15 Mayıs 2020 Cuma

Koronavirüs Günlerinde Hatırladıklarım ve Keşifler 54


Beatles'ın bu albümünü şöyle bir baştan sona dinlemek bu günlere nasipmiş. Bu arada plağın kapağı da bir İngiliz Pop Art ressamının elinden çıkmış bir kolaj yani sanat yapıtı. 

Jethro Tull'daki Bluesçu




Beatles
"Sgt. Pepper's Lonely Hearts Club Band"
(1967)
Parlophone 

Geçen yıl Görme Biçimleri'nde Pop Art üzerine hazırlık yapıyordum. İşte o sıralar iki şeyle karşılaşacak ve çok şaşıracaktım. Bu şaşkınlığın ilki Pop Art'ı hep ABD'li sanatçıların yaptığı yanılgısıydı. Bu sanat akımının çıktığı yıllarda İngiliz sanatçıların da bu alanda eserler verdiğini öğrenecektim. İngiliz ressam Peter Blake bunlardan biriydi. Bu sanatçının işlerini izlerken birden karşıma çıkan bir plak kapağı bende ikinci şaşkınlığı yaşatacaktı. Bu çocukluk yıllarından beri hafızama kazınmış olan Beatles'ın "Sgt. Pepper's Lonely Hearts Club Band" plağının kapağıydı. Blake'ın kolaj harikası bu çalışma, plak kapağı ile sanat yapıtını buluşturuyordu. 

Görme Biçimleri ve Pop Art sebebiyle oluşan bu buluşmadan sonra aylar geçti ve geldik şu korona günleri evciliğine, hadi otur şöyle baştan aşağı bir dinle şu albümü dedim, kendi kendime. Bu albümde yer alan "Sgt. Pepper's Lonely Hearts Club Band", "Lucy In The Sky With Diamond" ve "A Day In The Life" öylesine çok sevdiğim parçalardır ama onları albüm içinde dinlemek yarım asrı aşan bir süre sonra belki de ilk kez olacaktı. Oturdum baştan sona dinledim ve tabi bu klasik üçlü parça gene ayrı sevgi noktama oturacaktı. Ama bu üç parçayı plak kapağındaki bütünün içine oturtarak dinlediğimde ise muhteşem bir öykünün içine girecektim. 

Kısacası bu Beatles albümünü tekrar dinlemekte fayda var. Hem de plak kapağını da şöyle bir güzel seyir ederseniz, keyfine doyulmaz. 

Aptulika
Koronavirüs Günleri




14 Mayıs 2020 Perşembe

Çıplak Ayaklı Kontesler


İtiraf edeyim Meral Akman, rock kıyafetleri üzerine bir görme biçimleri yapmam için öneri de bulunduğunda, içimden çok yavan bir konu olabilir diye geçmişti. Ama gene de çok konu sıkıntısına düştüğümde belki işlerim diye hemen kestirip atmadım. Hani o 70'lerin apartman topukları vesaire güzel de Kiss maskeleri falan uğraşamazdım. Eh heybemde dursun ama dedim ve ona da böyle bir yazı yazsana dedim. Hani o da nasılsa unutup, yazmayacaktı. Yazsa da bir yazı yazar  unutur geçerdi. Ancak öyle olmadı ve bu rüzgara bir kapıldık gidiyoruz. Buradan da benim çıkardığım, demek ki böyle eksiklik varmış, moda deyip geçmeyin altında ne sosyolojik boyutlar varmış... işin içine girince insan daha iyi anlıyor. 

Yalnız bu yazıları hazırlamak iyi de insanda kalıcı hasarlar bırakabiliyor. Mesela geçen yazının sonunda (Bakınız "Pijama Rock") Ian Gillan'ın  sahneye yalınayak çıktığı bir resim vardı. Hiç yoksa beş gün geçti, kabus gibi aklımdan çıkmıyor. Bir insan sahneye niye yalınayak çıkar anlamış değilim. Hadi dinleyicisine. saygıdan vazgeçtim, kendine zarar verebilir, benim endişem biraz da ondan. Ayağına bir çivi, iğne yani yabancı bir cisim batabilir. Hatırladıkça afakanlar basıyor hani. 

İşte tam ben bunlarla boğuşurken, Meral yazısında "Dost Başa, Düşman Ayağa" diye başlıkta bir yazı yazmaz mı. Fakat oradaki konu ayağın kabına girdiği haliydi ve gördük ki o kap yani Konvers ne güzel bir görüntü oluşturuyordu hani. Fakat yazıyı okurken aklıma gene Ian Gillan'ın ayak parmacıkları geliverdi. Tabi aklıma hemen sahneye çıplak ayakla çıkan kadın şarkıcılar geldi ve. bu konuyu mutlak işlemem gerektiğini hatta bunun tarihsel bir görev olduğunu da kavrayacaktım. 

Şimdi şöyle bir ilk gençlik yıllarıma bir döneyim. 1970'li yıllar ve 15 ya da bilemediniz 16 yaşındayım. Bir arkadaşımda olan ikili bir plak var onu dinliyoruz. Orada Joan Baez isimli siyah saçlı az biraz da kızılderiliye benzettiğim bir kız vardı. Abilerden falan onun hippi olduğunu duyacaktım. Kimileri de onun kızıl olduğunu söyleyeceklerdi. Kızıl tabi kızılderili değil "Gomonist" anlamındaydı o soğuk savaş yıllarında. Uydurmuyorum ha bunu mahalledeki bir sağcı abi söylemişti. Bir süre sonra da bir Joan Baez plağım olacaktı ve gün boyu dinleyecektim. En sevdiğimde "Black is the Colour"du, şu anda dayanamadım gene dinlemek için çalıyorum. Zaman içinde başka çalışmalarını da dinledim ve öyle zaman geçiverdi. Sonra geldik seksenli yılların sonlarına ve İstanbul'a konsere gelecekti, Joan Baez.  İşte o konserden sonra o isim benim için bitiverecekti. O aklıma kazınan üniversite öğrencisi tipli kız bir anda yok olacaktı. Neden mi? Siz yıllardır gözünüzde devleşen hatta aşk duyduğunuz ikonu sahnede ilk kez görüyorsunuz ama o yalınayak. İşte o anda her şey bitti. Ve o gün bugündür de bir daha dönemez oldum. 

Şimdi o günleri hatırladığım da sahneye çıplak ayakla çıkan bir çok kadın şarkıcının olduğunu görecektim. Şimdi sizlere onları sunayım. 
Buyrun bakalım: Çıplak Ayaklı Kontesler!
Bu arada yazı için görselleri seçerken "Ayak" isimli bir dosya yaptım. Hadi onlara bakalım. 



Cesario Evora abla, belki de çıplak ayakla sahneye çıkmak bir tek ona yakışıyor. 



Evet geldik Joan Baez'e burada da çıplak ayaklı ama sahnede değil, zaten bu yüzden de Life dergisine kapak olmuş. Neyse ki o İstanbul konserinin travmasının fotoğraflarını bulamadım. İyi ki de bulamadım. Aklıma geldikçe sinir basıyor. 
Peki şimdi bana kızıyor ve 
"Niye öyle diyorsun, O konseri hiç unutamam" 
diyenleriniz olabilir. 
Haklısınız ben sizin anılarınıza karışamam. 

Ama daha sonraki İstanbul konserlerinden sonra bakın neler olmuş. 




Neyse daha fazla uzatmayalım ve bir an önce geçelim. 


Şimdi aşağıdaki resme bakmanızı rica edeceğim. Sanki bir üniversitede hoca. Caz piyanisti Patricia Barber dinlemeye doyamadığım bir müzisyen. Aşağı yukarı normal hayatında bu şekilde giyinen, tarzı olan bir kadın. 



Barber müziğini hele ki bir konserde dinlemek istersiniz değil mi? 
İşte normal yaşamında böylesi ağırbaşlı olan bu sanatçı sahneye çıktığı zaman birden bire bu hale dönüyor. 
Bu bir prova falan değil, ciddi ciddi bir konserinden görüntü. Hani akşama ne yemek pişirsem diyen iki çocuk annesi bir ev kadını gibi. Ayaklar tabi ki çıplak. 




Eee şimdi bu bir erkek... Adı "Kontesler" olan bir yazıda ne arıyor? diyorsunuz. Bence ayrımcılık yapmayın. Derdimiz çıplak ayakla sahneye çıkmak. Demis Roussos da bir nevi proto - Ian Gillan diyebiliriz. Yunan rock grubu Aphrodite's Child'ın bas gitaristi olan Roussos, daha sonra pop müzik alanında sesiyle devam edecekti. Onun sahne kıyafeti de sünnet çocuğu formatında ve ayaklar çıplaktı.  





Peki sahneye çıplak ayakla çıkan Demis Roussos, günlük hayatında nasıl giyiniyordu bir de onlara bakalım şimdi.


Bir cafede günün yorgunluğunu atarken . Bu arada  çizme ve topuklara bakar mısınız?





Bu da ev hali giysisi. Hani, "oh be evde olmak gibisi yok. Birazdan soframı da kurarım yanına da uzomu açtım mı, deymeyin keyfime" der gibi. Hani o seneler İstanbul'a gelse Kurtalan Ekspres'in elemanı sanırlar.




Hadi buna ne diyeceksiniz şimdi. O sahnede çıplak ayakla gördüğünüz adamın devlet dairesine işlerini halletmek için gittiği kıyafete bakar mısınız. 




Evet burada da bir iş günü sonunda eve dönmüş(bu arada çantaya da dikiz) . Oysa bu kıyafetle adamı biraz sonra konsere çıkacak sanırsınız.




Şimdi sırada çok sevdiğim bir isim var. 
Janis Joplin!



Janis Joplin'i çok severim ve dinlemekten vazgeçemem ama bu fotoğraflarını eskiden boyayarak ayakkabı yapardım. Şimdi hemen gördüğümde teknoloji sağolsun Photoshop'la bir pabuç uyduruveriyorum.


Meral'in en başta dediği öneri gibi bu yazı da biraz Görme Biçimleri üslubunda oldu. Bu denemeden sonra bu konuda bir Görme Biçimleri hazırlanabileceği aklıma yattı bile. 

Neyse konumuza yani Rock ve Moda Görme Biçimleri'mize devam edelim. Benim sahnede çıplak ayakla çıkanlara hep karşı olduğumu düşünüyorsanız fena halde yanılıyorsunuz. Buyrun şimdi de olumlu örnekler.

   Rita Hayworth, 1950'lerin muhteşem yıldızı. Onun ilk önce çıplak ayaklı olmayan bir görüntüsünü izleyelim. 




  Rita Hayworth'un sahne hali bu şekildeydi. Yani öyle çıplak ayaklı falan değil. 
İşte bu harika insan 1952 yılında ilk ve tek kez çıplak ayakla sahneye çıktı, "Affair in Trinidad" filminde. İzleyelim. 




İşte Rita Hayworth...İşte sanatçı duruşu. Çıplak ayakla bir kez çıkılır, tam çıkılır. 

Şimdi de sırada Brigitte Bardot var. 60'ların unutulmaz abidesi. Giyinmeyi de yakıştırıyor, çıplaklığı da yakıştırıyor.  





"Buraya kadar iyi de bunca isim arasında Janis Joplin'i saymazsak, rock müzisyeni yok."  
diyorsunuz, haklı olarak... 

O zaman aşağıdaki videoya bakmanızı rica ederim. 


Evet Tina Turner onca hareketli ve durmak bilmiyor ama ayaklar asla çıplak değil ve dahi topuklarla. 

Müziğe ve dinleyiciye saygı budur. 

Siz o denilen "Rock müzisyeni salaş giyinir" mavalına kulak asmayın. Rock müzisyeni giydiğini yakıştırır. O modaya uymaz, giydiği moda olur.

Bu en son dediğimden sonra bende kendimden korkmaya başladım. O ne be!
"O modaya uymaz, giydiği moda olur." 
Tamam artık iki üç moda yazısından sonra bana olanlar oldu.

Aptulika
moda yazarı
San Fransisko Kunduracılar Çarşısı


Ian Anderson'dan kötü haber


Jethro Tull'ı kurucusu, flüt ustası ve vokalist Ian Anderson, kronik obstrüktif akciğer hastalığından (KOAH) olduğunu açıkladı.

13 Mayıs (2020) 2ta Amerikan televizyon kanalı AXS'de Dan Rather'ın The Big Interview programına konuk olan Ian Anderson, bu hastalık sebebiyle “günlerinin sayılı” olduğunu belirtti.

Röportajda Anderson,  “Size daha önce kimseye söylemediğim bir şey söyleyeceğim - teşhis konulan tedavi edilemeyen bir akciğer hastalığım var.” demesi şok yarattı. 

Sanatçı,  KOAH olduğunu ve durum için ilaç kullandığını açıkladıktan sonra şunları söyledi:
“Ben mücadele ediyorum, Enfeksiyon aldığım dönemler, şiddetli bronşite dönüşüyor ve sahneye çıkıp konser vermem artık imkasız."

Anderson, bu hastalığa yakalanmanın ana sebeplerinden birinin, Konserlerde şov için kullanılan  duman makineleri olduğunu belirterek,
  “Hayatımın 50 yılını duman makinesi denilen rezil şeyler arasında geçirdim." diyerek durumu açıkladı. 

13 Mayıs 2020 Çarşamba

Byfuss'un Arkeolojik kazıda bulunan yazısı

Fotoğraf: Tarık Başoğlu

"Yürürken Müzik Dinleyen Adam" BYFUSS'un antik dönemde yazmış olduğu bir yazı Belgrad dolaylarında yapılan bir kazıda bulundu. Prens Mihailo'nun at üzerindeki heykelinin yakınında yapılan kaçak define kazısı zabıta tarafından tesbit edilince bu tarihi bulgu ortaya çıkacaktı. Heykelde atın üzerindeki Mihailo'nun sağ eliyle gösterdiği noktaya yapılan kazıda define değil ama insanlık adına daha önemli bir belge ortaya çıkacaktı. Arkeolog ve bilim insanlarının yaptığı açıklama ile bulunan belgenin Yürüyen düşünür Byfuss Bey'in bir Belgrad seyahatinde, yürürken dinlediği Whitesnake albümü yazısı olduğu anlaşılacaktı. A4 kağıda yazılmış bu yazının yanında, şişe içine konulmuş şöyle bir nota da rastlanacaktı: "Bunu harbiden göndermemişim, elden geçirip tekrar gönderiyorum." notu bulunacaktı. Bilim heyeti ve A4 kağıt uzmanlarının yaptığı inceleme sonucu şişenin içinde bulunan kağıttaki notun İstanbul'da bulunan Blues Perişan yayın grubunun ofisine gönderilmek için hazırlandığı ve yazının da aynı medya grubunun internet haber portal blogunda yayınlanmak için kaleme alındığı açıklandı. 
Bunun üzerine Byfuss ile görüşmek için Yürüyen Yazar'ın İstanbul'daki konutuna giden bilim insanları Byfuss'u oda içinde yürürken buldular. Bu kıvanç verici haberi yürüyen yazara müjdelediklerinde, koronavirüs önlemleri nedeniyle  taktığı maske sebebiyle onları göremedi ve maskeli yazıya devam etti. Kulaklığıyla dinlediği albüm hakkında da kesin bir bilgi verilemedi.
Şimdi biz de Blues Perişan olarak bu yazıyı yayınlamaktan gurur duyuyoruz. 



BELGRAD'TA YÜRÜRÜM, KULAKLIĞIMDA WHITESNAKE
... Bu arada börek harika   



Bu yazıyı bitirdiğimde çükübik 5, 70 TL idi, send düğmesine basmayı unutunca 7.TL yi buldu.

 Whitesnake 13. Stüdyo Albümü Flesh and Blood’ı yayınladı, bir öncesini hatırlamak isterseniz. 2015 The Purple album, aslında 1987’de ticari başarıyı bulduktan sonraki 6. albümleri.

 Ben Belgrad’da dolanmaya devam ediyorum, Tesla’dan sonra Whitesnake albümünü de anlatayım.


1-Good To See You Again: Şahane manzaralı tesisten çıkıp,bu sefer  Belgrad’ın daha turistik yerlerine doğru yürüyorum, 2015’de kadroya  giren Joel Hoekstra ve artık gediklimiz Reb Beach ‘in ortak besteleri,  Belgdrad’a 2. gelişim çok manalı bir başlangıç olmuş.

Evin manzarası

2-Gonna Be Alright: David Coverdale’in   konular belli 69 yaşına gelmişin  İsa’yı bulamadın bari artan gıda fiyatları  hakkında bir şarkı yaz,  şarkının  atışmalı solosu güzel.

3- Shut Up & Kiss Me: David Coverdale orijinal sesine bu şarkıda kavuştu, sert yapacam diye  boşuna böğürmeye ( ya da miyavlama ) çalışınca hiç dinlenmiyor,  zaten parayı bu şarkıya yatırıp klibi çekmişler.
Çok önemli not: Klipteki araba tanıdık.




4- Hey You (You Make Me  Rock): Belgrad’ın Pitoresk bir yapısının önündeyim, Hotel Moskova 1908’de açılmış başta ünlüler olmak üzere 45 milyon misafir ağırlamakla övünüyorlar, binanın ihtişamına ve güzel kafesine bakarken şarkı kaçtı gitti, çarpıcı bir şey olsaydı dikkatimi çekerdi herhalde.

Otel Moskova

5-Always & Forever: Neşeli bir şarkı, hemen kendini gösterdi, Coverdale “Hu Babe “bile dedi. Ilk dinleyişte nakarata eşlik edebiliyorsunuz.

6-When I Think Of You (Color Me Blue):  Albümün Is this love’u nu buldum , yanına  büyük de bir kitapçı buldum, vitrininde Stefan Zweig ve Sabahattin Ali kitapları olmayan bir kitapçı bulmak ne kadar zor biliyor musunuz?

7-Trouble Is Your Middle Name:  Göbek adı ile ilgili şarkılara bayılırım, Trouble Is Your Middle name çok tekrar ediyor ama beğendim  güzel riff, güzel solo.

8- Flesh & Blood: Albümle aynı ismi taşıyan şarkıya başlarken Ljupče Mihajlovski adındaki börekçi de durdum, bir arkadaşım tavsiye etti ben de okuyanlara ediyorum. 

9-Well I Never: Bir miktar Börekten sonra yürümeye devam ediyorum. Cumhuriyet meydanındaki Prens  III.Mihailo Obrenović heykelini görüyorum bir rivayete göre Osmanlı’ya kış kış diyormuş ve  elinin göstediği yer istanbul’muş hiç üzerime alınmadım, şarkıda güme gitti.

Prince Mihailo
10: Heart Of Stone: Bir özelliği yok, albümleri böyle gereksiz yere uzatıyorlar, herkesin bizim İstiklal Caddesine benziyor dediği,  Knez Mihailova Caddesindeyim evet benziyor daha önce geldiğimde de benziyordu, bizimkinden iyi durumda. 

11: Get Up: Ateşli bir Reb Beach Bestesi darken aklıma Sırbistan Ulusal  Müzesi geldi , sonunda açılmış, koleksiyonunda Klimt, Picasso, Rubens var ve görülmeye değer bir de Fresk Galerisi. Müziğe ara vereceğim şarkının solosu iyiymiş.

12: After All: Albümün  karakteristiğin dışında şaşırtıcı  folk şarkısı, adamın sesi güzel saygılı olmak lazım. Bu arada cadde bitti.

13: Sands Of Time: Kale Meydan’dayım  ağaçlar, park, tarihi yapılar, müzeler, manzara, satranç oynayan amcalar  ……  adamlar tam köşeye iki nehrin  birleştiği yere  şehri kurmuşlar.  Birde geri zekalı Hayvanat Bahçesi var.  Sands of Time değişik bir şarkı, işin içine kum girince illa çöl ve oryantalizm. 

Ustalar yeni bir şeyler yapınca mutlaka dinlemek gerekir ancak "Flesh And Blood" albümünü tekrar dinleyeceğimi sanmıyorum, Whitesnake dinlemek istersem herhalde Blues dönemlerini tercih edeceğim.
  
David Coverdale – lead vocals 
Reb Beach – guitars, backing vocals 
Michael Devin – bass, harmonica, backing vocals 
Tommy Aldridge – drums 
Joel Hoekstra – guitars, backing vocals 
Michele Luppi – keyboards, backing vocals

12 Mayıs 2020 Salı

Dost Başa, Düşman Ayağa


Meral Akman ile rock ve moda yazıları devam ediyor. 
Meral, "Apartman topuklar ve kovboy çizmelerden de bahsedeceğim ama bu yazının konusu 'Converse'..."  diyor. 



Aptulika’ya “moda hakkkında bir şeyler yazsam mı” diye sormadan önce aklımda iki soru vardı. Birincisi, kendisi moda ikonu olmaya bir filin zücaciyede çalışması kadar uzak biri moda hakkında yazabilir mi? ikincisi acaba Aptul, “şurada “adam”akıllı yazılar yazıyoruz, “kadın”akıllı yazılar ne ola ki” diye sorar mı? Ancak görünen o ki, Aptul bu soruyu sormamış, hatta ben daha yeni yazıya başlamadan bol teyeli geçmiş kilit dikiş yapmaya başlamış (“kilit dikiş” nedir diye sormayın, internette “terzi terimleri” diye arattım, ilk karşıma çıkan bu oldu, sanırım sağlam bir şey)
Ian Gillan’ın eşofmanlı yazısını bayıla bayıla okudum, sonraki smokine de diyecek bir şey bulamadım, Gillan’ın giyinmeyi pek sevmemesi ile ilgili aramızda yazışıp, çok sevdiğimiz bu adamı çekiştirmeyi de ihmal etmedik. 
Bu blogda “kadın” akıllı yazılar yazacaksam “ayakkabıları” es geçemem, ben de eşofman ve pijamanın üstüne bir ayakkabı yazısı yazayım bari. Apartman topuklar ve kovboy çizmelerden de bahsedeceğim ama bu yazının konusu “Converse” ya da daha özel bir şeyler “Converse Chuck Taylor All Stars”. 

Converse, 1908 yılında “Marquis Mills Converse” tarafından Boston’da kurulan “Converse Rubber Company”de doğdu. Başta lastik tabanlı dayanıklı ayakkabılar ve ordu için botlar üreten bir firma iken, önce tenis ayakkabıları sonra da basketbolcular için kauçuk tabanlı, kanvas, hafif, ön kısmı destekli ve bileği saran ayakkabılar üretmeye başladı. 1920’li yıllarda basketbolcu “Chuck Taylor”, markanın gönüllü tanıtımını üstlenince firma Taylor’ın imzasının markasının yanına ekleyerek “Converse Chuck Taylor All-Stars” ismiyle anılır oldu. Sloganı da çok basitti “just rubber and canvas” – sadece lastik ve kanvas

Basket sahaları için üretilmeye başlanmış olan Converse, ucuzluğu ve rahatlığı ile 50’lerden itibaren muhalif ruhun simgelerinden biri oldu. Bunda 1923 yılında tüm oyuncuları siyahi olan ilk basketbol takımı "New York Renaissance"ın destekçisi olmasının büyük payı var. Orta sınıf düzenine karşı çıkan asi gençlik, idolleri James Dean’den özenerek ortamlarda converseleri ile boy göstermeye başladılar. 60’lar çiçek çocuklar converse’i keşfetti. Savaş karşıtı gösterilerde asker postalına karşı meydanları converseleri ile doldurdular. 80’lerde ise punk converse’e sahip çıktı. 90’larda Kurt Cobain, hırkası ve converseleri ile arzı endam ediyordu. Şimdilerde converse Nike markası altında üretiliyor, biraz “halk ayakkabısı” olmaktan uzaklaştı, fiyatları pek “makul” değil, tasarımları da eski mütevaziliğini kaybetti. Fakat eski bir hayran olarak itiraf edeyim, 18’li yaşlarımdan beri biriktirdiğim giymeye kıyamadığım için senelerdir sakladığım 5 çift converse’im var. Üstelik biri Örümcek Adam desenli (Koyu Mavi Gülçin Orgun’un hediyesi)
Converse hayranlığımın sebebi, 70’lerin bitip, sahnelerin sadeleşmeye başladığı dönemde, heavy metal tayfasının giymeye başladığı siyah converse’lere özentimdi, bakalım rockçı tayfasından kimler converse giyiyor.

Sahnede ya da günlük hayatında converse giyen ünlülerin yanı sıra, bir adına converse üretilen sanatçılar var. Onları da buradan görebilirsiniz.

https://ultimateclassicrock.com/rock-n-roll-sneakers/

Converse’in müziğe desteği sadece ayakları süslemekten ibaret değil, buyurun bu da müzisyenlere özel wah wah pedallı converse…





Convers ve Rock üzerine bir görsel resmi geçiti

"Batı Yakasının Hikayesi" filminden
James Dean


Chuck Taylor

Elvis

Paul McCartney



George Harrison
Tom Petty


David Bowie

Geddy Lee (Rush)


Rush



Ramones


Triumph

Joan Jett

Rick Springfield

Sex Pistols


Edge (U2)

Foreigner

Metallica


James Hetfield (Metallica)

Kurt Cobain (Nirvana)


Buckethead
Tommy Lee



KAYNAKLAR
https://en.wkipedia.org/wiki/Converse_(shoe_company)
https://en.wikipedia.org/wiki/Chuck_Taylor_All-Stars
http://www.basinbulteni.com/kurum/converse/hakkimizda
https://www.skipperbar.co.za/a-brief-history-of-converses-chuck-taylor/
https://www.heddels.com/2014/12/humble-history-sneaker/
https://www.dazeddigital.com/fashion/article/25679/1/converse-chuck-taylor-s
https://www.theguardian.com/lifeandstyle/2008/mar/21/fashion.popandrock
https://www.chucksconnection.com/albumcoverswithchucks/index.html#ramonesanthology3.jpg
https://www.chucksconnection.com/musicians.html

Koronavirüs Günlerinde Hatırladıklarım ve Keşifler 53


1967'de kurulan Teksas dokulu bir saykodelik rock grubu olan Shiva's Headband'ın ilk albümü ile devam ediyoruz.



Kemani Spencer Efendi ve Zevceleri




Shiva's Headband
"Take Me To The Mountains"
(1969)
Capitol Records

1967'de kurulan Teksas dokulu bir saykodelik rock grubu. Austin eşrafından kemancı Spencer Perskin ile karısı tarafından kurulan gruba piyanist Shawn Siegel, gitaristler Kenny Parker ve Bob Tom Reed ile davulcu Jerry Barnett'in katılımıyla Shiva's Headband tam tekmil arzı endam edecekti. 
Shiva's (bu grubun ismini söylerken neden aklıma devamlı viski geliyor onu da anlamam hani) Headband, ilk olarak yerel bar ve klüplerde çalacaktı. Bu kendi halinde başlangıç , zamanla Steppenwolf, Janis Joplin, ZZ Top, Canned Head konser turnelerinde açılışta çıkmalarıyla büyük hedeflere yönelecekti. 
Böylece 1969 yılında bu ilk albümleri piyasaya çıkacaktı. Grubun saykodelik tarzı folk ve country'e dayanıyor. Ağırlıklı enstrüman ise keman.  Albümü dinleyişte ilk çarpan parça "Song for Peace" oldu. Bu parçayı daha önceden dinlediğimi sanmıyorum ama öyle bir tanıyor muşum gibi geldi ki. Hani üzerine bir grubumuz Türkçe söz yazsa, hafiften tegannili ve de yanık yanık okusa bir hayli tutan parça olur...bu arada kemanı hiç değiştirmeye gerek yok. Benim albümde tuttuğum belki de en blues yanı olan "Come with Me" oldu. Ancak bütünüyle baktığımda keman kullanımının rock ile buluşmasına harika bir numune oluşturuyor.
Jim Franklin'in yaptığı kapakla da önem kazanan bu albümü Açık Radyo'da Koyu Mavi isimli programı hazırlayan Gülçin Orgun sayesinde tanıdım. Gülçin bana grubu önermedi ama "Görme Biçimleri"nin plak kapaklarına ayırdığım bir programında incelemem için bana, "1000 Record Covers" isimli kitabı getirmişti. İşte o kitabı incelerken bu plağın kapağı dikkatimi çekmiş ve sonrasında da albümü bulup dinlemiştim. Albüm fena değil ama Jim Franklin'in yaptığı bu kapağı çok tuttum... Bilmem siz ne düşünürsünüz?

Aptulika
Koronavirüs Günleri



11 Mayıs 2020 Pazartesi

OTUZUNCU YILINDA “TAMAM ARTIK” DEDİRTEN ALBÜMLER


"1990 yılı gerek dünyada gerekse ülkemizde “her anlamda” kırılmaların yaşandığı bir yıl olarak kayıtlara geçer. Yıkılan duvarlar, değişen dünya düzeni, yükselen teknoloji ve bunlara paralel şekil değiştiren müzik endüstrisi. Türkiye’de de müzikal anlamda bir geçiş dönemi yaşanmaktadır; bir önceki on senenin müzik vitrini hızla değişmekte, yepyeni isimlerin yepyeni türlerler kapıları çalmaktadır. Üstelik yeni isimlerle birlikte “eski tüfeklerin” de eskisinden çok daha fazla arenada boy göstereceği bir döneme girilmektedir. "






70’lerin o hareketli, ışıltılı ve de cıvıltılı müzik dünyası, ülkenin içinde bulunduğu kaotik atmosferin de etkisiyle yerini karamsar bir ve belirsiz bir geleceğe bırakmasının üstünden kırk sene geçti. Teknik anlamda yaşanan hızlı gelişmeye paralel, müzik dünyasının nabzını tutan plak formatı da yerini kullanımı daha pratik ve ucuz olan kasete bırakıyordu. Ülkemiz de bu gelişmeden nasibini alarak plaklar daha yüksek raflara kaldırılıyor, kasetlere yer açılıyordu. Yaşanması gereken bir süreç miydi yoksa “başa gelen çekilir” mantığı mıydı bilinmez; ama çeyrek asır diyebileceğimiz uzun bir zaman diliminden sonra plakların yeniden “yükselişi”ne şahitlik etmek de kuşağımıza nasip olmuştur. İster “Issız Adam”ı milad olarak baz alın, isterseniz eski güzel günlere duyulan burun sızlatıcı, göz nemlendirici nostaljik hislere bağlayın konuyu;  plaklar ve pikaplar baş döndürücü bir hızla yeniden kuruluverdi tahtına. CD’ye oranla çok daha pahallı ve üstelik alıcı kesimin hayli genç olduğu bir pazar oluştu. Bu yükseliş, olağan bir şekilde taht kavgalarına da neden oldu zaman içinde. Sapla saman, iyi ile kötü, çürük ile olgun bir kefede tartılır oldu. İşin hakkını veren de oldu, kaymaktan bir parmak da ben çalayım diye özensiz ürünleri pazarlayan da.
Zamanında da plak olarak basılmış albümlerin, bu furyadan nasibini alarak ve  asıllarına da sadık kalınarak yeniden plak olarak piyasaya sürülmesinin yanında,  hiç bu formatla tanışmamış albümlerin de plaklarının basıldığını görmekteyiz.  Yılların köklü firması Mega Müzik (eski adıyla Kalite Plakçılık) de bu konuda kolları sıvar ve 80’lerin sonunda  kataloglarına kattığı bir mega isimin; Erkin Koray’ın, yayınlandığı dönemde  sadece kaset ve CD baskılarını yaptığı üç albümünü plak formatında da basmaya karar verir. 1989’da piyasaya çıkan “Hay Yam Yam”, 1990’da piyasaya çıkan “Tamam Artık” ve 1996’da piyasaya çıkan “Gün Ola Harman Ola” plağa basılacak albümlerdir.  Albümlerin  master kayıtları zaten firmanın arşivindedir. Mega Müziğin sahibi Ethem(Zeytinkaya) bey’in tasarladığı projeler arasında albümlerin farklı tasarımda kapaklar piyasaya çıkmasıdır; açılır kapaklı, içinde albümle ilgili detayların yazılı bulunduğu insert kitapçığı, poster hediyeli gibi. Ama özellikle ön planda tuttuğu ve önem verdiği bir albüm vardı ki; o albüme daha fazla eğildi: “Öyle Bir Geçer Zaman ki” gibi bir hit şarkıyı yıllar sonra bağırlara bastıran, 1990 basımı “Tamam Artık” albümüydü bu. Madem öyle buyurun bu üç albümden, ayağı 80’lere de basan 2 albümün röntgenini çekmeye:




Hay Yam Yam (1989)

          1989 yılı Erkin Koray açısından adeta bir sıçrama yılıdır. Uzun süre ara verdiği konser ve albüm bu yılda gelecek ve 80'ler boyunca yaptığı albümlerden farklı olarak kendisine yepyeni kapılar açılacaktır. 14 Ocak 1989 tarihinde Moda Sinemasında verdiği konser adeta bir dönüşün simgesidir. Cahit Kukul(gitar), Ahmet Güvenç(bas gitar) ve Meftun Yeşilbaş(davul) eşliğinde sahne alan Koray'ın, "Krallar" ile başlayıp "Şaşkın" ile bitirdiği konser büyük bir ilgi görür. Erkin Koray'ın kah dört kişilik kah "trio" şeklindeki konserleri bu sene son bulacak ve bundan böyle dünyada eşi benzeri görülmemiş bir aksiyonla, "tek başına" sahne almaya başlayacaktır. 
Önünde önce Roland E-20; sonrasında KORG-İ3'e terfi edeceği klavyesi, yerde pedallar, sağ tarafında kendi kumanda ettiği mixer ve elbette programı boyunca omzundan indirmediği gitarıyla yaklaşık 15 sene sürecek bir uzun yol onu beklemektedir. Programlarında icra edeceği şarkıların alt yapılarını da kendisi yazan Erkin Koray ilk başlarda "şaşkınlık" yaratsa da takipçileri zamanla bunu da kabullenmiş ve gerek barlarda, klüplerde gerekse daha büyük açık hava organizasyonlarında kendisini hiç yalnız bırakmayacaktır. 
Efsanevi Moda konserinden 1-2 hafta sonra hayranlarınca kendisinden beklenen ve uzun süredir üzerinde çalıştığı bilinen albümü bir "self yapım" olarak "Hay-Yam-Yam" adıyla piyasaya çıkar.  


Kaç nefes alacağın var ya; hiç belli değil

          Mavi zemin üzerine müthiş bir Erkin Koray illüstrasyonu ve sağ üstte dijital karakterlerle yazılmış albüm; sol altta arapça karakterlerle oluşturulmuş Erkin Koray adı ile daha kapaktaki albenisiyle kucaklıyor albüm biz sevenlerini. Albümün açılış parçası aynı zamanda albüme de adını veren "Hay-Yam-Yam". 
11. yüzyılda yaşamış İranlı şair ve bilgin Ömer Hayyam'ın rubailerinden oluşan şarkı, elektronik alt yapı üstüne Erkin Korayın soft-rock olarak icra ettiği gitar sololarını barındıran yapısıyla albümün geneli hakkında ipuçlarını sunuyor. Hem şarkıda hem de albümün genelinde yine Erkin Koray tarafından çalınan bas gitar da dikkat çekicidir.
"Hay Yam Yam", albümün sıcağı sıcağına klip çekilen ilk şarkısı olur; 1989 Ağustos'unda TRT'de yayınlanan "Çakıltaşı" programı için titiz bir hazırlık yürütülür ve Erkin Koray, klip gereği usta makyöz Corci'nin ellerinde bir yamyam'a dönüşür. 
1980'ler boyunca yaptığı albümlerde yoğunlukla hissedilen "Hint" ezgileri bu albümde de kendine yer bulmuştur. Özellikle "Benden Sana"(1982) ve "Çukulatam Benim"(1987) albümlerinin "Hint" etkileşimli sound'ları, Erkin Koray'ı günümüze kadar taşıyan en belirgin özellik olarak karşımıza çıkar. "Yok Yok " ve "Yazık" isimli şarkılar da bu minvalde şarkılar olarak albümde yer alır. Özellikle "Yazık" bir sene sonra "Abuk Sabuk 1 Film"(1990)de karşımıza çıkacak olan "Sitem" ile olan benzer alt yapısı ve Erkin Koray vokaliyle bu tezi doğrular niteliktedir.
Bu canım da eridi de gitti acımadın billah
Erkin Koray'ın, albüm ve şarkılarında bağlamayla olan yakınlığı bilinir. Keza bu aleti elektro'ya eviren ilk isimdir. En son "Ceylan"(1985) albümünde bir kaç şarkısına serpiştirdiği bu alet "Hay-Yam-Yam" albümünde gitar ile başrole soyunmuştur. "Haftanın Yedi Günü"nde dengeli bir gitar ve bağlama ortaklığına şahitlik ediyoruz.  Koray'ın, bu konuda güvendiği isim ise rüştünü daha genç yaşta ispatlamış olan Çetin Akdeniz'dir.
Kimdir Çetin Akdeniz? 

1967 İstanbul doğumlu bağlama virtüözü. Aslen Ordunun Perşembe ilçesindendir. Babası ünlü saz yapım ustası Ragıp Akdeniz’den “iş”in pratiğini; İ.T.Ü. Türk Musikisi Devlet Konservatuarında da eğitimini aldı. Henüz öğrenciyken benzersiz sağ el tekniğiyle dikkat çekti. Bağlamadaki müthiş hızı ve enstrümanına olan hakimiyetiyle tanınır. Kendine has mızrap tekniği ve yüksek hızına rağmen temiz nota basabilmesiyle herkesi kendine hayran bırakır. 80’li yılların ikinci yarısından itibaren tabiri caizse eşlik etmediği sanatçı/albüm kalmaz. O yoğunlukta 3 adet solo albümünü de yayınlar.
     
Gidiyorum katarın gittiği yere doğru

“Hay-Yam-Yam”, albümün kafa şarkısı olduğu halde albümde sivrilen şarkı “Hayat Katarı” olur. Gerek sözleri, gerek düzenlemesi ve gerekse “Abuk Sabuk 1 Film”(1990)de yoğun olarak kullanılması şarkıya haklı popülerliğini kazandırır. Erkin Koray'ın sözleriyle bir nev'i hayat felsefesi dersi niteliğindeki şarkı, albümün çıkışından çok zaman sonra klip çekilen ikinci şarkısı olur.
Elektro gitar ve bağlamanın dengeli bir şekilde harmanlandığı bir diğer şarkı ise "Cemilem"dir. 1986 yılı albümü "Gaddar"da bahsi geçen Cemile, bu albümde de karşımıza çıkmaktadır. "Yalnızlar Rıhtımı"nı andıran yürüyüşüyle "Sen Bana Sabır Ver" ise albümün soft rock örneklerindendir.


Ben şöyle böyle yaşıyorum işte

Hem Erkin Koray'ın hem de Çetin Akdeniz'in ustalıklarını konuşturdukları "Konuşuyorduk" albümün en dikkat çekici şarkılarındandır.
Özellikle Erkin Koray, hem gitar hem de gerek bu şarkıda Gerekse albümün bütününde sergilediği klavye icrasıyla büyüklüğünü bir kez daha gözler önüne sermiştir.
Albümün kapanış şarkısı "Şöyle Böyle(Wully Bully)", 1965 tarihli Sam the Sham imzalı "Wooly Bully" isimli hit şarkıya Erkin Koray tarafından yazılan türkçe sözlerle oluşturulmuştur. Şarkının orijinaline sadık kalarak harikulade bir gitar solosuyla şarkıyı taçlandıran Erkin Koray, böylece kariyerinin ilk yıllarına da bir selam göndermiştir.
Yayınlandığı 1989 yılına kadar, yaptığı çalışmalarda rock konusuna pek girmeyen Erkin Koray, “Hay Yam Yam” albümü ile “dönüş” sinyallerini vermiş ve dönemin müzik piyasasının aksine en naif çalışmalarından birine imza atmıştır. “Hay Yam Yam” albümü, yerel ile dünya müziği kavramlarının başarılı bir şekilde harmanladığı bir albüm olup; aynı zamanda Çetin Akdeniz gibi bir bağlama virtüözü’ nün, müzikseverlerle tanıştığı ilk çalışmaların örneğidir.
Türk Halk Müziğinin otantik ve yerel anlamda vazgeçilmez enstrümanı olan bağlama, bu albümde gitar ile son derece dengeli bir uyum sergilemektedir. “Hay Yam Yam” yayınlandığı yıl büyük ilgi görmüş ve uzun zamandır ekranlarda görünmeyen Erkin Koray, 80’lerdeki suskunluğuna inat bu albüm ile şeytanın bacağını kırarak daha geniş kitlelere ulaşmıştır. “Hay Yam Yam”, “Hayat Katarı”, “Yok Yok”, “Haftanın Yedi Günü”, “Konuşuyorduk” gibi şarkılar, standart Erkin Koray hayranları dışında genç üniversite kitlesi tarafından da kabul görmüş ve yeni bir Erkin Koray kitlesinin temelleri atılmıştır. Yıllar sonra Mega Müzik, 2011 yılında bu albümü orijinal kaset kapağının mavi zemininin aksine, kırmızı zeminli baskısıyla, CD olarak basmış ve şarkılar dijital olarak kayıt altına alınmıştı.
Tüm master çalışmaları ve plak basımı yurt dışında gerçekleştirilen bu plak, 180 gr ağırlığıyla dünya standartlarında bir proje olarak dikkat çekiyor. Plağın en dikkat çekici özelliği pürüzsüz kaydı. Günümüzde yeniden plak olarak basılan albümlerde sıklıkla rastlanılan dip boşluk, uğultu, bas/tiz dengesizliği gibi olumsuzluklar bu albümde yok. Son derece özenli yapılmış bir mastering’le karşılaşıyoruz. Orijinal kapak desenine sadık kalınarak, arka zeminde ahşap desen kullanılmış ve sanatçının müzikal ruhuna hitaben bir “Woodstock” göndermesi yapılmış. Arka kapakta artık Erkin Koray’ın bir parçası haline gelmiş 1961 model süt beyazı Gibson SG gitarı yer almaktadır. Açılır kapanır iç kapakta ise Erkin Koray’ın 1960’lar ve 1970’lerden seçilme dergi/gazete haber ve fotoğrafları yer almaktadır.
Plak olarak tasarlanan bir diğer albüm ise 1990 yılında kaset, 2011 yılında ise farklı bir kapak tasarımıyla CD olarak piyasaya çıkan “Tamam Artık” albümüdür. Yapımcı firma (nedendir) bu projeye çok daha fazla ağırlık vermiş, yıllarca plak dünyamızın 45’lik ve LP kapaklarına desenleriyle harikulade eserler vermiş ismi Betül Atlı’ya şahane bir kapak çizdirmiştir. 

Kimdir Betül Atlı?
 Türkiyenin en önemli illüstratörlerinden. Plak kapağı çizimi konusunda en yetkin isimlerden. 1969 ile 1975 arası yerli/yabancı 45’lik ve LP’lere çizdiği kapaklarla, yurt dışındaki eser sahiplerinin bile dikkatini çekmiş; bugün bile oldukça rağbet gören çalışmalara imza atmıştır. 1975 sonrası kendini eğitime veren Betül Atlı, Beykent Üniversitesi Tekstil ve Moda Tasarım Bölüm Başkanlığı yapar. Çizdiği plak kapakları müzayedelerde yüksek rakamlarla alıcı bulurken, o sadece uzaktan izler. Yaklaşık 40 yıllık bir suskunluktan sonra gelen bir teklif hem onun hem de takipçilerini oldukça heyecanlandıracaktır. Mega Müzik tarafından yürütülen proje kapsamında; Erkin Koray’ın 1990 yılı albümü “Tamam Artık” farklı bir kapak tasarımı ve konseptle plak olarak basılacak ve kapak için “işin ehli” bir isime sipariş verilecektir. Elbette bu isim Betül Atlı olur ve çalışmalara başlanır. 70’lerde de kendisine bir Erkin Koray 45’lik kapağı siparişi geldiği, hatta bu çizimin gerçekleştirildiği ama projeden vazgeçildiği rivayet edilir. “Tamam Artık” albümü için çalışmalara başladığı esnada bir başka proje için de teklif alır; Progressive Rock’ın ülkemizdeki en güçlü temsilcilerinden “Nemrud” grubunun albümüdür bu. “Tamam Artık” albümün kapağı Betül Atlı’nın zirve çalışmalarından biri olup; hazırlanan çizimde, oturmuş bir Erkin Koray imajını ve ruhunu rahatlıkla görebiliriz.




Tamam Artık (1990)

1990 yılı gerek dünyada gerekse ülkemizde “her anlamda” kırılmaların yaşandığı bir yıl olarak kayıtlara geçer. Yıkılan duvarlar, değişen dünya düzeni, yükselen teknoloji ve bunlara paralel şekil değiştiren müzik endüstrisi. Türkiye’de de müzikal anlamda bir geçiş dönemi yaşanmaktadır; bir önceki on senenin müzik vitrini hızla değişmekte, yepyeni isimlerin yepyeni türlerler kapıları çalmaktadır. Üstelik yeni isimlerle birlikte “eski tüfeklerin” de eskisinden çok daha fazla arenada boy göstereceği bir döneme girilmektedir. 
1989 yılını “Hay Yam Yam” gibi güzel bir albümle kapatan Erkin Koray, dinleyicisini yine şaşkına uğratacak ve tamamı bağlama ağırlıklı, oldukça hoş konseptli bir albümle 1990’lı yıllara giriş yapacaktır. Hoş konseptli bir albüm; zira geçmiş ile geleceğin Erkin Koray'ı arasında bir köprü vazifesi görmektedir albüm. Zamanında gözden kaçmış, sadece sıkı takipçilerinin bildiği güzellerini yeniden düzenleyerek hem o eserlere hem de kendisine yeni kapılar aralamaktadır Erkin Koray.


Boşuna yol yürümem artık

İlk defa "Gaddar"(1986) albümünde karşımıza çıkan "Tamam Artık" ilk düzenlemesinin çok uzağında, bağlamanın hakimiyetinde bir yapıya sahip. Bilgisayar alt yapısı üstüne Çetin Akdeniz'in daha da ustalaşan bağlaması, başta bu şarkı olmak üzere albümün geneline hakimdir. Çetin Akdeniz, "Hay Yam Yam"(1989) albümünde Erkin Koray'ı yanıltmamış ve bir sonraki albüm "Tamam Artık"da başrolü paylaşan isim olmuştur.
Güller açmış bir bahçede; ne kadar güzeldin
Geçmiş ile gelecek konseptli şarkıları bir albümde yeniden harmanlama fikrini daha önce İlhan İrem, 1988 yılında "Dünden Yarına" albümüyle uygulamış ve son derece başarılı bir iş çıkarmıştı. Erkin Koray da bu formülü kullanarak 1971 tarihinde, orijinalinden çok farklı olarak düzenlediği "Kıskanırım" şarkısını bu albümüne almakta bir beis görmemiş. Bir Teoman Alpay bestesi olan ve onlarca sanatçı tarafından okunan şarkı, Erkin Koray'ın gitar partisyonlarında bambaşka bir kimliğe bürünmüştür.
Albümde geleceğe köprü kuran şarkılar "İnsafsız", "Varımı Yoğumu", "Hare Krishna" ve "Çok Derinlerde" isimli şarkılardır. Yepyeni bestelerdir bunlar. Özellikle sözleri itibariyle "bunları olsa olsa Erkin Koray yazar" dedirten şarkılardır. Her ne kadar alt yapının ve keman partisyonlarının klavye'ye emanet edildiği düzenlemeler olsalar da artık "baba"lık payesine ulaşmış bir sanatçının yeni bestelerini dinleme hazzına ulaşmıştır dinleyicileri.
"Hare Krishna" albümün en dikkat çekici şarkılarındandır. 1970'lerin başında gittiği avrupa seyahatlerinde hippilerle aynı çayırlarda yatmışlığı olan Erkin Koray'ın, o yıllarda kulaklarına yerleşen bir hint ezgisidir bu. Yeni bir şarkı olmasına rağmen konserlerinde en çok yer verdiği şarkılardandır aynı zamanda.


Öyle bir geçer zaman ki; dediğim aynıyla vaki

1983 yılında çıkardığı "İlla ki" albümünün hit şarkısı "İlla ki" bağlamalı bir oryantal düzenlemeyle albümde yer alır. Hem Erkin Koray'ın hem de Çetin Akdeniz'in ustalıklarını sergiledikleri bir düzenlemedir bu.
En verimli dönemleri diye bilinen 70'lere bir selam da "Aşkımız Bitecek" ile gelir. Oldukca enerjik bir Çetin Akdeniz bağlaması ve hareketli alt yapısı ile şarkı, 90'lar kuşağınca da kabul görür ve sonrasında bu şarkıya yapılan cover'lar bu düzenleme üzerinden referans alır.

Ve albümün son sıralarında yer almasına rağmen "Fesuphanallah"(1974) ve "Çöpçüler"(1985)den sonra en bilindik, en popüler Erkin Koray şarkısı "Öyle Bir Geçer", bu albümün geçmişe dönük yüzünü oluşturan şarkılardan biri olarak karşımıza çıkar. İlk defa Erkin Koray'ın "Benden Sana"(1982) albümünde harikulade bir düzenlemeyle yer alan şarkı, bu albümdeki düzenlemesiyle de bağırlara basılır ve günümüze kadar aynı popülerliği koruyarak gelir. "Öyle Bir geçer", albümde klibi çekilen tek şarkıdır; 1992'de Darülaceze'de, şarkının sözlerine uygun bir senaryoyla yapılan çekimler dönemin en iyi çalışmalarından olup, halen de en çok istek alan kliplerdendir. Aynı sene TeleOn kanalınca albümdeki çoğu şarkıya Çetin Akdeniz'in de yeraldığı bir Erkin Koray solo programının çekildiğini de not düşelim.
Bir albümün finali nasıl olur sorusunun cevabı "Çetin Ceviz" şarkısında saklıdır. Sadece bir bağlama ve bir gitarla vokal olmaksızın, dolu dolu bir şaheserle albüm sonlanmaktadır. Çetin Akdeniz'in son derece seri, akıcı mızrapıyla; Erkin Koray'ın, sazın önüne geçmeyen sert ama bir o kadar dokunaklı penasının atışmasıdır aynı zamanda. 90'lar sonrası Erkin Koray gitar tınısının karakter değiştirip "octave ve drive"ın buluşmasıdır aynı zamanda. Ve yıllardır "doğu batı sentezi" diye ahkam kesenlere bir ders niteliğindedir aynı zamanda.
Az önce de belirttiğim gibi firma “Tamam Artık” albümünün üstüne çokça eğilmiş, şık kapak tasarımını bir de içeriği dolu dolu, büyük boy bir kitapçık ile taçlandırmıştır. Plak olarak basılan bu albümlerle eş zamanlı olarak CD baskılarının yeniden yapıldığını ve CD kapaklarının plak kapaklarıyla birebir olduğunu da hatırlatmakta fayda var.

Sinan DOYAN
(TRİP Dergisi-Mayıs 2018 sayısında yayınlanan yazım)







Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...