Editoryal Listeyi bu blog'un yazarları olan Aptulika, Geronimo Yalnızkartal ve Cenk Akyol oluşturuyor. Parentez içindekiler geçen haftaki durumu belirtir. (-) : listeye yeni girenler. Parentezin yanındaki mavi renkli sayı: Listede kaç haftadır bulunduğunu belirtir
ALBÜMLER
1- ROLLING STONES - Blue and Lonesome (1) - 7
2- MARCUS KING BAND - Marcus King Band (2) - 6
3 - JULIAN SAS - Feelin' Alive (-) - 1
4 - BETH HART - Fire On The Floor (3) -5 5 - JOHN MAYALL - Talk About That (4) - 7 6 - QUINN SULLIVIAN - Midnight Highway (5) - 6 7 - DELTA MOON - Cabbagetown (9) -3 8 - ELVIN BISHOP'S BIG FUN TRIO - Elvin Bishop's Big Fun Trio (6) 5 9 - BLACK JOE LEWIS - Black Lash (11) - 4 10 - DUKE GARWOOD - Garden of Ashes (-) - 1 11 - DAN PATLANSKY - Introvertigo (12) - 3 12 - DELBERT MCCLINTON - Prick of the Litter (8) - 7 13 - ERIC GALES - Middle Of The Road (14) - 2 14 -ASIA - Symfonia Live in Bulgaria (-) - 1 15 - ROBBIE KRIEGER - In Sessions (10) - 4
PARÇALAR
1 - MARCUS KING BAND - Rita Is Gone (2) - 6
2 - JOHN MAYALL - The Devil Must Be Laughning (3) - 7
3 - ROLLING STONES - Blue and Lonesome (1) - 7
4 - ROLLING STONES - I Can't Quit You Baby (4) - 7 5 - QUINN SULLIVAN - Midnight Highway (9 ) - 6 6 - DAVY KNOWLES - What In The World ( 11 ) 2 7 - BETH HART - Fatman (5) - 6 8 - DAN PATLANSKY - Come and Play (8) - 4 9 - BLACK JOE LEWIS - PTP (12) - 4 10 - DELBERT MC CLINTON - Doin' What You Do (6) - 7 11 - DELTA MOON - Death Letter (7) - 3 12 - JULIAN SAS - High and Low(-) - 1 13 - ALL THEM WITCHES - Internet (-) - 1 14 - DUKE GARWOOD - Cold Blooded (-) - 1 15 - ROBBY KRIEGER - School (10) - 3
Jimmy Page'in 17 yaşındayken prodüktörlük koltuğuna oturduğu Chris Farlowe'un 1961 tarihli "Beginnig" albümü 56 yıl sonra plak olarak, önümüzdeki Salı piyasaya çıkacak.
Jimmy Page yani Led Zeppelin'in efsanevi gitaristi. Bu büyük ustayı rock ve blues tarihinin en önemli grubu Yardbirds'te tanımıştı, tüm dünya. O gün bugündür de gitaristliğinden sual olunmaz.
Bu büyük usta daha henüz 17 yaşındayken prodüktör koltuğuna oturmuş bir deha. Bu konuyla ilgili bu hafta müzik basınına bir haber oturdu. Jimmy Page daha Yardbirds ve Led Zeppelin gruplarına katılmadan önce, henüz 17 yaşındayken İngiliz blues ve rock'ının büyük ustası Chris Farlowe'ın 1961 yılında yaptığı plağın prodüktörlüğünü üstlenmiş. Londra'daki RG Jones Sound Stüdyoları'nda yapılan bu kayıt 56 yıl sonra önümüzdeki Salı (28 Mart 2017) günü piyasaya çıkacakmış. 12 parçanın olduğu bu plağın ismi "Beginnig" ve Chris Farlowe ile grubu Thunderbirds tarafından yapılmış. Jimmy Page'in müzikal kariyerine adım atmadan önce prodüktörlüğünü 17 yaşındayken üstlendiği bu albüm plak formatında piyasaya çıkacakmış.
Progresif Rock'ın "Süper Grup"u Asia, bu yılın başında ölen vokalisti ve basgitaristi JOHN WETTON'un anısına "Asia: Symfonia - Live In Bulgaria" albümünü yayınladı.
Albüm kapaklarında Asia ismini gördüğümüzde, bizden birileri diye sevindiğimiz nefis rock grubu. Onlar 1980'lerin içinde filizlenen bir Süper Grup'tu ve hiç mi hiç Asya ile alakaları yoktu. Tam tersine Batı'nın göbeğinden, Britanya adasındaki İngilizlerden kurulu bir gruptu. 1981'de rock sahnesine duhul etmiş, daha önceden bildiğimiz çok önemli progresif rock gruplarının elemanlarından teşekkül ediyorlardı. Döneme baktığımızda seksenlerdi ve progresif rock gruplarının canına okuyan yıllardı. O 1970'lerin senfonik ögeli çalışmalarının aklını bozacak synthesizerler , elektronik davullar ve bilumum "cıstak'lı disko tınılarıyla elektronikleşen bir alem. O yıllar nice rock grubunun aklını karıştırmış ve dahi dumura uğratmıştı. . Tam o ortamın içinde kurulan Asia, dönemin modası teknolojileri de kullanmaktan iptina etmeden progresif rock'ın nefes alan çalışmalarını üretebilme maharetine erişecekti. Asia, müziğiyle o dönemin heavy dinleyicisinin de ilgisini çekerken, en katı progresif dinleyicisinden de tam not alacaktı. Dönemin heavy dinleyicisi dedim ama açayım. Mesela bugün yaşı 50 'ye gelmiş gençliğinde metal dinleyen birine "Asia" dediğinizde gözleri parıldar. (Örnek mi, Pentagram'ın davulcusu Cenk mesela). Bir dipnot daha vermek gerekirse o dönemlerin karışık hard'n heavy kasetlerinde Iron Maiden'in yanında Asia'da yer alırdı. Yani acayip yıllardı ya neyse geçelim. Dün gece Asia'nın bu hafta çıkan konser albümünü haber yapmak için klavye başına oturduğumda planladığım kısa bir haber yazısıydı. Ancak albümü dinlemeye koyulduğumda yazı birden bire bu hale geldi. Bence iyi de oldu hani, geçmişe giderek bu grubun bendeki önemini bir kez daha hatırladım. Bu yıla girdiğmizin ilk ayında takvimler 31 Ocak 2017'yi gösterirken Asia'nın bas gitaristi ve vokalisti John Wetton'u yitirmiştik. 67 yaşında kolon kanserinden ölen Wetton, dün geceden beri yeni Asia albümünde kulağıma güzel tınıları dolduruyor. Süper grubun, süper vokalisti ve bas gitaristinin kaybının ardından grup arkadaşları onun anısına 2013 yılında Bulgaristan'da verdikleri konserin kayıtlarını hummalı bir şekilde toparlayarak, 15 Mart tarihinde piyasaya çıkartmayı başarmışlar. İyi ki de bu işi yapmışlar çünkü dünden beri hem albümü Wetton'un sesi ve bas gitarıyla diniliyorum hem de o konseri görkemli görüntüleriyle izliyorum. O kadar güzel bir anma olmuş ki, John Wetton hala yaşıyor sanıyorum ve keske bizim buraya da gelip, Harbiye Açık Hava Tiyatrosu'nda konser verseler bile diyorum. "Asia: Symfonia - Live In Bulgaria" albümü 2013 yılında verilmiş olan Bulgaristan konserinin kayıtlarından oluşuyor. Bu konser bizim Harbiye Açık Hava Tiyatrosu gibi bir anfi tiyatro olan Plevdiv's Century Roman Theatre'da verilmiş. Konserin görüntülerini izlerken bu yüzden aklıma bizim Harbiye Açık Hava Tiyatrosu geldi. Ama nafile bir hülya benimki, artık ne John Wetton var ne de o eski günlerin Açık Hava Tiyatrosu. Asia'nın Eylül 2013'te verdiği bu konserde The Plovdiv Opera Orkestrası da konuk olmuş ve "Sole Survivor", "Only Time Will Tel" ve "Heart Of The Moment" isimli üç parçada gruba eşlik etmiş. Asia: Symfonia güzel bir anma albümü. Finalde yer alan parça gibi tam bir kalp anı duygusu. Asia'nın kuruluş kadrosundan davulcu Carl Palmer, tuşlu çalgılar ustası Geof Downes ve basçı/ vokalist John Wetton yerini alırken, en genç eleman gitarist Sam Caulson da harikalar yaratıyor. John Wetton'un anısına yürekli ve dostane bir çalışma olmuş. Müsebbiblerine binlerce teşekkür. APTULİKA
Efsanevi İngiliz rock grubu Queen şimdi de Monopoly oyunu oldu. Queen’in gitaristi Brian May'in de onayı alınan oyun Mayıs ayında piyasaya çıkacakmış.
Rock grupları arasında Queen için yapılan herşey yeni bir haber ve ilgi odağı oluyor. Şimdi de grup bir oyuna uyarlanıyor. İnternetten satış sitesi Amazon bu haberi ilk kez basına sızdırmıştı. Grubun gitaristi Brain May'de bu olayı doğrulayarak, bunun üzerine bir yıldan fazla çalıştıklarını itiraf edecekti. Bilinen Monopoly oyununun Queen'in tarihine uyarlandığı çalışmada grubun 1970 yılındaki ilk kariyerinden 1986'daki Knebworth Park'ta verdikleri son Freddie Mercury konserine kadar geçen süreç aktarılıyor. İlgi çekeceği muhtemel Monopoly oyunununda Queen’in müzik hayatına başlayışı ve yükselişini, iflas ve vergilerden kaçarak inşa edecek. Bununla birlikte oyunun içinde kullanılacak piyonlar ise Queen'in şarkılarını temsil edecekmiş.
Sevgili Apdülkadir'in Blues Perişan blogunu ilk günlerden beri takip ediyorum. Grup Perişan karikatürlerinden beri de kendisinden haberdarım. Geçtiğimiz günlerde ortak arkadaşımız, üstadım Murat Beşer vasıtasıyla buluşup, biralarken laf tabi ki benim Cazkolik'teki yazılara, onun bloguna geldi. Ortak bir şeyler yapalım, ben de bloga katılayım dedik. Hatta benim son Alexis Korner yazım sevgili Aptül'ün ( benim neslim onu böyle tanır) siparişi ile oldu diyebilirim.
Blog blues, blues-rock eksenli olduğundan burada daha çok bu tür albümleri yorumlamaya dikkat edeceğim. Kabaca her hafta 2, 3 albüm tanıtmak istiyorum. Albümler güncel de olabilir, dinlemeye doyamadığım eski favorilerim de olabilir. Bir süre sonra benim daha çok dinlediğim caz-rock janrı daha da ağır basabilir. Umarım farklı, duymadığınız güzel müziklere ulaşmanızda aracı olabilirim.
Bu hafta blogun adına yakışır blues-rock albümlerle başlayalım.
Miller Anderson – 2016 - Through the mill ( Anderson & Sherman )
Sevdiğimiz ama yeteri kadar tanınmayan müzisyenler için kalıplaşmış benzetmeler vardır. Dünyanın tanınmayan en iyi gitaristi, davulcusu vesaire diye. Miller Anderson da onlardan biri.
En azından yeni nesiller için. 1964'ten beri sahnelerde. 60'ların sonlarında Keef Hartley Band'in unutulmaz albümlerinde, 70'lerin ikinci yarısında T-Rex'in all-star grubunda, Chicken Shack, Stan Lee, Donovan albümlerinde ve turnelerinde, 80lerden beri Spencer Davis Group ile turlamış tam bir eski tüfek. Son olarak Miller Anderson Band ile arkasında harika bir grup ile Keef Hartley Band dönemindeki repertuardan oluşan Rockpalast konserini CD ve DVD olarak yayınlamıştı. Son albümüne ismini veren “Through the mill” sentetik nefeslilerin desteklediği güçlü bir blues-rock parça olsa da albümün geneli lo-fi anlayışla, sequencer davul, klavye, mızıka ve gitarlar ile Jeremy Sherman'ın yardımları ve yapımcılığı ile folk-rock soslu, singer, song-writer diye tanımlanacak parçalardan oluşuyor. Parçalar akılda kalıcı fakat üzerinde çok çalışılmış diyemem. Lo-Fi tabir edilen bir yapım. Albümde 1976'da Stan Webb önderliğindeki Broken Glass grubu ile çıkardığı kendi ismindeki albümündeki aynı isimli parçayı yine akustik gitarı, fiddle kemanla yorumluyor. Ama kendisini tanımak istiyorsanız 48 sene önceki "Halfbreed" albümü doğru adres.
İlk power trio denilebilir Cream için. Eric Clapton aynı sene John Mayall & The Bluesbreakers ile çıkardığı meşhur “Beano” albümünden sonra her hangi birisi için çalmadığı ilk albüm. Aynı şeyler Ginger Baker ve Jack Bruce için de geçerli. Onlar da Alexis Korner ve Graham Bond ile çaldıktan sonra ilk defa kendileri için bir albüm kaydediyorlardı. Hepsinin isimlerinin efsane olarak anılmasında bu grubun ve bu albümün başarısı önemli. Albüm 3 CD 1 DVD Audio olarak tekrar yayınlandı. Strero mix, Mono mix, daha önceden yayınlanmamış albüme girmemiş ilk kayıtlar, BBC seanslarından oluşan albüm detaylı bilgiler ve zengin bir görsel malzeme içeriyor. Albümü sonraki Disraeli Gears ve Wheels Of Fire kadar sevmem. Bunda haz etmediğim o dönemin baskın modası beat soundunun etkisi var sanırım. Robert Johnson, Skip James, Willie Dixon numaralarının yanında bir kaç erken dönem Jack Bruce bestesi de içeren albümün ekindeki kitapçıkta kendilerine ait anket tipi bilgiler de var. Clapton'ın yönetmen Akira Kurosawa, şarkıcı Felix Cavalier'in favorileri olduğunu, en iyi arkadaşının da Jimi Hendrix olduğunu belirtmesi hoş bir anı. Aynı ankette Huysuz ve ayrıksı davulcu Ginger Baker'ın davula 15 yaşında başladığını, Favori film ve film yıldızları için bilmiyorum cevabı vermesi, arkadaşının olmadığını yazması da o kadar tanıdık geliyor. Jack Bruce'un da 3 ay pencere temizlemecisi olarak çalıştığını sevdiği müziklerin Barok, jazz ve blues ( tabi ki ) en beğendiği bestecinin Fransız Olivier Messiaen ( ilk defa duydum ve hemen araştıracağım) olması güzel detaylar.
Grubun sonraki şahane albümlerinin habercisi iyi bir başlangıç albümü. Grup sonradan daha da yükselecek ve 2,5 yıl sonra dağılacak.
Jack Bruce - Bas, Mızıka, vokaller
Ginger Baker – Davul, vokaller
Eric Clapton – Gitar Vokaller
Peter Erskine & The DR.UM Band – 2017 - Second Opinion ( Fuzzy Music )
Joe Zawinul ve Jaco Pastorius'un has adamı, ECM kayıtlarından, Rod Stewart, Kate Bush albümlerine eşine az rastlanır genişlikteki diskografisine 500'e yakın albüm sığdırmış davul efsanesi Peter Erskine son grubu DR.UM band ile 2. albümünü yayınladı. Herkesin doğal olarak nefret ettiği, otel lobilerinde, teras barlarında maruz kaldığı “Smooth Jazz” ucubesinin bile mahir ellerde ne kadar güzel olabileceğini gösteriyor. Türün formüllerini içerse, klişelerle dolu bile olsa düzenlemelerin kalitesi, enstrüman tonlarının iyi seçilmesi albümü pırıl pırıl parlatıyor. Düzenlemeler Miles Davis, Freddie Hubbard, Herbie Hancock gibi isimlerle çalışmış usta klavyeci John Beasley'e ait. Soyadı benzerliği olan iki isimden Yeni Zellanda'lı basçı Benjamin Shepherd'ı önümüzdeki günlerde çokça albümde dinleyeceğiz sanırım. Albümde orijinal funk bestelerinin yanında Henry Mancini'nin Dreamsville yorumu da var. Grubun saksofoncusu Bob Shephard da Berkley tarafından onursal Profesör ünvanı verilen Peter Erskine gibi Güney Kaliforniya Üniversitesi'nde eğitmen. Peter Erskine ile daha önce de Lounge Art Ensemble üçlüsünde çalmıştı.
Blues Perişan blog'u yenilenmeye devam ediyor. Bu yeniliklerimizden ilki de yazar kadromuzda gerçekleşiyor. Blues Perişan blog'unda bundan böyle Cenk Akyol yazıları ve her hafta yapacağı albüm kritikleriyle yer alacak. Müzik yazarı Cenk Akyol'u kendi dilinden dinleyelim.
Bir çoğunuz gibi ortaokul yıllarımdan beri müzik dinlemekteyim. Hiçbir zaman koleksiyoner olmadım. Yaşım icabı kaset çocuğuydum. CD'ler çıkınca kasetlerimden kurtuldum. Bunda annemin sabah akşam müzik dinlememle baş edemeyip, sinir buhranı ile kasetlerimi pencereden fırlatmasının da büyük payı vardır. İnternet dönemi ile birlikte mp3'ün nimetlerinden yararlanmaya başladım. Piyasadan kalkmış bir çok albüme bu sayede ulaşabildik. Gençliğimde Hey dergisi, Stüdyo İmge ve TRT 3 gibi uzaktan eğitim araçları ile rock ve jazz müzik eğitimimi aldım. Kasetlere çekilen karışık hit parçalar sonraları albüm biriktirmeye döndü. Bu sefer Bakırköy'den “Eloy” Hakan ağabey, Piccatura Plak, Kadıköy'den “Laterna” Bülent, Zihni, Metin ağabey, “Apaçi” Ayhan, Atlantis Tansel, Şişli'de Gong ve Metronom, Ankara'da Shades Süleyman, İMÇ'den Melodi Plak, Adnan ağabey, Gayrettepe'de Pepo, Beyoğlu'nda Remix İhsan, Tünel'de Narmanlı Han'daki Deniz'in daimi müşterisi oldum. Para neredeyse kaset ve biraya gidiyordu sadece. 80'lerdeki Stüdyo İmge, Hey, ve hatta Onyedi dergisi 90larda ortadan kalktığında Sonraları fanzinler ve biricik Roll dergisi bu ihtiyacımızı gidermeye başladık. Şu anda insanlar müzik dergisi okumaya aç değiller sanırım. Bu kadar popüler edebiyat dergisi arasında niye bir kaç tane de müzik dergisi yok acaba ? Bundan on sene önce Açık Radyo'da beş sene sürecek “Bilinmeyen topraklardan rock ve türevleri” alt başlıklı Terra Incognita isimli programı yaptım. Bu program sayesinde Edip Akbayram, Cahit Berkay, Taner Öngür gibi kahramanlarımla, Turhan Yükseler, Kamil Erdem gibi harika müzisyenlerle tanıştım. Akın Eldes, Sabih Cangil gibi ağabeylerimle ahbap olma şansı yakaladım. Gökalp Baykal ve Tibet Ağırtan ile aile dostu olmamıza da bu program vesile oldu. Şimdilerde Meral, Gülçin, Hakan , Alper ve Esra'nın Açık Radyo'daki harika programlarına yancılık yapıyorum. Makedonya'dan hemşerim Vlatko Stefanovski, Yunanistan'dan Dimitri, Yorgo, İtalya'dan Enzo Capuano, Paolo “Apollo” Negri, Finlandiya'dan Deniz Bedrettin, İngiltere'den Norman Beaker Gürcistan'dan Koka Tskitishvili ile hep müzik sayesinde tanıştık. Ülkenin önde gelen müzik yazarlarından, üstadım Murat Beşer'le ağabey- kardeş olmamızın başlangıcı onun Cumhuriyet gazetesindeki Santana konser yazısına nacizane yaptığım bir kaç düzeltme ile oldu. Onun destekleri ve iteklemesiyle Cumhuriyet, Radikal, Sol gazetelerinde bir çok müzik makalem, albüm ve konser eleştirim yayınlandı. Açık Radyo'dan tanıştığım sevgili Feridun Ertaşkan'ın çok büyük emek vererek kurduğu ülkenin hala tek caz müzik portalı olan Cazkolik.com'da 2009 yılından beri düzensiz de olsa yazmaktayım. Bundan böyle de yazılarımla Blues Perişan blog'da olacağım.
Hani bir şeyi çok istersiniz ama o hiç beklemediğiniz, tabir
yerindeyse en olmadık zamanda karşınıza çıkar ve siz ne yapacağınızı
bilemezsiniz. On yıl önce bir gün gazetelereChuck Berry’nin İstanbul’a konsere geleceği haberi düşüvermez mi. Bir
anda çığlık atıp, “İşte budur, en sonunda gerçek oldu” diyeceğiniz bir an
değil. Bizim yaş kemale ermiş, çocukluktan başlayan gönülçelenimiz bizi ikiye
katlamış 80’lik olmuş, sevin sevinebilirsen. Ancak bu şaşkınlık kısa bir süre
sonra geçecek ve ben 17’lik bir tıfıl olacaktım. O vakti zamanının filmindeki
gibi zaman makinesiyle 1950’lere gidiverecektim, artık ne çıkarsa bahtımızaydı
hani anlayacağınız.
Gel zaman git zaman konser günü yaklaşıyordu. Ben ciddi
anlamda zaman makinesindeydim hani. Konser gününe yaklaştıkça ders çalışan bir
öğrenci gibi eski Berry parçalarını dinliyordum. Bu arada hatırladığım kadarıyla
konser biletleri bayağı tuzluydu ama gazeteden Murat Beşer sayesinde bir
davetiye bulmuştum. Bilet fiyatını vesaireyi halletmiştik ama konserin yapılacağı
yer biraz sıkıntı yaratmıyor değildi hani. Hilton Oteli’nin “Convention Center”
denilen salonunda yapılacaktı. Bana kalsa bu konser İstanbul Harbiye Açıkhava
Tiyatrosu’nda yapılmalıydı (Cemil Topuzlu da deniliyor oraya ama ben eski
alışkanlıkta inatçıyıyım). Bana kalsa zaten her konser orada yapılmalıdır ya o
da başkadır hani.
Hiç bir şeyi dert etmiyordum ve konser günü olan 19 Ocak
2007 tarihine girmiştik. Bir cuma günüydü, sabahtan heyacanım artmıştı ki
sormayın gitsin. Tam bu ruh halindeyken televizyonda bir haberle tat ve de tuz
değil, her tür baharat kaçacaktı. Televizyonda Hırant Dink’in kahpece
öldürüldüğü haberi geçiyordu.
Tadım kaçmıştı ama bir şekilde kendimi konserin kapısının
önünde bulacaktım. Bizim Murat (Beşer)le buluştuk ve içeri girmeye
hazırlanırken yanısıra etrafta karaborsa bilet satanların “Ucuz davetiye var,
almak ister misiniz” nidalarıyla karşılaşacaktık. Bu hep olur, biri konsere
gelir ve bir kısım esnaf ehli de “Ha bu adamlar çok seviliyor, fırsatı
kollayalım” deyip hizmet sektörünü oluştururlar.
Konser salonuna girmiştik. Eh biraz yabancılaşma yaşamadım
değil ama o zaman makinesi çalışıyordu hani. O Hilton salonu benim için 1950
yıllarından kalma bir konser salonuydu. Işıklar söndü yandı ve amaney ortalığı
bir anda rock’n roll sardı.
Sahnede 80 yaşını devirmiş biri vardı ama rock’n roll başka
birşeydi. Sözün özü zaman makinesi çalışıyordu. Chuck Berry’nin kafasında bir
gemici şapkası, saçına düşmüş aklara eşlik eden o kavruk surat ve rock’n roll.
Organizasyondan bir elemanın yalancısıyım, kuliste babanın bir şişe viskisi de
bekliyormuş hani. Konserin ortalarına doğru Chuck Berry sahneye dans etmek için
gelmek isteyenleri davet etti. O anda sahne önüne doğru bir yığılım oldu ama
Berry, durun diyerek kelamını edecekti, “Sadece kızlar”. Bir parçayı da onların
danslarıyla birlikte söyledi.
Artık ne çalıyor hangi parçaydı anlamıyorduk. Konserin
sonuna doğru sanki her parça “Johnny B. Goode” gibiydi. Ve İstanbul’dan bir dev
adam geçmişti. Konser hiç bitmesin istiyorduk, o zaman makinesinden çıkmaya
niyetli değildik ama bitmişti. Gecenin karanlığında yollara düşerken
televizyondaki kara haberlere dönecektik.
Yapacak bir şey yoktu rock’n roll parçaları kısa olur ama
ömrü uzundur. Objektif grubunun vokalisti ve gitaristi Vecdi (Yücalan)nin dediği
gibi “Rock’n Roll bööle bişi”… Ama ne güzel bişi.