Cezanne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cezanne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mayıs 2024 Çarşamba

CEZANNE'ın Peşi Sıra - 10 / Doğduğu Kentteki Müzeye Giremeyen Ressam




5 Nisan 2024

Saat: 14:00


Devasa bir Cezanne afişi bizi karşılıyor Müze Granet’in kapısına geldiğimizde. 

Aix– en - Provence’in en büyük müzesi, elbette ki o kentten çıkan en önemli ressam olan Cezanne’ın tablolarıyla dolu olur. Hatta buraya bir Cezanne Müzesi de diyebiliriz gibi düşünceler aklınızdan geçiyorsa hemen unutun derim. Bu müze 1775 ile 1849 yılları arasında yaşamış bir başka Aix-en-Provencelı ressam olan François Marius Granet’ın işleriyle dolu adeta ona adanmış bir müze. İçerde devasa büyüklükteki iki salon boydan boya ona ayrılmış durumda. 

Cezanne’a gelince, modern resme ayrılmış olan bölümde bir evin bir mütevazı odasını andıran bir yerde 2 duvarı ancak kaplayacak  az sayıda  ve ufak ebatlı tabloları bulunuyor. Değil Amerika, Rusya’daki müzelerde bile bundan daha çok Cezanne tablosu vardır. Aslına bakılırsa 1984’e kadar bu müzede bir tane bile Cezanne tablosu yokmuş. 


Şimdi şöyle bir 1900 yılına gidelim ve o tarihte bu müzenin yöneticisi ve küratörü Henri Pointer, şöyle haykıracaktı: “Ben yaşadığım sürece bu müzeye Cezanne denilen herifin hiçbir çalışması giremez…” dedikten sonra, “değil tablosu onun nefesi bile buraya giremez!” emrini verecekti. 


Henri Pointer’in emri öldükten sonra da 1984’de kadar sürmüş. O zamanlarda Cezanne’ın tabloları Aix’de pek rağbet görmüyormuş.  Bir sanat simsarı olan Ambroise Vollard (1866- 1939) bir ara Cezanne’ın atölyesine gelip, bir çok tablosunu çok ucuza satın alacaktı. Modern sanatın en büyük simsarlarından olan bu isim, bu tabloları başta Amerika olmak üzere bir çok koleksiyonere satacaktı. 

Aradan geçen 84 yıl boyunca Müze Granet’te tek bir Cezanne eseri yoktu , oysa dünya müzeleri ve koleksiyonerler bu büyük ressamın tablolarını koleksiyonlarına katarken, bu eserlere paha biçilemeyecekti. 

Tarihler 1984’ü gösterdiğinde Fransız Kültür Bakanı bu ayıba son verecekti ve Cezanne’ın sekiz yağlıboya tablosunu satın alarak bu müzeye koyacaktı. 2011 yılında da ressamın Emile Zola tablosu alınacaktı. Şimdi müzede topu topu on, on iki Cezanne tablosu var ve onlar da çok küçük boyutlu. 

Müzenin dev ve yüksek tavanlı salonları arasında üç odalı bir ev küçüklüğünde bir bölümde bir iki Picasso, Mondrian, Paul Klee vd. arasında bu Cezanne tabloları da Modern Sanat bölümünde bulunuyor. 


Cezanne resimleri arasında en büyük ebatlı olanı da öğrencilik döneminde yaptığı  Felix Nicolas Frille’ın “ Şairin Rüyası / İlham Perisinin  Öpücüğü” adlı eserinin kopya çalışması. Cezanne’ın yaptığı bu kopya ile aslı yan yana konularak sergileniyor. Buraya bakarken Cezanne’ın kopya çalışmasında bile kendi kişiliği hissediliyor. 


Aptulika


Paul Cezanne - Naturmort 1865 ( 1984'te Paris Müze Orsay'dan getirilmiş.) 


 Felix Nicolas Frille’ın “ Şairin Rüyası / İlham Perisinin  Öpücüğü” adlı eseri solda... sağda bulunan da Cezanne'ın kopya çalışması











Paul Cezanne - Bethsabee 












6 Mayıs 2024 Pazartesi

CEZANNE'ın Peşi Sıra - 7 / Cezanne'ın Lise Arkadaşı Zola



4 Nisan 2024

Saat: 17:00


Aix – en – Provence’de gotik bir katedrale doğru yol almaya başlamıştık. Yolun sağında bir lise binasının kapısında bir tabelaya bakınca burada 1852 ile 1852 yılları arasında Paul Cezanne’ın öğrenci olduğunu öğrenecektim. 1603’te Henri IV tarafından kurulan bu okul o zamanki adıyla Bourbon Kraliyet Koleji’ymiş. Şimdiki adı ise Lycee Mignet, yolunuz Provence düşerse buradan geçmenizi tavsiye ederim. Bu lisede Paul Cezanne’ın sıra arkadaşı da büyük romancı Emile Zola imiş. Kapıda bir levha da her ikisinin ismi de “burada okudular” diye yazıyordu ve altında da  Zola’nın şu sözü de yazıyordu: “Dostluğumuz vardı… sevgiyi ve zaferi yeniden yaşıyoruz.” 

Rue Cardinal, No 41’de bu lisenin önünden geçerken yeni öğrenciler de kapıdaydı, bakalım onlar ne olacak. 

Bu arada Cezanne ve Emile Zola’nın çocukluk ve gençlik arkadaşı olmalarını yeni öğrenecektim. Zola bir de “Eser” adlı romanında Cezanne’ı anlatmış ama bu roman iki dostun arasını bozmuş. Çünkü Zola, Cezanne’ı başarısız bir ressam olarak anlatmış. Bu kitabın yeni baskısı olmasa da 1960’larda ülkemizde yayınlanmış onu da buldum ve en yakın zamanda okuyacağım. Cezanne’ı küstüren bu romanda Emile Zola bile bu devrimci ressamı anlayamamış o zamanlarda.


 

Sokağın ismi Kardinal ve dibine doğru sivri kuleleriyle gotik katedrali görüyorduk. Saint Jean – de Malte Katedrali’ni gezdik. İlk dikkatimi çeken sahnenin arkasındaki dev vitraydı. 



Sağ ve sol yanlarda da dini konulu büyük yağlıboya tablolar vardı. Bunlar genellikle klasik üsluptayken yakın dönemde yapılmış olan bu katedralin resmi vardı ve çağdaş bir üslupta ( hatta yer yer soyut) yapılmış bir tablo da yer almaktaydı. Ressamın ismini bir yere not etmediğim için şimdi aklımda da kalmadı. Peki o da kabul de insan resmini çekmeyi unutur mu? Unutuyor demek ki. 



Katedralden çıktığımızda Galerie Jean – Louis Ramand’da bir sergi vardı, onu gezdik. Raphael Renaud’un  resimleri hem modern hem de klasik dönem tablolarını kolajvari bir şekilde sunuyordu. İlginç çalışmalardı ve dönüşte bu ressamı biraz daha mercek altına almaya karar verdim. 



Biraz da alışveriş etmek için mağazaları gezinmeye başladık. Tabi bu haliyle eşimin isteğiydi ama bu sıkıcı durumda gezinirken karşıma bir anda vitrininde boy boy Ten Ten çizgi romanı karakterlerinin bibloları, posterleri, tişörtleri ve bardak kupalarının arzı endam ettiği bir dükkanla karşılaşacaktık. Her şeyi Ten Ten karakterleriyle dolu olan bu dükkandan bol bol alışveriş ettik. 


Aptulika 





5 Mayıs 2024 Pazar

CEZANNE'ın Peşi Sıra - 6 / Tanıdık Sesler



4 Nisan 2024

Saat: 14.00 gibi

Uçaktan indik ve otobüsle merkeze doğru yol alacaktık. Havaalanı otobüsü arada bir yerde durdu. Burası tren istasyonuydu ve oradan da insanları alacaktı. Bu bekleyiş esnasında duyduğum bir ses çok tanıdıktı. Evet tren istasyonunda David Gilmour’un “ Rattle That Lock” parçasının girişi çalıyordu. Öyle bir heyecanlandım ki, herkesin Fransızca konuştuğu yerde tanıdık bir ses duyuyordum. Bir süre sonra Gilmour’un bu parçayı Fransa’da bir tren istasyonunda beklerken trenin gelişini belirten sinyal sesinden yola çıkarak yaptığını hatırlayacaktım. Müzik bizim gibi adamlar için ayrı bir diyar ve o sesler adeta bizim diyarın dili olmuş. 


4 Nisan 2024

Saat: 16.30

Aix en Provence

Bir meydandayız ve bizi bir büyük şelaleli çeşme karşılayacaktı. Orada kaldığımız her günde bu büyük çeşme bizim merkezimiz olacaktı. 



Oradan yürüyoruz bir cadde ve adı Victor Hugo. Ne güzel bir şey bu gene bir tanıdıkla karşılaşmak. 



Sonra gene merkeze döndük ve otelimizin bulunduğu yere doğru yol aldık. Odamıza yerleştik ama durmaksızın ufak bir banyo yaptıktan sonra gene çıktık. 



İlk iş hemen bir kafeye oturduk. Göbekte bir sürü pub, kafe arasında birine yönelmem gene bir tanıdık sesle oldu. Barlardan birinde AC/DC, Who Made Who, AC/DC’den “Who Made Who” çalıyordu. Ve yapacak başka bir seçim olamazdı hemen oturduk. Orada yediğim somonun tadı hala damağımda. 

Aptulika




2 Mayıs 2024 Perşembe

CEZANNE'ın Peşi Sıra - 5 / Kibrinden Arındırılmış.



4 Nisan 2024

Saat 11.00


Sabah yola çıkacağız ama hala şu havaalanına alışamamışım, neredeyse şoföre Yeşilköy’e diyeceğim. Neyse sabah 7 sularında çıktık ve Sabiha Gökçen’e doğru yola koyulduk. Giderken en son uçak yolculuğumu İsviçre’ye yaptığım aklıma geldi. O zamanlarda İstanbul Belediye Başkanlığı seçimleri olmadan bir hafta öncesiydi. Bu hem Yeşilköy Atatürk Havaalanı’ndan son yolculuğumdu ve o geziden döndüğümde de İstanbul’da belediye başkanlığı seçimlerini İmamoğlu kazanmıştı. Bu sefer de seçimler yapıldıktan sonra bir yurtdışı gezisi yapacaktım. Üstelik bu sefer hem İstanbul hem de yaşadığım ilçede de kazanılmıştı. 

Böyle ufaktan politik bir ara giriş yaptıktan sonra gene yolculuğumuza geri dönelim. Pasaporttu, kontroldü, bavul teslim falan feşmekan derken uçağa 11 gibi bindik. 

İstanbul’dan Marsilya’ya uçakla 3 saat, 10 dakikalık yolculuk… en azından kaptan pilotumuz böyle diyor. 

Planladığım gibi uçakta Rilke’nin “Cezanne Üzerine Mektuplarının sayfalarını çevirmeye başladım. Kitaptan, 

“ …Cezanne’ın tarafında: onun o doldurulmuş sıkı mavisinde, kırmızısında, gölgesiz yeşilinde ve onun şarap şişelerinin kırmızımsı siyahında. Onun da bütün nesneleri  ne kadar da yoksul…” 

satırlarını defterime not ediverdim. “Nesnelerin yoksulluğu” lafını Rilke, Van Gogh’un sıradan  bir sandalyenin resmini yapmasından yola çıkarak Cezanne’ın tablolarına getiriyor sözü. O hepimizin imrenerek baktığı Van Gogh’un Arles’daki yoksul evinin resmini gözünüzün önüne getirin, o resme bakmaya doyamazsınız ama o eşyaların sıradanlığını bir düşünün. O sandalye, yatak , tabure öylesine sıradan basit nesnelerdir ki, bugün bile kimse onları bir tabloya konu etmeyi hem aklına getirmez hem de yakıştırmaz. 

Rilke’nin kitabından deftere not ettiğim alıntıda “gölgesiz yeşiline” ve “kırmızımsı siyahına” bölümlerinin altını da kalemle çizdim. Van Gogh gibi Cezanne da resmine koyduğu nesnelerin en önemsiz , yoksul, sıradanını koyarken başka bir macerayı başlatıyordu. Van Gogh bu işi renklerle değerli hale getirirken Cezanne renkleri sadeleştirerek, nesneleri geometrik hale getiriyordu. Bu yeni bir serüvendi. Buna sadece bir serüven demek yetmez bu bir devrimin başlangıcıydı. 

Rilke, “ 18. Yüzyıl Chardin mavisi” dedikten sonra ekliyordu, “kibrinden arındırılmış Cezanne  mavisi”.  


30 Nisan 2024 Salı

CEZANNE’ın PEŞİ SIRA - 3 / RILKE'nin Gezi Rehberliği



Geçen yıl aldığım Rainer Maria Rilke’nin “Cezanne Üzerine Mektuplar” kitabını bir türlü okuyamamıştım. Bu biraz da mektup türevi kitapları okuma isteğimin olmamasından kaynaklanıyordu. Ama bir yandan da Rilke’nin Cezanne üzerine düşüncelerini de merak etmiyor değildim hani. 

Rilke, elbette bir şair ama farklı bir şair. Onun modern dönemin kurucusu heykeltıraş Rodin üzerine yazdığı kitabı çok güzel bulmuş, zevkle okumuştum. Bir şairin alanı dışında plastik sanatlara bakışı benim için çok zihin açıcı bir deneyimdi. Dolayısıyla şimdi de resim sanatında , gene Rodin gibi modern sanatın geçiş noktasında bulunan bir ismin, Cezanne’ın üzerine kalem oynatması kolay rastlanabilecek bir tesadüf olamazdı. 

Bu Rilke’nin Rodin üzerine yazdığı kitap gibi kalın ve biyografik bir kitap değil, bu mektuplardan oluşan bir çalışma. Rilke, Cezanne’ın eserlerinin sergilediği salona her gün gidiyor ve resimleri inceleyerek her gün karısına mektup yazıyor. Bu yazışma bir ya da iki ay sürüyor. İşte kitap bu mektupları bir araya getiriyor. Böyle olunca da insan okurken sergideki çalışmaları Rilke’nin rehberliğinde izini sürüyor.  

2 Nisan 2024 

Saat 13.04



CEZANNE'IN DİYARINI RILKE İLE GEZMEK

Rilke’nin Rodin üzerine yazdığı kitabı da zamanında almıştım ama okunmadan öyle kitaplıkta uzun süre durmuştu. Yıllar önce Paris’e gittiğimde hem o meydandaki Balzac heykelini hem de Rodin Müzesi’ndeki heykelleri görmüştüm. Öyle heyecan vericiydi ki, İstanbul’a dönüşte ilk yaptığım iş kütüphanemde unutulmuş duran bu kitabı açıp okumak olacaktı. Kitabı okurken bir yandan da o gördüğüm heykeller hafızamda canlanarak sayfalara eşlik ediyordu. 

Şimdi de ne ilginçtir ki, bir iki gün sonra Fransa’ya gideceğim. Bu sefer Paris değil, Aix – en – Provence’a gideceğim… yani Paul Cezanne’ın doğduğu ve bir dönem yaşadığı yere . Bu yolculuğumda da yanımda Rilke’nin “Cezanne Üzerine Mektuplar” kitabı olacak ve bana eşlik edecek. 

“Provence’daki Cezanne

Provence’ın özel ışığı, soyutluğun eşiğine giden yaratıcı yolunda ona rehberlik etti. Bugün, modern resmin babasının hayata bakış açısına ve eserlerine damgasını vuran sokakları, mekanları ve manzaraları gezerken, Cezanne’ın deneyimini yoğun bir şekilde Aix – en – Provence ve çevresinde paylaşabilirsiniz…”

Yok yok bu kitaptan bir alıntı değildi. Kitabı yolculuk başladığında okumaya başlayacağım. Bu satırlar, Cezanne’ın ve şehrin tanıtımını yapan internet sitesinden bir alıntı. 

Her şey daha şimdiden beni heyecanlandırıyor. Ama işin en güzel yanı da, Fransa’ya yapacağım seyahatte Rilke’nin beni gezdiren rehberim olmasıydı. 

3 Nisan 2024





Yazılarda dikkat ederseniz tarih de konulmaya başladı. Bunun sebebi de, bu gezinin heyecanı artarken yanıma şair Rilke'yi tur rehberi olarak almakla kalmadım, yanıma bir de çizgisiz defter aldım ve oraya notlar düşmeye başladım. Eh ne yaparsınız işimiz yazıp çizmek. 



4 Nisan'da yola çıkacağım, onu da bir sonraki yazıya bırakıyorum. 

Aptulika




29 Nisan 2024 Pazartesi

CEZANNE’ın PEŞİ SIRA - 1


NEREDEN ÇIKTI ŞİMDİ BU FRANSA

Oldum olası seyahati ve yeni yerler görmeyi pek sevmem. Nefret edecek türden değil ama gezgin biri olduğum da pek söylenemez. Bazen turistik gezilere meraklı olan arkadaşlarımı görünce onlara imrenirim ama açıkçası bu meraklarına da bir anlam veremem. Ne bana yakın ne de benden ırak olsun tipinde bir gezginim. 

Bu arada benim seyahat alışkanlıklarım da bir çok insana göre terstir. Mesela kimse Ankara’ya gitmekten hoşlanmaz, ben ise Ankara’ya gideceğim zaman çocuk gibi heyecanlanırım. Hani bana Marmaris’e ya da Maldiv adasına bedava yolculuk var deseler, yarım ağızla “eh” derim… Ankara’ya gideceksin deseler ağzım kulaklarıma varır. Yani sözün özü seyahat konusunda garip biriyim. Yurtdışı geziler ise, yok vizeydi yok gümrüktü, yok zart zurttu ayrı bir işkence. Hele ki Fransa daha bir zulüm. Bir de Avrupa ülkelerine gittiğinizde, gümrükte “buraya niye geldiniz?” diye sormazlar mı, afakanlar tepeme varır. Yahu ne cevap vereyim bu soruya…Bar kapısında “Bir arkadaşa bakıp, çıkacağım” diyen adama döndüren bir ahret sorusu.

Bu sene pasaportları yenilemiştik. Eşim de vize almak için koşuşturdu ve temmuz ayına kadar vize aldık. Zaman kısa, vizeyi geçirmemek için de bayramdan önceki hafta Fransa’ya gidiş işlemlerini hallettik. Eşim bu işler için elçilikten elçiliğe koşuştururken, ben içimden “Nereden çıktı şimdi bu Fransa…” diye hayıflanıyordum. Aklınızda olsun, evliyseniz ya da sevgiliniz varsa Fransa dediler mi… yapacak bir şeyiniz yoktur. Kadınlar için Fransa ve tabi ki Paris, onların ‘Kırmızı Çizgisi’ dir. “Sevmem”  ya da “ben oraya gitmem” diyemezsiniz. Karım da bana “Fransa’ya gidiyoruz” dediğinde sesimi çıkaramadım ve derhal teslim oldum. İçim her ne kadar başka bir şey söylese de tüm yalakalığımla, “Valla ne güzel oldu bu” dedikten sonra, “bu sayede daha önce gittiğim Musée d'Orsay’ı ( Orsay Müzesi) ,tekrar görürüm. Hem Louvre’u da geçen gidişimizde gezmemiştim, o eksiği de tamamlarım bu sayede.” diye ekleyerek sevinmiş gibi yaptım. Bu pek yalan da sayılmazdı hani… benim için Fransa’nın tek çekici yanı o resim ve heykellerin dolu olduğu dört duvarlardan ibaretti. Beni oraya yıllarca kapasalar çıkmak ve başka bir yer görmek istemezdim. 


RÜYALARIMA GİREN Musée d'Orsay

Paris denilince Louvre akla gelir ve bu müzede resim sanatının klasik  örnekleri yer alır. Musée d'Orsay ise modern dönemin eserlerini sergiler. 


Bu müze Fransa'nın ilk sosyalist Cumhurbaşkanı François Mitterrand döneminde oluşturulmuştu. 1980'lerde Paris'te tarihi bir tren garı (bizdeki Haydarpaşa gibi) , o dönem bu gar ne olacak diye  tartışma konusu olmuştu. Sağ politikacıların karşı çıkışlarına tağmen burayı modern sanat müzesi haline getirecekti. 

İşte böyle Musée d'Orsay'i tekrar gezeceğim diye kendimi avutur ve tabi yeni heyecan rüzgarına girerken eşim, “ Paris’e değil, Aix – en – Provence’e  ve Marsilya’ya gideceğiz.” diyerek kafamdan aşağı kaynar suyu döküverecekti.   

Yurtdışı gezileri benim için resim ve heykel müzelerini gezmekten ibarettir, ki rota Fransa ise zaten müze dışında bir kıymeti harbiyesi yoktur. Yunanistan ise yeme içme konusunda ayrı bir istisnadır… o başka hani. Bu arada Paris’e ilk gittiğimden sonra aylarca rüyamda kendimi Musée d'Orsay’e hademe olarak çalışmaya başlamış olarak görüyordum. 

Öyle müze gezmesi deyip hafife almayın sakın. İnsanın bir sene kalıp Paris’te her gün müze gezmesi bile yetişmez. O bir sene içinde her gün gezilen müze de aynı müze ha. Açıkcası Lautrec’e hasretimi gidermek için bile aylar geçmesi lazım. 

Fakat eşimin Fransa seyahati düzeni ile hayallerim bir anda yıkılmıştı. 

Aptulika




28 Nisan 2024 Pazar

Nerde Kalmıştık ?



 Geçtiğimiz Ramazan Bayramı'ndan bir hafta önce Fransa'ya bir yolculuk yaptım ve ondan sonra da olan oldu ve dağıldım, bu yüzden de blogda bir yazı olsun paylaşamadım. Bu bir tembellikten kaynaklanmıyordu. Tam tersine seyahat sonrası öyle çok şey biriktirmiştim ki, neredeyse bir yıllık yazı, çizim ve proje vardı. Buna rağmen benim elimi kolumu bağlayan şey, hangisine öncelik vereyim sorusundan kaynaklanıyordu. Ne yapayım diye yana yakıla dolaşırken, kendi kendime otur klavyenin başına bir yazı yaz ve bunları anlat dedim. Böylece ilk adımı atmaya karar verdim.  

Öncelikle Fransa gezisi ressam Paul Cezanne'ın peşine takılmak gibi bir şeydi. Bu büyük ustanın doğduğu ve bir dönemde orada resim yaparak inzivaya çekildiği Aix - en - Provence'a gitmiştim. İnanılmaz dolulukta geçen bu 5 günlük yolculukta defterler dolusu notlar, fotoğraflar ve çizimler birikecekti. Öncelikle bunları yayınlamak isterim ama sonuçta bu blog müzik üzerine ve bu yüzden bunları acaba facebook, instagram ya da you tube'da mı yayınlasam doğru olur diye bir düşünce fırtınasına takılıverdim. 

Tam bunlar üzerine kafa patlatırken bir yandan da blog için hazırladığım yazılar ve tasarılarda beklemedeydi. Bunlarla birlikte Meral Akman'ın iki yazısı da bekleyenler arasındaydı. 

Hangi birine yoğunlaşayım derken bir de bizim 16 yıl önce Objektif grubundan Vecdi ile yaptığımız ikili akustik söyleşileri yeniden yapmaya karar verdik.

Yani biriken bunca proje altında ezilip, ne yapacağım hangisinden başlasam ve bunun gibi sorulara cevap aramaktansa bir an önce başlayayım dedim. Öncelikle bu blog müzik üzerine falan konusuna takılmadan Fransa gezisi izlenimlerimi "Cezanne'ın Peşi Sıra" adı altında bölüm bölüm burada yayınlayacağım. Gene o izlenimleri diğer sosyal medya ortamlarında da paylaşacağım. Blues Perişan bir müzik sitesi ama burada resim sanatıyla ilgili şeyler de yer almalı ki işin doğrusu da bu olmalı. 

Yani sözün özü "Cezanne'ın Peşi Sıra" yazıları bu hafta başlıyor, umarım ilginizi çeker.   

 Bu dizi yazı ile ilgili görüşlerinizi bana yorumlarda ya da bluesperisan@gmail.com adresine yazarsanız sevinirim. 

Aptulika



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...