"2010 yılının o 21-22 mayıs akşamlarında dinlediğim Ana Popovic ben de etkisini sürdürür …. Dolayısı ile 23 Kasım Cuma akşamı yine ve yeniden bizi ziyarete gelecek ve muhtemel , şahane bir blues ziyafeti sunacağına inandığımız “ manevi yengemiz “ Ana Popovic’i izlememek ve de yazmamak olmazdı sanırım. "
Öncelikle Blues Perişan‘a ayrı bir ivme ve heyecan katan girişimleri ile Aptulika‘ya teşekkür ve yeni katılan yazar arkadaşlara hoş geldiniz ve de iyi ki geldiniz demek isterim . Okan’a ayrıca bir merhaba … Eh kadro böyle kaliteli olunca ben de bu enerjiyle hemen kapımızda gelmiş çok taze ve de bizi ( Beni ve de Aptulika’yı ki biliyorum ) çok heyecanlandıran Ana Popovic konserine binaen bu değerli ablamızı kendi kaleminden alıntılarla tanıtayım dedim . Kendisi hakkında biyografik bilgilere geçmeden önce ( sanırım uzun olacağı için ikinci bölüme kalacak) bu aşk nasıl başladıya kısa bir atıf yapmak istersem, Mayıs 2010’a geri gitmeliyiz. Aptulika’nın bir zamanların Beyoğlu’sunun kült mekanlarından Baraka’da her hafta yaptığı DJ olarak (Müzik Çalan Adam ) Blues Perişan gecelerine kadar uzanmalıyız. Burada tanıştığımız dostumuz Hasan Tan bir gün bir mesaj gönderdi. Hepinize "Bu konsere bilet alınız Ana Popovic diye bir bluescu abla geliyor ve de bizde gidiyoruz". Açıkçası o ana kadar adını duymamıştım ama o konser öncesi akşam da Aptülika bize onu hem Rock FM' de ki programlarında hem de Baraka’da 20 Mayıs gecesi tanıtıp konsere ısındırmıştı .
Konser Ortaköy’de bana göre pek acayip gelen ve de tiki diyebileceğim son derece küçük bir lokal mi desem bar restaurant mı desem “ jc’s” isimli bir mekanda ard arda iki gece yapıldı . Biz tam teşekküllü tayfalar kadrosu olarak daha önce burada Aptülika’nın da yazdığı gibi oradaydık. Ana Popovic ve etkileyici grubunu (Basçı şahane ve enerjik bir adam dı, klavyedeki abinin ve davulcunun sahne performansalarını da beğenmiştik) hem merakla hem de büyük bir keyifle izledik . İki yaşındaki oğlu Luuk’u uyutup sahneye gelen Ana öncelikle hepimizi müziği kadar güzelliği ile de etkiledi demeden edemeyeceğim. O günden sonra kendisini resmi ve manevi yengemiz bile ilan ettik espriyle de olsa kendi aramızda.
İlk gece Aptül abimin yetişmeyen ama tarafım kanalı ile Ana Popovic’e yaptığı portre karikatürünü götürüp ulaştırmak da ikinci akşam bana düştü. Ana ‘da beni görünce “ Hayda yine mi sen hem de ikinci akşam da … ? “ babında birşeyler söylediğini hatırlıyorum, beni gördüğüne çok şaşırmıştı galiba. Ama elimdekini uzatınca biraz şaşırıp sonra da güzel bir gülümseme ile teşekkür edişini de unutamam. Sonuçta çok konser olabilir hayatımızda ama böyle lokal konserler ve sanatçılar ile temas kurulabilen konserlerin tadı ve etkisi başka oluyor . Dolayısı ile 2010 yılının o 21-22 mayıs akşamlarında dinlediğim Ana Popovic’de hem ben de hem de biz de halen önemli etkisini sürdürür …. ( Aptulika, Byfuss,Hasan ,Ajan Mustafa , Özgür yani bir grup Tayfa’da …) Dolayısı ile 23 Kasım Cumaakşamı yine ve yeniden bizi ziyarete gelecek ve muhtemel , şahane bir blues ziyafeti sunacağına inandığımız “ manevi yengemiz “ Ana Popovic’i izlememek ve de yazmamak olmazdı sanırım. E o halde dört gözle bekliyoruz . O akşam’dan arşivimden birkaç kareyi de paylaşıyorum bu vesile ile. (Yazının altında o konserden kareleri görebilirsiniz.) Ana Popovic’in detaylı biyografisinde en dikkat çeken şey, Belgrad’da başlayıp, Hollanda üzerinden keza bir Avrupalı kadın blues gitaristi ve vokalisti olarak bu işin beyni olan ABD’de kendini kanıtlaması çok başarılı projelerde çok büyük isimlerle sahneyi paylaşması onun bence çok ciddi , çalışkan ve başarılı bir sanatçı olmasını kanıtlamaktadır . Kendisini bu gözle değerlendirmek ve de dinlemekte yarar var. ( Devamı var - İkinci Bölümde buluşmak üzere) Geronimo Yalnızkartal
21 - 22 Mayıs 2010 Ana Popovic İstanbul Konserinden
8 yıl önceki konserin afişi
Long Play'in yapımcısı Sezen Aladağ'da konseri izlemeye gelmişti.
Yazının başlığı biraz Anadolu halk dansları gibi oldu ama yapacak bir şey yoktu ve bunu uygun buldum. Ana Popovic konseri bu cuma gecesi olacak ve öncesinde bir giriş yazısı yazalım dedim. Bu hem giriş yazısı hem de biraz blog içi hasbıhal yazısı olacak. Bu haftanın başında Okan Meriç ve ardından da Andaç Işık ilk yazılarıyla Blues Perişan'da yer aldılar. İlk yazılar bu kadar görkemli olunca daha sonraki yazıları da iple çeker oldum. Heyecandan olsa gerek, Andaç'ın yazısını yayınlarken bol bol hatalar yaptım. İlk yayınlanışta bir çok video çıkmadı. Şimdi hepsi düzelmiş durumda ama Andaç'a bir özür borçluyum. Sadece o olsa iyi yazısını da bir hayli beklettim. Artık ümidi kesmişti ki anca bu hafta yayınladım. Yazısını beklettiğim sadece Andaç Işık değil, bu konuda rekor sahiplerinden biri de Cenk Akyol. Geçen yıl onun bir yazısını tam tamına 7 ay bekleterek kendisini kırılması zor olan bir rekor sahibi ettim. Cenk bu haftanın başında yeni bir yazı gönderdi. O yazıya bugün yer verecektim ama haftaya bırakıyorum çünkü mail kutumda Geronimo'nun tuğla gibi ( iki üç bölümlük) Ana Popovic yazıları doldurmuştu. Cenk'in yazıları da malum uzun olur ve onu bölümlere ayırarak bir hafta içinde yayınlarım ama bu sefer ki öyle böyle değil hani... aylarca yayınlasak bitmez gibi. Adam oturmuş İtalyan rock grubu Goblin ve Dario Argento'nun film müzikleri hakkında uzun uzadıya yazmış. Bununla da yetinmemiş hem Argento hem de grup üyeleri ile yapılan röportajlara yer vermiş. Röportaj dediği de iki falan değil 6 tane. Yani bugün Cenk'in yazısına yer vermeye kalksam Ana Popovic 4 albüm daha çıkarır, ülkemize de beşinci konserine gelirdi. Bu yüzden Cenk Akyol'un yazısını haftaya bırakıyoruz. Artık önleminizi alın derim, ben şimdiden göz doktorundan randevu aldım bile. Neyse bu haftalık hasbıhalimiz bu kadar ve Ana Popvic konserini beklemeye koyuluyoruz. Tabi beklerken Blues Perişan'da Ana Popovic özel haftası başlıyor. Aptulika
Blues Perişan’daki ilk yazım olması sebebiyle kısa bir açıklamayla başlamak istiyorum. Sevgili Aptulkadir Elçioğlu yazı yazmamı teklif edeli birkaç ay oldu. Yoğun ve kötü bir dönem olduğu için ancak başlayabiliyorum diyeyim. Yine de güzel bir zamanlama oldu. Artık bunları sesle aktarabileceğim bir radyo olmadığına göre yazmanın bir zararı olmaz. Aptulika, Bülent Seyitdanlıoğlu, Meral Akman, Cenk Akyol, Okan Meriç ve Sezen Aladağ gibi isimlerin katkıda bulunduğu bir mecrada bir yer bulmak benim için çok değerli. Aptulika’ya sonsuz teşekkür ederim.
Rock ve blues tarihinden kısa hikayeler paylaşmayı, albüm eleştirileri yazmayı ve müzik piyasası/yayıncılığı üzerine bir şeyler karalamayı planlıyorum. Yazacaklarımın tamamı oldukça öznel olmakla birlikte çoğu zaman başı sonu belli olmayan şeyler olacak. Yani “şeylerin ortasından” dalıp (in medias res) bir yerlere varmayan hikayeler. Küçük bir uyarıda da bulunayım. Olur da Blues Perişan’ın diğer kalemleri ile aynı konu üzerine yazarız, yazdıklarım hükümsüzdür.
Birkaç hafta önce Twitter hesabımda paylaştığım bir hikaye ile köşemin kurdelesini keselim o hâlde. Konumuz, vakti zamanında The Yardbirds’ün Amerika şubesi olarak anılan The Misunderstood.
60’ların ortası yaklaşırken British Invasion tam anlamıyla işgale başlıyor. Atlantik’in öte yakası kültürel zemin ve yaşama pratiği olarak beat müziğe en az (belki daha fazla) Britanya kadar müsait. Zaten adadaki patlama neredeyse aynı zaman diliminde Amerika’da da kendini gösteriyor. Adada okullardaki salonlarda, kültür merkezlerinde, arkadaşların evlerinde yapılan beat-rock çalışmaları, Atlantik’te tabii ki -araba park etmek dışında her işin yapıldığı- garajlarda yapılıyor.
Sadede hiçbir zaman gelemeyeceğiz ama bir deneyelim. 1963 yılında, Riverside, Kaliforniya’da kurulan garage-band “The Blue Notes” da bu gruplardan biri. Kadro oturunca 1965 yılında “The Misunderstood” adını alıyorlar. Tam olarak “California Dream” dönemleri. Asit, kulüpler, gece hayatı…
Adaya tekrar dönelim. John Ravenscroft adında bir genç, problemli aile ve eğitim hayatı sonunda, tüccar olan babasından “ticaret öğreneceğim” diye bir senelik izin ve para koparıp Amerika’ya gidiyor. 6 ay süren bu macera sonunda, zaten ticaretle hiç alakası olmayan Ravenscroft adaya geri dönmüyor. Amerika’da deyim yerindeyse oradan oraya sürtüyor. Ufak tefek radyo istasyonlarında çalışıyor. Bu ismi daha sonra tarihin en iyi radyocularından biri olarak işiteceğiz: John Peel. John Peel önce korsan radyoculuk sonra da BBC Radyo 1 döneminde deyim yerindeyse Britanya’nın müzik zevkini şekillendirmiş, pek çok önemli sanatçıya ve gruba destek olmuş, rock ve müzik camiasının en önemli isimlerinden biri haline gelmiş bir radyocu. Bir rock/blues sever onun adını duymamış olsa bile “Top of the Pops” programını ya da “Peel Sessions” kayıtlarını işitmiştir.
John Peel
Hikayeye dönelim. Peel Bey o dönem KMEN’de çalışıyor. Geceleri de The Mystics adında (muhtemelen aynı ada sahip onlarca grup vardır) bir grupla takılıyor. Bir gece The Mystics ve The Moss’un konseri var. Sahneye önce The Mystics çıkacak, arada bir başka grup çaldıktan sonra The Moss kapanışı yapacak. Konser mekânı bir alışveriş merkezi yakınlarında. Peel Bey iki grup arasında mekândan çıkıp biraz gezerim diye düşünüyor. O sırada, arada çalacak -adını kimsenin bilmediği- grup sahneye çıkıyor. “Garip görünüyorlardı, biraz dinleyeyim diye düşündüm.” diyor John Peel o gece hakkında.
Adını kimsenin bilmediği grup The Misunderstood çalmaya başlıyor. The Moss’tan da The Mystics’ten de daha iyiler. “Bu dörtlünün The Yardbirds, Paul Butterfield Blues Band ve Howlin’ Wolf hayranı olduğunu hemen anlayabilirdiniz.” diyor John Peel. Ve ekliyor: Ama, daha da fazlası… Peel'den birebir aktarıyorum:
"Glenn Ross Campbell steel gitarı ölüm meleği gibi inletiyordu (feryat ettiriyordu). Steve Whiting bas gitarı slide yüzüğüyle çalıyordu. 'Shake Your Money Maker' gibi klasikleri daha önce hiç duymadığım bir şekilde, çok farklı çalıyorlardı."
The Who'nun daha sonra sıkça kullanacağı, gitarı amfiye çevirerek yapılan yankı efektlerini çok iyi uygulayan The Misunderstood, John Peel'in ilgisini çekiyor. Peel bir süre sonra grubun bir nevi mentörü oluyor. Hatta, gruba Phil Spector'un stüdyosu Gold Star'da kendi cebinden “eğer parasıyla demo kaydettirirsek belki albümü bedavaya kaydedebiliriz" diye düşünerek bir demo LP kaydettiriyor.
The Misunderstood’un her sahnesi olaylı, garip. Amerikan deyişiyle “freaky”. Tabii dönemi de hesaba katarsak herkesin kafaları bir dünya. “The Byrds”, “Love” etrafta kol geziyor. Jefferson Airplane "Surrealistic Pillow"u yeni çıkarmış. Bu sıralarda John Peel, The Misunderstood ile sürekli geleceğe dair planlar yapıyor. Çalmaktan çok, toplanıp grubun gelecek planlarını konuşuyorlar demek yanlış olmaz. Grup git gide daha az sahne almaya başlıyor. Bu dönemde daha sonra efsane kabul edilecek bir Pandora’s Box konseri var ancak onun dışında işler kötü.
Yıl 1966. Peel, grubun "son sürat" hiçbir yere (nowhere) doğru gittiğini düşünüyor ve gruba İngiltere'ye gitmelerini teklif ediyor. Campbell, Whiting, gitarist Greg Treadway ve davulcu Rick Moe bir gemiye biniyorlar. Ama vokal Rick Brown konusunda aksilik çıkıyor. Ordudan celp geldiği için bu dörtlüye adaya yapılan ilk yolculukta katılamıyor. John Peel gruba annesinin ev adresini veriyor. Tabii kadının haberi yok. (Transatlantik telefon görüşmesi o dönem herkese nasip olmuyor.) Grup evi buluyor ama saatlerce Peel'in annesinin eve gelmesini beklemek zorunda kalıyorlar evin avlusunda. Rockstarların düştüğü hale bakın…
Böyle başlayan İngiltere macerası bir süre sonra John Peel'in abisine ulaşmasıyla biraz toparlanıyor. Abisi birilerini arıyor ve grubu bir şekilde Fontana Records'a götürüyor. Bu sıralarda Rick Brown’da bir şekilde İngiltere’ye gelmiş. Kayıtlara dahil oluyor. Grup, yazının başına iliştirdiğim parçayı, "I Can Take You to the Sun"ı kaydediyor. Parça, British Invasion+asit denkleminin neredeyse tüm özelliklerini kapsayan bir parça. Gizemli sözler, distorsyon, akustik bölümler…
Hikaye biraz güzelleşmeye başlamıştı, hemen bozalım. Brown bir şekilde İngiltere'ye geliyor ama gelebilmek Rick Brown'ın kaderinden kaçabileceği anlamına gelmiyor. Yeniden orduya çağırılıyor. Amerika'ya dönüp bir psikiyatristten rapor alıyor ve orduya gidip "There's been a misunderstanding." dese de işler istediği gibi yürümüyor. Önce Vietnam'a ardından Hindistan'a gönderiliyor. “Kaliforniya Rüyası” Rick Brown için burada sona eriyor. Grubun geri kalanı müzikal olarak çok yetenekli ve yaratıcı insanlardan oluşsa da fikirleri getiren, şovları çekip çeviren Rick Brown. Onun gidişi bir nevi Misunderstood'un da sonunu getiriyor…
The Misunderstood’u; kısıtlı imkanlarla kaydettiği birkaç LP'deki farklı müziğiyle, performanslarıyla, şovlarına dahil ettikleri ışık tasarımıyla dönemin müziğini ve performans anlayışını etkilemiş ve asit-rock denen türün kurucuları arasında yer almış oldukça önemli bir grup olarak tanımlayabiliriz. Hikayemiz bitti sayılır, şimdi biraz The Misunderstood bu arada neler yapmış. Onlara göz atalım.
1965'te ABD'de ve 1966'da Londra Fontana Stüdyoları'nda kaydettikleri iki LP'yi Cherry Red Records 1982 yılında "Before The Dream Faded" adı altında topladı ve yayınladı.
1965 yılında John Peel'in cebinden ödeyip prodüktörlüğünü yaptığı demo albümü yine Cherry Red Records 1997 yılında "The Legendary Goldstar Album / Golden Glass" adı altında yayınladı.
1965-66'da Amerika'da yaptıkları bazı kayıtlar "The Misunderstood
– The Lost Acetates 1965-1966" adıyla 2004'te basıldı.
Glenn Ross Campbell ve Rick Brown 1982'de yeniden bir araya
geldiler. 1983'te “Influence” adı altında 2 parça kaydettiler.
“Ugly Things” dergisini çıkaran Mike Stax, The Misunderstood'un "The Misunderstood – The Lost Acetates 1965-1966" kaydını “Ugly Things Records” bünyesinde yayınlamıştı. Rick Brown'la
oturup bir film üzerinde çalıştılar. Film yayınlanmadı ancak film metnini romana dönüştürerek yayınladılar. (Rick Brown & Mike
Stax - Like, Misunderstood)
Şimdi tekrar “Before The Dream Faded”a dönelim ve Fontana Stüdyoları’nda kaydedilmiş albümün 4. parçasına kulak verelim. Benim The Misunderstood hakkında yazmama sebep olan parçaya… Neden mi? Önce kulak verelim.
Parçanın sözlerinden bir kesit, ikinci dörtlük, belki neden The Misunderstood hakkında yazmama sebep olduğu konusunda bir ipucu:
"I'm only seven although I died
In Hiroshima long ago
I'm seven now as I was then
For I am dead, yes I am dead"
Bir yerden tanıdık geliyor mu? Gelir. “I Unseen"in sözleri Nazım Hikmet'in "Kız Çocuğu" şiiridir…
"Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar."
Bir yere varmayan hikayeler, kulak asılmayacak albüm eleştirileri ve hiç önemsenmeyecek müzik yayıncılığı/piyasası üzerine karamalarımdan oluşan “köşemin” ilk yazısının böylelikle sonuna geldik. Bazen en güzel hikayeler bir yere varmayan ama yoldayken yüzümüzde tebessüm bırakanlardır. Hele bir de yanında böyle şahane bir müzik varsa…
Andaç Işık
Yararlandığım kaynaklar ve okuma önerileri:
-Michael Heatley - "John Peel: A Life in Music"
-“John Peel Archive” web sitesi (http://www.johnpeelarchive.com/)
'radyodinlemekicinbir.site' ya da kısaca rdibs ... son yılların rock programlarını sizlerle buluşturan internet radyosu. 'radyodinlemekicinbir.site' nin kurucusu ve yöneticisi Andaç Işık da bundan böyle Blues Perişan'da sizlerle birlikte olacak. Andaç Işık'ın yazısı yarın Blues Perişan blog'da.
Merhaba Sevgili Müzik Dostlarım. Çok değerli dostum Aptulika’nın yıllardır emek verdiği bluesperisan.blogspot’unda yazmanın mutluluğu ve gururu içinde buradan ilk satırlarımı sizlere sunuyorum. Bu bir başlangıç olsun; zaman zaman buradaki köşemden sizlerle gitar ve müzik dünyasındaki haberleri, gelişmeleri paylaşmaktan keyif alacağım. Günümüzün yeni hızlı ve teknik gitaristleriyle, geçmişin en büyük ve tarihe adını yazdırmış efsane gitaristleri arasındaki farklılıkları ve benzerlikleri çoğu zaman düşünürüm ve birbirleriyle kıyaslar dururum.
60’lardaki gitaristler (Jimi Hendrix, Eric Clapton, Jeff Beck, Frank Zappa, Keith Richards, Peter Green, Pete Townshend, Dave Davies, Steve Cropper, George Harrison), 70’lerdeki gitaristlere, 70’lerdekiler (Jimmy Page, Richie Blackmore, David Gilmour, Duane Allman, Brian May, Carlos Santana, Tony Iommi, Angus Young), 80’lere, 80’ler (Eddie Van Halen, Stevie Ray Vaughan, Joe Satriani, Steve Vai, Yngwie Malmsteen, Randy Rhoads, Eric Johnson, Paul Gilbert, Steve Morse, Jason Becker) ise 90’lardaki gitaristlere (John Petrucci, Kenny Wayne Sheperd, Tom Morello, Buckethead, Zakk Wylde, Vito Bratta, Dimebag Darrell, Mike McCready, Jerry Cantrell, Marty Friedman) yol açıp, ışık tutmuştu. 50’lerdeki solo vari birkaç cümleli gitar rifleri sade ama özdü. 60’larda ve 70’lerde bunun kırıldığını, parça içinde uzun cümleli gitar motiflerini görebiliyoruz. Sevgili üstad Derya Yener hoca, Whole Lotta Love – Led Zeppelin parçasındaki Jimmy Page solosunu bana öve öve bitiremezdi. Dünya müzik tarihinin yazdığı en önemli solaya baktığımızda aslında birkaç bend ve ufak blues pentatonik dışında bir şey duyamazdık. Bir Jimi Hendrix ve sayabileceğimiz birkaç gitarist aldım sazı elime yapabilen gitaristler olarak göze çarpıyordu. Bunu ilerleyen dönemlerde David Gilmour,Another Brick In The Wall ve Comfortably Numb – Pink Floyd parçalarındaki sololarla kırıyordu. Bu soloları günümüzde bile çalmak önemli ve zor bir başlangıç olarak görmek mümkündür. Günümüzdeki gitar virtüözlerinin çaldığı hızlı sololar gibi değildir o sololar, bir duygu, bir ruh, bir söylem vardır o sololarda ve beynimize adeta çivilenmiştir. David Gilmour birçok gitariste örnek olmuştur, çalış stili, tekniği ve anlatmak istediği o duygularla. Jimmy Page, David Gilmour, Eric Clapton, Jimi Hendrix gibi gitaristler, gitara yeni bir yön veren müzisyenler olarak, müzik tarihine adlarını yazdırmışlardır.
Daha Hard-Rock ve Heavy Metal dönemine geçiş zamanlarında Tony Iommi (Black Sabbath), Eddie Van Halen (Van Halen), Randy Rhoads (Ozzy, Quiet Riot), Ritchie Blackmore (Deep Purple, Rainbow), Steve Vai (Dave Lee Roth, Solo, Whitesnake), Michael Schenker (MSG, UFO, Scorpions) gibi gitaristler de gerek gitar tonları, gerekse gitar tekniklerine ekledikleri farklılıklarla da önemli rol oynamışlardır. Eddie Van Halen kendi bulduğu tapping çalış stilini ilk önce sahnede kimse görüp bilmesin, çalmasın diye izleyicilere arkasını dönüp çalarmış. Sadece tapping değil sound ve tekniği ile de rock tarihine önemli bir sayfa açmıştır. Ben onu duyduğumda, gitardan böyle sesler nasıl çıkabildiğine, o yaşlarda pek ihtimal vermemiştim. Sadece bu sesler de değildi onu iyi bir gitarist yapan; yazdığı parçalar, akor dizimi, gitarın önünü açan besteler ve sololarındaki akıcılık ve çarpıcı ifadeler. O dönemlerde durumlar böyleydi. Van Halen hala inatla o delici sololarını çalıyor, bestelerini yapıyor.
80’lerde gitarla olan bu ilişki bayağı ileriye gitti. Hard-rock, Heavy, Thrash’ın gitar dünyasına, Jimi Hendrix, Eric Clapton, Jeff Beck, Jimmy Page, Richie Blackmore, David Gilmour, Gary Moore, Steve Howe gibi usta gitaristler dışında Warren De Martini (Ratt), Vivian Campbell (Def leppard, Dio), George Lynch (Dokken, Lynch Mob, Solo), Adrian Smith (Iron Maiden), Alex Skolnick (Testament, Trans Siberian Orchestra, Savatage), Chuck Schuldiner (Death, Control Denied), Paul Gilbert (Mr. Big, Racer X), Eric Peterson (Testament), Jeff Waters (Annihilator), Gary Holt (Exodus), Jake E. Lee (Ozzy, Badlands), Glenn Tipton (Judas Priest), John Sykes (Whitesnake, Thin Lizzy), gibi gerçekten çok yetenekli üstün gitaristler katıldı. Bu dönem hard-rock heavy metal tarihinin en önemli gruplarına, albümlerine, gitaristlerinden solistlerine, davulcularına kadar damgasını vurmuştur. Daha halen günümüzde bile o dönemden birçok grup ve müzisyen müzik yaşamlarına devam etmekte ve alternatif, grunge gibi akımlar ve türevleriyle savaşmakta, yeni albümler, çalışmalar yaparak ayakta kalmaya çalışmaktadırlar. Yngwie J. Malmsteen ile başlayan gitarı hızlı, teknik, melodik çalımı ve virtüözlük ünvanını almak 90’ların başında birçok virtüöz olarak adlandırabileceğimiz gitaristlerin çıkmasına neden oldu. Hatırlarım, Paul Gilbert, Richie Kotzen, Joey Tafolla, Marty Friedman, Jason Becker, Michael Angelo, Chris Impelliteri (Impelliteri), Joe Stump, Darren Householder, Michael Harris, Todd Duane, Vinnie Moore ( UFO), Stephen Ross v.b. gitaristlerin piyasaya çıkan albümlerini, bu albümlerdeki parçalarda sürat denemelerini. Gerçekten çok hızlı ve yetenekliydiler. Onları birbirinden ayırmak imkansızdı. Birçoğu da bu üstün yetenekleriyle büyük gruplara transfer oldular. Marty Friedman Megadeth’e katıldı. Jason Becker ise David Lee Roth ile bir albüm yaptı ve turneye çıktı. Paul Gilbert, Mr. Big ile olan beraberliğini hala sürdürüyor. Vinnie Moore UFO ile şu ana kadar 2 albüm yaptı. Bu saydığım gitaristler zamanla bu sürat manyaklığını bir kenara bırakıp daha rock-blues-hardrock stillerine yakın çalmaya başladılar. Bana sorarsanız doğruyu da yaptılar. Örneğin Paul Gilbert ve Vinnie Moore’un son albümlerine kulak verecek olursak; artık yüzlerce notayı bir çırpıda çalmak yerine, kulağa hoş gelen ritmik, ve melodik yapıda çalımlara bezenmiş durumda.
Thrash Metal’in o dev dönemindeki gitaristler de beni çok etkilemiştir. Örneğin; Jeff Waters, Gary Holt, Eric Peterson, Alex Skolnick, Chuck Schuldiner, Dimebag Darrel ve Dave Mustaine gibi gitaristler inanılmaz gitar riffleri ve soundlarıyla diğer grupların gitaristlerinden birkaç gömlek üstteydiler. 90’ların sonuna kadar yüzlerce gitarist o döneme imzasını attı. Sadece Hard-rock, Heavy Metal dalında değil; Blues, Klasik, Akustik, Progresif tarzlarında da birçok gitaristi tanımış olduk; Jeff Beck, Tommy Emmanuel, Steve Howe, Steve Hunter, Robben Ford gibi günümüzün progresif, melodik rock gruplarındaki gitaristler de artık hepsi birbirinden iyi ve başarılılar. Üstelik virtüöz sıfatına bile layık görülebilirler. Binlerce gitaristi tabi ki takip etmek çok zor ama bir kulağımıza da gitar dünyasındaki yeniliklerde. Değişik tınılar duymak, keşfedip bulmak gerçekten hoş. Her zaman albüm yapmasını, bir şeyler üretmesini beklediğim birkaç gitarist var, bunları sizinle paylaşmak isterim; Andy Timmons, Blues Saraceno, Vinnie Moore, George Lynch, Joe Satriani, John Norum, yeni dönemden; Guthrie Govan, Michael Romeo, David Valdes, Dave Martone… Aslında bunların birkaçı dışında hepsi beklentilerime cevap veriyor. Beni asıl üzen Giant grubunun gitaristi Dann Huff’yun erken yaşta gitarı bırakıp, sahnelere veda etmesi oldu. Buna XYZ grubundan Mark Diglio ve White Lion grubundan Vito Bratta’yı da ekleyebiliriz. Kaderin önüne geçemeyerek hayata gözlerini yuman Criss Oliva (Savatage), Dave Prichard (Armored Sait), Steve Clark (Def Leppard), Dimebag Darrel (Pantera), Gary Moore, ve Stevie Ray Vaughan, Rory Gallagher, Terry Kath‘nın da hayata devam edip müzik yaşamlarına devam etmelerini çok isterdim. Şimdilik hoşça kalın… Okan Meriç
Al Kooper, bu pazar Radyo ODTÜ'de yayınlanan "Kulak Misafiri" programında.
Al Kooper bir Hammond Org üstadı ve rock tarihinde önemli yeri olan bir çok şarkıda onun dokunuşu var. Onun ismini bir çok insan bilmiyor olsa da bundan 50 yıl öncesinin "Super Sessions" adlı tarihi üçlüye gitmemiz gerek. Fazla bir detaya girmeyeceğim ki "Kulak Misafiri" programında rock tarihi içindeki dönüm noktalarına gezinti yapacaksınız. Zaten radyo programının güzelliği de budur... Yani keşiflere doğru yolculuk. İşte "Kulak Misafiri" programı bu güzelliği sunan ender örneklerden biri. Bu Pazar gecesi ( Stephen Stills ve Mike Bloomfield ile ) Kulak Misafiri'nde Al Kooper tarihinde kısa bir yolculuk gerçekleşecek. Bülent Seyitdanlıoğlu'unun hazırladığı Kulak Misafiri bu Pazar ve her Pazar Radyo ODTÜ'de. Radyo ODTÜ'yü FM 103.1'den ve www.radyoodtu.com.tr üzerinden veya akıllı telefonlarınız için Radyo ODTÜ uygulamalarını da indirerek her yerde dinleyebilirsiniz.
Mark Knopfler'ın yeni stüdyo albümü "Down The Road Wherever" cuma günü yayınlandı. Sıcağı sıcağına yazalım dedik.
"Yılgın sesiyle öyküler anlatan Mark Knopfler bana çok keyif veriyor. Bir rock fanının hiç haz etmeyeceği soğukluğuyla araya mesafe koyan Knopfler, sıcacık samimiyetini sunuyor. "
Dire Straits tutkunları bana kızacaklar ama grubun devam etmemesi beni çok mutlu ediyor. Böylesine bir giriş yaparak yazıya başlamakta bir hayli tedirginlik duydum ama 2013 yılından beri böyle düşünüyorum. Dire Straits dağıldıktan sonra Mark Knopfler'a ben de çok kızıyordum. Ne vardı ki böyle güzel bir grubu dağıtmakta diyor ve solo albümlerine hiç yüz vermiyordum . Hatta bu kararında biraz da ego tatmini yaptığını düşünüyordum hani. 2000'lerin başında "Sailing to Philadelphia" ve "The Ragpicker’s Dream" albümleriyle biraz dikkatimi çekse de 1983'te yönetmen abisinin filmine yaptığı "Local Hero" albümü gibi gelmişti. Ne zaman ki 2013 yılına gelecektik ve o zaman çıkan "Privateering" albümü aklımı başımdan alacaktı. Ardından üç yıl önce yayınlanan "Tracker" gelecekti ve Knopfler'ın solo albümünün çıkışını iple çeker olacaktım. Mark Knopfler'ın yeni solo albümünün 16 Kasım'da yayınlanacağını duyduğumda da merakla bekler olmuştum. Merak ediyordum ama itiraf etmem gerekirse "Privateering" ve "Tracker" gibi etkili olmazsa kuşkusu da taşımıyor değildim. 2013 yılında yayınlanan " Privateering" albümünde kapağından itibaren bir öyküye adım atıyordunuz. Dünyanın akla ziyan düzeninden sıkılan bir adamın erguvan ağacının gölgesine sığınmasını (hatta sarılıp, bütünleşmesini) anlatan "Redbud Tree" o albümden çıkan unutulmazlarım arasındadır. Gene aynı albümde yer alan "Don’t Forget Your Hat" taki tiyatral ironi ve yer yer blues tadı ziyadesiyle beni çekecekti içine. Sonrasında 2015'te "Tracker" albümü geldi. Sanki bir önceki albümün kapağında yer alan yıkık dökük karavanla bir yola çıkmışcasına bir öyküye duhul etmiştik. Tabi karavan bizi bir yerlerde yalnız bırakacak ve yola kimi zaman bir tren kimi zaman da motosikletle devam edecektik. Bu öykülerde tabanvay gitmekte vardı arada yolun kenarından otostop yapıp yeni öykülere başlamak da kaçınılmazdı hani. Bu cuma günü yayınlanan yeni Mark Knopfler albümü " Down The Road Wherever " de de aynı yolculuk sürüyor gibi. Yılgın sesiyle öyküler anlatan Mark Knopfler bana çok keyif veriyor. Bir rock fanının hiç haz etmeyeceği soğukluğuyla araya mesafe koyan Knopfler, sıcacık samimiyetini sunuyor. Bu saatten sonra Dire Straits'i beklenmek nafile ve böylesi daha samimi. Hem eski efsanevi grupların yeniden dönüşleri beni heyecanlandırmıyor hatta tedirgin ediyor. ( Ama unutulmuş, gündemimizden düşmüş bazı gruplar hariç. Mesala 1970'lerin Krautrock grupları gibi.) Ne biz aynı dinleyiciyiz ne de onlar aynı. Yeniden dönüşler o sevdiğimiz grupları kendi parçalarını seslendiren kavır (cover) gruplarına dönüştürüyor. Sözün özü benim Dire Straits beklentim kalmadı artık, hatta Mark Knopfler konsere geldiğinde de "Sultans of Swing" ya da "Money for Nothing" dinlemek isteğim yok. Peki yeni albümde yeni birşey var mı? Tabi ki yok, gene öyküler anlatmaya devam ediyor. Çok güzel gitar tınıları yerleşirken arka planda nefesli enstrümanlar dikkat çekici. Bir ara trompet sıyrılıp soloya da geçebiliyor. Albümün en keyif verici yanı da bu: enstrumanlar en demokratik ( ama en liyakatli haliyle ) yerleştirilmiş. " Down The Road Wherever " daki parçalar hakkında tek tek yazacağım şeyler var ama ilerde bir radyo programı olursa anlatırım diye erteliyorum. Albüm benim için çok güzel geldi. Biraz erguvan ağacına sığınmak ve yolculuk soluklanmalarında öyküler dinlemek gibi birşey.
Aptulika Dire Straits'in kurucusu Mark Knopfler dokuzuncu solo albümü "Down The Road Wherever" ın kayıtları Mark Knopfler'ın Batı Londra'daki kendi stüdyosunda yapılmış. Prodüktörlüğünü Mark Knopfler ve keybordcısı Guy Fletcher üstlenmiş. Mark Knopfler'ın "Down The Road Wherever" albümünde Guy Fletcher ( keyboards), Imelda May (vokal), Jim Cox (keyboards), Nigel Hitchcock (saksofon) Tom Walsh (trompet) John McCusker (keman), Mike McGoldrick (flüt), Glenn Worf (bas), Ian ‘Ianto’ Thomas (davul) ve Danny Cummings (perküsyon) müzisyen kadrosunu oluşturmuş.