13 Eylül 2018 Perşembe

50 . Yılında YES Kutlaması Böyle Olur : MUHTEŞEM!



50. Yılında Yes İki Grup Oldu !

Progresif Rock denildi mi akla ilk anda gelecek gruplardan biri kesinlikle YES’tir. Yarım asır içinde her dönemde var olan grup, yaptıkları çalışmalardaki üst düzeyliliğini koruyarak bizleri şaşırtmışlardır. Şimdilerde de YES ikiye katlanarak bizi şaşırtmaya devam ediyor. “Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim iki tane” tekerlemesi gibi bir şey bu ama, işin özü artık iki tane YES’imiz var.
Yes’in unutulmaz hatta alameti farikası olan sesi Jon Anderson gruptan ayrılıp solo kariyeriyle yoluna devam ediyordu. 2010 yılına geldiğimizde ise usta vokalist yanına Yes’in unutulmaz yıllarına imzasını atmış olan eski klavyecisi Rick Wakeman ile birlikte Trevor Rabin’i de alarak “ARW” isimli ‘Süper Grup’u kuracaktı. Üçlü böylece konser turnelerine çıktı. Konserlerde haliyle Yes klasikleri çalınıyordu. 
Grubun kuruluşunda yani 1968’de yer alan basçı Chris Squire ile Jon Anderson grubun isim hakkını ellerinde bulunduruyorlardı. Haklı olarak Anderson da “ARW” olarak değil Yes olarak müzik yapmak istiyordu. 2015 yılında Squire’in ölümüyle birilikte ilk kadrodan sadece Anderson kalacaktı. Yes’in klasik kadrosundan gitarist Steve Howe ve davulcu Alan White da grubu devam ettiriyorlardı. Her iki cephede anlaşınca 2018’den itibaren iki tane Yes grubu olacaktı. Bir yanda gitarist Steve Howe ve davulcu Alan White’lı Yes, diğer yanda da  Jon Anderson gitarist Trevor Rabin ve klavyeci Rick Wakeman’dan oluşan Yes
Bu nasıl iştir derken geçtiğimiz 7 Eylül 2018 tarihinde “Yes (featuring Jon Anderson, Trevor Rabin, Rick) – Live At The Apollo” albümü çıkacaktı. Öyle güzel bir konser albümüydü ki, iyi ki iki Yes oldu dedim. Hatta keşke üç Deep Purple olsaydı bile dedim.  
“YES” ( FEATURING JON ANDERSON, TREVOR RABIN, RICK WAKEMAN )’in “Live At The Apollo” albümü grubun 25 Mart 2017 tarihinde Manchester’daki Apollo’Tiyatrosu’nda  Yes’in 50. Kuruluş yılı için verdikleri konserin kayıtlarından oluşmuş.  
Grubun ilk dönemlerinde bulunan Jon Anderson, Rick Wakeman ile 1980’li yıllarda Yes kadrosuna katılan Trevor Rabin temeli oluştururken yanlarına aldıkları iki elemanla bu konsere çıkmışlar. Üçlüye eşlik eden davulcu Lou Molino III bagetleriyle ustaların kurduğu görkemli yapıda işini başarıyor ama basçı Lee Pomeroy’un işi biraz daha zor, zira o Yes’in kurucu basçısı  Chris Squire’ın yerini doldurmak zorunda. Ancak bu yeri doldurmayı bire bir Squire’ı taklit etmeden başarabilmiş.    
Konser için seçilen repertuara gelince Yes hayranlarının isteyebileceği şekilde olmuş.    "Rhythm Of Love", “Heart Of Sunrise”, dinleyicinin nakaratlarda dev bir koro halini aldığı  
“ Changes” ve diğerleri birbiri ardına gelmiş.   
 1977 yılının unutulmaz Yes yapıtı  "Awaken" 23 dakikalık yorumuyla destanlaşıyorken    Lou Molio III ve basçı Lee Pomeroy da dahil olmak üzere bütün elemanlar harikalaşıyor.  Konsere 1970’lerdeki gibi peleriniyle çıkan  Wakeman,  bizi hem şov hem de müzikal olarak o yıllara götürüyor. Tabi bu konserin asıl gözdesi bir imza halini alan sesiyle gösterinin yıldızı   Anderson
“Yes (featuring Jon Anderson, Trevor Rabin, Rick) – Live At The Apollo” albümü unutulmaz Yes klasiği “ Roundabout” ile 50 yılın özetinin finalini oluşturuyor.



Jon Anderson (vokal, gitar ) 
Trevor Rabin (gitar, vokal) 
Rick Wakeman (keyboards) 
Lee Pomeroy (bas) 
Lou Molino III (davul)

Yani iki YES’ten biri 

Ve

Harika bir konser

“Yes (featuring Jon Anderson, Trevor Rabin, Rick) – Live At The Apollo”

CD 1
1. Intro / Cinema / Perpetual Change
2. Hold On
3. I’ve Seen All Good People : (i) Your Move (ii) All Good People
4. Lift Me Up
5. And You & I (i) Cord Of Life (ii) Eclipse (iii) The Preacher, The Teacher (iv) Apocalypse
6. Rhythm Of Love
7. Heart Of The Sunrise
CD 2
1. Changes
2. Long Distance Runaround / The Fish (Schindleria Praematurus)
3. Awaken
4. Make It Easy / Owner Of A Lonely Heart
5. Roundabout

12 Eylül 2018 Çarşamba

32 yıl sonra Paul Simon ile barışma


Simon & Garfunkel 1960 ve 70'li yılların popüler müziğinde damgasını vurmuş ikililerin en heybetlilerindendi. O iki sesin bir araya gelişindeki armonik bütünlük keyfine doyulmaz bir etki yaratırdı. 1966 yılından gelen o meşhur parçalarının adı gibi "Sessizliğin Sesi" girdiği mekanı devasa bir hacimle doldururdu. Onları birbirinden ayrı düşünemezdiniz ama bütünlüğün gizi karşıtların birliğiydi aslında. Tıpkı artı ve eksinin birbirini çekimi gibiydi, bu bütünlük. O iki farklı ses ve dünya bir zaman gelecek, yollarını ayıracaktı. Bir önceki yazımda da bahsettiğim gibi seksenlerde ikilinin yolları ayrıldı ve benim kulağım her ikisinden de kopuverdi. Onlar yollarına ayrı ayrı devam ederken, ün yönünde Paul Simon otuz küsur yıla izini bırakacaktı. "Bangır Bangır Sessizliğin Sesi" yazımda da belirttiğim gibi Paul Simon'ın solo döneminde yaptığı "Graceland" albümünden sonra bağımı koparmıştım. Geçen hafta çıkan yeni albümüyle 32 yıl sonra Paul Simon'a tekrar kulak kabartacaktım. 


7 Eylül 2018 tarihinde Paul Simon, 14. stüdyo albümü olan " In The Blue Light"ı yayınladı. Bu albüm yeni ama içindeki parçalar eski. Olayın aslına şöyle bir mercek tutarsak; Paul Simon solo dönemindeki diskografisinde yer alan albümlerindeki parçaların en az bilinenlerini seçerek, yeniden yorumlamış. Bayat ekmekleri değerlendirebileceğiniz papara isimli bir yemek vardır ya bu da onun gibi birşey. Evde kalan bayat ekmeklerin üzerine, hazırladığınız kıymalı, soğanlı ve domatesli paparayı döktükten sonra üzerine sarımsaklı yoğurdumuzu boca ediyoruz ve ortaya harika bir yemek çıkıyor. Paparanın güzelliğinin sırrı böyle bir şey. Yemek örneği belki yakışıksız bir benzetme oldu ama paparanın lezzeti bu yargıyı affettirir olsa gerek. Hem zaten Paul Simon da elde kalmış, bayatlamış işlerini değil az tanınan belki de bir anlamda hakettiği değeri verilmemiş parçalarını bir araya getirip, caz formundaki düzenlemelerle yorumlamış. 
 " In The Blue Light" albümünde gitarist Bill Friesel, trompetçi Wyton Marsalis , davulcu Steve Gadd gibi caz ustaları da konuk olarak yer almış. 
Şimdi de Paul Simon'ın yeni albümü " In The Blue Light"a şöylece kısaca bir gözatalım... 
Yeni caz yorumu yapılan parçaların aslının hangi albümlerde olduğunu parantez içinde yazdım. 

1 - One Man's Celling Is Another Man's Floor
(1973 yılında çıkan "There Goes Rhymin' Simon" albümünden)

 2 - Love
( 2000 - "You're the One" )

 3 - Can't Run But
( 1990 - "The Rhythm of the Saints" )
Bu yorumu aslından daha çok sevdim, her dinleyişte de sazan gibi "vay bu parça güzelmiş" diye de atılıp durdum. 1990 yılındaki halinde Afro ritimli, world müzik hedefindeki şarkı burada Batı klasik müziği etkisinde sunulmuş. Vurmalı çalgıların yerini keman, çello, flüt almış.

 4- How The Heart Approaches What it Yearns
( 1980 - "One Trick Pony" )
Folk etkili bu parça harika bir caz yapıtı oluvermiş. Yorumda Wynton Marsalis ve trompeti ziyadesiyle ağırlıkta. 

 5- Pigs, Sheep and Wolves
( 2000 - "You're the One" )
Fabl etkisindeki bu parça New Orleans barlarında caz ile gezinirken, eski yorumun tadı da sürebilmiş.


 6- Rene and Georgette Magritte with Their Dog After the War
( 1983 - "Hearts and Bones" )
Sürrealist ressam Rene Magritte ve eşi Georgette üzerine yazılmış bir parça. Şarkı yapıldığı yıllarda ticari bir felaket olarak nitelenmişti. Bu parça o zamanlar tutulmasa da benim için asıl hali çok güzeldi. Belki de Rene Magritte'in resimlerine özel ilgim olması sebebiyle de sevmiş olabilirim. 
Size önerim bu şarkıyı dinlerken internette Rene Magritte resimlerini bulun ve onlara bakarak dinleyin derim. 

 7- The Teacher
( 2000 - "You're the One" )
Akustik gitarla yumuşak bir nehir gibi akan bir parça.

 8- Darling Lorraine
( 2000 - "You're the One" )

 9- Some Folks' Lives Roll Easy 
( 1975- "Still Crazy After All These Years" )

 10- Questions for the Angels
( 2011 - "So Beatiful or So What")  

"Into the Blue Light" albümüyle Paul Simon ile barışmakla kalmadım, neredeyse bir haftamı hem bu albüme hem de tabi ki Paul and Simon klasiklerini dinlemekle geçirdim. Fena da olmadı hani hayatım sanki 1970'li yıllara dönmüş gibi oldu. Kırk yıl var ki o eski diyarlara gitmemiştim... iyi oldu doğrusu. 

Aptulika




Bangır Bangır Sessizliğin Sesi

Bir gün TRT televizyonunda ikilinin konseri yayınlanınca "Sessizliğin Sesi" tekrar canlanacaktı. Bu Simon & Garfunkel ikilisinin Central Park'ta verdiği konserin naklen yayınıydı. 1982 tarihindeki bu konseri sanki oradaymışım gibi izlediğimi hatırlarım ve bugüne kadar da aynı etkiyi hâlâ duyarım. 



İlkokula 1968 yılında başlamıştım. O yıllarda üniversiteli abilerimiz o yıla "kuşak" damgasını vururlarken olanların farkında değildim. Elinde kitaplarıyla, parkalarıyla üniversiteye giden abiler benim için "filinta" idi. Büyüyünce ben de onlar gibi İspanyol paça pantolon, favorili, sinek kaydı traşlı ama bol bıyıklı olacaktım. Onlara duyduğum hayranlık yüzünden üniversiteye gitmeyi o zamanlardan aklıma koyacaktım. Bu yüzden üniversiteye kadar okudum ama sigaraya da alıştım ilerleyen yaşlarda. Çünkü onların kaldıkları öğrenci evleri kapıdan adım attığınızda yoğun bir nikotin kokusuyla kaplı olurdu. 

Biraz daha büyümüştüm ama gene ilkokul yıllarındaydım ve radyoda duyduğum bir şarkı hafızama yerleşmişti. Yıllar biraz daha ilerlemişti, plak ve müzikle biraz daha haşır neşirim...bir arkadaşımın evinde babasının plaklarına imrenerek bakıyorum. Çoğu Türk müziği... bir iki Frank Pourcel, James Last gibi pop orkestraları... ve neredeyse pikabı olan herkesin evinde gördüğüm Werner Muller Orkestrası... meşhur kemancı Darvaş'ın plakları gibi gidiyordu sıralama. Bunlar arasında bir plak vardı ki, kapağında o çocukluğumdaki gibi iki üniversiteli abi vardı. Biri sanki İTÜ'de, diğeri de İstanbul Üniversitesi'nde okuyordu. İkisi arkalarına heyecanla bakarak, iki yanı ağaçlıklı hafif yokuş olan bir yolu tırmanıyorlardı. Eh ilkokul bitmiş Boğaziçi Üniversitesi'nin Bebek'ten tırmanılan yolunu biliyorum artık. Tabi hayal gücüm hemen, bu iki üniversiteli Boğaziçi Üniversitesi'ndeki arkadaşlarına yarın yapılacak yürüyüşte dağıtılacak bildirileri götürüyorlar diye yapıştırıyor. 
Plağı elime alıp kapağa bakarken arkadaşımdan bu plağı çalmasını istiyorum. Plak dönmeye başlıyor ve o yıllar önce radyoda duyduğum şarkı odayı dolduruyor. "Hello darkness, my old friend..." diye başlayan bu melodi ortamı tümüyle kaplıyor. "Sound of Silence" isimli bu parça ile yıllar önce radyodan kulağıma kazınmıştı ve onu söyleyen ikili yani Simon and Garfunkel'le bu şekilde tanışacaktım. İnsanların "gürültülü" dediği müzikleri dinlemeye başlamıştım ama "Sessizliğin Sesi" de yaşamıma girecekti böylece. İkilinin yaptığı parçaları da merak içinde dinlerken aynı zamanda pikabımda Deep Purple da dönüyordu. 
Lise bitmiş ve üniversiteye girdiğimde artık Simon & Garfunkel eski bir hatıraydı. Bir gün TRT televizyonunda ikilinin konseri yayınlanınca "Sessizliğin Sesi" tekrar canlanacaktı. Bu grubun Central Park'ta verdiği konserin naklen yayınıydı. 1982 tarihindeki bu konseri sanki oradaymışım gibi izlediğimi hatırlarım ve bugüne kadar da aynı etkiyi duyarım. 
Oysa ki o televizyonda izlediğim konser ikilinin yollarının ayrılmaya başladığı zamanlarda verilen son konsermiş. Tabi ben bunu bilmeden onların eski albümlerini toplayıp, dinlemekle meşguldüm.  1986 yılına gelindiğinde ise grubun dağıldığını ancak anlayacaktım. Paul Simon o yıl solo albümüyle ortalığı inletiyordu. "Graceland" isimli bu albüm ortalığı sarmış radyoda, televizyonda her yerde o çalıyordu. Albümden çıkan "You Can Call Me Al", hayatımıza yeni duhül eden video klip ile de televizyonda bol bol çıkıyordu. 
Seksenlerin ortasında Paul Simon  fırtına gibi esiyordu ama o ikili zamanlarındaki "Sessizliğin Sesi"nin yerinde yeller esiyordu. Diğer yandan Art Garfunkel de yoluna solo olarak devam ediyordu ama benim gönlüm hep Simon & Garfunkel istiyordu. Paul Simon'a küsmüş ve dinlemez olmuştum. Hele o "You Can Call Me Al" parçası yok muydu ... fena halde gıcık oluyordum. Bu yazıyı yazarken bir daha dinleyeyim dedimse de gene ısınamadım hatta daha da dayanılmaz buldum. (Bu parça seksenlerin nitelikli pop çalışmalarından biri olabilir ama kimse kusura bakmasın ne yapalım ki bu benim yargım.)

Aptulika


Simon and Garfunkel - The Sound of Silence (1966)




Simon & Garfunkel - Mrs. Robinson 
( Central Park konserinden)
1982





10 Eylül 2018 Pazartesi

Beatles'ın 'Beyaz Yakalısı'


 Yıllar içindeki izlenimlerime göre Beatles elemanları arasında en az sevileni daha doğrusu antipatik bulunanı hep Paul McCartney olmuştur. Lennon'un protest duruşu ve George Harrison'un gitar ustalığının yanında onun esamesi bile okunmaz. Hatta Ringo Starr'ın sempatikliği bile davulculuğunun önüne geçip, sevgi puanlarını toplayarak McCartney'i fersah fersah geride bırakır. 
Ben hiçbir zaman böyle düşünmemişimdir. Bununla kalsa iyi, Beatles döneminin en sevdiğim parçaları da Paul McCartney imzasını taşıyanlardır. Beatles sonrası elemanların yaptıkları solo çalışmalarda da en sevdiklerim onunkiler olmuştur. Belki diğer elemanlara göre daha pop diye nitelenebilir ama besteciliğinde Beatles'tan bu yana rengini koruyan isim Paul McCartney olmuştur. Seksenli yıllarda Michael Jackson'la yaptığı "Say Say" parçasını bugün bile dinlemekten vazgeçemem. Hele o Stevie Wonder ile seslendirdiği "Ebony and Ivory" parçasının sözlerindeki piyanonun tuşları üzerinden yapılan metafor, benim için unutulmazlar arasındadır. 

Bütün bu dediklerime bakıp, Paul McCartney'in bütün albümlerini sıkı takip altına aldığım sanılmasın, dinleme yoğunluğuma bakarsak George Harrison ve John Lennon albümlerini daha çok hatim etmişimdir ama Paul McCartney albümü elime geçtiğinde keyifsizlik söz konusu olmamıştır hani.   
Şu sıralar yeni çıkan albümlere bakarken Paul McCartney'i görünce gene gönlüm çelindi ama çok da heyecanlanmadım açıkcası. Bir sürpriz beklentisine girmeden dinlemeye koyuldum ve bitirdiğimde 76 yaşındaki bu adamın yola yeni çıkan birinin heyecanını taşıyan bir çalışma ortaya çıkarmasına hayranlık duydum. 7 Eylül 2018 tarihinde çıkan bu albüm "Egypt Station" adını taşıyor ve kapağı da McCartney'in 1988 yılında yaptığı bir resimden oluşmuş. 
Paul McCartney bundan önceki albümü "New"i beş yıl önce yayınlamıştı. Bu yeni çıkan "Egypt Station" ise sanatçının 18. stüdyo albümü oluyor. Kayıtları Los Angeles , Londra ve Sussex'te yapılan albümün prodüktörlüğünü de Greg Kurstin üstlenmiş. 16 parçanın yer aldığı albüm müzik basınından da olumlu eleştiriler almış. Variety dergisinden Chris Willman köşesinde , " Paul McCartney'in yaptığı bunca çalışmaları ve de 76 yaşında olduğunu bilmesek daha bir düzine albüm yapmaya hevesli bir genç müzisyen olduğunu sanabiliriz." derken,  Metacritic'te albüm için 100 üzerinden 76 puan verildiğini görüyoruz. 
Paul McCartney'in "Egypt Station" albümünden ilk öne çıkan parçalar "I Don't Know" ile "Come On To Me" oluyor. McCartney'in alışıldık izlerini taşıyan bu iki parça Haziran ayında da "single" olarak yayınlanmıştı. 
"Egypt Station" eskilerin günümüze yansıması gibi bir şey, fazla bir şey beklemezseniz pop rock tadında güzel bir yolculuğa çıkmanız garantidir. 

Aptulika


Gary Moore'ın dostlarından "Still Got The Blues"



Gary Moore'ın yakın arkadaşı bas gitarist Bob Daisley'in  Moore için bir saygı (tribute) albümü hazırladığını geçtiğimiz hafta duyurmuştuk.  

"Moore Blues for Gary - A Tribute to Gary Moore" adını taşıyan bu albümde bir çok önemli isim konuk olarak yer alıyor. 26 Ekim 2018'de piyasaya çıkacak albümü merakla beklerken bugün albümde yer alacak olan "Still Got The Blues"ın videosu plak şirketi Ear Music tarafından sosyal medyada yayınlandı. 

Vokalde Danny Bowes (Thunder), gitarda John Sykes (Tygers of Pan Tang) , keyboardda Don Airey (Deep Purple), davulda Rob Grosser ve bas gitarda Bob Daisley'in yorumuyla  "Still Got The Blues":




8 Eylül 2018 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 78


İlber Ortaylı
"Türkiye'nin Yakın Tarihi"


 Tarih konusuna en meraklı olduğumuz dönemi yaşıyoruz, yaşamasına ama bir o kadar da masallar alemindeyiz. Değil öyle yüzyıl, daha şunun şurasında yaşadığımız beş yıl öncesi bile hatırlanmaz hale geliyor, her kafadan başka başka anlatılıyor. Ortaya bir curcuna çıkıyor ve biz buna tarih diyoruz. 
Televizyon dizilerinden tartışma programlarına, komplo teorilerinden politik nutuklara kadar her yerde tarih eğilip, bükülüp meşrebimize göre senaryolaşıyor. Toplumsal hafızasızlığımız da buna eklenince al sana 32 kısım, tekmili birden efsaneler, destanlar. 
 İlber Ortaylı'nın bu kitabını gördüğümde elbetteki yukarda yazdığım durumlarla karşılaşmayacağımı biliyordum ama televizyondaki popülerliğinden dolayı ilk anda biraz uzak duracaktım.  Merak işte ilk sayfayı çevirir çevirmez gidiverdim. Açıkcası Ortaylı'yı kitapta okumak, televizyoda dinlemekten daha keyifliymiş. 
Kitabın adına bakıp, tuğla gibi bir şey sanıp, irkilmeyin. Ben okurken niye bu kadar az sayfa diye düşündüm. Her bir tarihsel kesit rahat anlaşılabilir ve kısa ama öz biçimde anlatılmış.  
İlber Ortaylı tarihi bir bilim olarak ele alıp, sunuyor. Taraf tutarak ya da bugünün politikalarına göre geçmişi şekillendirmeye çalışarak yapılan bir tarihçilik değil bu. Tarih dediysek sadece politikalar, savaşlar değil kültür ve sanat, anayasalar, eğitim gibi başlıklarla sunulan tarihimiz de var bu yapıtta.  Kitap bittiğinde de "Oh artık yakın tarihimizi yuttum" demiyorsunuz. Sizde merak uyandırıyor ve başka kaynaklara da bakma isteğiniz artıyor.  Televizyonda, konferanslarda dinlemek güzel ama okumak daha da güzel. 

Aptulika



7 Eylül 2018 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 77

"Savaş Pilotu"
Saint - Exupéry

Gençlik yıllarında kızlarla ilk flört denemelerinde bir kafede oturur laflarsınız. Sanki bir akarsuya kendinizi atmış gibi akışa kapılır gidersiniz. Tam o sıra karşınızdaki kız, "Küçük Prens'i okudun mu?" der. Şubat soğuğunda arkadan biri kafanıza bir kova suyu boca etmiş gibi şaşakalırsınız. İçinizden " Yemişim prensi " falan demek gelir ama yapamazsınız. Hele bir de " Mutlaka okumalısın, ben çok severim." demez mi... yapacak bir şey yoktur artık. Ayağına bir çelme gibi takılan bu "uyuz prens"i ister istemez okuyacaksınızdır. Okumasanız da ertesi gün size bu kitabı getirecektir ki, istersen okuma. Ben de okumuştum tabiki ama sonra o kızla ilişki nereye vardı hatırlamam ama bu kitap aklıma kazılı yıllar yılı durmuştur hani. Bir de Bach'ın "Martı" kitabı vardır ki bu da aynı şekilde kızlar tarafından önerilir.  
Hem "Martı" hem de "Küçük Prens" i okudum ama her iki yazarın da diğer kitapları daha hoşuma gitmişti galiba. Şimdi aklımda iki kitabın da uçmakla alakalı olduğu kalmıştı ama bu flört başlangıçlarında hep kendi başıma uçacaktım. 
Saint - Exupéry, Fransız bir pilot ve yazar. Hep uçmuş ve sonrasında da bulutlara içinde kaybolarak, yitip gitmiş. 2. Dünya Savaşı'nın travması içinde "Küçük Prens" ile insanlığa bir ütopya bırakmış. Yıllar önce bu kitabı öneri ile okumuştum, sadece onla kalsa iyi bir de "Gece Uçuşu" kitabını okumuştum, sonrasında da bu yazarla başka bir teşviki mesaim olmamıştı. Geçen ay bir sahafta bu kitabı görüp alacaktım. 
"Savaş Pilotu", Exupéry'nin hayatından bir kesiti içeriyor. İkinci Dünya Savaşı'nda, Nazi'lere karşı savaşan Fransız havacıların "2/23 Grubu" içinde yer alan yazarın yaşadıkları eleştirel bir bakışla savaşın saçmalığını ve anlamsızlığını gözler önüne seriyor. Bu bir roman ama olayların kurgusundan çok Exupéry'nin düşüncelerinden oluşan  deneme türünde bir kitap gibi. Roman gibi okumaya kalktığınızda olayların akışı yazarın düşünceleriyle bölünüveriyor. Bunu bir deneme kitabı olarak kabül ederseniz, okumak daha keyifli oluyor. 
O korkunç savaş ve bu kitabın yazıldığı tarihten bu yana neredeyse 80 yıla yakın bir zaman geçmiş, ama savaş hala bizim dünyamızda. Böyle olunca da Saint - Exupéry'nin "Savaş Pilotu" romanı insanlığı hâlâ uyarmaya devam ediyor. 
Aptulika
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...