Yüksel Aksu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yüksel Aksu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Şubat 2024 Pazar

En sonunda İzledim.




"İnsanlar gülüyordu de
Trende, vapurda, otobüste
Yalanda olsa hoşuma gidiyor, söyle.
Hep kahır, hep kahır, hep kahır
Bıktım be!" 

Nazım Hikmet Ran



Popüler olandan, eski kutsamasından gına geldiği için Barış Manço, Erkin Koray ve Cem Karaca üçlemesiyle ilgili bir şey yapıldığında her daim bir bomba atılmış gibi hemen bir sığınak ararım. Hele bir de devamında "Anadolu Rock" denilirse afakanlar tepeme basar. Can Yücel'in "sanat seviciler" diye tanımladığı şey entelektüel aleme nasıl bir göndermeyse,  bu "Anadolu Rock Sevicilik" de öyle bir şeydir. Vıcık vıcık bir kutsama adeta bir sis bombası gibi ortalığı sarar ve  bombanın etkisi öyle kuvvetlidir ki, övüleni imha eder, başkalaştırır, ortaya çıkan sonuçta da herkes aslında aynadaki görüntüsüne methiyeler düzer. Bir ressamımızın ölümünün ardından sanatçı dostlarının onun hakkında  dediklerinden oluşan bir kitap yazılmıştı. Orada yazılanlarda "O da benim gibi renkçiliğe önem verirdi" vesaire gibi övgüler diziliyordu. Bizim diktiğimiz övgü heykelleri, övüleni imha etmektedir aslında.  

Yazıya böyle girdim diye o ülkemizin öncü rock üçlüsü için hiç mi bir şey yapılmasın dediğim sanılmasın. Ancak yapıldığında içim ürperiyor ve eyvah diyorum. Geçtiğimiz hafta vizyona giren "Cem Karaca'nın Gözyaşları" sinema filminin çekildiğini öğrendiğimde de aynı tedirginliği hissettim. Yapacağım iki şey vardı, ya izleyecektim ya da yok sayacaktım. Yok saymak da pek kurtuluş değildi; üzerinden aylar geçecek ve bu film you tube vesairede yayına girecekti. İşte o zamanda vakit geçirmek için bir bakacaktım. Yani çamurlaşmış bir izleme olacaktı. Bu yüzden kendime "be adam gir sinemada izle ve defet" dedim. 

Bu arada film vizyona girmesinin üzerinden bir gün bile geçmeden mahkeme kararı, yayın durdurma gibisinden yeni bir film daha olacaktı. Üstelik bu filmi izlemekten de kurtulamadık, kendimizi direkt içinde buluverdik. Bu nedenle filmi izlemek zorunluluk oldu, hem de gecikmeden, bir an önce.  

Bir cumartesi matinesinde filmi izlemek için salona girdiğimde sanki bana özel gösteri yapılıyor gibiydi. Yalan değil koskoca salonda tek başınaydım. Saat 14.00 olduğu için böyle olmuş olabilir ama bir iki dakika sonra arka koltuklara 4 -5 kişi daha geliverdi. Bu arada sinemayı daha çok gençler takip ediyor onu da belirteyim. 

Yazının bu bölümünde ufak bir hatırlatma yapayım ki sonradan bir maraza çıkmasın: Öncelikle ben hiç iyi bir sinema izleyicisi değilim. Benim birinci sıramda tiyatro gelir. Sinemanın yüksek bütçeyle yapılması ve dolayısıyla gişeyi hesaba katan popülizmi beni eskiden olmasa da şimdi fena halde itiyor. Bu nedenle de bir sinema eleştirmeni değilim ve böyle bir yazı da benden beklemeyim. 



Filmi izlemeye başlamamla bitene kadar benim için en olumlu yanı oyuncularının başarılarıydı. Hemen lafı dolandırmadan, tek tek saygı duruşunda bulunalım derim:

YASEMİN YALÇIN - Bizim ülkemizin değişmez kaderidir, bir oyuncu komedi oynarsa ayvayı yemiş demektir. Onu kimse başka bir rolde görmek istemez. Tiyatro geleneğinden gelen usta oyuncu Yasemin Yalçın'ı TV'de "Yasemince" dizisiyle tanıdık. Evet çok sevdik, ilgiyle izledik ama onun değerini hakkıyla veremedik. " Cem Karaca'nın Gözyaşları" filminde onu Toto Karaca rolünde izledik ve bu kadar mı uygun bir seçim olur demeden de edemedim. Sahnede ve siyah beyaz televizyon programlarında izleme imkanı bulduğum Toto Karaca neredeyse canlanmış gibiydi. Ancak bu başarıyı sağlayan Yasemin Yalçın bunu taklit yeteneği ile değil, oyunculuk gücüyle sağlıyordu. 

FİKRET KUŞKAN - Benim kuşağımın çıkardığı en muhteşem oyuncu olan Fikret Kuşkan'a bir kez daha hayranlık duydum. Bence sadece Türkiye'de değil, dünya sinemalarında da başarı hanesi yüksek bir oyuncu. Adam öğütmeyi yaşam biçimi haline getirmiş sinema sistemimiz işi zora düşünce derhal ona başvurur. Ama iş normale döndüğünde ise gene popüler alemin gözdelerine tahtlar kurarlar. 



İSMAİL HACIOĞLU - Filmi izlerken görüntüde ve ses tonunda Cem Karaca yaşıyor zannettim. Sadece o kadarla kalsa iyi hareketleri, jestleri her şeyi ile Cem Karaca gibiydi değil, ta kendisiydi. Bu arada filmin çekimi başlarken Cem Karaca rolünde İsmail Hacıoğlu oynayacak dediklerinde, "Hadi be!" diyecektim. O zaman bu rolü oynayacak bir ton isim sayardım. Ancak filmi izleyince, iyi ki o isimler olmamış dedim. Bu arada şarkıları seslendirmede de şaşırtıcıydı. Çok başarılıydı ama dilerim bu rol üzerine yapışmaz, işte o zaman harika bir sinema oyuncusu kazandık demektir. Ben bu rolün üzerine yapışacağını da pek sanmıyorum, zira aklı başında biri olduğuna kanaat getirdim. Bu oyuncudan kuşkum yok ama bizim popüler ortamımız adamın başını aklından alır ona göre. 



"Cem Karaca'nın Gözyaşları" bir sinema filmi, dolayısıyla ondan bir Cem Karaca biyografisi beklemememiz gerekir. Bu filmin yönetmeni Yüksel Aksu'nun Cem Karaca üzerine bir yorumu olacağına kendimize inandırmalıyız. Filmde de bence bu başarılmış. Öncelikle Cem Karaca'yı tanıtmak için bir çabaya girmiyor. Cem Karaca ile ilgili her şeyi verebilen bir film yapmak zor değil neredeyse imkansız gibidir. Onu rockçı yönünden işlemeye kalksanız başka başka anlayışlarda onlarca film çıkar. Politik kişilik olarak ele alsanız, bir birine karşıt filmler de çıkabilir. ( Bunu derken Cem Karaca'nın siyasi duruşunun dalgalanmalar göstermesi yolunda bir tanımlama getirmiyorum. Solun her anlayışı onu farklı farklı değerlendirecektir. İşin içine bir de popüler kültür girdi mi çık o zaman işin içinden). 

Bence film Cem Karaca'yı tanıtma sevdasından uzak, sadece bir kesite bakış sunmuş. Tabi rock müzik dinleyenler bu filme gittiklerinde o dönem gruplarının Kardaşlar, Moğollar, Dervişan, Edirdahan 'ın detaylarını bulmak istiyor ama film bunları vermeye kalksa iş başka bir duruma yol alırdı. Hem böyle bir şeye kalkılsa her Cem Karaca dinleyicisi de kendi yönettiği bir film yapmak isterdi. Filmde gene de Kardaşlar elemanları isimsiz kahramanlar olarak geçip giderken Mehmet Soyarslan'ı falan da hissediyoruz. Sonrasında Yavuz Plak'ın sahibi Yavuz Asöcal'ın darbesiyle  Cem Karaca ve Moğollar'ın bir araya getirilmesi sıkmadan akıcı bir yapıda verilmiş. Bu arada insanlar o yok bu yok diyebilir ama dediğim gibi film belgesel sunmanın dışında bir amaç hedeflemiş. 

Filmde bazı bölümler tiyatro dekoru misali yapılmış. Özellikle konser verilen alan hep aynı. Buna bir alternatif olarak Cem Karaca Moğollar'ın Fitaş konseri, Beyoğlu Fitaş Sineması görünümünde verilebilseydi güzel olurdu gibi geliyor, zira konser öncesi yeni parça yapmadıkları için tekneyle balığa çıkmaya hazırlanan Cem Karaca'yı parça yapsın diye tekneye hapsetmeleri sahnesinden sonra 1970'lerdeki Fitaş konserinde olan izdiham ve konser görüntüsü bir parça verilebilseydi iyi olurdu. 

Cem Karaca ile ilgili filmde elbette beklentiler artıyor ama bu filmde Cem Karaca'nın 12 Eylül'den sonra vatandaşlıktan çıkarıldığı Almanya'da kaldığı sürgün dönemi daha çok verilmek istenmiş. Orada da bazı bölümlerde yer yer soru işaretleri olabiliyor. Almanya'da kaldığı dönemde Almanca'yı söken hatta orada bir grup bile kuran Cem Karaca, odasından çıkmayan iletişim kuramayan biri gibi gösteriliyor.  

 



Bizim müzik tarihi yazıcılarımız bir dönemi ya da sanatçıyı yazacakları zaman devlet kütüphanesine kapanıp eski dergileri tarar ve onları harmanlayıp yazıya dökerler. Bu yapılırken kimi zaman müzik göz ardı edilir kim zaman da o insanların hayata bakışı yitirilir. Bunu Cem Karaca'yı takip etmeye çalışan yeni dönem vokalistlerimizde de görürüz. Kimisi 1980'lerden sonraki Cem Karaca'yı ele alır ama daha öncesinden kopartılır. Bir başkası da 1970'lerin sonundaki halini alır ama öncesini ve sonrasını yok sayar. Kimimiz ise onun siyasi dönemini görmek isteriz. Bu filmde her ne kadar 1 Mayıs plağı ve vatandaşlıktan çıkarılması hakim konu olsa da daha önceki sürecinde müziğe başlangıçı dönemindeki evrilmesi de ihmal edilmemiş. Ancak Cem Karaca gibi damga vuran isimlerde herkes kendi Cem Karaca'sını görmek ister. 


Sözün özü "Cem Karaca'nın Gözyaşları" filminin bir biyografi ya da belgesel nitelikte olmaması bence daha iyi olmuş. Cem Karaca'nın hayatından bir kesit ele alınırken yönetmenin yorumuyla bazı vurguları öne çıkararak bu iş başarılmış. Evet bu filmden çıktıktan sonra keşke şu da olsaydı bu da olsaydı diyebilirsiniz. Hatta bu filmi ben çekseydim şöyle çekerdim de diyebilirsiniz...İşte her şey de burada çözümleniyor.  Bu film Cem Karaca üzerine bir şey yazıp, çizmeye ya da film yapmaya engel koymuyor hatta teşvik bile ediyor. Yani Cem Karaca'ya bakışımızı filmle dondurmuyor adeta daha geniş bir bakış açısını açıyor. Kim bilir belki de bol bol aynı şekillerde Cem Karaca kavırları yapıp onu dondurmaktan daha iyi bir çaba olsa gerek. 

Sonuçta bir cumartesi günü sinemaya gittim bir film izledim... Keyiflendim, heyecanlandım, yer yer eksik buldum, duygulandım ve sinemadan çıktım. Sonuçta bir filmden beklediklerimi aldım ama en önemlisi tüm zamanlarıyla bir biriyle yarıştırmadan, çatıştırmadan tüm Cem Karaca çalışmalarını baştan sona dinlemek için içimde bir arzu oluştu. Dilerim bu bir salgına döner de tüm külliyatı ile tekmili birden diskografisi karşımızda görülür. Zira oradan buradan birbirine yapıştırılmış uydur kaydır plaklarından artık gına geldi. 

Noktalarken bu bir film ama Cem Karaca yapıtlarıyla ülkemizde bir dönüm noktası. Eserlerini parça pınçak karmaşada değil, bütünüyle ve dönemine göre kavrayabilmemiz önemli. Bu film buna biraz vesile olabilir gibi geldi bana.

Aptulika


Not: Bu filmden sonra herkesin ayrı bir Cem Karaca filmi isteyeceğine eminim. Bu filmi izledikten sonra Cem Karaca'nın ilk eşi Feride Karaca ile olan aşkının filmini çekmek isterdim. Yani sözün özü Cem Karaca bin film yapılsa yetmez, hep bir şey eksik olur. Ama kimse o aşkın Cem Karaca filmini çekmeye yeltenmez. Aşk devrimcidir, rock da öyle. Ne dersiniz? 



30 Ocak 2024 Salı

Renk Değil Boyut Katmak



Çocukluk yıllarımdaydı ve televizyonda siyah beyaz izlediğim bir film, içimde büyük bir sevdayı açacaktı. Bu Van Gogh üzerine yapılmış bir sinema filmiydi ve ressamı Kirk Douglas oynuyordu. Ressam üzerine onlarca film yapıldı ama benim için o film ayrıcalıklıydı. Öyle ki Kirk Douglas, Van Gogh için biçilmiş kaftan gibiydi... keza oradaki Gauguin rolünde de Anthony Quinn vardı ki o da çok güzel oturmuştu. 

Bu filmi izlediğim zamanlarda Van Gogh ile ilgili hiç bir bilgim yoktu ama film bir ilgi oluşturacaktı bende. Ondan sonra yapılan her Van Gogh filminde hep bir hata bulmuş ya da orasını burasını eleştirmiştim. Çünkü o ilk filmden sonra hem resimlerini takip etmiş hem de üzerine yazılanları okuyup bilgilenmiştim. Üstelik bu bilgilenme de hala sürüyor. Yani o ilk filmi izlediğimde bilgim yoktu ama ilgi oluştu. Ve ardından da bilgilenme geldi. Daha sonra izlediğim ünlü isimlerin hayatından yola çıkan filmlerde de durum böyle oldu. 

Ancak tanıdığım yani bilgi sahibi olduğum ünlülerin hayatını konu alan filmleri hep eleştirdim ya da eksik yanlar buldu. Örneğin en son izlediğim Freddie Mercury filminde durum böyle oldu. Şimdi o filmi izleyip sevenler benim filmi sevmediğime kanaat getirmesin hemen. Benim için Freddie Mercury ismi, Queen albümlerinden yıllara yayılmış bir tanışıklıktı. Böyle olunca da o film benim beklentilerime hiç ama hiç cevap vermeyecekti. 


İlgi - Bilgi

Bunlar aklıma "Cem Karaca'nın Gözyaşları" filmi vizyona girdiğinde gelecekti. Açık konuşayım filmden beklentim fazla değildi. Öyle ki gidip izlediğimde de bir çok sahne bana batacaktı ve yer yer eleştirecektim. Çünkü ben Cem Karaca'yı hiç yoksa 50 yıla yayılan bir süreçte tanımıştım, şimdi bir film karesinde yorumla görecektim ve oradaki yorum benim değil, yönetmenin yorumu olacaktı. Bu yüzden izlemek istemiyordum. Ama sonra bir zaman you tube'tan falan izleyecektim. Böyle olunca da "filmi git sinemada izle o zaman" dedim kendi kendime. Bu arada filmi hala izlemedim. Hele ki bu tartışmalı durumlar çıkınca filmi izlemeden o tartışmanın içine dalıverdik, ister istemez. 

Öncelikle bu film benim için değil, ilk defa Cem Karaca ile tanışacaklar için önemliydi. Hele ki filmin yönetmeni Yüksel Aksu'nun bütün filmlerini izlediğim için belirli bir düzeyinin olacağına da emindim. Tabi gene bazı sahnelerde popüler yan öne çıkacaktı, ama dediğim gibi bu benim yorumum değildi. 

Şimdi filmden sonra başlayan telif, izin , mahkeme kararı vesaire yolunda çıkan mevzuları bir kenara koyup olaya şöyle bir bakalım. 

Bir akademisyenin konuşmasında duymuştum; Atatürk üzerine yazılan biyografilerde dünya üzerinde en az yazılanı bizim ülkemizdeymiş. Bu ülkemizdeki sanatçı, ünlü, devlet adamı, bilim insanı üzerine biyografi türünde çalışmalar çok azdır. Olanlar da ya bel altı vurmak için ya da fazladan övmek için yapılır. Neredeyse 35  yıldır rock adına yazıp çiziyorum, o günden bugüne herkes rock tarihi yazmak için koları sıvamıştır. Bu alanda bir çok çalışma kitap halinde çıkmıştır da ama bu güne kalan yok gibidir.  Bazıları bana da yazsana der, ben de onlara "senin duymak istediklerini yazamam ki" derim. Tabi karşımdaki hiç bir şey anlamaz. Bizim derdimiz bir insanı ya da zaman diliminin tarih içinde dökümü değil, bizim duymak istediklerimizi birilerinin yazması. Ya öveceğiz ya kötüleyeceğiz. Biz genelde heykel sanatına da böyle bakıyoruz. O heykelden bir sanat hazzı almak değil, kutsamak ve sonra da unutmak... hatta görmemek. Bir diğer kısım için zaten heykel tukaka bir şey. 

Ülkemizde rock adına üç isim çok ama çok önemli: Erkin Koray, Barış Manço ve Cem Karaca. Dolayısıyla Cem Karaca adına bir film yapılması çok önemli ama bir o kadar da geç kalmış bir şey. Öyle ki bu görkemli yapı için kitaplar,  biyografiler, filmler bir değil bir kaç tane olmalıydı. Peki daha bir film yapıldı ama olan oldu. Üstelik olay yavaştan Cem Karaca'nın hatırasına  zarar vermeye başladı bile. 


Öncelikle İçimdekileri Dökmek 

"Cem Karaca'nın Gözyaşları" filmini bugün izlemeye kararlıydım ama vazgeçtim. Çünkü izlersem ya çok sevecektim ya da beğenmeyecektim... yani bir yargım olacaktı ve söyleyeceklerimi unutacak ya da es geçecektim. Bir etki altına girmeyeyim ve içimdekileri dökeyim dedim. Öncelikle tartışmalar filmin içeriği ya da estetik değeri vesaire yönünde değil. Konu şarkıların telifi ve izin ile alakalı. Bu izin konusunda da mirasçılarından biri olan oğlu filme destek vermek değil, bizzat danışmanlık bile yapmış. Emrah Karaca'nın danışman olduğu filmin önemi ve değeri elbetteki artar. Ancak mirasçılardan olan diğer isim ise eşi ve bu konuda kendisinden izin alınmadığını belirterek filmi durdurmak için mahkemeye başvuruyor. Buraya kadar olay akışında giderken filmin konusunun ikinci eşi ile evlendiği tarihten öncesine dayandığı belirtiliyor.  Tabi konu filmde kullanılan şarkıların telifine geliyor dayanıyor. Konu artık mahkemede ama biz burada duralım hele. 

Eser hakları ve telif konusu benim için hayati, önemli bir konu..."Kırmızı" değil kızıl ötesi "Çizgim". Hepimiz bu konuda hemfikiriz,  öyle mi?   Şu anda mirasçıları kalkıp, "Cem Karaca'nın telif hakları falan yok, eserlerini isteyen istediği gibi kullanır." dese, ortalık ne hale gelir acaba. Daha bir iki yıl önce Orhan Veli ve George Orwell'ın ölümünün üzerinden 70 yıl geçince telif hakları kalmadığı için ders kitabı basan yayınevleri bile "1984" romanı bastı. Düşünün bir de Cem Karaca'nın telifi olmadığını, ortalık binbir sesten "Tamirci Çırağı" nidalarıyla dolar, cep telefonunu kapan Cem Karaca filmi çekmek için sıraya girer. Abartıyorsun falan demeyin benim Metallica çizimlerinden birini pazar çantası olarak bir teyzenin elinde görmüşlüğüm vardır. 

Şimdi gelelim Cem Karaca'nın telifi konusuna. 1970'li yılların başında askere gittiğinde, Cem Karaca'nın albüm için biriktirdiği stüdyo kayıtlarını plak şirketi iki yıl boyunca parça parça 45'lik (single - tekli) plak olarak çıkartmıştı. Eskiden bu tip olaylara öyle sık rastlanmıştır ki, Cem Karaca bu örneklerden sadece birisi. Ne telif ne izin bizim umurumuzdadır hani. 

Cem Karaca ve bir çok sanatçı yaşarken bu telif hadiselerini pek duymazdık. Onlar öldükten sonra bu konulara çok sıkı bakılıyor. Aileleri onların mirasını elbetteki koruyacaklar ama aynı hassasiyeti bu sanatçıları albümlerindeki parçaların gelişi güzel parça parça kopartılıp farklı isimlerle plak olarak çıkartılması konusunda da bir şey yapsalar ya. Öyle ki Cem Karaca, Erkin Koray ve Barış Manço'nun albüm diskografyası allak bullak bir hale geldi. "Parasını verdik ya"... türünden alaturkalığımızda telif haklarını da kendimize benzetiriz bir güzel.  Telif hakları dediğimiz şey bizim için mirasçılar arasında bir kavga ögesi ya da bir prestij konusu. Oysa artık hayatta olmayan o büyük sanatçıların eserlerinin korunmasıdır bu telif hakkı. 

Abartıyorum falan sanılmasın Cem Karaca çok özel bir ses ve nevi şahsına münhasır bir sanatçı duruşudur... Bu sadece bizim ülkemiz için değil tüm dünya için geçerlidir. Kendini bilen birisi onunla ilgili bir şey yapacakken tekrar tekrar düşünmelidir. Olay sadece telifini vermek değildir. Ama biz bütün değerlerimizi onlar öldükten sonra övelim derken çamurluyoruz.  Kavır adına yapılan yorumlardan tutun, şaşalı yazılara, kitaplara, belgesellere kadar her yer yağma hasanın böreği misali. Oysa bu isimler Batı'da olsaydı müzeleri kurulur, yüzlerce kitap yazılır, film yapılırdı. 


İzin Almak konusu

"Cem Karaca'nın Gözyaşları" filmi için ikinci eşinden izin alınmadığı da mahkeme konusu olmuş. Filmde Cem Karaca'nın oğlu izin vermenin ötesinde danışman olarak da çalışmış. Üstelik film Cem Karaca'nın yaşamından 1987 yılına kadar olan süreci anlatıyor.  Oysa Cem Karaca  2000’li yıllarda ikinci evliliğini yapıyor. Bu nedenle de İlkim Karaca'dan izin almaya gerek olmadığını bizzat oğlu Emrah Karaca basın toplantısında söyledi.   Bu konu onların bileceği bir konu ama bana göre de Emrah Karaca'nın bakışı doğru geliyor. Ama gene de galaya davet edilerek onure edilebilir miydi?  Açıkcası Emrah'ın yaşadıklarını yaşasaydım ben de davet etmezdim. 

Bugün yaşadığımız ortamda izin mizin ne ola ki ama ben yıllar öncesine döneceğim. Yıl 1987 ve Gırgır dergisinde ilk profesyonellik hayatıma adım atmışım. Evet dergi görkemli ama ben o derya içinde bir kum tanesi, kelimenin tam anlamıyla bir tıfılım. Bir iki yıl sonra Moğollar'dan Cahit Berkay beni telefonla arıyor bir çizimimi kullanmak için izin istiyor. Oysa o günlerde ne telif ne de yasası falan var, üstelik iki yıl sonra Gırgır satıldığında bile telif hakları olmadığı için oradaki bir çok çizerin çalışması dergiyi alanın malı olacaktı. Ha onu bırakın o zamanlarda Cahit Abi beni tanımazdı ve çizimi istediği gibi kullanabilirdi. Hadi o da olmasa dergiyi arar izin isterdi ama o benim gibi bir tıfılı aramıştı. Ve o çizim bir Moğollar kasetinin kapağı olacaktı. 

Gene o zamanlarda yapılan bir Kramp konserine Cem Karaca'yı davet etmiştik. O zamanlarda Almanya'dan yeni gelmiş ve vatandaşlığa yeni kabul edilmişti ama kırmadı geldi. Orada yaptığım çizimler için beni onure eden sözcükler kullandı.

Erkin Koray'ın Moda Sineması'ndaki konserinin afişini yapmıştım. Konser esnasında görüşemediğimiz için iki gün sonra beni ziyarete gelen Erkin Koray, teşekkür etmişti. 

Bu kadarla da bitmiyor 2000'li yıllarda Cumhuriyet gazetesinde yazıyor ve çiziyorum gazeteden eve telefon geldi ve Sezen Cumhur Önal'ın benimle görüşmek istediğini söylediler. Telefonumu verdim ve aradı. Benden yıllar önce yaptığım bir çizimimi kullanmak için izin  istiyordu. Üstelik bu çizim onu yerden yere vurduğum bir çizgi romandı. 

Gene Cumhuriyet gazetesinde yaptığım bir panoramik İstanbul çizimimi yazacağı bir kitapta kullanmak için Fikret Hakan izin istemişti. 

Bu örneklerden daha bir hayli var. Yani yazmaya kalksam sayfalarca sürer. Sözün özü Cem Karaca başta olmak üzere bu güzel insanlar "izin" isteme nezaketinde olan insanlardı.  

Bu izin konusuna böyle anılarla bir katkıda bulunayım dedim. Bir de bu izin olayının farklı bir yanı var o anıyı da anlatayım. Erkin Koray'ın İstanbul Plak'tan çıkan plakları toplanıp, best of misali bir şekilde kaset olarak çıkacaktı ve kapağını çizmem için plak şirketinden beni aradılar. Bu haberi duyduğumda açıkcası havalara uçtum. Ancak bundan Erkin Koray'ın haberi var mıydı? Plak şirketi bu konuda yayın haklarının onlarda olduğunu ve bir sorun olmayacağını söylediler. Aslında bu benim için yeterliydi ama içimi iyi ki bir şey kemirmişti ve Erkin Koray'ı telefonla aradım, izin aldım. İyi ki aramışım. O heyecanla aramamış olabilirdim. Keşke o günlerde içerikteki parçaların yerleşmesi ve seçimi ona da sorulsaydı. Bu çalışmanın daha güzelleşmesi açısından da önemli ama bizim diyarda böyle gelmiş böyle gidiyor işte. 


Renk değil Boyut katmak!

"Cem Karaca'nın Gözyaşları" filmi yapıldı ve olan oldu. Oysa ölümünden bu yana 20 yıl geçti ve bu süre içinde Cem Karaca üzerine onlarca kitap, film yapılmalıydı. Bu isim sadece bizim için değil dünya çapında tanıtılacak bir sanatçı. Bunun için de sinema filmi yapmak çok önemli. Bu filmi çeken yönetmenin Yüksel Aksu olması da benim için ayrıca önemli. 

20 yıl içinde Cem Karaca adına sadece bir film yaptık onda da ortalık toz duman oldu. Oysa böyle bir isim Batı'da olsaydı adına müzeler kurulurdu. Biz böyleyiz işte böyle gelmiş böyle gidecek. Ama içimi acıtan sevdiğimiz bu isimleri severek parça pınçık ediyoruz. 

Bu konu yapılan "Cem Karaca'nın Gözyaşları" isimli sinema filmi üzerine oldu. Filmi daha izlemedim, izlediğimde de kıl olacağım ya da sevmeyeceğim bölümler olabilir. Sonuçta sinema büyük bütçeli bir çalışma ve popülizmi yakalamak zorundadır ve seyirciyi yakalamak ister. Bu gayet doğaldır çünkü Cem Karaca'yı ben hiç yoksa 50 yıldır birike birike tanımışım ve benim kafamdaki Cem Karaca filmi başkadır. "Cem Karaca'nın Gözyaşları" filmi bir başka bakış açısıdır benim için ve bunların daha da çoğaltılması gerekir. Cem Karaca'yı anmak için şarkıcı ve grupları toplayıp, ısmarlama kavırlar yapılmasının ötesinde şeyler yapılmalı artık. 

Özel radyolar ilk kurulduğu zamanlarda Cem Karaca bir programa konuk olmuştu. O programın sonunda sunucu, "Çok teşekkür ederiz, programımıza renk kattınız." demesi üzerine Cem Karaca, "Ben renk değil boyut katarım" diyecekti. Bu çok doğru bir tespitti... çünkü  Cem Karaca bizim yaşamımıza boyut getiren bir isimdi. 

Aptulika



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...