Sevgi Yeşilyaprak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sevgi Yeşilyaprak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2023 Pazar

Carol of Harvest




Carol of Harvest


Bu yazımda aslında sizlere, yeni tanıştığım ve ilk albümleri bu yıl çıkan bir gruptan bahsedecektim. Ancak geçen hafta tesadüfen internette karşılaştığım ve beni heyecanlandıran bir haber, önceliği ‘’Carol of Harvest’’e vermeme sebep oldu.

Bu habere göre, birçok Alman kraut rock ve progressive rock grubunun az bulunan albümlerini yeniden CD ya LP olarak basan, özellikle de kraut rock meraklılarının çok iyi bildiği ‘’Garden of Delight’’ müzik şirketi(?) ‘’Carol of Harvest’’in albümünü yakınzamanda LP olarak tekrar basacakmış. Grup bu şekilde aklıma düşünce, ben de kısaca gruptan söz etmek istedim. Bu LP içerisinde grubun daha önce hiç yayınlanmamış fotoğrafları, bir röportajı ve bir posterinin de yer aldığı yirmi sayfalık bir booklet de olacakmış. Bu haber neden önemli derseniz, grubun 1978 yılında çıkan ilk ve tek albümü sadece iki yüz adet olarak basılıyor. Zamanla, çok aranan ve orijinal baskısını bulmanın neredeyse imkansız olduğu bir albüm haline geliyor Arada yasal baskıların yanında, korsan olan baskıları da çıkıyor.     

Carol of Harvest, 1976 yılında Almanya’da, Bavyera eyaletindeki Fürth şehrinde kuruluyor. Grubun kurucu üyesi ‘’Axel Schmierer’’ on altı yaşında, kendi başına gitar çalmayı öğrenmeye başlıyor. Bas gitaristiyle aynı sınıfta olduğu ve çok beğendiği ‘’After Curfew’’ grubunda gitar çalmak istiyor Axel ve gruba bir ritm gitarist arandığı sırada başvuruyor, ancak kabul edilmiyor. Daha sonra, on dokuz yaşındayken ,arkadaşları Robert Högn (davul) ve Heinz Reinschlüssel (bas gitar) ile kendi gruplarını kurmaya karar veriyorlar .Kısa süre sonra muhteşem ses Beate Krause ve Jürgen Kolb (klavye) de gruba dahil oluyorlar ve grubun kısa ömürlü ama progressive rock müzik tarihinde iz bırakan yolculukları başlamış oluyor .Grubun adı ise ,birçok müzisyen ve sanatçıya ilham olmuş (örn: Bram Stocker -Dracula) ünlü Amerikalı şair ‘’Walt Whitemann’’ın ‘’A Carol of Harvest’’ (1867) şiirinden geliyor .Axel ,bu şiirin tam da kendisinin anlatmak istediklerini ifade ettiğini söylüyor bir röportajında .   

     1978 yılında, her biri hala öğrenci olan grup üyeleri, maliyetini kendi imkanlarıyla karşıladıkları ve toplam dört şarkının yer aldığı ve sadece iki yüz adet basılan ilk ve tek albümlerini ‘’Brutkasten Record’’ dan çıkarır. Albümün bir adı yok bu arada. Tek bir albüm diyorum çünkü grup dağıldıktan çok zaman sonra 2008 yılında çıkan ve orijinal kadrodan sadece Axel’in bulunduğu ‘’TY I JA ‘’adlı albümün, Carol of Harvest’ le pek ilgisi olmadığı konusunda neredeyse herkes hemfikir.

  Grubun müziği, progressive, psychodelic, folk ve kraut rock olarak da tanımlanıyor genelde, 70’lerin sonunda yapılmış olmasına rağmen. Ben  genre/tür tanımlamalarına çok yoğunlaşmıyorum, şarkıları dinlerken hissettiklerim, grubun müziğiyle kurduğum bağ daha önemli benim için.

   Albüm kapağında yer alan, Walt Whitemann ‘ın ‘’ The Carol of Harvest ‘’ şiirinden bir bölüm, grupla ilgili ilk ipucunu veriyor dinleyicilere. Kapakta yer alan doğa fotoğrafları da öyle.  

                 ‘’ a song of the god       

                     Green grass

                     a song no more of

                     city streets

                     a song of farms

                     a song of the soil

                     of the field . ,,


Carol of Harvest’ in doğayı hak ettiği gibi yücelten, pastoral betimlemelere çokça yer veren, romantik - daha doğrusu Baudelaire’in kasvetli, ızdıraplı kara romantizmi kadar olmasa da - dram ve karanlığı, melankolik duyguları da barındırdığı için, pembe romantiklerden ziyade ‘’koyu renk ‘’ romantiklere daha yakın bir grup olduğunu söylesem, abartmış olmam sanırım.

  Camel, Pink Floyd, Gentle Giant, Renaissance gibi gruplardan etkilendiğini söyleyen grubun gitaristi Axel ‘in müziğinde, bu gruplardan da bazı etkiler görmek mümkün doğal olarak. Grubun tüm şarkılarının sözleri ve müziği Axel ‘e ait. Albümde yer alan şarkılar:

1. Put On Your Nightcap (16:02)

2. You and Me (2:31)

3. Somewhere at the End of the Rainbow (6:26)

4. Treary Eyes (4:17)

5. Try a Little Bit (9:59)

 



Carol of Harvest tek albümü olan ama oku kalbinizin tam ortasına isabet ettirebilen gruplardan. Tamamen kişisel yorumum tabi ki bu. Bir kez dinledikten sonra asla unutmadığınız vokaller vardır,’’Beate Krause ‘’ de bu çok özel seslerden bir tanesi. Grubu dinlemeye başladığınız andan itibaren, sizi o büyüleyici, duru, güçlü vokaliyle kolayca etkisi altına alıyor. Bir grubu severek dinleyebilmem için vokalini de sevmem gerekiyor kesinlikle. 




   Grubun müziğini; melodik, melankolik değişken ve güzel ritimler, enfes gitar ve davulun yanında bolca Moog synth duyabileceğiniz, zaman zaman space rock tınılarını da yakalayabileceğiniz, özgün, sürprizli şarkı yapıları ve Beate Krause’nin hafızalara kazınan büyüleyici vokaliyle özetleyebilirim.

Albümle özdeşleşen, açılış şarkısı olan on altı dakikalık, ‘’Put On Your Nightcap ‘’, grubun progressive rock müzik tarihinde yerini almış bir eser tartışmasız. Savaş karşıtı bir şarkı bu; müziğin kendisi kadar, etkileyici ve sisteme meydan okuyan sözleri ile de dikkat çekiyor. Savaşın olmadığı, dinin yönlendirmesi ile ne zaman ölüneceğine, ne zaman yaşanılacağına birilerinin karar vermediği, barış içinde, her zaman yeşil, huzurlu ve sakin bir dünyaya duyulan özlem ve umudu görüyoruz. Melankolik, dramatik ve şiir gibi bir şarkı. Enfes moog synthler, akustik ve melodik lead gitar, sizi bu özlenen dünyaya çok hoş, gizemli bir yolculukla, zaman zaman sarsarak ulaştırmaya çalışıyor sanki. Şarkının başlangıcı, düşsel bir rüzgar sesi içinden, özgün bir şekilde, dinleyici ile buluşuyor... Şarkının 06.30 dk dan itibaren duyulan arpej bana hep Pilli Bebek‘in bir şarkısını hatırlatıyor. Neyse, yine çok dağıtıyorum konuyu. Asıl çarpıcı olan bölüm tabi ki ‘’close to the edge of the world ‘’ çıkışıyla Beate Krause’nin sesinin tüm güzelliğini bize hissettiren bölüm ve şahane gitar solosunun yer aldığı son 3-4 dakikası. Şarkı bitti sanıyorken, daha ritmik ve hızlı tempolu olan ikinci bölüm başlıyor. Davul ve bas severleri şarkının ikinci bölümü daha mutlu edebilir. Bol sürprizli, karmaşık bir yapısı olan, oldukça progressive bir şarkı bu. Daha fazla ayrıntıya girmeden, sizleri bu muhteşem şarkıyı dinlemeye davet ediyorum.

İkinci şarkı “You and me”, kısa bir aşk şarkısı. Akustik gitar ve vokal ön planda. Üçüncü şarkı “Somewhere at the end of the Rainbow” da bir aşk şarkısı. Güzel melodiler, davul ve güçlü bas gitar dikkat çekiyor bu şarkıda ve tabi ki yine Beate ’nin vokali ve “the sky keeps falling on my head” sözlerini enfes bir şekilde söyleyişi… Albümdeki dördüncü şarkı “Treary Eyes” yine kısa ve melodik bir şarkı, akustik gitar dikkat çekiyor burada. Son şarkı “Try a little bit”. Axel’ in bir röportajında aktardığına göre, bir arkadaşının trajik ölümünden etkilenerek yazdığı bir esermiş bu şarkı. “A thougt that flies away, you’re in love with me” sözleri ile, ilk şarkıdaki gibi bizi psychedelic bir atmosfere sokan Beate’ nin etkileyici vokali yine akılda en çok kalan ayrıntı bu şarkıya dair. Bu arada unutmadan ekleyeyim, Beate Krause bu albümde muhteşem sesi ile bizleri adeta büyülerken, sadece on altı yaşındaymış.

Şüphesiz ki Beate Krause’nin sesi progressive rock kulvarındaki en güçlü ve etkileyici kadın vokallerinden bir tanesi, Renaissance grubundan Annie Haslam gibi o da sahnenin sopranolarından. Annie Haslam’ın 5 oktavlık sesini beynimize kazıyan “Ashes are Burning” şarkısı 1973 yılından ve kendisi o zaman yirmi altı yaşındaymış. Beate’nin bu albümdeki performansını gerçekleştirdiği yaş ise sadece on altı. Her iki vokal genelde karşılaştırılır prog rock dinleyicileri tarafından, yaş ayrıntısını da ben ilave edeyim bu bağlamda. Carol of Harvest in müziği, tamamen içlerinden geldiği gibi, özveri ve amatör bir ruhla yapılmış ama progressive/psyechedlic/folk rock klasiklerinden bir tanesi olmuş, gölgede bekleyen güzelliklerden. 

Albüm CD formatında 2001 yılında “Second Battle” etiketi ile tekrar yayınlandığında konser kaydı olan 3 tane bonus şarkı ilave edilmiştir.

6. River (live) (2:36)

7. Sweet Heroin (live) (7:04)

8. Brickstone (live) (1:14) 


Grubun ömrü maalesef uzun olamamış, klavyecilerinin ve vokalin ayrılmasıyla grup albüm kaydından kısa süre sonra dağılır.

2008 yılında grubun kurucu üyesi gitarist Axel Schmierer, grubun adını devam ettirerek “TY I JA” albümünü “CD Guma Records” etiketi ile çıkartır. Bu albümdeki en belirgin değişiklik vokalde olmuştur. Polanya’lı Eva Grams’ın ana dilinde “Lehçe” söylediği şarkılar için çok fazla bir şey söylemek istemiyorum. Vokali başarılı, hoş bir ses. Şarkılar daha kısa, progressive öğeleler oldukça az ve davul için de elektronik tercih edilmiş. Müzikal olarak çok kötü değiller aslında ama Carol of Harvest’i hatırlatan pek bir şey duymak mümkün değil. Birkaç tane şarkıda sadece, Axel’in tipik arpejli gitarını duyduğunuzda, çalan albümün Carol of Harvest’e ait olduğunu biraz hissedebiliyorsunuz. Albümdeki tek İngilizce şarkı olan “In Between” de Axel’in vokalini duyuyoruz. Kolaya kaçarak yapılmış bir albüm hissi yaratıyor maalesef, duygusal sebeplerle yapılmış belki de, elektrik poptan da fazlaca etkilenmiş. Ne yazık ki, yapılmasa da olurmuş diyeceğimiz bir albüm olarak yerini aldı zihnimde.



Son olarak, grup üyelerine ne oldu, neler yapıyorlar diye merak edenler için yazıyorum.

Grubun beyni Axel halen müzik üretmeye devam ettiğini söylemiş yakın zamanda katıldığı bir röportajda. Evsiz gençler için çalışıyormuş ve aynı zamanda nefes terapistliği yapıyormuş.



Grubun klavyecisi Jürgen Kolb, piroteknisyen olarak meslek hayatına devam ediyormuş. Bas gitarist Heinz Reinschlüssel ise, org yapımı uzmanlığını, ailesinden iş sebebiyle çok uzak kalmak istemediği için sonlandırmış ve iş yaşamına erkek hemşire olarak devam ediyormuş. Başarılı davulcuları Roger Högn de maalesef kanser sebebiyle 2016 yılında hayata veda etmiş.

Beate Krause ise artık Beate Sampson olarak müzik kariyerine caz yolunda devam ediyor. 80’li yıllarda farklı müzisyenlerle birkaç tane projede yer almış. 1984 yılından beri Almanya’daki “Bayerischen Rundfunk” da önceleri muhabir daha sonra ise sunucu olarak müzikle iç içe yaşamını sürdürmeye devam ediyor. İki meslektaşıyla birlikte hazırlayıp sunduğu “Jazz Time” programı 2022 yılında Almanya’nın en iyi radyo programı ödülünü almış. Çok sempatik bir insan. Almanya Kültür Bakanlığı tarafından düzenlenen “Alman Caz Ödülü” nü belirleyecek olan jüri üyelerinden birisi olarak da görevliymiş.


Grubun klavyecisi Jürgen Kolb,piroteknisyen olarak çalışıyormuş.Bas gitarist Heinz Reinschlüssel ise kardeşi ile aynı meslek olan org yapımı ustalığını, ailesinden çok uzak kalmak


istemediği için sonlandırmak zorunda kalmış ve erkek hemşire olarak meslek hayatına devam ediyormuş.


Hayatı gerçekten müzik olanlar, farklı biçimlerde ve zamanlarda olsa bile, müzikten hiç kopmadan, müzik gezegenin yörüngesinden ne olursa olsun hiç çıkmadan devam ediyorlar müzikle yaşamaya.  Gerçek müzik sevgisi sizi hiç bırakmaz.

Sevgi Yeşilyaprak

 

18 Temmuz 2023 Salı

ANYNONE'S DAUGHTER ya da 1970'lerin Alman Progresif Rock Harikası




Blues Perişan yazarlarından Sevgi Yeşilyaprak uzun bir aradan sonra gene bizlerle. Sevgi, bu yazısında çok güzel bir Alman Progresif grubunu anlatmış. 1970'lerin çok önemli ama az bilinen grubu ANYONE'S DAUGHTER'i yazısını okurken o döneme gidecek ve inanılmaz güzel keşiflerle dolu bir yolculuk yapacaksınız. Sevgi oldukça külliyatlı bir yazı hazırlamış ve bundan sonra da bu tarz araştırmalarını belirli periyotlarda yer vermek bize keyif verir. Ancak Sevgi bize prog röportajları da göndereceğini söyledi...Bu keyifli haber beni bir kez daha havalara uçurdu. Şimdi sizleri Sevgi Yeşilyaprak'ın kaleminden bir progresif keşif yolculuğuna çıkartalım... 




Hak ettiği ilgiyi yeterince görememiş gruplardan bir tanesi 
ANYNONE'S DAUGHTER

 




Bu yazımda, benim için özel bir anlamı olan ve çok sevdiğim gruplardan Anyone's Daughter'dan bahsetmek istiyorum. Progressive rock denince ilk akla gelen Pink Floyd, Yes, Genesis, Camel, Eloy, King Crimson, Grobschnitt vb. grupların yanı sıra, Anyone's Daughter'ın da bu kulvarda zamanında, çok iyi müzik yaptığını ama buna rağmen hak ettiği ilgiyi yeterince görememiş gruplardan bir tanesi olduğunu düşünüyorum. İyi müzik yapmak, sadece iyi nota kompozisyonları yazıp, bunları hoş melodiler, karmaşık ya da uzun sololarla süslemek değil elbette; müzisyenlerin ruhundan süzülen notaların, dinleyicilerin kalbine ulaşabilmesi önemlidir. Anyone's Daughter, her biri kendi enstrümanlarında virtüöz olan, uzunca bir dönem sabitleşmiş kadrosuyla bunu başarabilen topluluklardan biri olmuştur. Belirli dönemlerde aynı grubu veya aynı albümü art arda dinlediğimiz, müzikle kurduğumuz ruhsal alışverişin doruk noktasını yaşadığımız zamanlar mutlaka olmuştur. Anyone's Daughter da bu gruplardan birisi benim için. Melankolik zamanlarıma eşlik edebilecek, en güzel seslerden birisi olan Harald Bareth, sanırım bunun en büyük sorumlusudur.

Anyone’s Daughter, Almanya Stuttgart'da, Uwe Karpa ve Matthias Ulmer tarafından 1972 yılında kurulur. Davulda Sascha Pavlovic'in katılımıyla, 14-15 yaşlarında genç bir öğrenci grubu olarak ilk konserlerini, özellikle Stuttgart'daki 'Jugendhaus' (bizdeki eski Halk Evleri gibi) denilen ve Almanya'da, kültür sanat hayatında çok önemli bir işleve sahip olan gençlik merkezlerinde veriyorlar. Bu konserlerde, Deep Purple ve Cream gibi grupların yorumlarıyla birlikte, kendi bestelerini de çalıyorlardı. Grubun adı da Deep Purple'ın,''Fireball'' albümünde yer alan, eğlenceli bir şarkı olan ''Anyones Daughter''dan geliyor. Deep Purple 'ın bu şarkısını düşününce, herhalde grubun adını ilk kez duyan bir çok müziksever, A.Daughter'ı eğlenceli şarkılar yapan bir grup olarak düşünmüştür. Oysaki tam tersi bir durum söz konusudur.

Kuruluşlarına geri dönelim, yerel bir radyo anonsu ile davulcu  Hansi Derer bulunur ve gruba dahil edilir. O da peşi sıra muhteşem sesi ve bas gitarıyla gruba yön verecek olan  Harald Bareth' i getirir. İlerleyen zamanlarda çok defa davulcu değişikliği olur.


A.Daughter'dan söz ederken, grubu iki dönemde ele almak gerekiyor. Grubun kuruluşundan 'Last Track ' toplama albümünün 1986 da yayınlanması ve ardından dağılmasına kadar olan ilk dönem ve sonrasında 2000 yılında tekrar toparlanan ve birçok grup üyesi değişikliğinin olduğu, günümüze kadar devam eden son hali. Progressive-senfonik rock kulvarında, başarılı, deneysel ve özgün çalışmalarının olduğu, özellikle ilk dönemlerine ait albümlerini daha ayrıntılı gözden geçirip, anlatmaya çalışacağım. Toplam 14 albüm (stüdyo ve konser) ve 4 tane tekli çıkarmış olan grubun, birçok albümünün, çok sayıda, yeniden düzenlemesi ve bu yeni versiyonlara ilave edilmiş bonus şarkıları bulunmaktadır. Yazıyı uzatmamak adına bu ayrıntılara değinmeyeceğim. Albümlerin yeniden düzenlemeleri ile ilgili ayrıntılı bilgi edinmek isterseniz, aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. Yine aynı linkten albümlerde yer alan şarkıların ayrıntılı bilgisine de ulaşabilirsiniz. İkinci dönemlerini ise, daha sonra kısaca ele alacağım.

Grup, 1979-1986 yılları arasındaki bu kısa döneme, toplam altı albüm sığdırmıştır. Bir öğrenci grubu olarak kurulan A.Daughter'un 1979 yılında basılan ilk albümleri ''Adonis'', genç yaşta sahip oldukları profesyonel müzisyenlik becerileri ve yaratıcı dehalarının adeta bir belgesidir. Alman progressive rock tarihinin baş yapıtlarından biri olmuştur.
Grubun klasik ilk dönem kadrosu şu şekildeydi;
Harald Bareth / Lead vokal, bas gitar
Uwe Karpa / gitar
Matthias Ulmer / keyboard, vokal
Kono Konopik / davul

 
1982 yılında yayınlanan ''In Blau''albümüyle, ilk önemli kadro değişikliği gerçekleşir. Daha önce Pancake ve Roxy Elephant'da çalmış olan başarılı davulcu Kono Konopik gruptan ayrılır ve yerine Peter Schmidt gelir. Matthias Ulmer'in bir röportajında söylediği gibi; 1984 yılında, kendisinin ve Uwe Karpa'nın askerlik görevleri sebebiyle müziğe 18 aylık bir ara vermek zorunda kalırlar. Bu görevlerini kamu hizmeti şeklinde yerine getirirler. Bu süreçte vokalist ve basçı Harald Bareth, tüm yaşamı boyunca müziğe profesyonel olarak devam etmek istemediğine karar verir ve içinde bulunduğu şartların da yönlendirmesiyle, Belçika'da tıp eğitimine başlar. Müzikten tıbba geçiş yapan müzisyenlerden birisidir. Halen Almanya'da, ağrı ve ışın tedavisi uygulanan bir klinikte, radyolog doktor olarak görev yapmaktadır. Bir zamanlar sesi ve gitarı ile ruhlara şifa olan Bareth, modern tıp aracılığıyla, artık ağrıları olanlara şifa olmaktadır. Elbette gruptan hiç ayrılmamasını dilerdim. Harald Bareth demişken, bir parantez açmak isterim, onun vokali olmadan. Anyones Daughter başka bir grup sanki. Kadife sesler diye tarif edilen vokaller vardır ya, Harald Bareth'in vokali de bu bağlamda ipek kadifedir...Yumuşak, biraz melankolik ve dokunaklı bir ses, en sevdiğim prog vokallerden bir tanesidir. Grubun ikinci davulcusu olan Peter Schmidt de bu uzun süre boyunca boş durmak istemez ve başka bir gruba geçer.



İlk dönem albümleri


Adonis (1979)

70’lerin sonunda birçok progressive rock grubunun, pop rock, new wave gibi yeni akımlardan etkilendikleri albümler çıkarmaya başladığı bir dönemde, Anyone’s Daughter; katkısız bir progressive rock albümü olan ''Adonis'' i 1979 yılında, ünlü kraut rock müzik şirketi ''Brain'' etiketiyle LP olarak çıkarır. Topluluk 70'lerin progressive ve kraut rock'undan beslenmiştir, zaten o dönemleri yaşamışlardır.

Grup üyelerinin, henüz sadece 17-18 yaşlarındayken çıkarmış oldukları bu ilk albümleriyle, prog rock sahnesinde yakalamış oldukları başarının önemli etkenlerinden biri, 1972'den beri devam eden birliktelikleri ve kendi şarkılarını da çaldıkları konserlerin de katkısıyla, zaman içinde bütünleşerek, kendilerine özgü bir müzik kimliği geliştirmiş olmalarıdır. İçten, yürekten yapılmış besteler, dinlerken bizlere hayaller kurdurabiliyor, zaman zaman tüyleri ürperten şarkılarla, A.Daughter'la samimiyet frekansında buluşuyoruz. Albümle henüz tanışmamış olanlar için söylemek istiyorum, kesinlikle orjinal ve olağanüstü bir yolculuk vadediyor.
Albümde toplam dört şarkı yer almaktadır. Başarılı albüm satışları sonucunda, ilerleyen yıllarda, farklı müzik şirketlerinden, LP ve CD formatlarında yayınlanmış on tane yeni versiyonu olmuştur. Albüm kadrosu ise şu şekildeydi:
Harald Bareth / Lead vokal, Fender bas
Uwe Karpa / 6 ve 12 telli gitar
Mathias Ulmer / grand piano, Fender Rhodes elektrik piyano, Hammond org, ARP Omni&Mini Moog synths, vocal
Kono Konopik / davul

Albümde yer alan şarkılar:
1.Adonis (24:09)
-Part I: Come Away (7:49) 
-Part II: The Disguiese(3:29)
-Part III: Adonis (7:51)
-Part IV:The Epitaph (5:07)
2.Blue House (7:20)
3.Sally (4:22)
4.Anyone's Daughter (9:10)

Albüme adını veren “Adonis” şarkısı, 4 bölümden oluşan 24 dakikalık bir süittir. Şarkıyı dinlemeye başladığınızda, Harald Bareth'in duygu dolu, dokunaklı sesiyle birlikte, bulunduğunuz mekan ve zamanı terk edip, mitolojinin gizemli diyarlarına hızlı bir geçiş yapıyorsunuz. Mesela şarkıyı her dinleyişimde, Adonis'in cansız, solgun yüzünü, o mermer katedralin içinde görebiliyorum... Şarkı, Yunan mitolojisindeki en yakışıklı, ölümlü delikanlı olan Adonis'in hikayesinden bahsediyor. 
Kısaca anlatacağım.
Lanetli bir ilişki sonucunda, bir ağacın gövdesinden doğan Adonis'i tanrıçalar yetiştirir. Göz kamaştıran güzelliği, Aphrodite ve Persephone arasında, Zeus'un hakemlik yaptığı bir kavgaya dönüşür ve sonrasında yılın eşit zamanlarında bu tanrıçalarla zaman geçirmesine karar verilir. Bir av sırasında yaban domuzunun saldırısına uğrayarak ölür genç Adonis. Bu yaban domuzunun öznesi şaibeli birisinin kıskançlığı sebebiyle, Adonis'e musallat edildiği anlatılır. Bu hikayenin farklı sonları bulunuyor. Ayağına diken batan Adonis'in bu yüzden öldüğü ve kanının aktığı yerde laleler (adonis-mersin lalesi) açtığına inanılır. Bir başka sona göre ise, Adonis'in ölümüne çok üzülen Aphrodite'in üzüntüden çirkinleşip, güzelliğini kaybettiğini gören tanrılar, Olympos'da toplanıp, Adonis'e tekrar can verirler. Adonis kültü, Akdeniz coğrafyasında farklı ayrıntılarla varlığını sürdürmüş. Erkek güzelliğinin yanında, yeniden doğuş ve baharı da simgeler.
Tekrar şarkıya dönelim, her bölüm, birbirinden farklı melodiler ve şarkı yapısından oluşmaktadır. Performans harikası olan bu bestenin ilk bölümünde yumuşak, senfonik bir hava hakim. Yüreğinize dokunan clean tonlu gitar soloları ve space tınılı keyboard, bu atmosferin dikkat çeken güzelliklerinden. Birinci bölüm gök gürültülü yağmur sesleriyle bitiyor. 
İkinci bölüm synthesizer ile başlıyor (Moğollar'ı hatırlatıyor bu giriş bana hep). Bu bölüm daha tempolu, davulun zengin, değişken ritimli katkılarıyla devam ediyor.
Üçüncü bölüm, şarkının en dokunaklı bölümü. Etkileyici melodiler, sakin başlayıp, enerji dozu gitgide artan gitar ve keyboard soloları, akılda kalan ayrıntılar. Ayrıca, özellikle 17.dakikadan sonra duyabileceğiniz, deyim yerindeyse, muhteşem bir bas gitar ve keyboard atışması geliyor, davul da yine çok değişken ritimlerde, varlığını devamlı hissettiriyor. H.Bareth'in muhteşem bas gitarı, ayrı bir sevgi hissetmeme sebep olmuştur A.Daughter'a. 
Son bölüm, piyano ile açılıyor ve diğer bölümlere göre daha yalın, vokal severleri mutlu edecek şekilde devam ediyor.
Entrümantal olan ikinci şarkı ''Blue House'' synthesizerdan yayılan derin tınıların, dinleyeni space rock alemlerine götürdüğü sade ve melodik bir clean gitar sound'u olan, duyguları coşturan bir eser. Bu şarkıya adını veren mavi ev, zamanında grubun provalarını yaptıkları evmiş. 
Üçüncü şarkının adı ''Sally'', albümde herhalde diğerlerinden en farklı olan, piyano ve saksafonun birlikteliği ile daha aydınlık, neşeli; dinlerken biraz jazz, biraz da pop-rock diyarlarına uğrayacağınız bir eser. 
Grubun adını taşıyan son şarkı ''Anyone's Daughter'' ise, adeta topluluğun rüştünü ispat ettiği, yaklaşık dokuz dakika uzunluğunda bir eser. Muhteşem bir keyboard ve clean tonlarda etkileyici gitar soloları, sonlara doğru melodik bir gitar, hızlı ve karmaşık bir davul, ben buradayım diyen enerjik bir bas gitar ve progressive rock'un en özgün melodilerini duyabildiğiniz, inişli çıkışlı bir şarkı. Her dinleyişimde farklı yerlerinden kendisine tutulduğum senfonik yapıda, titizlikle örülmüş, mıknatıs etkisi yaratan bir şarkı. 
Adonis albümü,70'lerin sonlarına ait olmasına rağmen, neo-progressive rock'ın habercisi olarak yorumlayanlar da olmuştur. Tüyleri diken diken eden olağan üstü güzel melodi ve sololar, gerçekliği adeta yaşamış, ayrıntıları istif etmiş; bunları sonra dinleyenlere ruhla, hissederek çalınan enstrümanlar ve vokal aracılığıyla, adeta yaşamış gibi aktarıyor A.Daughter.




Anyone's Daughter (1980)

Grup ikinci albümlerinde, Brain'i bırakıp, yollarına yine birçok prog rock albüm yayınlamış olan ''Spiegelei'' ile devam etmiştir. Albümün kaydı, Stuttgart Zuckerfabrik stüdyosunda gerçekleşmiştir. Anyone's Daughter albümünü özetlersek; enfes bir gitar tonuyla çalınan duygusal sololar, güçlü bir bas gitar, klavye ve moogun en büyüleyici tonları, senfonik yapılarda melodik şarkılar ve tabii ki yine Harald Bareth'in değişmeyen, benzersiz güzel vokali. ''Adonis''den sonra oldukça farklı sayılabilir bu albüm, konsept albüm değil ilk olarak, şarkılar daha kısa, en uzun şarkı 8 dakikalık süresiyle 'Another Day Like Superman'. Albümde en sevdiğim şarkıdır; sakin başlayıp, akustik gitar eşliğinde ilerleyen ve sonrasında muhteşem bir gitar ve klavye solosuyla temposu yükselen bu şarkıda, muhteşem elektro, bas gitar ve klavye performansları, bu progressive- senfonik klasik yapıtın, sanki özenle işlenmiş sütun başlıkları olmuşlar. H.Bareth'in, duygu dolu, şarkıdaki hüznü yaşayarak söylediğini duyabildiğimiz vokali de şarkıyı farklı bir boyuta taşımaktadır. İkinci favorim ise, ''Thursday''. Wishbone Ash'ın gitarlarını anımsattığı için belki de, fazladan seviyorum bu rock'n roll ritmli şarkıyı. 'Sweedish Nights', 'Sundance Of The Haute Provence' ve 'Moria' şarkıları, konserlerde her zaman çalınan klasikler arasına girmişler. Moria şarkısı, JRR Tolkien'den ilham alınarak yapılmış ve o yıllarda grubun tanınmasına önemli bir katkı sağlayan, radyolarda hit olmuş eserlerinden bir tanesi.'Azimuth' ise fusion etkili, oldukça kısa, enstrümantal bir eser. Masalsı albüm kapağı adeta grupla özdeşleşmiştir, geride kalmış kraut rock dönemi etkilerini, sanırım en çok bu albüm kapağında görebiliyoruz, grubun en sevdiğim albüm kapaklarından birisidir.





                     Piktor's Verwandlungen (1981)

1981 yılında yine ''Spiegelei''dan LP olarak çıkan bu albümlerinde topluluk, önemli bir değişim gerçekleştirmiştir. Müzikal yolculuklarına İngilizce sözler yerine ana dilleri olan Almanca şarkı sözleri ile devam etmişlerdir. Bu albümün özelliği, epik bir konsept albüm olmasıdır ve A.Dauhter'un en cesur, en deneysel çalışmasıdır. Önemli bir ayrıntı, albümün canlı kayıt edilmiş olmasıdır. Grubun akustiğini çok beğendiği, Heidenheim'daki bir konser salonunda, seyircilerin de olduğu, canlı bir kayıttır. Seyircinin varlığını ancak albümün sonunda duyabiliyoruz; grubun ne kadar başarılı bir performans sergilediklerini ve dinleyiciyi yakalayabildiklerini, seyircinin coşkulu alkış ve çığlıklarından anlayabilmek mümkün. Albüm şirketi, böyle sıra dışı, epik kısmı uzunca, konsept bir albümün, 80'li yıllarda iş yapmayacağını düşündüğü için, grup albüm maliyetini kendileri karşılamış. Albüm şirketine gelen en güzel yanıt ise, herhalde bu sıra dışı albümün başarılı satışları olmuştur.
Önce Beat kuşağı, sonra hippiler, Herman Hesse'yi adeta dönemlerinin ikonu haline getirmişlerdir ve ondan esinlenen birçok müzisyen ve sanatçı olmuştur; Steppenwolf, Santana, Milton Glaser ve Andy Warhol vb. Hesse'nin kitapları 60 dile çevrilmiş, yüz elli milyon civarında baskı sayısına ulaşmıştır. Sadece Avrupa ile sınırlı kalmamış Hesse'ye olan ilgi, ''Steppenwolf'' (Bozkırkurdu) romanı ,1969 yılında A.B.D.'de bir ayda 360.000 adet baskı satmıştır ve Hesse'nin eserleri bu ülkede yaklaşık on bir milyon adet satışa ulaşmıştır. Dünya çapında bu etkileşimler, Hesse'nin savaş karşıtı duruşunun da etkisiyle, ölümünden uzun yıllar sonra da güncelliğini yitirmeden devam ederken, Anyone's Daughter da Herman Hesse'den esinlenen gruplardan biri olmuştur. Herman Hesse'nin 1922 yılında, ''müstakbel'' ikinci eşi için yazdığı ''Piktors Verwandlungen''isimli fantastik masal kitabından çok etkilenirler. Piktor'un dönüşümleri anlamına gelen bu sevgi masalından ilham alan topluluk, bu hikayeyi kendi anlatım ve müzikleriyle birleştirip; albümden çok önce, ilk olarak konserlerinde çalmaya başlarlar. Şarkının, yaklaşık 27 dakikalık bu ham halini ,1977/78 yıllarında demo olarak kayıt ederler. Bu demo versiyonu, albümün 2008 yılındaki genişletilmiş baskısında (Tempus Fugit etiketiyle çıkmıştır), bonus parça olarak ilave edilmiştir. Albümde yer alan şarkıları ise, topluluğun daha önce konserlerde defalarca yorumlayıp, birlikte yer aldıkları sanatsal yaratım ortamı içerisinde, yıllar içinde geliştirme imkanına sahip olduğu, daha zenginleşmiş, yaklaşık 40 dakikalık son halidir.
Haral Bareth'in eşsiz anlatımıyla, epik bir senfonik başyapıta dönüşmüş 'Piktor's Verwandlungen', epik bölümlerde dahil,13 parçadan oluşmaktadır. Masalın seyrine ve ruhuna paralel şekilde, hikaye ile bütünleşmiş enstrümantal şarkılar, epik anlatımları şahane bir uyumla tamamlamaktadır. Matthias Ulmer'in, dinleyenleri düşsel bir yolculuğa çıkaran, -Eloy etkilerini de duyabildiğimiz, muazzam klavyesiyle birlikte; Uwe Karpa'nın ustaca akıp giden, uzun soloları ve benzersiz tınıları, dinleyenleri bu sihirli, gizemli masal dünyasına kolayca taşıyıveriyor. Albümde favori şarkılarım,7 dakika uzunluğundaki ''Der Baum''ve ''Sehnsucht''. Bütün enstrümanlar, yüreklere dokunan melodiler, sıkıcı olmayan, çok değişken bir ritim ve solo örgüsü içinde alıp başlarını gitmişler desem, abartı olmaz sanırım. A.Daughter’un bir konser grubu olduğunu ve konserlerde, albümlerinden daha iyi bir performans gösterdiklerini, becerilerini, bu albümde çok açık bir şekilde görebiliyoruz, duyabiliyoruz. Bir konser kaydı da bulunuyor, izlemenizi öneririm.



Piktor'un hikayesini kısaca anlatmak istiyorum. Yaşamın anlamını ve gerçek sevgiyi arayan Piktor, öldükten sonra cennete gelir, devamlı bir değişim söz konusudur burada, her şey sürekli biçim değiştirmektedir hem erkek hem kadın hem güneş hem ay olan ağaçlar, bütün renkleri taşıyan ve sonra çiçeğe dönüşen kuşlar...Bütün bunlar karşısında büyülenen Piktor, yaşamın kaynağında, yurdunda olduğundan emindir. Karşısına çıkan bir yılanın, hızlıca yanıt istediği bir soruya, Piktor fazla düşünmeden cevap verir ve bir ağaca dönüşür. Kökleriyle toprağa tutunmuş, gövdesinden dallar çıkmış, göğe doğru yaprakları salınan ağaç Piktor mutludur ve geçen yılları saymaz, uzun yıllar geçer ve artık ağaç gözüyle görebiliyordur, üzgündür. Çünkü burada, neredeyse çevresindeki her şeyin, sonsuz bir değişim döngüsü içerisinde olduklarını görmüştür. Ancak kendisi hep aynı kalmaktadır. Bunu fark ettiğinden beri mutlu değildir, yaşlanmaya başlar, daha yorgun, ciddi ve endişeli bir duruşu olur, birçok yaşlı ağaçta görebileceğimiz gibi. İnsanlarda ve tüm varlıklarda bunu görebiliriz, değişim yetisine sahip değillerse, zamanla üzüntü ve körelmeye yenik düşecekler ve güzelliklerini kaybedeceklerdir. Bir gün, cennette yolunu kaybeden, mavi elbiseli, sarışın genç bir kız, şarkı söyleyerek ve dans ederek, ağaçların altında dolaşır. Kızı görür görmez, Piktor'un içini, daha önce hiç hissetmediği kadar, mutlu olma isteği sarar. Kız ağacın altına oturur. Piktor ile aynı duyguları yaşar, yüreğinde aynı titremeyi hisseder, ağır gözyaşları yavaşça gözlerinden süzülür. Bir kuşun gagasından düşürdüğü sihirli taşı kız eline alır ve dileği gerçekleşir, ağaç ile tek bir varlık olarak bütünleşir. Piktor'un gövdesinden, güçlü, genç bir dal şeklinde büyüyerek, ona doğru uzanır. Piktor değişmiştir. Bu kez, doğru, sonsuz değişime ulaşabildiği, yarımdan, bir bütün olabilmeyi başarabildiği için, dilediği kadar değişime uğrayabilir artık. Geyik olmuştu, balık olmuştu, insan ve yılan olmuştu, bulut ve kuş. Fakat her varlıkta bir bütündü, bir çift barındırıyordu içinde, ay ve güneşi, kadın ve erkeği. Ülkelerin içinden, ikiz akan bir nehir olarak geçer ve gökyüzünde çift yıldız olarak durur...



IN BLAU (1982)


1982 yılında LP olarak yayınlanan grubun dördüncü albümü yine ''Spiegelei''etiketiyle çıkmıştır. Bu albümde davulcu Kono Konopik'in yerine, daha önce ''Lazarus'' ve ''Message'' de çalmış Peter Schmidt gelir, grubun profesyonel müzik kariyerlerindeki ilk kadro değişikliği olmuştur bu. Gitarist Uwe Karpa, zaman içerisinde grubun daha açık, esnek yapılarda, nefes alan, hatta biraz ''groove'' bir sounda sahip şarkılar yapma isteğinin giderek arttığını ve ''Kono Konopik''in bu gelişimden maalesef çok hoşlanmadığını belirterek, davulcu değişikliğinin nedenini anlatmaya çalışmıştır.
''Piktor's Verwandlungen '' albümünde Almanca şarkı sözlerine geçiş yapan grup, bir sonraki albümlerinde bir yol ayrımına gelirler. Ya ilk iki başarılı albümlerindeki gibi İngilizce şarkı sözleriyle devam edeceklerdi, ya da cesur bir karar vererek, Almanca şarkı sözlerine geçiş yapacaklardı. Bu önemli kararla ilgili son noktayı koyma işi, çoğunlukla grupta şarkı sözlerinden sorumlu olan Harald Bareth'e bırakılmış. Bununla ilgili düşüncelerine de booklet'de (1993 yılındaki remaster CD'deki) yer verilmiş: ''Piktor's Verwandlungen'', zaten ilk iki albümden çok önce bestelenmişti, sadece albüm kaydı daha sonra yapıldı ve basıldı, bu albümden sonra, ''tekrar İngilizce’ye mi geri dönelim?'' sorusu geldi. Grup olarak Almanca denemek istiyorduk, bu şekilde uluslararası şansımızın az olduğunu biliyorduk, ama bunu hesaba katmıştık. Böyle kararları, iş insanları olarak değil de sanatçılar ve idealistler olarak alıyorduk. Kucağında sözlükle şarkı sözü yazmayı, giderek saçma buldum...''
Daha fazla ayrıntıya girmeden, albüme dönelim. Albümde yedi şarkı bulunuyor.'' In Blau '', albümünün, mavi anlamına gelen adı, bu rengin çağrıştırdığı melankoli ve özlem gibi kavramlar, dinleyicilere albümün içeriği hakkında bir ipucu veriyor. Bu albümde şiirsel şarkı sözleri ön plana çıkmış, tabi ki müzikal olarak da bu şairane havaya son derece güzel uyum sağlanmış; yumuşak, melodik, bazen romantik, duygusal, sözlerdeki sanatsal havaya uygun bir sound ortaya çıkarmışlar. Büyüleyici piyano soloları, 6 ve 12 telli akustik gitarların kullanımıyla, dinleyenleri pamuk bulutların üstünde ağırlayan yumuşak gitar soloları, bunu sağlayan incelikli ayrıntılardan bazıları. Albümde dikkat çeken şarkılar, ''Für ein kleines Madchen '','' Nichts für mich '', enstrümantal bir eser olan ''La La '', güneşi ve ışığını, besteledikleri şarkıyla dinleyenlere göstermek istedikleri ''Sonne '' Albümde en ilgi çeken eser, 3 bölümden oluşan ,15 dakikalık süresiyle albümün en uzun şarkısı '' Tanz und Tod ''. Dans ve ölüm anlamına gelen bu şarkının sözleri etkileyici. Harald Bareth, bu şarkının sözlerini, ünlü yazar, antropolg ''Carlos Casteneda'' (''Lost''dizisinden hatırlayabilirsiniz, izlemedim, merak da etmedim) nın ''Ixtlan Yolculuğu '' kitabını okuduktan sonra yazmış ve bu kitabın etkisini taşıdığını kendisi söylemiş. Beste ise bir kolektif yaratım, ağırlıklı olarak gitarist U.Karpa ve klavyeci M.Ulmer'in  katkılarıyla ortaya çıkmış bir eser. Albümdeki çoğu şarkıda sözler şiir gibi yazılmış. ''Tanz und Tod'' şarkısında, en güzel sözlerden bir kısmı, ilk bölümde yer alıyor ve ölümle ilgili:
  "Kendi ölümüm, sol yanımda sürekli benimle beraber yürümüş
   Ne garip, onu hiç selamlamadım
   Tüm yaşamım boyunca sessizce benimle beraber,
   ve bekliyorum, bugün bana dokunmasını" 
''In Blau ''albümüyle ilgili güzel şeyler yazdım ancak A.Daughter'un en sevdiğim albümü tabii ki Adonis. Anyones Daughter, birçok yönüyle, sıra dışı bir grup; konserlerindeki mütevazi, sade ve gösterişsiz tavırları da mesela bunlardan biri. Kendilerine özgü bir müzikal kimliğe sahipler, özellikle ilk dört albümlerini dinlerken, sıra dışı, sürprizlerle dolu, benzersiz bir progressive yolcuğa çıkıyorsunuz.  Harald Bareth'ın vokali bile daha güzel sanki ilk albümde, ya da bana öyle geliyor.




Neue Sterne (1983)

Grup dağılmadan önce çıkan, yeni yıldızlar anlamına gelen son albümleri,1983'de Spiegelei etiketiyle LP ve kaset olarak dinleyicilerle buluşmuştur. Bu albümde A.Daughter, zamanın müziğine artık büyük ölçüde teslim olmuştur, ama neyse ki henüz ruhunu teslim etmemiştir. Albümde, progressive yönüyle güzellikler yakalayabilmiş, birkaç tane şarkıları bulunsa da, pop, elektronik etkili, standart şarkılar çoğunlukta. Dikkat çeken şarkılar, ''Der Plan '', ''Konsequenzen '', '' Viel Zuviel '' ve '' Das Puppenspiel ''. ''Der Plan '' şarkısının sözleri ilginç, Bulutsuzluk Özlemi'nin 'Acil Demokrasi' sini hatırlatıyor bana. Dünyanın güncel, sosyal, kanlı, canlı sorunlarına, insanların ilgisiz ve duyarsız kalmaları, bir kızın kimliğinde eleştirilmiş, ''Beyrut'da 10.000 ölü, senin umurunda mı?'' gibi şarkı sözleriyle.


Anyone's Daughter Live (1983) 


1983'de, 'Tyrant '', ''Steeler '' gibi, sağlam grupların albümlerinden aşina olduğumuz ''Corona'' etiketiyle, double LP olarak yayınlanır, grubun bu ilk konser albümü. Toplam beş konser albümü bulunan topluluğun, içlerinden en iyisi bu konser albümüdür. Şarkıların seçimi, başka albümlerde olmayan bazı şarkılar ve en önemlisi tüm şarkıların, bulundukları albüm kayıtlarından çok daha iyi performanslarla icra edildiği, her bir grup elemanının, müzisyenliklerindeki ustalıklarının canlı belgesidir adeta.''Neue Sterne '' albümünden şarkılara ağırlık verilmiştir, son albümleri olduğu için herhalde o sırada.''Anyones Daughter '' şarkısının on bir dakikalık muhteşem bir versiyonunu sadece bu albümde dinleyebilirsiniz. Grupla henüz tanışmadıysanız, grubu tanımak için dinlemeye başlanması önerilen iki albümden biri bu konser albümüdür, diğeri de malum,''Adonis 






Last Tracks (1986)


''Last Tracks '', A.Daughter Records etiketiyle 1986 yılında LP olarak çıkan bir toplama albümdür. Live albümünden sonra, grubun iki elemanının askerlik görevleri sebebiyle başlayan kadro değişiklikleri, A.Daughter'ın tamamen dağılmasıyla son bulmuştur. Last Tracks albümündeki ilk beş şarkı, farklı stüdyolarda ve gruba yeni gelen Michael Braun, Götz Steeger ve Andy Kemmer 'in katılımıyla kayıt edilmiştir. Ancak bu yeni kadro, çok kısa ömürlü olmuştur, öyle ki albüm piyasaya çıktığında, Anyone's Daughter diye bir grup kalmamıştır artık. İlk altı şarkı için söylenecek fazla bir şey yok, farklı bir vokal ve bas gitar, duymak istemeyeceğimiz bir davul, bolca zamane, mekanik, vasat elektronik ritmler, vasata yakın şarkılar... Bu sıradanlık içinde kendini gösteren tek şarkı ''Much too late '', onun da alışık olduğumuz A.Daughter sounduyla pek ilgisi yok.
Gelelim albümün son dört şarkısına. Yüzümüzü güldüren bölüm işte burası. Grup 1972 yılında kurulmuştur ve 1978 'deki demolarına kadar herhangi bir kayıtları bulunmamaktadır. ''Zuckerfabrik'' kayıt stüdyosunda, I Hear An Army, Sally The Green, Ma Chére Marquise De Sade, Window Pain ve Anyone´s Daughter şarkılarının kaydı yapılır. Anyone's Daughter ve Sally The Green şarkısının farklı bir versiyonu dışında,1979'de çıkan Adonis albümünde diğer şarkılara yer kalmamıştır ve bu yüzden uzun yıllar, gün yüzüne çıkamamışlardır. Grup dağılınca ve herhangi bir plak şirketinin bağlayıcılığı kalmayınca, bu çok kıymetli şarkılar, sonunda dinleyicilere ''Last Tracks '' albümüyle ulaşabilmiştir. ''Ma Chére Marquise De Sade'' ve ''Window Pain'', en dikkat çeken iki şarkıdır bunların içinde.
Entsrümantal bir eser olan ''Ma Chére Marquise De Sade '', sekiz dakikadan uzun bir şarkı, muhteşem bir müzik ziyafeti sunuyor dinleyenlere. Olağanüstü bir klavye performansı, şarkıda assolist olmuş adeta. Matthias Ulmer'in A.Daughter'un müziğindeki önemi ve yeri tartışılmaz, yedi yaşında klavye çalmaya başlamış bir virtiöz.
 ''Window Pain'' i nasıl anlatabilirim, bilemiyorum. Tozlu sandıklarda gizli kalmış bir progressive rock klasiği, ya da sadece A.Daughter'ın en sevdiğim şarkısı mı desem? Uygun etiketler bulup, anlatmaya çalışarak, büyüsünü bozacağım belki de. Şarkının linkini ekliyorum, henüz dinlemediyseniz, mutlaka dinlemenizi öneriyorum. Yüreğinizde ve zihinlerinizde yer bulacak, en güzel progressive rock klasiklerinden bir tanesi, her yönüyle, mükemmel bir beste. 9 dakikaya yakın bir süre nasıl akıp gidiyor anlamıyorsunuz, zamanı durduran bir şarkı. Bir şarkıyı, art arada dinleme rekor listemde ''Window Pain'' en üst sıralarda, hissettirdikleri ise bana kalsın. Ayrıca, hep merak ettiğim bir konudur, grubun albüm yapımcılarına sormak isterdim; böyle muhteşem bir esere, acaba hangi mantıkla, Last Tracks'da gün yüzüne çıkana kadar, daha önce hiçbir albümünde yer vermediniz? Albüm kapağı ise, yine kraut rock dönemi etkilerini görebildiğimiz, grubun en sevdiğim albüm kapaklarından bir tanesidir.



Grubun ikinci dönemi

1986 yılında tamamıyla dağılan grup, uzun bir sessizlikten sonra, 2000 yılında tekrar kurulur. Bu uzun ara ve sonrasında, Matthias Ulmer, birçok gruba, albümlerin stüdyo kayıtlarında, klavye ve besteleriyle eşlik etmiştir. Saxon, Helloween ve en çok da Blind Guardian ile çalışmalar yapmıştır. Son olarak, yaklaşık yirmi yıllık bir mazisi olan, ''Blind Guardian Twillight Orchestra''nın, Prag Flarmoni Orkestrası'nın çaldığı albümü ''Legacy of The Dark Lands'' de yer almıştır. Bu albümün orkestrasyonu ve aranjmanı, yetenekleri klavye ile sınırlı kalmamış Matthias Ulmer'e aittir. Ayrıca albümdeki bazı bestelere de katkı sağlamıştır. Hangi çalışmalarda yer aldığını merak ederseniz, aşağıdaki linkten ayrıntılı bilgiye ulaşabilirsiniz:



Özgün kadrodan sadece Uwe Karpa ve Matthias Ulmer'in olduğu bu yeni dönemde, ne yazık ki sadece topluluğun adı aynı kalmıştır. Progressive rock çizgisinden ve grubun özgün sound'undan uzaklaşıp; daha çok dönemin pop-rock, new wave, elektronik akımlarının etkisinde kalmışlardır. Sanat için sanat düşüncesini mazide bırakıp, maalesef, daha çok ana akım ekseninde, standart uzunluklarda, dinlemesi kolay, çoğunlukla ticari odaklı şarkılar yapmışlardır.
2001 yılında 'Danger World ' albümü yayınlanır, oldukça sıradan şarkıların yer aldığı, görmezden gelinebilecek tarzda bir albümdür bu. 2004 yılında yine benzer sıradanlıkta 'Wrong 'albümünü çıkarırlar. Bu albümde göze çarpan iki şarkı bulunuyor, ''Far Away '' ve ''Fade Out''. 2018 yılında yayınlanan, topluluğun son albümü ise ''Living The Feature ''. Toplam on iki şarkının yer aldığı albümde, birkaç tane dikkat çeken şarkı bulunuyor.''She is not just Anyone's Daughter'', farklı bir Hendrix yorumunu dinleyebileceğiniz ''Voodoo Child '' ve sosyal mesaj içerikli ''One World for you and me ''. Bu çalışmada ilginç bir sürpriz bulunuyor, ''Ünlü'' grubundan hatırlayacağımız ''Tayfun Ünlü '', şarkının girişinde ve sonunda Türkçe vokal yapmıştır. Çok dilli seslendirilen bu şarkıda, birçok yabancı müzisyen, vokal ve enstrümanlarıyla konuk olarak yer almıştır. Modern popun, arada techno ritimleriyle harmanlandığı, farklı bir çalışmadır. Bu kadar müzisyeni bir araya getirmelerinin hatırına, bir dinlemek lazım diyebilirsiniz. Bir daha dinler misiniz? O da sizin zevkinize kalmış.

Grup, bu yeni dönemde, toplam dört tane konser albümü yayınlamıştır.''Requested Document Live 1980-1983 '' adıyla,2001 ve 2003 de yayınlanan vol.2 konser albümlerinde, grubun ilk dönem ve son dönem şarkılarına ait farklı konser kayıtları yer almaktadır. 2006'da yayınlanan ''Trio Tour '' konser albümünde vokalde ''Andre Carswell '' bulunmaktadır ve albümün adından da tahmin edileceği gibi, grubun klasik enstrüman kadrosu yok bu kayıtta, davul ve bas gitar olmadan icra edilmiş şarkılar. Uwe Karpa'nın akustik gitar performansı, kulaklarımızı şenlendiriyor. Yine, aşina olduğumuz A.Daughter soundundan uzak şarkıların yer aldığı bir albümdür ''Trio Tour''. Bu gerçeği kabul ederek dinleyebilirsek eğer, müzisyenlerin, karmaşık yapılardaki akustik şarkıları icra ederken, ustalıklarını konuşturdukları; elektronik ayrıntıların zevkli ve incelikli bir şekilde, sırıtmadan harmanlandığı şarkılarıyla, keyif alabileceğiniz bir konser albümüdür. ''Calw Live ''konser albümü ise 2011 yılında yayınlanmıştır. Herman Hesse'nin 125. doğum yılı kutlamaları kapsamında, Hesse'nin doğduğu, ''Calw'' (Almanya, kuzey Kara Orman bölgesinde) kasabasındaki konserin kaydıdır, grubun her iki dönemine ait şarkılar yer almaktadır. Bu konserde, kasaba meydanında yaklaşık 9.000 kişiye çalmışlardır.''Piktors Verwandlungen '' daki epik anlatımı ise ünlü Alman yazar ve rock şarkıcısı ''Heinz Rudlof Kunze'' seslendirmiştir. Orjinal albümü ilk kez H.Bareth ' in duygu dolu, sade anlatımıyla dinlemişseniz, Kunze'nin tarzı muhtemelen hoşunuza gitmeyecektir. Konseri sürpriz bir şarkıyla, J.Lennon ''Imagine'' ile bitirmişler.








Grup ayrıca dört tane tekli çıkarmıştır,''Moria ''(1980), ''Viel Zuviel '' (1983), ''Nina '' (2001) ve ''I'll never walk that road again '' (2001)
2015 yılında gitarist Uwe Karpa, solo çalışmaları sebebiyle gruptan ayrılır. Grubun güncel kadrosu, klavyede Matthias Ulmer, gitarda Uwe Metzler, davulda Peter Kump ve vokalde Johny Vooijs'den oluşmaktadır.
Yeni Anyones Daughter, ilk dönemlerinden ve progressive rock’dan uzak bir çizgide, ana akım ekseninde yoluna devam ediyor olsa da yeni tarzlarında da zaman zaman, başarılı işler yapmayı sürdürüyorlar. Şimdilik bir nokta koyalım, kim bilir, belki Anyones's Daughter'la yine karşılaşabilirsiniz burada.





14 Nisan 2020 Salı

Uli Jon Roth'un İstanbul konserindeki vokalist ve basçı: NIKLAS TURMANN


Sevgi Yeşilyaprak aramıza yeni katılan bir yazar. Blues Perişan için ilk yazısında harika bir röportaj gerçekleştirdi. Scorpions'un ilk ve efsanevi gitaristi Uli Jon Roth, 20 Kasım 2019'da İstanbul'a gelip, unutulmaz bir konser vermişti. O konserde bas gitar ve vokalde dikkatleri çeken bir eleman vardı. İşte o gün merak ettiğimiz bu eleman yani Niklas Turmann ile Sevgi Yeşilyaprak bir röportaj yaptı. 


Fotoğraf: Christine Leyh



Uli Jon Roth ve Peter Panka's Jane'nin başarılı vokalist ve gitaristi Niklas Turmann ile bir e-mail röportajı gerçekleştirdim, müzikal kariyeri ve grubu Crystal Breed'le ilgili sorularımı yanıtladı. Cryrstal Breed' in 2011 tarihli 'The Place Unknown' ve 2016 yılında çıkan 'Barriers' isimli iki albümü var. Grubun web sayfasında ayrıntılı bilgileri bulabilirsiniz. Bunun dışında, Crystal Breed'in YouToube kanalında grubun canlı konser videolarını, albümlerde yer alan şarkılarını ve şarkıları yaratma süreçlerini anlattıkları videolarını bulabilirsiniz. Progressive müzik severlere grubu dinlemelerini ve albümleri edinmelerini öneriyorum.

https://www.crystalbreed.com/

https://www.facebook.com/CrystalBreed/

https://www.youtube.com/user/CrystalBreedTV



Uli Jon Roth'un İstanbul konseri 

-Merhaba Niklas, ben İstanbul ile başlamak istiyorum, seni en son 20.11.2019 daki Uli Jon Roth konserinde bas gitarda ve vokalde izledik, her anıyla unutulmaz, muhteşem bir konserdi. Sesin güçlü ve etkileyiciydi. Senin açından nasıldı konser? Vokaldeydin ve bas gitar çaldın, fakat Uli'nin grubunda çoğunlukta elektro gitar çalıyorsun, öyle değil mi?

Doğru, başlangıçta Uli'nin grubunda ritim gitarist olarak yer aldım ve ayrıca geri vokalleri yaptım. Daha sonra, solistin olmadığı zamanlarda lead vokale de geçtim ve bu şekilde yıllar içerisinde asıl solist oldum - Uli'nin yanında tabi:) Bas gitarı ise, basçımız Nico'nun zamanı olmadığı durumlarda, arada sırada ben devralıyorum.

İstanbul konseri ile ilgili anlatabileceklerim; bir gece önce Jane ile Offenburg'da konserim vardı. Sahneden sonra Frankfurt'a yolculuk yaptım, geceyi orada geçirdim ve sonraki gün İstanbul'a uçtum. İstanbul'da havaalanında karşılandım ve doğruca konser mekanına getirildim, orada gruptaki arkadaşlarımın gelmesini bekledim. Soundcheck yaptıktan sonra bir şeyler yedik ve sonrasında konser başlamaştı bile. Bu arada konser çok eğlenceliydi - seyircinin performansı gerçekten iyiydi!!! Sonrasında otel ve ertesi gün sabah yine doğruca havalimanına. Gördüğün gibi, fazla boş zaman kalmamıştı:)


-Uli'nin grubuna ne zaman katıldın? Birlikte dünya çapında turneleriniz oldu, uzun yıllar süren bu deneyiminle ilgili ne söyleyebilirsin?

2008 yılında Uli'ye katıldım ve Uli ile uzun yıllar beraber çalınca, tamamen zorunlu olarak daha iyi bir müzisyen oluyorsun. Uli bir çok konuda gözlerimin açılmasını ve benim bütünüyle daha rahat bir insan olmamı sağladı.


 Tencerelerden bateri yapmak

-Bize müziğe nasıl başladığını kısaca anlatabilir misin? Okuldayken, ilk gençlik yıllarında, elektro gitar çaldığın ve vokal yaptığın bir grubun olduğunu biliyoruz, gitara başladığında kaç yaşındaydın? Örnek aldığın ilk isimler kimlerdi?

İlk önce ritim tutarak başladım. Tam anlamıyla klasik bir şekilde, tencerelerden bateri yaptım kendime ve Beatles kasetlerine eşlik ettim. O ara tahminen 6-7 yaşlarındaydım.9-10 yaşlarında da gitara başladım. Kahramanlarım, Brian May ve Rory Gallagher'dı.


-Hannover'de Jazz, Rock ve Pop gitar eğitimi aldın. Hangi sahne deneyimin profesyonel kariyerinin başlangıcı oldu?

Bir müzisyen için profesyonel olmaya başladığın, belirli, tek bir sahne deneyiminin olmadığını düşünüyorum. Bu yavaş yavaş gelişen bir süreç. Henüz okul yıllarımdayken müzikten para kazandım, aynı şekilde yüksek öğrenimim sırasında da. Asıl belirleyici durumun, yüksek öğrenimimden sonra ailemin maddi desteğini sona erdirmesi ve benim tek başıma geçimimi sağlamak için, müzikten para kazanmaya başlamam olduğunu düşünüyorum.



 Corvin Bahn ve Crystal Breed


- Arkadaşın 'Corvin Bahn' ile birlikte 2008 yılında kurduğun 'Crystal Breed'den konuşalım. Web sayfanızda grubunuz şu şekilde tanımlanmış: Quartet, efsane 70'li yılların Rock efsanelerinin yürek ve ruhları ile modern progressive gruplarının coşku ve anlayışlarını birleştiriyor. Crystal Breed'in iki albümünü de dinledikten sonra, ne demek istediğinizi daha iyi anladım: Crystal Breed ,70'lerin köklerinden olduğu kadar, 90'lar ve 2000'lerin modern progressive rock’ından da besleniyor. Crystal Breed dinlediğimde, senin bir Dream Theather, Steven Wilson, Pink Floyd ya da Frank Zappa hayranı olduğunu kolaylıkla söyleyebilirim. Son albümünüz 'Barriers' örneğin, fikirler ve enerjiyle dolu, heavy riffler,duyguyla çalınmış muhteşem gitar ve klavye soloları, yüreğe dokunan melodiler, sololar, doğrudan kalpten geldiklerini hissedebiliyorsun, duygu ve ambiyansları var ve elbette nefis vokalin... Crystal Breed'in ufkunun çok daha geniş olduğunu düşünüyorum, tanımlaması zor; enerjinizi, melodileri, sololar ve nakaratları hassasiyetle, kendinize özgü bir biçimde birleştiriyorsunuz ...Crystal Breed'in müziği, progressive rock ve heavy progressive türlerinde değerlendiriliyor. Sen nasıl tanımlardın grubun müziğini?

Kendi grubun ve müzik hakkında bir tanımlama yapmak her zaman zordur...Progressive kavramını katı bir şekilde ele alırsak, müziğimizi anlatmak için aslında doğru değil, çünkü müziği tümüyle yeniden keşfetmiyor ya da kökten değiştirmiyoruz. Ama benim için 'progressive' ,70'li yılların büyük progressive gruplarına dayanma , ilkesel olarak her şeyin serbest olduğu ,cazibesinin de , öğelerinin çeşitliliği ve beklenmedik oluşundan ileri gelmesi anlamına geliyor .O zaman 10 dakikalık epik bölümde, iki ölçü samba da ortaya çıkabilir ve ardından iki dakika uzunluğunda bir balad gelebilir.


-Grubunuzun adının bir hikayesi var mı ya da ne anlama geliyor?

Kulağa hoş gelen ve belki de müziğimdeki tezat öğeleri ifade eden bir şey arıyorduk. Yeni başlayan bir hayatın asıl simgesi olarak; yalın, süslenmemiş, kana bulanmış doğum ve diğer tarafta kristalin, neredeyse klinik saflığı.


-Benzersiz, efsane olmuş grupların, kendilerine özgü, ayırt edilebilir özellikleri vardır, mesela Wishbone Ash'in çift lead gitarlı soundları gibi, Crystal Breed'in özgün ve ayırt edilebilir özellikleri ne olabilir sence?

Öncelikle, soundumuz yeni şarkılarımızda mutlaka değişeceği ve ilerlemeye devam edeceği için, söylemesi zor. Bizi ayırt eden özelliklerimizin; ilginç armonik geçişler, çok fazla karmaşık olmayan melodiler ve çok sesli armonik vokaller olmasını umuyorum, ayırt edici olmaya da devam edecektir. 



-Şarkılar ve sözler, sen ve arkadaşın Corvin tarafından yazılmış, yıllardır tanıdığın bir arkadaşınla beraber çalmak ve üretmek, önemli bir avantaj olsa gerek? Bununla ilgili ne söylemek istersin?

Kesinlikle! Birbirini tanımak ve güvenmek önemli, fikirlerimizi birbirimize çaldığımızda, kendini bir adım daha açmış oluyorsun, ayrıca yaratıcı sürece zarar vermeden ve kişisel algılamadan, bir diğerinin fikrini de eleştirebiliyor olmak gerekir. Üstelik ikimiz beraber yetiştiğimiz için, müzik zevkimiz de büyük ölçüde ortaklaşa şekillendi. Bu şu anlama geliyor, birinin iyi bulduğunu, diğeri de genelde beğeniyor. Birimiz bir şarkıda takılıp nasıl devam edeceğini bilemediğinde, diğerimiz bir çözüm buluyor.


-Grup üyelerinin hepsi profesyonel müzisyen, virtüöz ve başka tanınmış grup ve sanatçılarla (Saxon, Gamma Ray, Kamelot, Uli Jon Roth...) çalan turne müzisyenleri, ikinci albümde yeni iki grup üyeniz var, gruba uyumları nasıl oldu, anlatabilir misin?

Bu tamamiyle doğru değil. Corvin, Thorsten ve ben, grupta başlangıçtan beri varız. Michi (Michael Schugardt), mesleki ve özel nedenlerden dolayı gruptan ayrılınca, onun yerine daha sonra Nico katıldı. Ama ben Nico'yu daha önceden, ortak yüksek öğrenimimizden ve beraber çaldığımız gruplardan tanıyordum. Bu yüzden, bize mükemmel bir şekilde uyum sağlayacağını biliyordum.


-Almanya'da başarılı konserler verdiniz. Crystal Breed'in yalnızca bir stüdyo grubu olmaktan çok, bir canlı müzik grubu olduğunu düşünüyorum. Sahnede doğaçlamalar da yapıyorsunuz, mesela 'The Place Unknown' şarkısında, 9-10 dakikanın tamamını rahat ve mükemmel bir şekilde çalıyorsunuz, grubun virtiözitesine iyi bir örnek bu şarkı. Sahnede Crystal Breed'in en çok hangi şarkılarını çalmayı seviyorsun?

En çok 'The Place Unknown'dan keyif alıyorum, seyirci bu şarkıda hep parti modunda oluyor ve sahnede gevezelik edebiliyorsun. Ama 'The Castle' , 'Barriers of Ignorance ya da 'World of Silence'ı da çalmayı seviyorum sahnede.


 Krautrock sahnesinde Jane ile olmak

-Kariyerindeki önemli olaylardan bir tanesi de 70'li yıllar Alman Kraut Rock sahnesinin itici güçlerinden biri olan Jane. Peter Panka's Jane ile ne zaman çalmaya başladın? Efsane Fritz Randow, Klaus Walz ve Charly Maucher ile beraber sahnede olmak, mutlaka müthiş bir olay ve deneyim olsa gerek? Almanya'da, 'kök salmış' diye tabir edebileceğimiz, sadık bir Jane hayran kitlesi var- burada da ayrıca sadık dinleyicileri var, benim gibi! Genç bir müzisyen olarak, bu hayranlar tarafından nasıl karşılandın?

Hemen, dostça ve aileden biri gibi kabul edildim. Corvin zaten benden önce gruba dahil olmuştu ve Jane'den birkaç kişiyi de Uli'den dolayı tanıyordum.2010 yılıydı ve ben KUXAN SUUM albüm prodüksiyonun sonlarında gruba katıldım, bu yüzden katkım daha azdı. O zamandan beri düzenli olarak konserler veriyoruz - özellikle Almanya ve İsviçre'de. Jane'de ilginç olan, grup üyeleri arasında rollerin devamlı olarak değişmesiydi. Mesela Charly ilk plaktan sonra hemen gruptan ayrılmış ve sonra tekrar katılmış. Demek istediğim, yıllarca aynı kalıp çalmış, tek bir kadro yoktu. Bu yüzden, Jane hayranları bu kadro değişikliklerine alışık oldukları için, beni yeni grup üyesi olarak kabul etmekte herhangi bir sorun yaşamadılar.


-Sahnede çalmayı en çok sevdiğin Jane şarkısının 'Fly Away' olduğunu yazmıştın daha önce. Peki en çok hangi Uli & Scorpions şarkılarını çalmayı seviyorsun?

'We'll Burn the Sky' her zaman favorim, devamında 'Yellow Raven'.


-Satriani'nin G3 projesinde, John Petrucci ve Uli Jon Roth ile birlikte sen de yer aldın, yine büyük bir turneydi. Toplamda kaç konser verdiniz, hatırlayabiliyor musun? Turnede 'Highway Star' gibi, nefis seslendirdiğin coverlarınız da vardı, ayrıca ritim gitar da çaldın. Bu turnenin senin için nasıl bir anlamı oldu, anlatabilir misin?

G3 turnesini, zaten müzisyen varlığımın en zirve noktası olarak tanımlayabilirim. Ne de olsa Satriani ve Petrucci mutlak kahramanlarımdan iki tanesi. Özellike de Petrucci, her gün saatlerce gitar alıştırması yapmama sebep olan motivasyonumdu. Beraber sahnede yer alacağımızı hiç düşünmemiştim. Turne yaklaşık bir buçuk ay sürdü ve bu sürede, rahat otuzdan fazla konserde çaldık. Bu arada, ben sadece Jam yapılan 'Highway Star' ve 'Immigrant Song' da vokal yaptım, bir zaman sonra Satriani, sahnede her akşam benim de bir solo çalmam için gitarını vermeye başladı - masal gibiydi ve ben bunu daha elli yıl anlatırım!



 Caz etkisi ve çok yönlülük
-HDGDL adında bir Jazz Trio'da da çalıyorsun. Bunun Crystal Breed'in müziğini olumlu şekilde etkilediğini, bu sayede tarz olarak açık olmanı kolaylaştırdığını düşünüyor musun? Jazz'da örnek aldığın gitaristler kimler?

Jazz'ı her zaman hobim olarak tanımlıyorum ve HDGL de, daha çok yakın arkadaşlarla yapılan bir eğlence projesi. Ancak kişiyi son derece ilerletiyor ve enstrümanını yeniden, bambaşka şekilde tanıyıp, öğreniyorsun. Kuşkusuz, bunun da müziğime dolaylı etkisi vardır. Joe Pass,John Scofield, Pat Metheny, George Benson, Wes Montgemory ve Al Di Meola en sevdiğim Jazz gitaristlerinden bir kaç tanesi.


-Bu günlerde, Mayıs'a kadar büyük bir Avrupa turnesinde olan Gregorians'da elektro gitar çalıyorsun (Ocak 2020'den beri). Yine tamamen farklı bir proje, senin için yeni bir deneyim. Bu müzikal çok yönlülük, kendisi de şarkı sözü yazan ve beste yapan bir müzisyen için, bir kazanç mı, ne düşünüyorsun? Esin vermesi anlamında sana katkı sağlıyor mu?

-Evet, turne maalesef zamanından önce sona erdi gibi görünüyor, Corona Virüs sebebiyle Avrupa'daki konserler iptal edildiği için. Fakat ilkesel olarak bir müzisyenin, çok yönlü bir ilgisinin olması gerektiğini düşünüyorum. Evet, tabi ki bu turne de bana yine fikirler ve esin verdi.


- Hannover Music College'da da ders veriyorsun. Gitara yeni başlayanlar için, tavsiyelerin ne olurdu, kısaca? Senin için hangisi daha önemli, ölümüne 'shreed' mi, yürekten, duygu dolu ve kendi tarzınla çalmak mı, yoksa karmaşık bir teknik geliştirmek mi?

Şarkıları öğrenmenin ve mümkün olduğu kadar erken, başka insanlarla birlikte müzik yapmaya başlamanın önemli olduğunu düşünüyorum. Kendini hangi müzik türünde geliştirdiğine bağlı olarak da şu ya da bu tekniği öğrenmenin yardımı mutlaka olacaktır:)


-Üçüncü albüm planı, halihazırda yeni düşünceleriniz var mı? Ya da belki yeni şarkılar bestelemeye başladınız mı?

Her birimizin başka projelerle de işi olduğu için, ne yazık ki henüz somut planlar yok. Ama ben fikirler biriktirmeye başladım bile. Her başlangıç zordur! (Bir Alman atasözü)


-Crystal Breed albümlerini Türkiye'de neden bulamıyoruz, yetersiz bir pazarlama mı söz konusu? Buradaki dinleyiciler Crystal Breed'in müziğine nasıl ulaşabilirler? Crystal Breed'le Türkiye'de bir konser vermek ister miydin?

Şu anda profesyonel bir satışımız yok ve en son çalıştığımız müzik dağıtımcımızla sözleşmemiz sona erdiği için, bizi şu sıralar, Spotify v.b. dijital müzik kanallarında dinleyebilmeniz de mümkün değil...Bu şu anlama geliyor, albümlerimizi doğrudan web sayfamızdan alabilirsiniz. Elbette Türkiye'de de çalmayı çok isteriz !!!

-Bu röportaj ve içtenliğin için çok teşekkür ederim Niklas.

Sevgi Yeşilyaprak




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...