Amerikalı caz saksafoncusu Branford Marsalis dörtlüsüyle birlikte 1974 yılına gidiyor. Branford Marsalis Quartet'in yeni albümünün ismi "Belonging" ve bu Keith Jarrett'ın bundan 51 yıl önce çıkan albümünün de ismi. Bu bir benzerlik değil, Marsalis bu yarım asırlık albüme bir saygı duruşu yaparak, parça sıraları da aynı olmak üzere yeniden yorumlamış.
Branford Marsalis bu albümün çıktığı yıllarda liseye giden bir gençti ve Keith Jarreth'in bu çalışmasından etkilenerek müziğe adım atacaktı. Aslında bu Jarrett'den daha çok "Belonging" albümünde yer alan Norveçli saksafoncu Jan Garbarek'e bir saygı ya da vefa borcu niteliğinde. Amerikalı saksafon ustası böylece bir tekrar yorumla Garbarek'in izinden gittiğini belirtmiş oluyor.
Jarrett'in "Belonging" albümü, o dönem caz'ının elektriklendiği ve Miles Davis'in başını çektiği Fusion döneminden sıyrıldığı ve kendi bağımsız yolunu seçtiği albümdü. Norveçli saksafoncu Jan Garbarek'in katılımıyla Keith Jarrett, European Quartet'i kurarak fusion'dan uzak daha organik sesi arayan , akustik bir tarza yönelerek farklı bir kulvara geçecekti. Jarrett'deki bu farklılık, bir eskiye dönüş değildi, gene yenilikçi fikirler müziğine giriyordu ama bunu elekrtiklenmeden kendine ait sınırlar içinde yapıyordu. Bir parantez açarsak kendi yorumumu söyleyeyim: Keith Jarrett bana o dönemin diğer cazcılarından farklı gelirdi. Hatta onu içe kapanık, mızmız da bulurdum ama şimdi tekrar baktığımda ona en yakın isim İskandinav Cazı'nı oluşturan isim Garbarek'miş. Böylece benim kafamda resim daha net oluştu.
Jarrett'in bu albümünde yer alan "Long as You Know You're Living Yours" adlı parça daha sonra rock grubu Steely Dan ile bir davanın konusu olacaktı. Jarrett, bu ikilinin 1980 albümü Gaucho'daki başlık parçasının kendi bestesi"Long as You Know You're Living Yours"dan çalındığını iddia edecekti. Steely Dan ikilisi için bu parçayı Donald Fagen bestelemişti ve o da Keith Jarrett'in parçasını çok sevdiğini ve bundan çok etkilendiğini itiraf edecekti. Jarrett telif hakkı ihlali nedeniyle dava açtı ve ardından şarkının ortak yazarı olarak plağın yeni baskılarında adı eklendi.
İşte Keith Jarrett'in yarım asır önceki albümü şimdilerde Branford Marsalis ve Dörtlüsü'nün yorumuyla yeniden karşımızda. Albümün yorumunu dinlemek keyifli ama bir Steely Dan'ın "Gaucho" bir de Keith Jarrett'in 1974 albümüne dönmek de kaçınılmaz hani.
ANDY FAIRWEATHER LOW ismiyle belki de ilk kez karşılaşıyoruz ama o hayatımıza dokunan bir çok albüm ve konserde iz bıraktı. O vardı ama hep görünmezliği seçti.
Andy Fairweather Low gerçekten de Görünmez Blues'cu !
Andy Fairweather Low'ın yeni çıkan "The Invisible Bluesman" albümünü ilk gördüğümde kapağa bakıp, bunun 1950 ya da 60'larda yaşamış keşfedilmemiş ya da az sayıda insanın bildiği bir blues adamına ithafen yapılmış bir tür tribute albümü olduğunu sandım. Ya da buna benzer düşünceler içinde gezindim. Gün geçtikçe albümü daha fazla dinler oldum. Hatta kafama göre, "Eh be Eric Clapton popvari işler yapmaktansa şöyle blues tadında bir albüm yapsan ne olur" gibi serzenişlerde bile bulunacaktım.
Sonra aklıma, "Kimdir bu Andy Fairweather Low?" gibi sorular takılacak ve devamında da, "Daha önce niye duymadım?" diye kendi kendimi hırpalayacaktım. Kimi zamanda bu adamın müziği bana hiç yabancı gelmeyecekti. Eh her şey zaten albümün isminde gizliydi... "The Invisible Bluesman". Evet sonuçta o sadece benim için değil cümle alem için de "Görünmez Bluescu"uydu.
Oysa biz bu adamı çok iyi tanıyormuşuz aslında...
hem de o doksanlı yılların başındaki güzel günlerden.
Durun bir yol hatırlatayım.
Doksanlı yıllara yenilikleriyle adım attığımız zamanlar... yıl 1992 ve MTV hayatımıza "fişsiz" denilen bir konser biçimini yani "unplugged"i sokmuştu. İşte o modanın ilk örneği de Eric Clapton'unkiydi. Onun "Unplugged" isimli konseri hem albüm hem de konser videoları olarak yaşamımıza yeni bir boyut katarken, farklı bir bakış da sunacaktı.
O albümü bugüne kadar unutamamışızdır. Eric Clapton'un "Unplugged" isimli o konser albümünde ustaya akustik gitar, mandolin, mızıka ve kazoo ile eşlik eden bir adem vardı ya, işte o Andy Fairweather Low'dan başkası değilmiş. O konserin videosunda bile görüp hayran olduğumuz adam yıllar içinde nasıl bizden saklanmış. Harbiden görünmez adammış. Şimdi onunla yeni çıkan "The Invisible Bluesman" albümüyle tekrar karşılaşmak muhteşem bir buluşma doğrusu.
Andy Fairweather Low hayatımıza sadece Eric Clapton'ın "Unplugged" konseri ve albümünde girip sonra kaybolup gitmedi. Şimdi sıkı durum... onu 22 yıl boyunca Roger Waters'ın destek grubu olan The Bleeding Heart Band'da gitarist olarak dinleyecektik. Fairweather Low, Waters ile 1985'teki Amerika'daki "The Pros and Cons of Hitchhiking" albümü turnesinin konserlerinde çalacaktı. Ayrıca Waters'ın 1987'deki "Radio KAOS" ve 1992'deki "Amused to Death" albümlerinde de yer alacaktı. Bu kadar mı? Değil tabi, Roger Waters'ın 21 Temmuz 1990'daki The Wall - Live in Berlin'deki all-star performansında , 1999-2002 In the Flesh dünya turunda gitar ve bas çaldı. 2006 ile 2007'deki Waters'ın Dark Side of the Moon Live dünya turunda çaldı.
Andy Fairweather Low işte böyle çok yakınımızdan geçti ama o yeni albümüne verdiği isim gibi görünmez adamdı.
Aslında Andy Fairweather Low'ı sadece bu iki isimle anamayız. Onun müzik kariyerinin içinde kimler yok ki. İsterseniz onları bir bir sayalım: BB King, Benmont Tench, Bill Wyman, Bob Dylan, Bonnie Raitt, Buddy Guy, Charlie Watts, Chris Barber, Chris Rea, Clarence 'Gatemouth' Brown, Dave Edmunds, David Crosby, David Gilmour, David Sanborn, Donald 'Duck' Dunn, Edie Brickell, Elton John, Emmylou Harris, Garth Hudson, George Harrison, Georgie Fame, Gerry Rafferty, Jackson Browne, Jeff Beck, Jimi Hendrix, Jimmy Page, Joe Cocker, Joe Satriani, John Mayall, Kate Bush, Levon Helm, Linda Ronstadt, Lonnie Donegan, Mary J. Blige, Mick Hucknall, Otis Rush, Paul Weller, Paul Young, Pete Townshend, Phil Collins, Richard ve Linda Thompson, Rick Danko, Ringo Starr, Roger Waters, Ronnie Lane, Sheryl Crow, Steve Gadd, Steve Winwood, Stevie Nicks, The Impressions, The Who, Van Morrison, Warren Zevon ve daha yüzlercesi onunla birlikte çalışmıştı.
Görünmez Blues Adamı Andy Fairweather Low, müzik hayatına Amen Corner'ın solisti olarak başladı. Bu grup oldukça popülerleşti ama Low bir şekilde ünden ve göz önünde olmaktan kaçınarak kendini gizlemeyi seçecekti. Buna rağmen onun gitaristliği ve blues hakimiyetinden dolayı dünyanın en iyi sanatçıları onunla çalışmak için peşinden koşacaklardı. Böylece Andy, plak şirketleri ve prodüktörlerin vazgeçilmezler listesinde en baş sırada yer alacaktı.
Kendi adına solo çalışmalar da yapan sanatçı, blues birikimine rağmen bugüne kadar hiç blues albümü yayınlamamıştı. Bu sebeple yeni çıkardığı "The Invisible Bluesman" albümü muhteşem bir tanışmaya vesile oldu. Albüm sanatçının , Clapton'ın işinden ayrıldığından beri kaydettiği materyalleri bir araya getiriyor. Ayrıca bu albümde ona bas gitarist Dave Bronze ve Ian Jennings , klavyede Chris Stainton ve Richard Milner ve davulda Paul Beavis ve Henry Spinetti gibi usta isimler eşlik ediyor.
Galli Andy Fairweather Low, İngiliz müzik sektörünün gizli kahramanı. Onun blues dehasıyla tanıştığımız bu albümde Junior Parker, Jimmy Reed, Arthur "Big Boy" Crudup, Muddy Waters, Big Bill Broonzy ve Carl Perkins gibi blues ustalarının coverlarından oluşan 12 parça yer alıyor. Daha önceden bildiğimiz ve bir çok grup, sanatçıdan bildiğimiz bu parçalar Low'ın yorumuyla ayrıcalıklanıyor. Onun gitarının yanısıra vokali de dikkat çekici.
Albümü dinlerken, aklımdan geçen hep Eric Clapton oldu ve ister istemez, "Yahu Eric Aga böyle bir blues albümü yapsan ya" dedikten sonra, "Vakti zamanında From The Cradle diye böyle bir albüm yapmıştın da..." diyerek serzenişte bulunuyordum. Tam o sıra 1994 tarihli yüzde yüz blues albümü "From The Cradle"da da bu bizim "Görünmez Blues Adam" yani Andy Fairweather Low'ın da yer aldığını öğrenecektim. Issız bir adaya gittiğimde yanıma alacağım tek Eric Clapton albümü "From The Cradle" olurdu... şimdi onun yanına bir de Andy Fairweather Low'ın "The Invisible Bluesman" albümünü de ekleyeceğim.
Sean Chambers ismine daha önceden pek dikkat etmemiş olabilirsiniz, hatta bir çoğunuza göre aynı ada sahip olan basketbolcuyla bile karıştırabilirsiniz. Amerikalı blues rock şarkıcısı ve gitaristi Sean Chambers daha önceden benim için de öyle yana yakıla takip ettiğim biri değildi. Zaman içinde dinlenilip, geçmişti. Onun bir ay önce çıkan "Live From Daryl's House Club" albümü beni bir anda tarihi bir gezintiye çıkartıverdi. Bu öyle retro etki yaratan bir çalışma değildi, tam tersine bugüne ait ama bir o kadar da geçmişin birikimini bugüne taşıyan bir albümdü.
Nasıl mı?
Durun anlatayım hele...
Öncelikle albümün ismi olan "Live From Daryl's House Club" taki Daryl eskilerden Hall & Oates'in solisti Daryl Hall. Yani Hall'ın New York'un Pawling semtindeki mütevazı konser mekanında verilmiş bir konserin kaydı. Mütevazı dedik ama burası Paul Rodgers (Free, Bad Company, Queen vb.), Edgar Winter, Savoy Brown gibi efsanevi grup ve sanatçıların özel konserlerine sahne olmuş bir mekan.
İşte Sean Aga bu mekanda özel bir konser vermiş. Ve bu konserin ikinci önemli yanı da bütün zamanların en önemli blues dokulu rock grubu Savoy Brown ile birlikte verilmiş olması. Onun öyküsü de şöyle: Savoy Brown'ın kurucusu Kid Simmons ile özel bir dostluk kuran Chambers, birlikte de çalışmalar yapacaktı. 2019'da bir festivalde Savoy Brown ile birlikte çalan Sean Chambers, 2022 yılında Kid Simmons'un ölümünden önce bir nevi el alarak bu efsanevi grubu devam ettirmeye söz verdi. Yani dinlediğimiz bu konser albümü bu efsanevi grubu The Savoy Brown Rhythm Section adıyla devam ettiriyor.
Sean Chambers bu birlikteliği ve konseri "Grup harikaydı, kalabalık canlıydı ve kendimizi evimizdeymiş gibi hissettirdiler. Kesinlikle enerji dolu, elektrikli bir geceydi!" dedikten sonra, "Umarım insanlar bu konser albümünü dinlerken bizim kaydederken aldığımız kadar keyif alırlar," diye ekliyor. Belki klişe bir cümle gibi gelebilir ama Sean Chambers'in bu tanımı albümü bütünüyle özetliyor. Bu albümü dinlerken sanki oradaymış gibi hissediyor ve keyif alıyorsunuz.
1998'den beri blues rock dünyasında olan Sean Chambers bu güne kadar dokuz albüm çıkardı ve ' Live From Daryl's House Club' ta sanatçının ikinci konser albümü. Albümde Chambers'a, bas gitarda Savoy Brown'dan Pat De Salvo ve davulda Garnet Grimm eşlik ediyor. Böylece ortaya 1970'leri hissettiren ham elektrik blues ve rock havası hakim oluyor.
Son yıllarda konser albümlerine şöyle bir kulak verip geçiyorum. Bu tabi rock için geçerli, blues konserlerinin kayıtlarını defalarca dinliyorum. Oysa eskiden rock konser albümlerini yıllarca zevkle dinlerdim. Şimdilerde konserlerden ve kayıtlarından da soğumuş gibiyim. Zira artık konserler dinlemeye yönelik değil de izlemeye yönelik hale geldi. Durum böyle olunca da konser albümlerine şöyle bir kulak verip, geçiyorum; eski zamanlarda o konser albümlerini durmaksızın dinler ve gözlerimi kapadığımda da o atmosferin içinde hissederdim kendimi. Dinlemenin yerini görsel şov alınca, bir de buna maharet gösterisi eklenince (Özellikle virtüözitesi yüksek gitaristler) benim açımdan işin tadı kaçmış olacaktı.
Şubat ayının sonunda çıkan Dirty Honey'nin "Mayhem And Revelry/Live" isimli konser albümünü görünce, aynı şekilde biraz dinleyip geçeceğimi sanmıştım. Ancak hiç ama hiç öyle olmadı. Dinledikçe dinlemeye başladım. Öyle kapıldım ki zaman mefhumunu falan yitirdim. Grubu tanımasam eski bir kayıt sanacaktım. Oysa ki Dirty Honey grubu 2021 yılında ilk albümünü çıkartan, topu topu iki stüdyo albümü olan bir grup ve karşımda iki CD'lik albümde 16 parçanın konser yorumlarıyla yer alıyorlar. Hadi bu parçalardan bir kaçı cover olsa içim gam yemeyecek ama hepsi kendilerine ait ve orijinal işleri.
Albümün çıktığı ilk hafta baştan sona dinledim ve bir süre sonra etkisi geçer diye düşündümse de nafile. Bunların büyüleyici bir havası var; sanki on yıllardır müzik yapan bir grubun konser albümü gibi ama Dirty Honey bu yılı da katarsak toplamda dört yıllık bir grup. İnsanı şaşkına döndürecek şekilde albenili ve coşturucu. Evet çok gençler ama hem nicelik hem de nitelik olarak çok güçlüler. Daha önceki stüdyo albümlerini de dinlediğimde de tarzlarını çok sevmiştim. Şimdi konser albümleri de dinlediğimde bu güne ait olmadıklarını ve geçmişin büyüsünü tekrar canlandırdıklarına kanaat getirdim. Onlar belki de bir proje grup da olabilir ama bunun hiç bir önemi yok. Artık rock dediğimiz tarz bir anlamda klasik müzik gibi ve gruplar da eski yapıtları yorumlayan müzisyenler gibi.
Sözü fazla uzatmadan Dirty Honey'in konser albümünü dinlemeden geçmeyin derim. Her şeyi ile eskilerdeki konser coşkusunu müzikaliteleriye yaşatmaktalar. Üstelik gözlerinizi kapadığınızda eski zamanlar da olduğu gibi kendinizi konserdeymiş gibi hissedebiliyorsunuz. Ancak bu albümün kötü bir yanı var, o da bu albümün double plağını almak istiyorsunuz. İşte ben de her dinleyişte bu ruh haline giriyorum. Bir yerde karşıma çıkarsa, (bu enflasyonda) paraya kıyacağım diye de çok korkuyorum. Korkunun ecele faydası yok ama dilerim karşıma çıkmaz.
"Sentient" albümü Carlos Santana'nın müzik hayatını kapsayan retrospektif bir çalışma. 28 Mart'ta Candid Records etiketiyle çıkan bu albüm, usta gitaristin derlediği ve yeniden düzenlediği çalışmalarından bir araya gelmiş ama bunların dışında yer alan üç parça ise ilk defa dinleyici ile buluşuyor. 11 parçanın sıralandığı bu çalışma Santana'nın tüm zamanları içinde gezinirken, bir başka açıdan da yeni ve merak uyandıran bir dramatik filmi izler gibi oluyorsunuz.
Çalışma motivasyonunu, "Her zaman tutku, duygu ve iç içgüdüyle hareket ederim," diye açıklayan Carlos Santana, evde otururken daha önce yaptığı işleri dinlemeye başlamış ve "Neden bunların hepsini tek bir yere koymuyoruz?" dedikten sonra "Sentient" isimli albümü yapmaya karar vermiş.
Bu çalışma için Santana'nın tüm zamanlarını kapsayan bir retrospektif albüm dedik ama bunun klasiklerinden oluşan bir "best of" olacağı fikrini verirsek insanları yanıltmış oluruz. Bu o görkemli zamanların grup halinde Santana işlerini değil Carlos Santana'nın farklı tarzlardaki müzisyenlerle yaptığı işleri kapsıyor.
İlk çalışmalarında tutkunu olduğum Santana, tarzını daha sonradan soul hatta pop gibi türlere taşımasından dolayı biraz uzaklaşmaya başlamıştım. Şimdi bu albümde gitaristin tüm zamanlarında bir gezintiye çıkınca, Michael Jackson, Smokey Robinson, Miles Davis, Paolo Rustichelli, Darryl “DMC” McDaniels ve Cindy Blackman gibi farklı tarzlardan isimlerle yaptığı işbirliklerini bir bütün içinde dinleme durumunda bir başka şeyle yoğunlaştım... o da Santana bir tarza yönelmek yerine tarzları kendi yönüne çekmeyi başaran özel adamlardan biri olduğunu anlayacaktım. "Stravinsky'den James Brown'a, hepsi aynı şarkı, yani hepsi insanlığın ve Dünya gezegeninin göbek bağına bağlı." diye açılıyor bu durumunu.
Şimdi bir itirafta bulunmam gerekirse, şunu söyleyebilirim: 1990'ların ortasında Carlos Santana ile bağımı kesmiştim ve kendimi o eski zamanların Santana grubunun dinleyicisi olarak ilan etmiştim. Bunun nedeni de o dönemdeki işlerinin biraz popüler müziğe kaymış olmasıydı. "Sentient" albümü, benim Santana'dan koptuğum o zaman diliminin retrospektifi diyebiliriz. İşte bu albümü dinlerken o kopuş sürecinin içinde gezinmiş oldum ve şunu gördüm, Carlos Santana pop yapmıyor; pop tarzını kendi yörüngesine çekiyormuş. Adeta ne tarz olursa olsun hep kendi müzik anlayışı ve gitar dokunuşu bir sihirli değnek gibi her şeyi kendi yasalarıyla islah etmeyi başarıyor. O adeta caz'daki Miles Davis gibi şaşırtıcı ve deney yapmaktan çekinmeyen biri.
Albümün çıkışının üzerine kendisiyle yapılan bir röportajda Dave Mason, "Gitar çalmam her zaman blues'dan beslenmiştir," dedikten sonra, "Bu albüm biraz daha fazla blues'a yönelmeme neden oldu, ama tamamen değil... bu yüzden ona A Shade of Blues diyorum." diye eklemiş.
O çok eski zamanlarda müzik dergilerinin "Haftanın Albümleri" köşeleri olurdu. İşte bugün o dergilerdeki gibi bir köşe yapıyor olsaydık, Dave Mason'ın "A Shade of Blues" albümünü buranın başına oturtmakta asla ama asla bir saniyelik bile tereddüt etmezdim. 21 Mart tarihinde çıkan bu blues rock albümünü bir hafta boyunca sürekli ve keyifle dinliyorum. Sanırım bu etkisi bende yıla yayılıp, daha da etkili hale gelecek.
Blues rock adına böylesi keyifli bir çalışmaya imza atan Dave Mason, köken olarak blues'tan değil rock'tan gelen bir müzisyen. Bugün yeni neslin pek bilmeyeceği ama aslında bir bilseler nasıl bir vahayla karşılaşıp, "bu nasıl güzel bir grupmuş" diyecekleri Traffic grubunun kurucu gitaristiydi bu güzel adam. Aslında onun 60 yılı aşan müzik kariyeri Rolling Stones'tan Jimi Hendrix'e kadar rock tarihi içinde izler sürmüştü.
Bugün 78 yaşında olan bu rock abidesi Dave Mason's Traffic Jam adlı grubuyla konserler vermeye devam ediyor ve 21. solo albümü olan bu çalışmada blues tarzı için güzel bir örneği ortaya koymuş.
Albümün çıkışının üzerine kendisiyle yapılan bir röportajda Dave Mason, "Gitar çalmam her zaman blues'dan beslenmiştir," dedikten sonra, "Bu albüm biraz daha fazla blues'a yönelmeme neden oldu, ama tamamen değil... bu yüzden ona A Shade of Blues diyorum." diye eklemiş. Büyük usta oldukça mütevazı davranmış, yoksa bu çalışma bir "gölge"nin çok ötesinde ferahtalatıcı bir blues zirvesi. Üstelik bunun bonusu da altmış yıllık bir rock birikimi.
Dave Mason'ın "A Shade of Blues" albümü, on yıldan fazla bir süredir yapımı süren bu blues esintili bir başyapıt. Ayrıca bu çalışmada yılların efsanesinin işbirliğine açık yanına da şahit oluyoruz. Albümde Joe Bonamassa, Michael McDonald, Mike Finnigan, Warren Hill ve daha bir çok konuk sanatçı yer alırken ortaya çıkan uyumlu bir rock grubu kadrosu havası yakalanıyor.
Dave Mason, "A Shade of Blues" ile blues ve R&B tarzında 11 parçadan oluşan bir müzik ziyafeti sunuyor. Albümü kaçırmamanızı tavsiye ederim ama dinledikten sonra bir de o eskilerin Traffic albümlerine kulak verin derim. Öyle güzel bir yolculuğa çıkacaksınız ki, anlatmakla olmaz, dinlemekle olur.