28 Haziran 2020 Pazar

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 148


Kazuo Ishiguro
 "Gömülü Dev"
Çeviri: Roza Hakmen
 Yapı Kredi Yayınları
 (3. Baskı 2017)

Şimdi bu kitabın resmine baktığınızda, "Yahu kardeşin, sen kitabı okuyor musun yoksa güreş mi ediyorsun?" diyeceksiniz haklı olarak. Bu seferki darbeler benden ve Geronimo'dan kaynaklanmıyor. Bu kitabı da ikinci el olarak sahaftan aldım yani benden önce birileri kitapla güreş tutmuş olabilir. 

Kazuo Ishigura'nın "Avunamayanlar"ından sonra hemen bu kitabı da alıp okuyacaktım. Bu sefer ki 267 sayfa yani "Avunamayanlar" gibi tuğla değildi, ama "Gömülü Dev"i daha uzun sürede okuyabilecektim. Hatta yarısına gelmeden bırakma ihtimalim bile vardı. Buna sebep ise "Gömülü Dev"in biraz fantastik bir yapıda  olmasıydı. Rock dinleyenler ve çizerler arasında Fantastik edebiyatla arası iyi olmayan belki de tek kişiyim. Bazen bunun bir ayıp ya da utanç olduğunu bile düşünmüşümdür. Tabi ki hepten bu alanda pencerem kapalı değildir, bu tipte yapılmış çizgi romanlara illüstrasyonlara zevk alarak bakarım ama konu falan umrumda olmaz sadece bir tablo gibi bakmaktır benimkisi. 

"Avunamayanlar"dan sonra "Gömülü Dev"e başlayınca birdenbire gizemli ve fantastik ortama giriverecektim. Tabi bu benim için bir bocalama olacaktı. Bu bocalama da o tasvirlere kafamda tablo gibi baktığım için konudan uzaklaşıyor ve okumam uzuyordu. Kitabın ortasına geldiğimde ise olaylar fantastikten masal havasına geçecekti (ki ilginçtir masal formunu da çok severim- hatta masalların çocuklar için yazılmadığını düşünürüm ve Anderson, Grim Kardeşlerin yazdıklarının asıl halini okuyunca da bunun böyle olduğunu da anlamıştım.) böylece roman benim için akıp gitmeye başlayacaktı. 

Eğer fantastik edebiyata meraklıysanız, "Gömülü Dev"i mutlaka okuyun derim. Romalılar Britanya'yı terk etmiş, savaş bitmiş ve  
Britonlar'dan Axl ile Beatrice yıllardır görmedikleri oğullarına kavuşmak için tehlikeli topraklarda zorlu bir yolculuğu göze alıyorlar.  Bu yolculukta  yollarının kesişeceği kişiler var: Sakson savaşçı, öksüz oğlan ve tıpkı Axl'la Beatrice gibi geçmişinde kaybolmuş, hatıralarının vaat ettiklerine ve alıp götürdüklerine yenik bir şövalye.  


Aptulika

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 147


Kazuo Ishiguro
 "Avunamayanlar"
Çeviri: Roza Hakmen
 Yapı Kredi Yayınları
 (1. Baskı 2009)

Bu kitabı bir öneri üzerine almıştım ama uzun süre okumadan orada burada kalmıştı. Fotoğrafa bakarsanız anlayacaksınız zaten,  kitap okunmadan önce bir hayli eskimişti bile. Ha kapakta yazarın isminin olduğu bölümdeki yırtık, bir sigara yanığı ve kitabı okurken oluşmuştu. Sokağa çıkma yasağından bir gün önce sevgili dostum Geronimo bana gelmişti. Ben bahçede oturmuş bu kitabı okuyordum. Geronimo gelince sigaralarımızı yaktık ve sohbete daldık. Bir süre sonra da instagram canlı yayını için bir deneme yapalım dedik ve hemen Gero bahçenin bir yanına ben öteki yanına gidip bir test yayını yaptık ve ertesi günü de ilk canlı yayını gerçekleştirdik. İşte bu test yayınını yaparken kitabın üzerine yanan kısmı dışarı gelecek şekilde bırakılan bir sigara için için yanarak kitapta görülen bu façayı oluşturacaktı. 
Zaten ikinci el olarak sahaftan alınmış bu kitap, bir de bu façayı alınca iyicene yaşanmışlık kazanacaktı. 

Şimdi gelelim kitabı tavsiye üzerine alıp, bu kadar uzun süre okumadan bekletmemin nedeni ne olabilirdi ki? Romanın yazarının isminden Japon olduğunu anlamam olacaktı. Bir ön yargı olabilir ama Japon müziği vesairesi bana sıkıcı gelir. İşte bu romanda da başlamaya korktum. Ne zaman ki pandemi dönemi geldi ve hemen "evde okunmamış kitapları okuma festivali"ni başlattım. Tabi ilk olarak da bu kitaptan başlayacaktım. Ha bir de hakkını yemeyeyim Meral Akman, bu köşede Kazuo İshiguro'nun "Noktürnler" isimli öykü kitabını yazmıştı. Bütün bunlar bir araya gelince artık dönüş yok, okuyacaktım. Hani yazın ilk denize gireceksinizdir ya, özlemle kumsaldan yürürsünüz ve ayağınız suya değdiğinde neredeyse vazgeçecek gibi olursunuz ama dönmeyi de kendinize yediremezsiniz. Biraz daha yürürsünüz su ayak bileklerinize gelir ve bir kaç adım daha attıktan sonra su mayonuzu hafiften ıslatacağı derinliğe gelirsiniz ve kollarınızı birbirine sarıp alışmayı beklersiniz ama salak şaşkın bir haldesinizdir ve bir anda kendinizi suya atarsınız, sonra da çıkmak bilmezsiniz. İşte bu durum vaziyette kendimi kitabın içine attım. 

Yazarımız Kazou, Japon kökenli ama 5 yaşından itibaren İngiltere'de yaşamaya başlamış. Yani ona bir Japon yazardan çok İngiliz demek daha doğru. İşe bak sanki doğma büyüme Londralıymışım gibi laf ediyorum. Her neyse daha kitabın ilk sayfalarında, "Resepsiyonun önünde çok sayıda Japon neşe içinde birbirlerini selamlıyorlardı." cümlesini görünce yazarın yaptığı bu ironiyi çok tuttum. Kazuo Ishiguro,  Japon asıllı ama İngiliz bir yazar, "Avunamayanlar" romanında da belli ülke yok; sadece Avrupa'da olduğunu tahmin ettiğimiz bir şehre konsere gelen bir piyanistin öyküsü anlatılıyor. 

Ryder isminde tüm dünyada tanınan ve şöhretli bir piyanist.  Kariyerinde öneme haiz bir konser vermek için isimsiz bir Avrupa kentine  geliyor. Konser birkaç gün sonra verilecektir ve o kalacağı otele gelir. İşte o andan itibaren karşısına çıkan herkes ondan bir şeyler ister, kendi dertlerini anlatırlar. Oysa Ryder'ın bir prova yapmasına bile olanak verilmez. Bir de adamımız birkaç gün sonra vereceği konseri bilir ama bundan başka da bir şeyi hatırlayamaz. 

Şimdi kitabın arkasındaki tanıtım yazısından alıntı yapayım, sonra da diyeceklerimi söyleyeyim...
"Karşılaştığı herkesin niçin ondan bir şeyler istediğini, çok uzak olması gereken yerlere nasıl hemen ulaşıverdiğini, saatler sürmesi gereken bir sohbeti üç dakikalık asansör yolculuğuna nasıl sığdırdığını anlayamaz. Kendini olaylara ve çevresindeki insanlara teslim eden belleksiz piyanist, geçmişin ve geleceğin kırılgan bir şimdiki anda çakıştığı sürreal bir dünyaya savrulur. Çok geçmeden, yaklaşan konser gecesinin hayatının en önemli performansı olduğunu fark edecektir. İşlevini yitirmiş toplumsal düzenin bireyler üzerindeki yaralayıcı baskısını hemen her eserinde zarafetle ilan eden Kazuo Ishiguro, Avunamayanlar'da hayatı kontrolden çıkan bir adamın çok boyutlu hikâyesini anlatıyor."

Kitabı okumaya başlamamla çoğu kez İstanbul dışında bir yere davet edildiğimde karşılaştığım durumları farkettim. Nasıl mı? Sizi konuk ederler, hava alanından ya da otobüs terminalinden alırlar, kalacağınız otele kadar götürürler. İşte o arada davet eden belediye ise arabadaki şöför ile belediye görevlisi kendi sohbetlerini yaparlar ve sen onları dinlersin. Otele geldiğinde de güler yüzle sizi karşılarlar ama özne gene sen değilsindir. Bir ara davet edildiğim bir yerde etkinliği yapan belediye ile rekabet içinde olan (aynı partili) kişiler bana kendi dertlerini anlatıp, "aslında sizi biz davet etseydik, şöyle ağırlardık" diye şikayette bulunmuşlardı. "Avunamayanlar"ı okurken biraz da bu konunun evrensel olduğunu anlayacaktım. 

Kitap tabiki bir konsere davet edilen bir müzisyenin yaşadıklarının ötesinde başka bir konuya da dikkat çekiyor bence. Son yıllarda farketmişsinizdir, TV tartışmalarında herkes kendi konuşmasını dinliyor, karşısındakinin ne dediği artık önemli değil gibi. Sosyal paylaşım sitelerinde yorum üzerine yorum yazıyoruz ama yorum yaptığımız paylaşım unutulup gidiyor. İşte bu dünya ahvali "Avunamayanlar" da 540 sayfada kimi zaman güldürerek, kimi zaman sizi zıvanadan çıkararak sürüp gidiyor. 

Kitap 540 sayfa, yani tuğla gibi ama sizi korkutmasın, acayip akıp gidiyorsunuz. Bir de tuğla gibi kitaptan insanlar niye kaçarlar onu da anlamam. Örneğin 100 sayfalık kitaba 14 ya da 20 lira veriyorsunuz; oysa 550 sayfalık kitabı 26 ya da 30 liraya alıyorsunuz... yani daha hesaplı. 

Kazuo Ishiguro'nun "Avunamayanlar" romanını yazın ilk denize girişiniz gibi cumburlop atlayın derim. Bakalım siz avunamayanlardan mısınız yoksa o arada kalan piyanist misiniz yoksa aslında her iki yanda da bulunuyor muyuz? 

Aptulika

25 Haziran 2020 Perşembe

Sexenler Fitbol 4 : Maradona


Jenk Daniels dizinin dördüncü ve son yazısında Maradona'yı anlatmaya şu sözlerle başlıyor,

"Maradona fazla politik kimliği, hırçınlığı, kavgaları, ukalalığı ve yetenekleriyle dünya futbolunun che guevara'sıdır; başka bir ifadeyle o, futbol kültürünün 'tanrısıdır'dır.
Neden tanrısı olduğunu aşağıda anlatıyorum."






"... and that is why Maradona is the greatest player in the world!" 






Napoli formasıyla 2 şampiyonluk yaşayan Maradona, 1986 Dünya Kupası'nın da yıldızıydı.


 Çalkantılı bir hayata rağmen Maradona 2000’de FİFA tarafından Pele ile birlikte yüzyılın futbolcusu seçildi. 


11 Aralık 2000’de yapılan bir törenle ödülünü aldı. 

Fakat törende kendi ödülünü aldıktan hemen sonra Pele’nin ödül almasını beklemeden salonu terketti. 

Nitekim bir gün sonra yaptığı açıklamada 

“Kendi bedenime karşı saygısız olsam da işime devamlı saygılıydım;
 bu yüzden de dünyanın en iyisi benim” 

diyerek bütün spor kamuoyunun beklediği açıklamayı yapmıştı.




Futbola Boca Juniors takımında başladı ve burada 1981’e kadar oynadı. 1981’de rekor bir ücretle (12 milyon Dolar) Barcelona’ya transfer oldu
Ama Barcelona da olmadı.  Akılda kalan tek olayı  Barcelona'da kral kupası  finalinde maçta Athletıc Bilbao kasabı  Ion Andoni Goikoetxea' nın  yaptığı  gaddar fauller sonrası 1-0 maçı kaybedince  İspanya kralı önünde  iki takım arasında çıkan  kavgada attığı  uçan tekmeydi.  Bu da onun Barcelona  kariyerının sonu oldu.



Futbolunu konuşmaya gerek yok,
dünyanın en iyi futbolcusuydu  hala da öyle
ama o kadar renkli ve özel  bir kişilikti ki...
isterseniz kısaca tanıyalım tekrar. 

İtalya  gibi  dünyanın en sert futbol oynanan liğinde tek başına Napoli gibi nerdeyse bir köy takımını şampiyon yaptı.
Maradona adına İtalya'da  bir kilise bulunmaktadır.
 ‘Maradona Kilise’sinin şu anda dünya çapında yaklaşık 120 bin üyesi bulunuyor. 30 Ekim 1998 yılında kurulan kilise, Maradona’nın İngiltere’ye ‘Tanrının eli’nin yardımıyla” attığı golün yıldönümü olan 22 Haziran 1986’nın kutsal gün ilan edilmesine karar verilmiş.
 Ünlü futbolcu adına para bile bastıran kilisenin kurucusu Marcela Amez, ‘gerçek bir kilise olmadıklarını’ ise her fırsatta dile getiriyor.




Gelelim İngiltere'ye atılan gole...

Arjantin ile İngıltere  4 yıl önce Falkland Adaları yüzünden savaşmıştı ve bu maç bir nevi üzerinde  güneş batmayan İmparatorluk ile  Arjantin arasında ki hesaplaşma idi.
Tahmin edildiği gibi, Arjantin halkı için bu bir futbol maçından çok kaybedilen savaşın intikamı olarak görülecektir.

Maradona, 51. dakikada İngiliz oyuncuları çalımlarla ekarte edip topu takım arkadaşına yolladı. Arjantinli oyuncu topu kontrol edemedi ve ingiliz savunmacı topu uzaklaştırmak isterken ters bir vuruş yaptı. Top ilahi bir kavis alıp süzülerek kale alanına doğru inerken, pozisyonu takip eden Maradona, İngiltere kalecisi Shilton ile aynı anda topa zıpladı.
Ve boyu yetmediği için elini kafasının üstüne uzatıp  eliyle golü attı. Hakem golü vermişti.
Aztec stadı  çıldırmıştı 
Ve İngilizler deliriyordu.
Çünkü herkes eli görmüştü.  
Ama Maradona buna "Tanrının Eli" demişti, daha sonra.


Asıl olay ise Maradona'nın golden tam 4 dakika sonra, kendi yarı alanından aldığı topla ilerleyerek, müthiş bir süratle sırasıyla Peter Beardsley, Peter Reid, Terry Butcher ve Terry Fenwick'i geçmiş, en son kaleci Shilton'u da çalımlayıp topu boş kaleye yuvarlamıştı. Bu gol birçok futbolsever tarafından tarihte atılmış en güzel gol olarak kabul görürken, ingiliz spiker durumu çok güzel özetlemiştir: 
"... and that is why Maradona is the greatest player in the world!" (işte bu yüzden dünyanın en büyük oyuncusu Maradona)

Ve böylelikle tarihe geçti.


Futbol hayatında  şöhreti yakaladığında bir çok mafya üyesi etrafını sardı..  onunla foto çekti... gece hayatına daldı... pahalı hediyeler aldı.
Maradona'ya mafya  ilişkisi sorulduğunda...
 "Ben sadece yanıma gelen eğlendiğim, bana futbolumdan ötürü  hayran olan zengin fakir  herkesle eğlendim, foto çektirdim  hiç kimseyi geri çevirmedim, adını bile sormadım. " diyecekti.


 Uyuşturucu  tedavisi  görürken  bir hemşireyle  sevişirken görüntülendi.


 Maradona'nın  kaçak saat olayı yüzünden vergi kaçakçılığı da dahil edilip,  bir takım organizasyonlara seyirci olarak alınmayıp, ülkelere girişi yasaklanmıştı ama o intikamını Arjantın milli takımına teknik direktör olunca  takımının başına çift  saat takarak aldı.


 1990 dünya kupasında Maradona'ya bitmiş  gözüyle bakılıyor ve  kimse Arjantin milli takımı ve Maradona'yla doğru dürüst röportaj bile yapmıyordu. Finale  herkes İtalya kalacak diye bakıyordu.
Ama İtalya'yı eleyen  Arjantın final maçına çıkmadan önce bütün basın röportaj için  kampa geldiğinde  Maradona kapıyı açtı ve
 "Bütün kupa  boyunca İtalyanlarla röportaj yaptınız şimdi gidin onlarla konuşun." dedi ve  kapıyı kapadı.  

Son olarak şunu söyledi:
"Dünya üzerinde futbolun adı geçtiği sürece herkes Maradona'nın adını bilecek ve hatırlayacaktır."






Sexenler Fitbol 3 : Beşinci Beatle yani George Best


"Eğer bana üç kişiyi çalımlayıp 30 yarddan Liverpool'a nefis bir gol atıp tribünleri ayağa kaldırmak mı, dünya güzelini yatağa atmak mı diye sorsanız karar vermesi çok zor olurdu. Şanslı biri olarak her ikisini de yaptım. Ama birini 50 bin kişinin gözleri önünde.''
diyordu 1968'lerin unutulmaz futbolcusu George Best. 






"Maradona good, Pele better, George best!"




Bir  İrlandalının İngiltere'yi fethi ise tam tersi bir hikayeydi.
Yetenek, özgüven ile  bir İrlandalının İngilizlere dersini vermesi idi:
George Best!

Manchester United'da iken tribünlerin ve medyanın odak noktası haline geldi. 
"Futbolun James Dean'i" 
veya 
uzun siyah saçları, yakışıklılığıyla 
"Beşinci Beatle" 
‘Beatles’a ithafen lakaplarını alan Best için bu şöhret; kumar, kadınlardı.

1984 yılında alkollü iken araba kullanmak, polise kaba davranmaktan suçlu bulundu ve kefaleti de ödeyemediğinden 3 ay hapishanede kaldı. 

"Hayatımdaki her şeyi çalımladım, alkol hariç" diyen Best 2002'de karaciğer nakli oldu.

Hakkında "Best, gelmiş geçmiş en yetenekli futbolculardan biriydi ve büyük ihtimalle de büyük bir milli final oynayamayan en iyi futbolcuydu.’’ deniliyordu.

Futbolculuğunun önüne geçen tüm yan faktörlere rağmen Best’in kariyeri yükselmeye devam ediyordu. 1967-68 sezonunu bir kanat oyuncusu olarak 28 golle tamamlaması ve gol kralı olması kendisiyle ilgili tartışmasız bazı gerçekleri de insanların aklına kazıyordu. O artık bir stardı. Aynı sezon takımı Şampiyon Kulüpler Kupası’nda zafere ulaşırken Best, takımı taşıyan oyuncu konumundaydı.
Ama dahi çocuk Best için aslında  en çok akılda kalan söz ise: 
"Maradona good, Pele better, George best!"

Hayatındaki en büyük  talihsizliği ise şu sözle anlatıyordu...

"Sigara ve alkolü bıraktım...
hayatımın en zor gecen 20  dakikasıydı."





"Eğer biraz daha tipsiz olsaydım, Pele'nin adı dahi anılmazdı."






En büyük şanssızlığı ise yeteneğiydi.

"'Eğer bana üç kişiyi çalımlayıp 30 yarddan Liverpool'a nefis bir gol atıp tribünleri ayağa kaldırmak mı, dünya güzelini yatağa atmak mı diye sorsanız karar vermesi çok zor olurdu. Şanslı biri olarak her ikisini de yaptım. Ama birini 50 bin kişinin gözleri önünde.''



Bu yüzden her şeyi yapacağını düşündü ve yaptı.
Ama tabii ki bir yere kadar.

466 kere Manchester forması giyen Best, toplam 178 gole imzasını koydu, altısını sadece bir maçta Northampton Town'a karşı atmıştır. 1974'te 27 yaşındayken antremanlara devamsızlığı ve aşırı alkol yüzünden Manchester'dan kovuldu. Sonraki 10 yıl Fulham, Stockport County, Dunstable Town, Fort Lauderdale Strikers, Hibernian, Cork Celtics, Los Angeles Aztecs, San Jose Earthquakes, Brisbale Lions ve en son Bournemouth formalarını giydi. 1983'te 37 yaşında futbolculuk kariyerine noktayı koydu.





Yetenek olarak Pele ve Diego Maradona ile karşılaştırılan Best için milli takımının görece ufak kalması dünya sahnesine çıkmasını engellediği de söylenmektedir. ,
Pele onun için "Gördüğüm en iyi futbolcuydu" der. 
Maradona da "George Best. O benim idolümdü" diyerek ona karşı olan sevgisini belirtir.



Mart 2000, karaciğerinde alkole bağlı ciddi bir rahatsızlık ortaya çıktı. Temmuz 2002, karaciğer nakledildi. kanama nedeniyle yoğun bakıma alındı.
20 Kasım 2005 Tabloit gazetelerden News of the World, Best'in hastane yatağında fotoğrafını yayımladı ve altına son mesajı olarak "Benim gibi ölmeyin" dediğini yazdı. 25 Kasım 2005 akciğer enfeksiyonu ve organ yetmezliğinden Best 59 yaşında hayata gözlerini yumdu.





24 Haziran 2020 Çarşamba

Sexenler Fitbol 2 : Devrimci Doktor Socrates


"Çocukluk kahramanlarının Fidel Castro, Che Guevara ve John Lennon olduğunu söyleyen Socrates, 15 kasım 1982 de Brezilya'da dikta rejiminin yıkılması ümidiyle yapılan seçimler öncesi maça "Dia 15 Vote" yani "15'inde seçime"  yazılı formalarla çıktılar. Bu tam bir başkaldırıydı."








Bir de futbolun doktoru ve devrimcisi Socrates var.


Ününü ve popülerliğini bir ideolojiyle  taçlandıran bir futbol devrimcisi!


Diktatörlüğe karşı direnen, bugün karşımızda modern futbol olarak sunulan amaca yönelik oyuna karşı güzel oyunu sergileyen futbolun filozofuydu Sokrates. 


1982 takımını şöyle özetleyecekti:


 “Bu takım, hayal gücü, idealizm ve şiirin birleşimi. 
İnsanlar onların hayallerini yansıttığımız için bizi izlemeye geliyorlar.  
Futbol sahasında güzellik, zaferlerden daha önemlidir.”     


                


Yoksulluk içinde ve bir kütüphanede yaşayan babasının kendisine bu ismi vermesinin dışında diğer erkek kardeşlerine de Antik Yunan şairi Sofocles ve filozof Sostones ismini vermesi, aslında nasıl bir aileden geldiğini anlatıyor.


Dünya kupası sonrası ülkesinde verdiği bir röportajda şunu da demişti:

“Savunmacılara çalım atmak diktatörlere çalım atmaktan daha kolay… 
Siz zoru başaracak, Brezilya’ya demokrasi şampiyonluğunu getireceksiniz.”




Sozo onun kim oldugunu anlatıyor aslında...
Bandana takardı ve  demokrasi ve sosyalizme özlem duyan talepler yazılıydı.

Çocukluk kahramanlarının Fidel Castro, Che Guevara ve John Lennon olduğunu söyleyen Socrates, 15 kasım 1982 de Brezilya'da dikta rejiminin yıkılması ümidiyle yapılan seçimler öncesi maça "Dia 15 Vote" yani "15'inde seçime"  yazılı formalarla çıktılar. Bu tam bir başkaldırıydı.

 Ve  böylece  Corinthians Demokrasi Hareketi'nin kurucuları arasına girdi. Kulüpte her karar, yetkililerin, teknik ekibin ve futbolcuların katıldığı oylamayla alınıyordu. Socrates'in öncü olduğu sistem tuttu ve takım 1982'de Brezilya Ligi'nde yarı final oynadı. Eyalet liginde de 1982 ve 1983'te şampiyon oldu. 





Corinthians takımı o dönemde, askeri hükümete gönderdiği mesajlarla da ün salmıştı. Takım sahaya üzerinde ''Seçim yapılsın'' ve ''Cumhurbaşkanını ben seçmek istiyorum'' yazan pankartlarla çıkıyordu.

Mücadelesine futbolu bıraktıktan sonra da devam etti. Futbol oynarken aynı zamanda  üniversitede de olumuş, doktor olmuştu daha sonra da felsefe bölümünde eğitimini sürdürdü.



Yaşamının sonuna kadar Brezilya'nın fakir mahallelerinde, gönüllü olarak  doktorluk yaptı.

Sigara  ve içki yakasını bırakmadı ya da o onları bırakmadı. Socrates'in hastalığına sigara ve alkol bağımlılığı yol açtı. 

Ünlü futbolcu, yıllar önce SporTV'ye yaptığı açıklamada, 
''Alkol benim dostum ancak sahadaki performansımı etkilemiyor'' 
demişti.

Ama hayatını onlara teslim ettiğinde  Brezilya halkı günlerce ağlayacaktı. 



Sexenler Fitbol 1 : Sarı Fare


1968 yılında İstanbul'a dünya futbol devi Ajax ve yıldızı Sarı Fare lakaplı Johan Cruyff gelir. Şampiyon Kulüpler Kupası 2. tur maçında Fenerbahçe ile oynayacaklardı. Ajax takımı otelden stada geldikleri otobüste inatçı bir şöför vardır. 



Bu fotoğrafın öyküsünü ve Johan Cruyff'u aşağıda Jenk Daniels'in kaleminden okuyacaksınız. 
Bu ilk yazı ve devamı gelecek... 
1970'li ve 80'li yıllarda bakın bakalım fitbol nasıl bişiymiş.






Herkesin hem fikir olduğu gibi, 80'li yıllarda  futbol endüstri değildi.

Spordu !  

Bu yüzden sporcular vardı...

 maç vardı !

Oyuncular yetenekleri dışında  zekaları ile 30'lu yaşlarından sonra da oynayabiliyordu ve magazinsel yönü, 'serserilik' alanı daha rahat ve genişti.

Ne gariptir ki futbolu  endüstriyel olarak sistematik bir hale getiren alt yapıyı  takıma bir  kaynak olarak kullanmayı  başaran  ve taktiksel olarak bir şablonla oynamayı  zorunlu hale getiren kişi
Johan Cruyff'tur. 
Yani sahadaki celimsiz  ama ele avuca sığmayan  fiziğiyle Sarı Fare.


Futbolun olayını  çok net açıklamıştı:


"Futbol basit bir  oyundur.
Önemli olan bunu basit oynamaktır."




Bu kadar sıkıcı bilgiden sonra  olayın daha renkli ve neden futbolun özel olduğunu gösteren yönüne gelelim.

Johan Cruyff, futbolcuyken bile çok sigara içermiş, öyle ki  3-4 paket içtiği söyleniyor. Daha sonra da geçirdiği kalp krizleri yüzünden artık cak cuk ciklet çiğneyen bu adam,  teknik direktörlüğünde de ağzından lolipopu düşürmeyen bu adamın  maçlardan ya bir gün, ya da bir saat önce takım arkadaşlarıyla sigara, puro ve içki içip, kumar oynayarak maça konsantre olması ilginç bir olaydır.




Herneyse biz gene yazının başındaki ikinci fotoğrafın öyküsüne dönelim.

Hollanda ekibi Ajax, şampiyon kulüpler kupası 2. tur maçında Fenerbahçe'yle oynayacağı maç için İstanbul'a gelir.  İstanbul'da hava o tarihlerde oldukça yağmurludur ve maçın oynanacağı Mithatpaşa (İnönü) Stadı'nın zemini yağmurdan dolayı bir hayli zarar görmüştür.

Bunun üzerine yetkililer maçı 1 gün sonraya, 28 kasım 1968'e ertelerler. 

Cruyff ve takım arkadaşları da İstanbul'da mecburen 1 gün daha fazla kalırlar.

Ertesi gün yağmur hala devam etmektedir ancak o maç artık bir şekilde oynanmak zorundadır. 

Ajax takımı kaldığı otelden Mithatpaşa Stadı'na doğru yola çıkar. Ajax takımını taşıyan otobüsün şoförü kaygan zemini hesaba katmaz ve Osmanbey'de bir kazaya karışır.

İnatçı şöför, "Ben maç falan anlamam zabıt tutulacak."  Şöföre laf anlatamayan Ajaxlı futbolcular  ve Cruyff (sağ başta)

Trafiksiz, dertsiz tasasız Hollanda'nın bağrından kopup gelen futbolcular ve teknik ekip, bir anda kendilerini İstanbul trafiği hengamesinin içinde bulurlar. Kazaya karışan şoför ve Ajaxlı futbolcular araçlarından inerek bir anda bir tartışmanın içine girerler. Cruyff ve arkadaşları şoföre maça yetişmeleri gerektiğini anlatmaya çalışsa da adam bir hayli inatçı çıkmıştır.
İnatçı şoför, tutanak tutulması için trafik polisinin gelmesini bekler. Sonunda trafik polisi gelir, tutanaklar tutulur ama araçlar  ortada kalmıştır. Ajax takımı ve Sarı Fare  bozulan aracı iterler ve Ajax otobüsü böylece Mithatpaşa Stadı'na doğru tekrar yola çıkar.  



Erteleme maçı, zeminin kötü olmasına rağmen mecburen oynanır ve Ajax, Fenerbahçe'yi 2-0 mağlup eder.

1968 yılında İstanbul'a dünya futbol devi Ajax ve yıldızı Sarı Fare lakaplı Johan Cruyff gelir. Yolda kalan otobüsü çalıştırmak için inip kazadaki öteki aracı iterler. 

Bugün Ronaldo ya da Neymar'ın acaba bunu yapma ihtimali nedir? 







23 Haziran 2020 Salı

Blues Perişan'da yazılarıyla Jenk Daniels


Blog paylaşımlarında ara sıra böyle su koyuveriyorum işte. Böyle aralar oluyor ve blog yazısız kalıyor ama elimde yazı yok sanmayınız...hem de öyle çok var ki bir hafta idare eder. Ancak ne oluyor nasıl oluyor insana bir bezginlik geliyor ve yayınlamaya üşeniyorum. Geçen haftadan beri Byfuss'ın yeni yazısı elimde bekleyip duruyor. Sevgi Yeşilyaprak ise upuzun bir yazı kaleme almış, onu da bölümlere ayırsam bir hafta idare eder. 

Bekleyen yazılar arasında bir de aramıza yeni katılan bir arkadaş var ki, onu da bu bezginlik içinde bir hafta beklettik. Aramıza yeni katılan Jenk Daniels bundan sonra Blues Perişan Blog'da yazılarıyla bizlerle birlikte olacak. 

Jenk Daniels ile tanışıklığım 30 yıla yakındır ve bir dönem çıkardığımız Şebek dergisi'nde de K-6 Cenk imzasıyla yazılar yazmıştı. Geçen haftalarda 1970'lerin efsane futbolcuları üzerine geyik yaparken ona blog'a bunları yazsana dedim. Böylece ilk olarak 70'lerin efsane futbolcuları üzerine harika yazıları geldi. Onları elbette buradan paylaşacağım ama önce Cenk'i (Jenk Daniels) bir tanıyalım. 

Yıl 1989 ve İstanbul Aksaray'daki pasajlarda bulunan kaset kaydı yapan plakçılar dükkana gelen bir yeni yetme çocuktan illallah demişlerdi. Bu çocuk devamlı kromlu 90'lık kasete her albümden birer parça seçip kaydettirirdi. İşte o günlerde plakçılara kan kusturan bu çocuk Jenk'ti. 

Galata Köprüsü ve altı bir dönemin efsaneleşmiş mekanıydı. Otuz yıl öncesinin bu harika mekanı Köprüaltı bugün yok, çünkü yandı. Bizim Jenk de ilk olarak 18 yaşında gittiğinde şanşsızdı çünkü o sene Köprüaltı kül olacaktı. Orayla geç tanışmıştı ama oranın efsane güzel insanları Ethem ve Zeki'yi tanıyacaktı. 

Bizim Jenk grafikerdir ve 1990'ların başında da bir grafik ajansında çalışıyordu. Orada sadece grafik tasarım yapmakla kalmıyor, kendisine tişörtler de çiziyordu. Eh o zaman rock - metal tişörtleri yoktu hani. Derken bir gün Köprüaltı müdavimlerini Taksim'deki Bilsak'ın 5. katında buldu ve oraya takıldı. Bir  gün orada insanlardan Köprüaltı'ndaki Kemancı ve Gitar gibi mekanların Taksim'de açıldığını duydu. Bu haberin ardından yola çıkan Jenk, gördüğü ilk Guns'n Roses tişörtlü çocuğun peşine takılıp Gitar'a girene kadar takip etti. Gitar'ın kapısındaki badigarda küfür eder gibi Kemancı'nın yerini sordu. Bizimki Kemancı'yı buldu ve bir daha da oradan çıkmadı.

Önce eski Kemancı'da müşteri sonra da DJ oldu. O zaman CD yoktu ve DJ'lik kasetten çalarak yapılıyordu. O günlerden bir fotoğrafta Jenk kısa saçlı ve DJ olarak görülüyor. Bitli ya da salaş Kemancı diye anılan ilk mekanın açıldığı gün daha DJ kabini falan olmadığı için barın yanındaki rafa Sonny teybi koymuşlardı. DJ de bara oturup, kaseti walkmenden ayarlayıp sete koyup çalıyor, yani bir hayli külfetli bir iş.  Ha bu arada Jenk'in arkasında da sakallı ve kısa saçlı haliyle rahmetli Zeki görülmekte. 
Daha sonra yeni Kemancı açıldı. Alt kat üst kat canlı müzik yapılıyordu. Jenk Daniels bu süreçte eski Kemancı'yı 6 - 7 ay işletti. Arada bateri çaldı, fotoğraf çekti, gene Kemancı ve Caravan'da DJ'lik yaptı. Caravan da o dönemin önemli rock barlarından biriydi ve yıllar sonra tekrar açıldığında yine as kadroda o vardı. 

Çok sonraları Beyoğlu'nda Dorock kurulacaktı ve Jenk orada Kramp ve Köprüaltı Müdavimleri geceleri yaparak eskileri toplayacaktı. 

Bu arada unutmadan Özgür Yici'nin efsane dergisi Rock Kazanı'nda da ilk okuyucu röportajı da Jenk Daniels ile yapılmıştı. 

Jenk şu anda DJ, art direktör ve rock dinozoru olarak hayatını devam ettirmektedir. 

Ve son olarak Blues Perişan blog yazarı olarak Jenk Daniels'e hoş geldin diyelim.

Aptulika
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...