2 Kasım 2018 Cuma

Aziz Azmet'i kaybettik




1967 yılında  Murat Ses ile birlikte "Moğollar" grubunu kuran usta müzisyen Aziz Azmet'i yitirdik.

Moğollar'ın ilk solisti de olan usta müzisyen Aziz Azmet’in vefat haberi, 'Moğollar' grubunun Twitter hesabı üzerinden duyuruldu.

Twitter'dan yapılan açıklama şöyleydi;
 "Moğollar’ın kurucularından, sevgili dostumuz Aziz Azmet’i bu sabah kaybettik. Çok üzgünüz. Huzur içinde uyu Aziz”  

 Moğollar grubunun kurucusu Murat Ses ise Aziz Azmet için; 
"Sevgili dostumuz, kardeşten yakınımız, 60 küsur yıllık canımız Aziz'i kaybettik." 
sözleriyle üzüntüsünü belirtecekti.



1 Kasım 2018 Perşembe

Yazarımız Cenk Akyol dış basında


 Michael Limnios Yunanistan'ın önde gelen müzik yazarlarından. Memleketi dışında Living Blues, Kudzoo, Music City, Rock File, Monthly Discography gibi bir çok dergide yazıyor. ulusal gazeteler ve dergilere içerik hazırlıyor, bir çok klüpte DJ'lik yapıyor. Radyo programı Blues: The Rose of Music Avrupa'da blues üzerine önde gelen ve etkili bir program. Blues Hall Of Fame tarafından Yunanistan Blues Büyükelçisi seçilen Michael, yazarımız Cenk Akyol ile bir röportaj yaptı.

Röportajı aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz;

http://blues.gr/profiles/blogs/q-a-with-turkish-music-writer-cenk-akyol-one-of-the-most-interest?fbclid=IwAR1EuhsJwg_5kgbVmm-N_cduSh_xAIlziaz_qvw1JDb7g7tCGsBRlsK8FM8

Röportajın Türkçesi de aşağıda yer almaktadır;


Rock, Blues ve caz müziğe merakın ve bu konudaki araştırmaların nasıl ve ne zaman başladı?

Öncelikle röportaja değer gördüğünüz için çok mutlu oldum. Bu nazik talebiniz için çok teşekkür ederim. Bu röportajda bahsedeceklerim  farklı ülkelerdeki müzik fanatikleri ile paralellikler taşıyacağına eminim. Çünkü benim neslimle birlikte dünya daha geniş bir global kültürel paydaya ulaştı. Hem yerel müzik akımlarının hem de anglo-amerikan anlayışın hakim olduğu ana akımın yerele ulaşması çok daha kolaylaştı. Son dönemdeki internet devrimi ile bu ortak zevkler 20 sene öncesine göre kıyas kabul edilemeyecek şekilde yaygınlaştı. Beni facebook'tan bulduğum Mike Vernon ile yaptığım röportaj sayesinde buldun. 25 sene önce tahmin edilemez bir şeydi bu. 2012 – 2017 yılları arasında yaptığım Terra Incognita isimli programda rock müziğin beşiği olan İngiltere, A.B.D. dışındaki büyük pazarın dışındaki ülkelerdeki rock, blues, fusion örneklerini sundum. Programın kaynakaları internette benim gibi müzik meraklılarının blogları idi. Socrates'i PLJ Band'i buralardan tanıdım. Doğu blokundaki harika gruplar; Modry Efekt, FSB, Leb i Sol ha keza. Bir çok arkadaşlık kurdum. Selanik'te, Atina'da arkadaşlarım oldu. Onlar beni, ben onları ziyaret ettim. Bir çok sanatçı ile yüz yüze tanışma imkanı buldum. Bunlar hepimiz için daha önce mucize nevinden şeylerdi. Müzik hepimizin hayatını şekillendiriyor, Güzel insanlar getiriyor hayatımıza. 

X jenerasyonunun üyelerinden biri olarak ilk gençliğimde 60'larda ve 70'lerde altın çağını yaşayan rock , caz ve blues kahramanlarının son dönemlerine yetiştim ve yaptıkları son işlerine canlı tanıklık ettim. Rock müziğe merakım Queen'in en popüler zamanı olan The Works (1984) dönemi ile başladı diyebilirim. Bu albümün gazı ile eski albümlerini toplamaya başladım. Temmuz 1985'teki Live Aid canlı yayınlandığında bana online eğitim gibi gelmişti. O zamanlar devlet televizyonunda harika konserler yayınlanırdı. Simon & Garfunkel'in Central Park konseri, Jethro Tull'ın Madison Square konseri, Martin Scorsese'nin The Last Waltz belgeseli o yıllardan beri aklıma kazınmıştır. Yine TRT 3'deki ( devlet radyosu) Stüdyo FM ve programın yapımcısı Yavuz Aydar'ın TV'deki kısa müzik bölümleri, İzzet Öz'ün radyo ve televizyondaki Teleskop isimli rock ağırlıklı programları ile azılı bir rock müzik tutkunu olmuştum. O zamanlar kaset dönemi yaşanıyordu. Plaklar ortalıktan iyice çekilmiş sayılırdı. Bir çok müzik dükkanı yurtdışındaki güncel ve eski klasik albümleri tanıdık diplomat, hostes, tır şoförleri vs aracılığı ile getirtip kasetlere çoğaltarak satardı. O zamanlar telif hakkını gözeten hiç bir yasal düzenleme olmadığı için kasetler, betamax vidyolar ortalıklardaydı. Kiss, Accept, Iron Maiden, Judas Priest, Venom, Deep Purple konserlerini vidyo furyasında izlemiştim. Eagles, Supertramp, Traffic, Deep Purple, Led Zeppelin, Rush gibi bu işin köşetaşı grup ve sanatçıları yalayıp yutuyordum. O dönemdeki açlığımı hatırlıyorum da ne kadar heyecanlı ve istekliydim.  İlk konserim 1987 yılındaki Al Di Meola konseriydi. İlk bir kaç sene en önlerden izlemek çok önemliydi konserleri. Müzisyenlerin enstrümana hakimiyet çok etkiliyordu beni. Blues müziğini doğal olarak  türevlerinden yakaladım. Robin Trower, Eric Clapton, Ten Years After, Fleetwood Mac, Keef Hartley Band gibi İngiliz blues rock sanatçıları ile blues'a meylettim. Hiçbir zaman gerçek ve katıksız bir blues sevdalısı olmadım. Bir dönem progressive rock'a yoğunlaştım. Bir dönem fusion ve caz-rock. Ama müzik zevkimi besleyen ana damar her zaman klasik rock olmuştur. 




Ama şurası bir gerçek ki ciddi şekilde müzik yapmak ve müzikle ilgilenmek artık genç neslin değer verdiği bir şey değil. Büyük yığınların arasında müzik ile gerçekten ilgilenen gençler artan nüfus ile aynı oranda artmıyor. Seyreliyor bu kitle. İstanbul'daki 25 sene önceki canlı müzik mekanları şu andakilerin 3, 4 katı idi.  




Caz ve blues dünyaya bakışını ve bu dünyadaki yolculuğunu nasıl etkiliyor ?

Geçenlerde gitar ağırlıklı, retro blues rock gruplarına kucak açan  Amerikan plak şirketi Grooveyards sanatçısı Craig Erickson'un bir sözünü okudum. “Bana sorarsanız blues, ırk, dil, din, nesil, cinsiyet, gelir düzeyi gibi sınırları aşmaya yarayan bir titreşimdir” Hemen her sanat için bunu söyleyebilirsiniz. Blues'un basit kalıplara dayanan yapısı, geniş emprovizasyon imkanı ve günümüzdeki asıl enstrümanı gitarın özellikle elektrikli gitarın şehveti ile bunu kolayca başarmasını sağlıyor. Aslına bakarsan biraz daha sofistike şeyler aradığımda caz-rock ile tatmin oluyorum ben. Benim olayım blues'dan çok Caz-rock ve fusion. Birbirleri ile çok etkileşimli iki türev müzik. Ben ne cazcı ne de blues'cuyum. Yemekleri bile karıştırarak yiyen birisiyim. 

Gazetelere yazdığım konser yorumları ve Caz portalı olan Cazkolik.com için yazdığım yazılar sayesinde klasik caza ve günümüzdeki caza da yakınlaştım. Farklı müzik janrlarını takip etmek ve yakınlaşmak insanı açık fikirli yapar diye düşünüyorum.



Geçmişin müziğinden çoğunlukla neyi özlüyorsun? Geleceğe ait ümit ve korkuların nelerdir?

Sanırım nostalji blues, caz ve rock severlerde ortak nokta. Herkes o eski şaşalı günleri arayıp, üzülüyor. Eskiyi yüceltip, bugünün müziğini aşağılıyor. Ben de ilk gençliğimde öyleydim. Hatta halen eski iyi albümleri, ıskalanmış hazineleri arayıp, bulup mutlu oluyorum. Ama belli bir dönemi, belli bir türü kutsamak bana komik geliyor. En azından dar görüşlülük olduğunu düşünüyorum. Şu anda da bir çok iyi grup kimsenin dikkatini çekemeden dağılıp gidiyor. Çağlardan ve tarzlardan bağımsız bir problem bu. Takdir görmesi gereken bir çok grup pazarlama eksikliğinden dolayı kalitesiz grupların ardında kalıyor. 

Ama şurası bir gerçek ki ciddi şekilde müzik yapmak ve müzikle ilgilenmek artık genç neslin değer verdiği bir şey değil. Büyük yığınların arasında müzik ile gerçekten ilgilenen gençler artan nüfus ile aynı oranda artmıyor. Seyreliyor bu kitle. İstanbul'daki 25 sene önceki canlı müzik mekanları şu andakilerin 3, 4 katı idi. Gazeteler liselerarası ülke çapında müzik yarışmaları yapıyordu. Şimdi televizyonda kasaba pavyonlarındaki, panayırlardaki kalitede şeyler yarıştırılıyor. Kaliteli 3, 5 iş de seyirci bulamıyor. Dünyada da yazın düzenlenen festivallere bakın hala 70 yaşındaki adamlardan medet umuluyor. Son büyük grup U2 sanırım. Belki de Coldplay. Biri 40 diğeri 20 senelik gruplar. Yeni nesli akranlarının grupları değil ancak DJ'lerin şovları cezbediyor. 

Şayet korkularımdan bahsedeceksem biraz yerelleşmem ve politikleşmem gerekiyor. Ama Türkiye özelinde 20, 25 sene öncesine göre bir çok kayıp söz konusu. Yaklaşık 20 yıldır iktidarda bulunan, kendini muhafazakar, milli, yerli diye konumlandıran   iktidar her şeyde olduğu gibi sanatta da bir tek seslilik bir nobranlık sunabiliyor ancak. TV'de Radyo'larda sürekli bayağı müzikler, birbirinin kopyası diziler, ekmek aptalları için eğlence programları var. Ana akım medyanın çoğu iktidar destekçilerinin.   Onların görüşüne ait olmayan her hangi bir laf dahi piyasada değil.  


Türkiye'deki blues ortamının bir muhasebesini yaparsan en ilginç dönem ne zamandı yerel blues sahnesinde?

Blues daha doğrusu blues-rock  90'lardan bu yana seviliyor ve daha çok ortalıkta. Cover çalan bir çok grup repertuarında bilinen blues-rock parçasına yer verir. Ama blues müzikle özdeşleşen çok fazla grup olmadı. 90'larda D-100, İstanbul Blues Kumpanyası, Moe Joe gibi gruplar albüm yayınlayabildiler. Şimdi de bir çok blues grubu var. Fötr Blues Band, Tuncer Tunceli Band, The Cork, Bluesaint, Sahte Rakı benim bir çırpıda sayabildiklerim. Ankara ve İzmir gibi büyük illerde , Eskişehir, Edirne gibi üniversitenin kültürel etkisinin fazla olduğu şehirlerde de seyrek de olsa canlı blues dinleyebileceğiniz etkinlikler olabiliyor. 

İstanbul'da bir kaç senedir şehrin göbeğindeki bir kaç klüpte tekrar yeni destekçiler sağlayabiliyor kaliteli 1, 2 klüp sayesinde. Kadıköy'deki Ağaç Ev ve Kum Saati tamamen blues müzisyenleri çıkaran kendini blues'a adamış klüpler. Geçtiğimiz yaz blues severler bir dernek de kurdular.


Blues ve yerel halk müziğinde veya geleneksel müziğinizde paralellikler var mı?

Sanırım tüm otantik müzikler kırsala ait ortak ve katışıksız duygular ve çoğunlukla 1 veya 2 enstrüman ile ifade eden akustik enstrümanlar sebebiyle az, çok bir birine benzeyen müzikler. Her ne kadar şehir kökenli bir müzik olsa da Rebetiko da öyle bizim halk müziğimizdeki Bozlak, Hoyrat formları da öyle. 

30 Ekim 2018 Salı

Kısa bir aradan sonra... YELKENLER FORA!


Gene bir ara vermeden sonra yazılması gereken bir yazıya başlıyorum. Bu ara vermeler küskünlük ya da umut yitiminden oluyor çoğu kez. Nasıl mı? Kimi zaman önem verdiğiniz bir yazıyı kimse iplemiyor. Kimi zaman da bir arpa boyu yol gitmediğinizi sanıyorsunuz. Dağ dağa küsmüş dağım haberi yok misali bir şey yani. Böyle ruh hallerinde de Blues Perişan paylaşımlarına ara veriyorum. 
Bu seferki ara verme biraz daha farklı oldu hani. 5 Ekim'den sonra donmuş gibi yazılara ara verdim ve hiç birşey paylaşmak istemedim açıkcası. 5 Ekim tarihinde Blues Perişan radyo programına başlayacağımı duyurmuştum ama bu sözümü yerine getiremedim. O günden bu yana donmuş vaziyetteyim ve ne yazabildim ne de paylaşabildim. Neyse fazla uzatmaya gerek yok yeniden toparlanıp, devam ediyoruz işte. Radyo programı mutlaka olacak ama ne zaman onu şimdi ben de bilemiyorum. En azından şu an eldeki tekne olan blog'dan yola devam edeceğim. Bu arada başka tekneler de alma niyetim var onları da zamanı gelince açıklarım. Madem nefes alıp, veriyoruz yapacak bir şey yok pupa yelken yola devam. Hiç bir şey olmazsa tekneyi bir ıssız adaya çeker, orada yazıp çizdiğimi bir kağıda döker, boş bir şişenin içine koyup denize atarım, artık kim bulur okursa. İşimiz yazıp çizip paylaşmak olmuş bir kere... iyi ki de olmuş.
Her neyse ara bitti, yolculuk devam ediyor. 
Blues Perişan blog'da yenilikler var. Yazarlarımızdan Cenk Akyol artık dünya çapında tanınıyor. Şaka bir yana bu hafta Cenk Akyol dış basında bir röportajda yer aldı. Bu konu ile detayları bir sonraki yazıda paylaşacağım.
Blues Perişan yazarı Meral Akman yeni bir yazı hazırladı, onu da ilerleyen günlerde okuyabileceksiniz. 
Son sürprizimizde yeni bir yazar daha aramıza katılıyor. Kim mi? Biraz merak edin bakalım. Pek yakında diyelim ve bir virgül atalım. 
Tekrar merhaba. Blues Perişan'ı takip edin, okuyun , okutun, paylaşın, duyurun! Amaney. 

Aptulika

21 Ekim 2018 Pazar

JOURNEY'in Vokalisti Steve Perry'nin Dönüşü




Seksenlerin simgesi olmuş hard rock grubu Journey'in efsane vokali Steve Perry uzunca bir aradan sonra yeni bir solo albümle geri döndü. 5 Ekim 2018 günü piyasaya çıkan "Traces" albümü ile ilgili birşeyler yazayım dedim. Buyrun o halde aşağıda okuyabilirsiz.  



Eski rock gruplarının yeniden dönüş albümleri çoğu zaman hayal kırıklığı yaratabilir. Genellikle herkes o grubun efsane dönemini tekrar yaşamak ister ama bu artık olasılık dışındadır. Heraklitos'un dediği gibi "Bir nehirde iki defa aynı su ile yıkanılamaz." Zaman  değişmiştir, ne biz ne onlar aynı değilizdir ama hayranlığın kuralıdır bu, o günler tekrar yaşansın istenir.  Hoş bunu başaranlar da vardır hani. Halk arasındaki deyimi ile esnaf maharetiyle o çeyrek asır öncesi bir tiyatro sahnesi gibi günümüze taşınır ve böylece alan razı, veren razı hesabıyla olay tatlıya bağlanır. Ancak o eski samimiyetten eser yoktur yani sahici değildir ama kimin umrundadır ki?
Eskiden heyecan verici olsa da yeniden dönüş haberleri artık benim ilgimi pek çekmiyor, hatta biraz da pazarlama faaliyeti gibi geliyor. 
Melodik hard rock'ın müstesna grubu Journey'in efsanevi vokalisti Steve Perry'nin çeyrek asır aradan sonra yeniden dönüş yaptığı solo albümü "Traces"in haberini de yukarda yazdığım kuşkularla karşıladım. Açıkcası albüme elimi bile sürmedim. Herşey eskisi gibi kalsın dedim, eh öyle ya şimdi kalkıp dinlediğimde eskinin o devi bir anda kavır repertuar yapan bir bar müzisyenine dönebilirdi. Bu düşünceler içindeyken "Traces" albümünün kapağı ilgimi çekecekti ve böylece müziğe de biraz kulak kabartacaktım. Belki bir çok Journey tutkunu, "Ne olmuş o eskilerin efsanevi sesine" diyecek olsa da bu benim için en ideal sonuç olacaktı. Yeniden dönüş için bir pazarlama değil yepyeni bir albümün doğuş sancılarının sonucuydu bu. Sözün özü, bu yeniden dönüş, eski günleri hafızalarda canlandırıp, efsane yılların parsasını toplamak için değil; yepyeni bir çalışma fikrinden kaynaklanıyordu. 
Steve Perry'nin solo albümü "Traces"in ne mene birşey olduğunu anlatmaya biraz ara verip, şöyle bir eskilere gidelim. Steve Perry 1977 yılında Journey grubuna vokalist olarak katılmıştı. Vokalindeki kendine has tavrı ile dikkat çeken Perry, hard rock grupları içinde Journey'e de melodik tavırlı bir ayrıcalık kazandıracaktı. Rock vokalinin ayrıcalıklı seslerinden olan Perry grubu Journey ile birlikte seksenli yıllara damgasını vuracaktı. 1986'ya kadar bu efsane grubun vokalistliğini yapan şarkıcı 1996'da Journey'in yeniden kuruluşunda da yer alacak ama 1998'de sağlık sorunları sebebiyle sessizliğe gömülecekti.  
O sessizlik döneminden bu yana 20 yıl geçmiş ve Steve Perry ile "Traces" isimli bir solo albümle yeniden karşılaşma imkanı bulduk. Şimdi gelelim yazının başında bahsettiğim konuya. Albüm eski günlerin coşkusunu yaşatmayı amaçlayan hatta efsaneyi harlatıp, milletin gazını almaya çalışan yeniden dönüş albümü değil. "Traces" albümünün öyküsü şöyle gelişmiş... Steve Perry 2012 yılında yaşam arkadaşı Kellie Nash'ı kanser hastalığı sonucu yitirmişti. Sanatçı bu acı olayın ardından içine kapanıp, inzivaya çekilmek yerine Nash'a olan sevgisini müzikle yaşatmak istemiş. Böyle olunca da 2014 yılından itibaren içindekileri şarkılara dökmüş ve bu albüm ortaya çıkmış. Bu nedenle "Traces" albümü yumuşak dokunuşlu baladlardan oluşmuş. 
5 Ekim 2018 günü piyasaya çıkan "Traces" albümü o eski Journey günlerinin gölgesini temcit pilavı gibi sunmuyor. Bu nedenle derin dondurucu da bekletildikten sonra çıkarılıp, mikro dalga fırında ısıtılıp sunulmuyor. Böyle olması da bana daha samimi geldi. Albümde benim için can alıcı bir diğer nokta da Steve Perry'nin sesinin bugünkü tadı. Tanımlamam gerekirse Mayıs ayında çıkan ve 15 gün sonra aynı ekşi tadı bulamayacağınız can eriği gibi. O erik tuza banılarak yenir ki, yanında bir de rakı olunca tadına doyum olmaz. İşte ben de Steve Perry'nin yeni solo albümü "Trace"yi öyle dinliyorum şimdilerde. O eriğin o tadı 15 gün sürerdi en babasından, sonrasında yumuşar ve aklı başınızdan alan eksiliği giderdi... Oysa Perry'nin bu albümü çıkalı 15 gün oldu olacak ama tadı hala devam ediyor. 

Aptulika








5 Ekim 2018 Cuma

Sahte Rakı, Arsen Lupen Taksim Sahnesinde!


Blues grubu Sahte Rakı konserlerine devam ediyor. Grup bu gece saat 22.00'den itibaren Arsen Lupen Taksim Sahnesinde konsere çıkacak. 
Sahte Rakı grubunun armonikacısı Dinçer Tuğmaner, 
"İlk defa sahne alacağımız için heyecanlandığımız Arsen Lupen Taksim konserimize hepinizi bekliyoruz. Muhteşem bir Blues & Rock'n Roll bombardımanına hazır olun. " sözleriyle konseri heyecanla beklediğini belirtiyor. 

Arsenlüpen taksim
Mis Sokak no:15/4, 34000 Beyoğlu

4 Ekim 2018 Perşembe

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 79


Geçen yıl  "Sait Faik'ten Kafka'ya" sergim nedeniyle bir ay boyunca Ankara'daydım. Nereden bakarsanız bakın çeyrek asırdır buralara gitmemiştim. Oysa doksanların başında Ankara'ya mekik dokurdum. Kimi zaman bir konser kimi zaman da Mavi Tren aşkı bu yolculuklara vesile olurdu. Ha bir de o yıllarda yılda bir defa TRT TV'sine konuk olmak için giderdik. Tabi Hıbır Mizah dergisi adına gittiğimiz üniversite söyleşilerinin haddi hesabı yoktu hani. Bu arada ODTÜ söyleşisindeki öğrencilerden kim bilir kaçı şimdilerde profesör olmuştur bilemeyiz. 

Ankara benim için anılarda kalmıştı. 25 yıldır, bir iki istisna hariç ( o da dostlar alışverişte görsün hesabı) ayağımı sürmedim. Hem zaten o eski yolculuklarımın Mavi Tren'i ve lokantası da yoktu artık. 
Geçen yıl İstanbul'daki sergiden sonra Ankara değil İzmir'de devam edecektik ama her ne hikmetse olamadı. Yani kafamda Ankara sergisi yoktu hani... can dostum Gonca (Kayabekman) ne yaptı etti, bu sergi gerçekleşti ve bunca yıl aradan sonra ben de Ankara'ya gidebildim. Gittim ama biraz da tedirgindim doğrusu ; çeyrek asır sonra vakti zamanımın tutkunu olduğum şehrini bambaşka bulabilirdim diye. Açıkcası korktuğum olmadı ve aynen buldum başkenti. Ha bu arada eskiden de bütün Ankara diye turladığım ve bildiğim Çankaya belediye sınırlarındaymış ya neyse.
Ankara'da sergi için bir ay boyunca kaldım. Akşamları otele gitmeden önce Kızılay'da gezinip, demlenmek için bir yer ararken gözüme İstanbul'dan bildiğim bir yer takıldı. Burası Nazım Hikmet Kültür Merkezi'ydi ve bir kaç kez oraya takıldım. Bir gün bir de baktım ki yanında Yenişehir Meyhanesi var. Tabiki oradayım, bulduğum masalardan birine oturdum. Karşıma da Nazım Hikmet'in bir resmi rast gelmez mi, işte o an keyfe diyecek yoktu. Hemen bir şişe rakı ve yanına eşlik eden meze söyledim. O gece orada benden başka üç kişinin oturduğu masa vardı ve gecede böyle geçti gitti. İçimden hafta içi pazartesi gecesi diye bu kadar tenha diye geçirdim. Güzel bir gecenin ardından hesabı istedim. Hesap geldi gelmesine ama hesap pusulasının yanında bir de kitap vardı. Nazım Hikmet Kültür Merkezi'ne bağlı bu meyhanede kitap hediye ediliyormuş. İşte yukarda resmini gördüğünüz kitap o geceden güzel bir anı ve bunu sizlerle paylaşayım dedim. 
Dilerim bu uygulama diğer meyhanelere de sirayet eder. Düşünsenize içtikten sonraki sabah uyandığınızda bir kaç şiirle çakır keyifliğiniz devam ediyor. Bu kafayı cacığa düşüren içmelerden daha iyi değil midir? Valla yayınevleri bunu bir düşünsün derim, şairlerin seçme şiirlerinden ince kitaplar basılabilir. Hatta eskiden gazetelerin ilk baskılarına "meyhane baskısı" denirdi bunlara da aynı isim verilebilir hani. Kimbilir belki içmeler de adam gibi olur böylece... ne dersiniz?



O gün meyhanede hediye edilen Edip Cansever kitabı tam isabet olmuştu. Bir hayli şiir külliyatım olsa da Edip Cansever şiiriyle pek buluşmamıştım. Böyle olunca da o hediye bana yeni kapı açacaktı. 

Edip Cansever'in "Masa da masaymış hani" şiirine kulak aşinalığı dışında başka bir tanışıklığım olmamıştı. Hatta on yıl önce bir dergi de yazılara eşlik eden (vinyet) çizimler yaparken bu şairimiz karşıma çıkmıştı. Tabi Cansever'in güzel bir çizimini yaptım ama yayınlanamadı. Ben şairimizin portresini gülümser bir şekilde çizmiştim. Bunda ne gariplik vardı derseniz, ben de o gün öyle demiştim. Editörüme çizimimin neden yayınlanmadığını sorduğumda ise yaptığım vahim hatayı anlayacaktım... Edip Cansever'in güldüğü pek görülmemiş. O günden sonra şairin bütün fotograflarına birbir baktım, tek bir kare olsun gülerken bulamadım. Hâlâ arıyorum ama nafile bulamadım. Aslına bakılırsa o gece hediye edilen kitabın sayfalarını ertesi gün uyandığımda şöyle bir  çevirdiğimde bu gülemeyişin cevabını "Mendilimde Kan Sesleri" şiirinde bulacaktım. 
Buyrun bakalım o şiirden bir bölümde ne diyormuş Cansever, 


" Gülemiyorsun ya, gülmek
Bir halk gülüyorsa gülmektir "

Cansever bu şiiri 1970'lerin acılı günlerinde 12 Mart cuntası dönemi için yazmış. Gülememesi o günlerden mi baki kalmış bilinmez ama şiirine uzak kalmak büyük kayıpmış. Ben şimdi bu açımı kapamaya çalışıyorum. Size de önerim şiir hayatımızdan ne kadar uzaklaştırılsa da şiirsiz kalmayın derim. 
APTULİKA

3 Ekim 2018 Çarşamba

MOJO TOWN bu cumartesi Kadıköy'de BLUES rüzgarı estirecek!


Ekim 2011'de Murat Çayır, Bora Biçer, Ulaş Tercan ve Coşkun Kanlıkoyak tarafından kurulan Mojo Town ülkemizde  Blues'un seçkin örneklerini sunan gruplarımızdan. 
Mojo Town şu sıralar Kadıköy AĞAÇ EV'de vereceği konsere hazırlanıyor. 
6 Ekim 2018, cumartesi saat 21.30'da başlayacak konserde Texas blues tarzındaki örneklere yer verecek olan grup, daha önceki konserlerinde çaldıklarından tamamen farklı bir repertuarla dinleyicisinin karşısına çıkacakmış. 




ULAŞ TERCAN - Bas Gitar
MURAT ÇAYIR - Vokal / Armonika / Akustik Gitar
BORA BİÇER  - Vokal / Elektro Gitar
COŞKUN KANLIKOYAK - Davul




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...