Cinderella grubunu 1980'leri nihayete erdirirken tanımıştım ve "Bunlar Janis Joplin'in heavy metal hali!" diye haykırmıştım. Grubun vokalisti Tom Keifer'ın harika vokalinin bu yargımda etkisi de büyüktü hani. O dönemin içinde glam ve hard'n heavy gruplarının çığlıksı tiz vokal bolluğuna karşın Keifer blues kokulu ses yetisiyle hemen ayrılıyor ve beni bir anda sarıyordu. O gün bugündür Keifer ve grubu benim için vazgeçilmez olmuştur. Takip edebildiğim kadar takip ettim ama sonrasında ip koptu zaten gruptan da ortada bir haber yoktu. Bu yılın ilk haberlerine bir göz atarken Tom Keifer'in 2026'da yeni bir turneye hazırlanacağı haberi beni bir anda heyecanlandırıverdi.
Cinderella'nın ilk albümü "Night Songs" çıktığında yabancı müzik dergilerinde "Bon Jovi'nin tahtına oturacağı" biçiminde yazılar çıkmıştı. Daha sonra onları TRT'de "Nobody's Fool" şarkısının klibiye görüp, dinlediğimde hemen etkisi altına girecektim. Ardından "Night Songs" , "Shake Me", "Somebody Save Me" derken albümün ve grubun tutkunu olacaktım. Bu adeta çölde bir vaha bulmak gibiydi. Grubun Bon Jovi ve tahtıyla ilgili bi durumu yoktu, sanırım Jon Bon Jovi grubu ilk çıkışında desteklemişti ve işin aslı da biraz buydu.
O dönemin hard'n heavy ortamında Cinderella gerçek anlamda farklı bakıştı. Evet onların poster görüntüleri alışıldık glamm grupları gibiydi ama müzikal tavırları kökten gelen blues tatlarını da içeriyordu. "Night Songs" u iki yıl sonra çıkan "Long Cold Winter" albümü takip edecekti. On parçalık albümden "Don't Know What You Got (Till It's Gone) ", " The Last Mile ", " Coming Home "ve " Gypsy Road " gibi "hit" parçalar çıkacaktı ama albüme adını veren parça daha da ayrıcalıklı hale gelip, yıllara meydan okuyan bir yapıt olacaktı.
Bu iki albümün çıktığı süreçte müzik yazarları tarafından Cinderella'nın diğer glamm ya da hair metal grupları ile anılmak yerine Rolling Stones ve Aerosmith olmaya çalıştığı kaleme alınıyordu.Oysa grup kendi gibiydi ama rock'ın ve blues'un köklerine sıkı sıkıya bağlıydı.
Grup ara vermeden üçüncü albümü "Heartbreak Station"u çıkartacaktı ve çıta iyiden iyiye blues rock'a evrilecekti. 1990'lı yıllara adım atmıştık ve etrafı yeni heavy içi türler sarmıştı. Bu tür bolluğu içine bir de indie, alternative ve en nihayetinde Grunge depremi yaşanacaktı ki, Cinderella'nın blues dokulu Hard rock'ı biraz gözardı edilmeye başlanacaktı. Ama gene de albümden " Shelter Me " listelere girip, sevilecekti.
Cinderella dört yıl sonra "Still Climbing"i çıkardığında artık dönem değişmişti ve ortalığı grunge grupları sarmıştı. Cinderella albüme verdiği isim gibi "hala tırmanıyor"du ama bunu kimse fark etmiyordu.
Muhteşem bir grup dört albümle rock tarihinde unutulmaz yerine oturmuştu. Cinderella ve dört albümü her dönem vazgeçilmezim olacaktı. Kendimce bunun kahredici bir haksızlık olduğunu düşünürüm. İşte 2026'da Tom Keifer'in bir turne hazırlığı içinde olduğu haberi çıkınca ister istemez bunu "Cinderella konseri" olarak heyecanlanıyoruz. Tabi bu haberi değerlendiren ABD'li muhabirler de, "Cinderella'nın tekrar kurulup, bir araya gelme" ihtimalini soruyorlar. Tom Keifer ise bu ihtimalin olmadığını çünkü Cinderella'nın gitaristi Jeff LaBar'ın 2021'de ölümünden sonra grubun devam etmesinin mümkün olmadığını belirtiyor. Ancak tabi ki Tom Keifer'in bu solo turnesinde yapılacak konserlerin büyük bir bölümü Cinderella klasiklerinden oluşacak.
Evet 2026'da yapılacak Tom Keifer turnesinin konserlerinde Cinderella günlerine dönme duygusu insanlar heyecanlandırıyor. Ancak bu turne ABD ile sınırlı olacakmış. Tom Keifer'ın turnesi 2 Mayıs'ta Baltimore bölgesindeki yıllık M3 Rock Fest'te ana sahne performansı ile başlayacak ve 3 Ağustos'ta Kentucky, Beaver Dam'da sona erecekmiş. Gönül ister ki, bu turne çok tutsun ve dünya turnesi haline gelsin. Bir ihtimal de olsa Tom Keifer'ı ve o güzelim Cinderella günlerini bir İstanbul konseriyle anabilsek. Benimki boş bir hayal galiba.
Jeff Beck'in ölümünden bu yana tam 3 yıl geçmiş. Rock gitarının bence kesinlikle en büyük kaybı odur diyebilirim ve eklerim sadece yaptıkları ile değil daha yapacaklarıyla da. İşte onu bütün büyük rock gitaristlerinden farklı kılan yönü de "keşifçiliği" olsa gerekti.
Evet bu yazdıklarımı, "Ne diyor be bu adam" diye karşılayacaksınız... belki de. "O şöyle bir gitarist, acayip sololar atardı" gibi afilli sözler etsem herkes mutlu olurdu.
Neyse daha fazla uzatmayayım asıl mevzuya geleyim. İki gün önce Blues Rock Review https://bluesrockreview.com/ sitesinde yayınlanan Jon Harper'ın "Three Years Without Jeff Beck: Why His Guitar Still Matters" (Jeff Beck'siz Geçen Üç Yıl: Gitarının Hala Önemi) yazısını görünce bir anda okumak için atıldım. İşte benim de kafama yıllardır takılan Jeff Beck "farklılığı"nı çok güzel ortaya koyuyordu. İşte o yazı şöyle başlıyordu:
"Jeff Beck'in ölümünden üç yıl sonra bile, yokluğu hâlâ garip geliyor. Müziğinin solması yüzünden değil, etkisinin tarihsel bir dipnot haline gelecek kadar uzun süre yavaşlamaması yüzünden. Beck tek bir döneme, sahneye veya akıma ait değildi. O, gitarın kendisine aitti. Trendler değişip türler parçalandıktan çok sonra bile, Jeff Beck, ifade dolu, korkusuz gitar çalmanın ne olabileceğine dair sürekli bir referans noktası olarak kaldı.
Blues Rock Review'da Jeff Beck'in eşsiz bir yeri var. Geleneksel anlamda düz bir blues gitaristi hiç olmadı, ancak blues her zaman onun müziğinin merkezindeydi. Onu genişletti, bozdu, caz, funk, rock ve elektronik dokularla birleştirdi, ancak duygudan asla kopmadı. Beck'in mirası, listelerde zirveye çıkmak veya radyoda çalınan single'lar üzerine kurulu değil. Saygı, merak ve sese olan tavizsiz bağlılığı üzerine kuruludur. "
Yazıyı buradan tam olarak yayınlamak isterdim ama, bu güzel yazıya ve kıymetli görüşleriyle yazarına saygımdan dolayı aşağıda linkini vereceğim, oradan okursunuz.
Ve bu JON HARPER imzalı yazının son bölümünden de bir alıntı yapmadan edemeyeceğim,
"Jeff Beck, blues temelli müziğin ruhunu kaybetmeden gelişebileceğini kanıtladı. Teknik ustalığın duygu olmadan hiçbir anlam ifade etmediğini gösterdi. Ve bir sanatçının verebileceği en önemli kariyer kararının meraklı kalmak olduğunu ortaya koydu.
Jeff Beck sadece gitarın nasıl çalındığını değiştirmedi, aynı zamanda nasıl anlaşıldığını da değiştirdi. Bu yüzden, üç yıl sonra bile etkisi azalmadı. Her bir bükülmüş nota ile blues rock'ın geleceğini şekillendirmeye devam ediyor."
Evet yukarda verdiğim linkten yazının tamamını okumanız dileğiyle... büyük usta ve güzel insan JEFF BECK' e saygı duruşumuzu da böylece sunalım.
Geçtiğimiz yıl yazılar okunmuyor diye blok yazılarını boşlamıştım ama bağı da koparmamak için her hafta müzik listelerine yer verdim... Eh hani "dükkanı kapattı" demesinler diye.
Yeni yıla girdik, nerdeyse listelere de yer veresim kalmadı. Böyle giderse, blok tozlu vitrinleriye, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi terk edilmiş vahşi batı kasabasına dönecekti. Açıkcası bu da pek umrumda olmayacaktı hani.
Geçen hafta eskilerden sevgili dostum Burak Özcü'nün bir youtube videosuyla karşılaştım. 'Voidreaper' adını verdiği bu youtube sayfasında eline gitarını alıp, bir güzel çekim yapmış. Bizim Burak eskilerdendir. Daha ortada kimse yokken onlar Kabataş Erkek Lisesi'nde okurken Pegasus ismini verdikleri heavy metal grubunu kurmuşlardı. Bir anlamda kardeş grupları olan Lords ile birlikte yaptıkları konserler de unutulmazlardandı. Daha sonra onu Critical Mass adını verdikleri thrash metal grubunda gitarda görecektik. İşte bu Voidreaper youtube sayfasına eski zamanlardan Critical Mass kayıtlarını da koyuvermiş.
O yıllardan sonra rock barlar devri başlayacak ve ortalık cover gruplarıyla dolacaktı. Bizim Burak da hukuk fakültesinde okumaya başladı ve sonrasında da avukat oldu. Sonraları bağı kopardık. On küsur yıl önce telefonla ara sıra "Cöh He" der gibi görüştük. Ancak geçen yıl benim youtube yayınlarımı takip eden Burak ile daha sık görüşür olduk.
Burak, şimdilerde İzmir'de yaşıyor yoksa İstanbul'da olsa kesinlikle daha sık görüşürdük. O mesleğini icra ediyor ve yanısıra hayat gailesi vesaire derken müziği ve gitaristliğini de yan cebinde taşıyor. Yok öyle eskisi gibi grubu falan yok ama müzik yapmaktan kopmadı, vakti geliyor sokağa küçük anfisini kurup elektro gitarıyla sokak müzisyeni olarak da icrasını yapıyor. Kibir yapmadan genç müzisyenlerle birlikte çalıyor. Yani Burak için müzik hala çok ciddi bir iş.
İşte geçen hafta da bana gönderdiği bir mesajla youtube kanalından haberdar oldum. J.Satriani'nin "Forgotten Part II"yi elektro gitarını eline alarak yorumlamış. İzlerken öyle keyif aldım ki o çekimi hiç yoksa 5 kere izledim, 5 kere de dinledim. Yorum nasıldı derseniz, onu gitara hakim kulaklar (tabi ki gitaristler) bilir. Ancak bu yorum benim için başka açıdan öneme haizdi. Burak gitarını eline alırken büyük bir haz içinde yorumuna başlıyor. O anda odanın duvarının üzerine asılı iki gitar gözüme çarpıyor, adeta Burak Aga bizi ne zaman programa çıkaracan der gibi. Sonra kadraja yarısı giren Pegasus ve Lords konser afişi ile sadece kenarı kadraja giren Critical Mass konser afişi gözümden kaçmıyor. O afişin üzerinde yazı falan görülmüyor ama ben onun Critical Mass afişi olduğunu hissediyorum, yılların yaşanmışlığı var di mi ama.
Bu buluşmada aradan kesinlikle 35 küsur yıl geçmiş ama sanki Burak 17 yaşında Etiler'deki odasında gibi, yani her şey aynı eskisi gibi. Tek fark, şimdi İzmir'deki odasında o iki konser posteri çerçeve içinde.
Sözün özü Burak Özcü bana inanılmaz bir moral verdi. Blues Perişan blog'daki "yazı okunmuyor" küskünlüğüme bir son verdi. Madem o gitarı eline alıp bana böyle bir ivme verdi, o zaman şunu dedim, "Yazı okunmazsa okunmasın ama ben inadına yazacağım." Ve bu yılın ilk yazısına da böylece başlıyorum. Sadece yazmakla kalmayacağım, bu blog'ta yıllarca donmuş kalmış olan bölümleri de canlandıracağım. Bakın hele hiç yoksa on yıldır "Radyo programı yakında" diyor ve o öyle şaka gibi kalmış. Hepsini elden geçirmek yani bir güzel toz almak lazım.
İşte böyle oldu sevgili dostum Burak beni böyle canlandırdı. Bu arada Burak sen de arayı fazla açma, youtube'ta yeni videonu bekliyorum.