan İstanbul'a göç edenlerin dernekleri vardır, onların ismi de o yörenin ismiyle başlar ve devamında "Kültür ve Dayanışma Derneği" diye tamamlanır. O kapıdan adım attığınızda dayanışma yerini bulur ama kültür sadece okey tahtasının sesi ile iskambil kağıdından ibarettir. Arkeoloji dünyasında “Hocaların hocası” "Türkiye'nin Kültür Sorunları" kitabı yaşamımızın dışına attığımız hatta yedek kulübemize bile almadığımız 'KÜLTÜR'ü yaşadığımız yıkımdan kurtuluşun reçetesi olarak, tarihsel süreçten bugüne kadar ele alıyor. Kitap, 1911 ile 2002 yıllarında yaşamış olan bilim insanı Ord. Prof Dr. Ekrem Akurgal'ın 1942'den bu yana Ulus, Zafer, Cumhuriyet ve Milliyet gazeteleriyle Hayat, Ülkü ve Varlık dergilerinde yazdığı yazılardan toplanarak oluşmuş. Yani kitaptaki en yeni yazı yazarın öldüğü tarih olan 2002'ye ait. Oysa kitabı okurken sanki son 16 yılda kaleme alınmış gibi geliyor. Buradan da anlıyoruz ki devamlı ötelediğimiz hatta kulağından hoyratça tutup attığımız 'kültür' ün yok sayılması sonucu bu duruma gelmişiz.
Ekrem Akurgal, 1911 yılında Hayfa kentinin Tulkarem kasabasında doğdu. Ailesiyle çocuk yaşta İstanbul'a taşınan Akurgal, liseyi bitirdikten sonra Hukuk Fakültesi'ne kaydoldu. İstanbul Hukuk Fakültesi'ne devam ederken bir arkeoloji bursunu kazanarak 1932'de Almanya'ya gitti. Berlin Üniversitesi'nde 1940 yılına kadar ünlü arkeolog Gerhart Rodenwaldt'ın yanında klasik arkeoloji öğrenimi aldı. Türkiye'ye döndüğünde, yazılı tezle doçent olan ilk kişi unvanı aldı. Anadolu arkeolojisiyle ilgili yayımlanmış kitapları derleyerek arkeoloji kitaplığı kuran Akurgal, 1948'de kazılarına başladı. Eski İzmir (Smryna), Foça (Phokai), Sinop, Çandarlı (Pitane) ve Erythrai antik kentlerinde 40 yılı aşkın süre kazıları sürdürdü. 1956 yılında Türk Sanatı Tarihi Kürsüsü'nün kurulmasına öncülük eden Ekrem Akurgal, arkeoloji çalışmalarıyla ilgili çok sayıda makale ve kitap yazdı.
Akurgal, 1957 yılında ordinaryüs profesör unvanı aldı. Çok sayıda ödül sahibi olan Akurgal'ın ödülleri arasında Goethe Madalyası, I Cavalli d'Oro di San Marco Ödülü ve Legion d'honneur Nişanı en önemlilerini oluşturuyor. Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal, eserleriyle Arkeoloji dünyasında “Hocaların hocası” olarak bilinen, dünyanın en saygın arkeologlarından biriydi. Alanın uzmanları için başvuru kaynağı olan araştırmaları ve eserleri birçok dile çevrildi. Türkiye'nin Kültür Sorunları' kitabının son bölümünde de Akurgal, "Anadolu uygarlıklarının dünya tarihindeki önemi" ismini verdiği bölümle de bilimsel makalelerini bir araya getirmiş. Yazıyı biraz değil bir hayli fazla uzattığımın farkındayım ama bu yüzden kitabı okumaktan korkmayın, hiç sıkılmayacaksınız... Ayrıca yaşanan duruma kızmak, köpürmek, karamsarlık içinde umutsuzluğa düşüp debelenmek yerine kültür sorunlarımızla yüzleşmek en hayırlısıdır. Haydi fırsat bu fırsat. Aptulika
Kitap okurken satırları altını çizmek yerine yanımda tuttuğum ufak bir deftere not alırım. Böyle yapmam sonucu zaman geçtikçe tekrar bakar, "Vay be yıllar önce bu satırlar beğenmişim" derim. Zaman içindeki yolculukta bir nevi izler bırakmak gibidir bu. Eh bir anlamda da kalem ve kağıt harcama alışkanlığı olsa gerek, bu yüzden not alırken bir şeyler de çizerim. Bunlar birikip, birikip evin içinde yerler kaplar durur, artık ne işe yarayacaksa. Yapacak birşey yok kağıt israf etmeye alışmışım bir kere. İşte bu kitaptan aldığım notları da buradan paylaşıyorum.
Kitaptan Alıntılar
"Dünyada gökten zembille inmiş ne bir mimarlık, ne bir heykelcilik, ne de herhangi bir başka kültür yaratısı vardır. Her yeni akım kendisinden önceki ile çevresindekilerinin çeşitli etkilerini taşır. Ulusal kültür ulusal güçle, çalışma, heves, merak ve çaba ile geliştirilir. Etkileri nereden gelirse gelsin her topluluk çalıştığı ve çaba gösterdiği ölçüde özgün bir ulusal kültür yaratır."
"Görünüşü yeniye uyduracaklarına müziğin içeriğini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarsalar daha iyi etmezler mi?" "Çarşafı atışımızı ahlak dışı bulanlar, bunun Türk geleneğine uymadığını söyleyenler bilmelidir ki Türk kadını Turfan'daki duvar resimlerinde görüldüğü gibi Orta Asya'da İslamlıktan önce yüz örtüsü nedir bilmezdi ve bugünkü Batılı kadınlar gibi giyinirdi." "Türkiye'de komşu kültürleri araştıran hiçbir kurum yoktur." "Doğu'da özgürlük ancak çok kısa dönemler boyunca Sümerlerde, Fenikelilerde, Hititlerde ve Selçuklularda görülmüş, ancak süreklilik kazanamamıştır." "Türkler Batı kültürünün kökenini oluşturan Helen düşüncesini ve bilimi ile ilk kez İslam uygarlığının parlak çağında ilişki kurmuşlardır. " "Selçuklular kendilerini dünyanın sorunlarına veren, bilim ve sanat konularında çağdaş düzeyde ve 'Batılı' anlamda uygarlık merkezleri oluşturmuşlardır."
"Osmanlılar da 14. ve 15. ve bir ölçüde 16. yüzyılda Selçuklular gibi Batılı dünya görüşüne uyan bir davranışta idiler." "Yükseliş sürecinde Osmanlılar sanatta olduğu oranda ticaret ve sanayi dallarında da girişimci ve canlı idiler." "Fatih'in egemenliği sürecinde Osmanlılar 'Batılı anlamda' kurulmuş bir düzen içinde idiler." "Ancak padişah ( II. Mehmed ) ın evrensel kültüre sahip olması kendi ülkesi için yararlı olmadı. Çünkü bu uyanık hükümdar genç yaşta öldü ve onunla Türkiye'de kök salması düşünülebilecek olan hümanist filizlenme ancak beş yüzyıl sonra yeşermek üzere kuruyup gitti."
"Gerçekten Yunus Emre'yi Türk aydınlarına, 1933 yılında yayımladığı 'Yunus Emre Divanı" ile Burhan Toprak tanıtmıştır. Onun dış ülkelerde duyulması ise özellikle Adnan Saygun'un bestelediği 'Yunus Emre Orotoryası' ile olmuştur. "
"Bir tek üniversitenin kurulmasına yüz milyonlarca lira yatırıyoruz, ancak o üniversitenin öğretim kadar önemli görevi olan araştırmacıları için gülünç ödenekler koyuyoruz."
"Türk sanatına Fransızlar, Almanlar, İngilizler ve daha birçok ulus büyük hizmetler yaptıkları halde biz Türkler uyuşuk olarak oturuyoruz. Kendi sanatımızı ne zaman önemseyeceğiz."
"Alaturka musikinin geri metoduna bağlanmak demek bir mimarın 'Ben ceddim Sinan gibi kemerli ve kubbeli binalar yapacağım' demesi gibi birşey olur. Adnan Saygun'un orotoryosu, veya diğer modern kompozitörlerimizin eserleri Avrupa metodu ile yazılmıştır, fakat bunların hepsi bütün ifadeleri ile birer Türk eseridir. Keza Borodin'in veya Rimsky - Korsakov'un Avrupa metodu ile çalışmalarına rağmen eserlerindeki her tonun Rus ruhunu aksettirmesi gibi."
"İskenderiye Okulu'ndan sonra en büyük bilim atılımını İslam dünyasında Abbasiler döneminde görürüz. (M.S. 750 - 1258) Bu evrede Arap, İran ve Türk kökenli bilim adamları antik çağdan kalma kitapları okuyor ve bunlara dayandırdıkları çalışmalarıyla İonialı düşünürlerin kurdukları matematik, geometri, astronomi, tıp gibi bilimlere katkıda bulunuyorlardı; öyle ki aralarında Farabi, Biruni ve İbni Sina gibi Türk kökenli bilginlerin de bulunduğu bu Müslüman düşünürler yaptıkları araştırmaları ile evrensel bilimi geliştirdiler ve 14. , 15. yüzyıllarda Avrupa'da gerçekleşen Rönesans oluşumuna ön ayak oldular.
"Rönesans atılımının yarattığı özgür ortam içinde Batılılar kendilerini kiliseye bağlı olmaktan kurtararak laik ve akılcı bir yöntemle bugünkü bilgisayar çağına ulaşmışlardır." "Selçuklular yukarda İon uygarlığı bölümünde sözü edilen ve İslam dünyası içinde M.S. 9 - 12. yüzyıllarda oluşturulan ilk Rönesans hareketinin anlayışı içinde yüksek düzeyde bir hümanist kültür geliştirdiler. 13. yüzyılda Konya'da Mevlana Celaleddin Rumî, değeri özellikle modern çağımızda takdir edilen gerçek anlamda bir hümanist dünya görüşünü öğretiyor ve yazıyordu. Hemen her Selçuklu kentinde büyük hastanelerde tıp, rasathanelerde ise astronomi üzerinde çalışmalar yapılıyordu."
"Osmanlılar, Selçuklu Türklerinin kültürünü ve sanatını geliştirerek ona yeni boyutlar kazandırdılar. Mimarlık konusunda Bizans sanatından da esinlenerek yaptıkları yeni atılımlar ve aşamalarla sanat tarihinin en özgün mimarilerinden birini yarattılar." " II. Mehmed 15. yüzyılın ilk yarısında İstanbul'u önemli bir bilim kenti düzeyine ulaştırmıştı." "Ne var ki 17. yüzyıldan beri medreselerden matematik, geometri, astronomi gibi bilim dalları çıkarılmış, bütün önem dinsel konulara verilmiştir. Böylece yurttaşlar yaşadıkları dünyaya değil, kendilerini ölüm sonrası kavuşacaklarını umdukları yaşam koşullarına bağlamışlardır." "Her ulusal uygarlık kendisinden önceki bir başka uygarlığın devamıdır ve ayrıca çevresindeki komşu uygarlıkların etkisi altındadır. Sözgelişi eski Helen uygarlığı Doğu uygarlıklarının geliştirilmiş bir evresi, bugünkü Batı uygarlığı ise onların ikisinin ve daha başka uygarlıkların bir sentezidir."
Billy Gibbons'un ikinci solo albümü "The Big Bad Blues" 21 Eylül 2018 tarihinde piyasaya çıkmaya hazırlanırken albümde yer alan parçaların video klipleri birbiri ardına çıkıyor. Albümün çıkış haberiyle birlikte ilk olarak Muddy Waters'ın yorumuyla tanıdığımız “Rollin’ and Tumblin" kavırı yayınlanmıştı. Bunun ardından şimdi de albümün açılış parçası olan "Missin' Yo' Kissin',"in videosu yayınlandı.