22 Nisan 2020 Çarşamba

1970'lerden bir 23 Nisan fotoğrafı.


Facebook'un arada sırada yaptığı, "3 yıl önce şunu paylaşmışsın" gibi bir etkinliği oluyor. Ara sıra bunlardan biri çıkar, "eh" deyip, geçer giderdim. Bu sabah, gene böyle bir hatırlatma yapıp, "Üç yıl önce bu resmi paylaşmışsınız" diyerek bir çizimimi koymuşlar. Bu seferki resmi görünce durdum ve heyecanlandım. Daha üç yıl olmuş ama sanki aradan geçen zaman 30 yıl olmuş gibiydi. 

Üç yıl önce 23 Nisan'dan bir gün önce paylaşmışım. Yaptığım çizimde benim çocukluğumda yani 1970'lerden simgesel bir fotoğraf karesi çizimi ile o eski çoşkuyu sunmak istemiştim. Oysa şimdi evlerde olmak zorundayız ve törenlerde olamıyoruz. Hepimizin sağlığı için evde olmak zorundayız ve evlerimizden o coşkuyu hissedeceğiz. 

Bu yıl 23 Nisan daha da anlamlı, çünkü 100. Yılı... Ulusal egemenliğimizin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yüzüncü yılı.

 İçimiz buruk olsa da o coşkuyu içimizde yaşayacağız. Geçen yıl da bağımsızlık mücadelemizin başladığı 19 Mayıs'ın 100. yılıydı ve onu daha görkemli kutlamamız gerekirdi. Şimdi 23 Nisan'da o görkemi içimizde, kalbimizde yaşayacağız ama gelecek yıl yani 23 Nisan'ın 101. yılında bu coşkuyu yaşayalım ! 

Benim çocukluğumda 23 Nisan en unutamadığım bayramdı. Bu büyüdükten sonra da aynı önemini taşımıştır. 

Çocuklar Bayramınız Kutlu Olsun!


21 Nisan 2020 Salı

MERAL AKMAN'dan Koronavirüs Günlerinde Keşifler: KALEIDOSCOPE


David Lindley, Türkiye’de büyümüş, burada saz ve ud gibi (bize göre) yerel enstrümanların yanı sıra flemenko gitar çalmayı da öğrenmiş olan Solomon Feldthouse (Sulyman) ile tanışır ve müzik hayatına ikili olarak devam ederler. Evlerinde prova yaparlarken komşuları kemancı Chester Crill’i (Fenrus Epp) birlikte çalmaya ikna ederler. 1966 yılında sıradan rock müzikten sıkılan Chris Darrow gruba geri döner ve davulcu John Vidican da aralarına katılınca “Kaleidoscope” doğar. 



Saykodelik Şehnaz Longa




Kaleidoscope
"Beacon From Mars"
 (1967)
 Epic




Aşağıda hakkında birkaç şey yazmaya çalışacağım Amerikalı grup “Kaleidoscope” ile 2017 yılında Robert Plant’in bir sosyal medya paylaşımı ile tanıştım. Plant grup hakkında şöyle demişti, “İngiltere ve Amerika’da müzikal zihniyet arasındaki farkı görüyorsunuz… çok ileride ve daha da ileriye gidiyor” Açıkçası hangisi ileride, Amerika mı, İngiltere mi, kısmını kısıtlı İngilizcem ile tam olarak anlayamadım ve zaten ben de kültür karşılaştırması hakkında değil Kaleidoscope hakkında yazmak istiyorum. 

Robert Plant’i etkileyen parça, grubun 1968 yılında çıkan, “Beacon From Mars” isimli ikinci albümünden. Bir efsaneye göre albümün asıl ismi “Bacon (Pastırma) From Mars” ama bir yanlış basım sonucu yıllardır “Beacon (Fener) From Mars” olarak biliniyor. Tabi bu tamamen bir şaka da olabilir. Bu albümden Plant’in paylaştığı parçanın ismi “Taxim” ve dinlemeye başladığınızda ezgilerin de ismi kadar tanıdık olduğunu görebilirsiniz. Parçada ve albümün tamamında, cümbüş, saz, tambur, ud, dümbelek, buzuki gibi enstrümanlar kullanılıyor. Bunlara ses veren David Lindley. 
1960’ların ortalarına David Lindley, ki kendisi yaşadığı bölgenin banjo şampiyonu, rakibi yerel bir country grubundan Chris Darrow ile güçlerini birleştirir. Ancak, Darrow bir süre sonra “ben rock yapacağım” deyip yeni grubu “the Floggs” ile yola devam etmeye karar verir. 
Lindley, Türkiye’de büyümüş, burada saz ve ud gibi (bize göre) yerel enstrümanların yanı sıra flemenko gitar çalmayı da öğrenmiş olan Solomon Feldthouse (Sulyman) ile tanışır ve müzik hayatına ikili olarak devam ederler. Evlerinde prova yaparlarken komşuları kemancı Chester Crill’i (Fenrus Epp) birlikte çalmaya ikna ederler. 1966 yılında sıradan rock müzikten sıkılan Chris Darrow gruba geri döner ve davulcu John Vidican da aralarına katılınca “Kaleidoscope” doğar. 
Grubun anlaşması, tamamen demokratik olmak üzerineydi, yani grupta bir lider olmayacak ve her şeye oy birliğiyle karar verilecektir. Böylece ilk albümleri üzerinde çalışmaya başlarlar. Haziran 1967’de ilk albümleri “Side Trips” piyasaya çıkar. Grubun demokratik kararları sonucu tüm elemanlar her türlü müzik aletini çalar. Albümde gitar, banjo, keman, mandolin, saz, buzuki, keman, mandolin, saz, buzuki, dobro, vina, ud, dümbelek, santur, harp, mızıka, klarnet gibi çeşit çeşit müzik aletleri havada uçuşur. Çok da güzel olur, ilerleyen zamanlarda Kaleidoscope “Word Music – Dünya Müziği”nin öncüsü kabul edilecektir. “Word Music” nedir diyenler için Ravi Shankar, Fela Kuti, Tony Allen, Peter Gabriel gibi sanatçıları önerebilirim.
1968 yılında “Beacon From Mars” (albümün isminin kısa hikayesine girişte yer vermiştik) çıkar. Howlin' Wolf’un “Smokestack Lightning” parçasından etkilenen ve albümle aynı ismi taşıyan parça, stüdyoda canlı olarak kaydedilir, içinde barındırdığı uzun ve saykedelik gitar solosu David Lindley tarafından çalınır ve bu soloyu referans göstererek Jimmi Page de Kaleidoscope’u “en sevdiği grup” ilan eder. Ayrıca, Lindley’in konserlerde gitar çalarken Chester Crill’in keman yayını alarak gitar çalmasının ilerleyen zamanlarda Page’i de keman yayı kullanmaya teşvik eden unsurlardan biri olduğu söylenir. Yazının başında bahsettiğim “Taxim” ise Santuri Ethem Efendi’nin "Şehnaz Longa" eserinden uyarlanmıştır.
Darrow’un (yine) gruptan ayrılması üzerine Canned Heat’in ilk versiyonundan bas gitarist “Stuart Brotman” gruba katılır, davulcu John Vidican’ın da grupla yollarını ayırmaya karar vermesi üzerine Little Richard, Johnny Otis ve Ike and Tina Turner gibi sanatçılara eşlik eden “Paul Lagos” gruba katılır. Darrow’un da stüdyo kayıtlarının bir kısmına katıldığı “Incredible! Kaleidoscope” isimli üçüncü albüm 1968 yılında çıkar. 1969 yılında Michelangelo Antonioni'nin Zabriskie Point filmine iki parça hazırlar "Brother Mary" ve "Mickey's Tune" ve Cream ile turneye çıkarlar.
Grubun dördüncü ve son albümü “Bernice” 1970 yılında çıkar. Diğer albümlere göre daha sade ve country etkileri taşıyan bir albümdür. Sonrasında tüm elemanlar kendi yollarına gitmek üzere grubu dağıtırlar. Bundan sonra, birkaç kez tekrar bir araya gelme denemesi yapar ancak bir iki konserden fazlası olmaz. 
Kaleidoscope'un dağılmasından sonra, 
“David Lindley”, Jackson Browne, Warren Zevon, Linda Ronstadt, Curtis Mayfield, James Taylor, David Crosby, Graham Nash, Terry Reid, Dolly Parton, Bob Dylan, Bruce Springsteen, Toto, Rod Stewart ve Joe Walsh gibi sanatçılara eşlik eder. Ry Cooder ve Henry Kaiser ile albümler yapar. Sanatçının, sayısını kendisinin bile bilmediği kadar çok müzik aleti var ve hemen hemen hepsini çalabiliyor.
“Solomon Feldthouse”, 70’lerin başında mücevher yapmaya merak sarar, eserlerini “Renaissance Pleasure Faires” etkinliklerinde sergiler ve tasarımları ile ödüller kazanır. Hali hazırda, Kaliforniya’da yaşıyor, el sanatları ile ilgileniyor ve takılar üretiyor, ayrıca bir flemenko sanatçısı olarak yerel gruplarla performanslarına devam ediyor.
“Chris Darrow”, Kaleydoskop'tan sonra Nitty Gritty Dirt Band'a katılır, daha sonra Bernie Leadon ile birlikte Corvette grubunu kurarlar. Uzun yıllar, Ben Harper, John Stewart, James Taylor, Harry Chapin, Corky Carroll and the Piranha gibi sanatçılara hem müzisyen hem de yapımcı olarak eşlik eder. Maalesef, ocak ayının ortalarında Chris Darrow aramızdan ayrıldı
“Chester Crill” bir süre “Mickey Rat” çizgi roman serisinin yazarlarından biri olur. Ayrıca, efsane çizer “R. Crumb” la birlikte “Armstrong's Pasadenas” için bir taş plak (78 rpm) çıkartırlar ve başarısız olurlar. Ailesinin baskıları yüzünden albümlerde kendi adını kullanmaktan imtina eden Crill, yer aldığı projelerde “Max Budda, Max Buda, Fenrus Epp, Templeton Parcely” gibi isimler kullanıyor.
Kaleidoscope hakkında daha fazla öğrenmek ve dinlemek için:

Kaleidoscope  - Taxim
https://www.youtube.com/watch?v=RfPTsT_38Fc

Kaleidoscope  - Egyptian Garden
https://www.youtube.com/watch?v=O6hRndt4bb8

Solomon Feldthouse 
https://www.youtube.com/watch?v=AGDujTMywAw&fbclid=IwAR0CCau0ZsTYJDasZwFnXMX5Oq7PhF4d7XJcrv3R_PIRpDnwmtKFYq0dAzQ

https://www.youtube.com/watch?v=SDwuIjtzlM8

David Lindley
https://www.youtube.com/watch?v=yLq9HgGP8G8

https://www.youtube.com/watch?v=uOEFNZJDXGM

https://www.youtube.com/watch?v=AGDujTMywAw&fbclid=IwAR0CCau0ZsTYJDasZwFnXMX5Oq7PhF4d7XJcrv3R_PIRpDnwmtKFYq0dAzQ

KAYNAKLAR
http://www.fingercymbals.com/solbio.html 
https://www.pulsatingdream.com/chestercrill1.html
https://twitter.com/robertplant/status/845258910789459968
http://blixa.com/chris-darrow-max-buda/
http://www.pulsatingdream.com/mickey_rat.html

Yarın MERAL AKMAN'dan Koronavirüs Günlerinde Keşifler Yazısı


Geçen hafta maillerime bakarken Meral'den şöyle bir mesajla karşılaşacaktım,
"Merhabalar,
Koronavirüs Günlerinde Hatırladıklarım ve Keşifler - XX
Karantina günlerinde yeni keşiflerinizi çok seviyorum. Benim de aklıma bu grup geldi. Umarım beğenirsiniz."

Beğenmek ne kelime, geçen hafta salı günüm bayram oldu benim için. Bu koronavirüs günlerinde "ah vah" etmek yerine üreteceğim demiştim. Hatta öyle bir haldeydim ki, kaç kişi okumuş diye istatistiklere bakmıyordum bile. Tıklama olmazsa moralim bozulup, kesmeyeyim diye. Şimdi Meral'den böyle bir mesaj ve onun da yazmış olması bana moral verdi hani. 

Evet Meral Akman'ın "Koronavirüs Günlerinde Hatırladıkları ve Keşifleri" yazısı yarın sabah saat: 08:30'da Blues Perişan blog'da yayında olacak. 

Bu arada geçen hafta Meral'den sadece bu yazı gelmedi, Tamam Shud yazısı ve Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi için de yazı geldi. Bu iki yazıyı yayınladım. Yayınlanmamış iki yazı daha var. 
Geçen hafta Sinan Doyan ve aramıza yeni katılan Sevgi Yeşilyaprak'ın röportajı da Meral'in yazıları gibi beni keyiflendirdi. Hani laf aramızda kendimi bir dergi çıkartıyormuşum gibi hissettim. İçinizden sırıtıp, ne dergisi dediğinizi biliyorum ama ben dergi tutkunuyum. Toplantısı, yayına hazırlanması, matbaaya götürülmesi, baskıdan çıkması, bayide satışa çıkması ve sonra o dergiyi alıp sanki ilk defa görüyormuş gibi heyecanla okumak. İşte şimdi aynı duyguları blog bana yaşatıyor ama kağıda basılmış dergi de ayrı bir şeydir hani, ama gene de günümüzde artık bunun yeri blog. 

Evet Meral Akman'ın "Koronavirüs Günlerinde Hatırladıkları ve Keşifleri" yazısı yarın sabah saat: 08:30'da Blues Perişan blog'da yayında olacak.  

Aptulika

20 Nisan 2020 Pazartesi

Koronavirüs Günlerinde Hatırladıklarım ve Keşifler 43


Konser sadece rockçılar için değil, klasik müzikçiler içinde önemlidir. Maksat bir yolunu bulup konser vermektir. 

İşte böylesi harika bir konu kimi zaman matrak, kimi zaman hüzünlü ve hem izlenecek bir film hem de dinlenecek bir albüm: "Le Concert"


Bolşoy Bahane Konser Şahane




Armand Amar
"Le Concert"
Soundtrack
 (2010)
Tandem Records

 Korona ve evde kalma insana neler yaptırıyor, bu albümü bile tümüyle dinleyebiliyormuşum demekki. Şimdi hepinizin aklına bu lafı klasik müzik ağırlıklı olduğu için dediğimi sanacaksınız. Tam tersine bu filmin final sahnesindeki Çaykovski keman konçertosu yorumunu devamlı dinlemek için aldım. Oysaki bu filmin müziklerinden oluşan albümün yarısı etnik müziklere ayrılmış durumda ama neyse ki bunda da ağırlık Rus Çingenelerinin (Burada Roman'mı demem gerekirdi , bilemiyorum ama ben Çingene sözcüğünü hakaret olarak değil övgü olarak kullanırım. O yetenek milyarderi halka olsa olsa saygı duyulur) müziklerinde olması da benim adıma işi kurtarıyor. 
Ülkemizde "Paris'te Son Konser" adıyla gösterilen bu filmin müziklerini Armand Amar yapmış. Yazının başındaki fotoğrafta yer alan ve sizin, "Filmin iki oyuncusunu anladık da bu kim?" dediğiniz zatı muhterem. Fransız besteci Amar'ın çocukluğu Fas'ta geçtiği için Ortadoğu ve Kuzey Afrika müziklerine de bir hayli hakim, bu nedenle de albümde coğrafi bir etnik müzik gezintisi de yapıyorsunuz. Filmin yönetmeni Radu Mihaileanu da Romanya kökenli ve 1980'den beri Fransa'da olması sebebiyle bu etnik müzik karışımına Balkanlar da karışıyor ister istemez. 

"Le Concert" filmini bu evde kalma günlerimizde bulup izlemenizi de tavsiye ederim. Hiç ama hiç sıkılmayacaksınız ve bana hayır dualar edeceksiniz. İyi dinlemeler ve tabii seyirler.


Aptulika
Koronavirüs Günleri







19 Nisan 2020 Pazar

Koronavirüs Günlerinde Hatırladıklarım ve Keşifler 42


Hiç yoksa yarım asıra yakın bir zaman olmuş Carole King'in "Tapesty" Long Play'ini gördüğüm andan bu yana. Plağını falan almışlığım olmadı, zaten ben o sıralar 8 yaşında falandım. Ama o yıllarda Hey dergisinin listelerinde birinci sırada yer alan resmini görmüştüm sadece. Belki de ilk kez baştan sona, bir kaç kez dinleyeceğim bu korona günlerinde, o kapağındaki ablanın aklıma kazındığı plağı. 



Kampüsteki Mona Lisa




Carole King
"Tapesty"
 (1971)
A&M

Bu kapak yarım asırlık unutulmazlarımdandır. Sekiz yaşında falanım ve Hey dergisinin plak listelerinin ilk üçünde her hafta resmini görerek başlamış serüven. Ne Carole King dinlemişim ne de bu plağı almışlığım olmuş ama her görüşümde bir anlam ifade etmiş etkilemiştir. Daha önceki yazılarımdan birinde John Philips'in aynı tarihlerde karşılaştığım ve buna benzer bir etki yaratan albüm kapağından bahsetmiştim. Ancak bu ikisi arasında büyük bir fark vardı. John Philips'in albüm kapağı bende bir "baba rock plağı" etkisi uyandırmıştı. Oysa Carole King'in böyle bir imaj verdiği de yoktu. 
Rönesans, nasıl ki bir aydınlanma ise onu size nasıl ki Leonardo'nun "Mona Lisa" tablosu bir trafik işareti gibi bir şeyleri ima ederse; Bu kapak da benim için 1960 aydınlanması test yayını ve 70'lerdeki uzatmaların oynandığı, 80 kaosuna son çıkışın "Mona Lisa"sı gibidir (Ha bu yargı genele hitap etmez, benim kendi tarihimi bağlar. Ne yani dövecek misiniz?). Bir de, "be adam o yılların ne simgeleri var, bula bula bunu mu buldun?" derseniz, o zaman ben de size, "Yahu kardeşim, koskoca Rönesans'ın onca güzel yapıtı arasında bula bula Mona Lisa'yı bulan ben miyim!" derim. Her halde konu kapanmıştır. Devam edelim. 
Bu arada yazı amacından sapıyor ve biraz "Görme Biçimleri"ne dönüyor ama özlemişim işte. Ah kafam işte, geçen yıl canım dostum Geronimo, "Abi, senin şu you tube kanalını yapalım" dediğinde, "dur tam oturtalım öyle" demiştim. Akılsız başım işte, onu zamanında dinleseydim, şimdi Görme Biçimleri'ni evden yapıyor olacaktım. Söz, bu korona günleri bir geçsin hemen başlayacağım. Yahu ne yapıyorum, yazıyı uzatıyorum, hem sadece bir kapak üzerinden hem de daha başlayamadım bile.
Şunu da belirtmeliyim ki, bu yazıyı gece vakti yazıyorum ve bir yandan da Carole King'in bu albümünü dinliyorum. Yani güzel bir çalışmaymış ki, keyiflenip, böylesi gevezeleştim. 
Kapak görseli ister çizim ya da illüstrasyon, isterse fotoğraf olsun içeriği de yansıtması gerekir. 50 yılda kafama yer eden bu kapak, birgün oturup tamı tamına dinlemediğim albümün yansıması. Biri olmazsa bir diğeri eksik kalırmış gibi. 
Çocukluğumda neydi peki bu albüm kapağını kafama işleyen? Bir üniversite kampüsünün yurdundaki odasında bir kız pencere önünde bize bakıyor. aynı anda yastığın üzerinde kedisi önde olmasına rağmen daha belirsiz ama bakışı belirli olarak bize bakıyor. Kedi sorgulayıcı ama kız ( o dönemde bana göre abla) daha umursamaz ve bir o kadar da alaycı. Fotoğraf çekilirken abartılı bir dekorasyon vesaire düşünülmemiş. Pencereden gün ışığı giriyor ve sıradan bir yaşamı simgeleyen özensiz kot pantolon, çıplak ayak (hatta gözümüze sokuluyorcasına), makyazsız bir surat, hemen üzere bulunup giyilmiş kazak ve eşlik eden kuaför eli değmemiş saçlar.  Evet bu kadar sade bir anlatım ama şimdi tekrar karşılaştığımda aklıma Flaman ressam Jan Van Eyck'ın "Arnolfini'nin Evlenmesi" tablosu geliyor. Bu resimde Arnolfini ve gelin hanım resmedilirken, arkalarındaki duvarda asılı duran ufak aynadan onların baktıkları yanı görürüz. Evli çift karşılarındaki açık kapıdan gelen konukları karşılar, biz resimdeki aynadan belli belirsiz görürüz. Burada aynadaki yansıma odanın öteki yanını gösterir, bu bir anlamda resmedilen çiftin gözlerinden görünendir. Resme biz baktığımız için Arnolfini'nin karşıladığı konuk belki de biz oluyoruz. İşte böylesi bir yansıma. 

Jan Van Eyck'ın "Arnolfini'nin Evlenmesi" tablosu ve oradaki ayna yansıması benim aklıma hep Carole King'in "Tapesty" plağının kapağını getirecekti. Resimdeki çiftin karşısında sanki Carole pencere kenarına oturmuş onlarla laflıyor. Kim bilir belki de Arnolfini bey, "Hanım kızım bu sefil giysilerle buraya girip oturmaya utanmıyor musunuz?".  Carole ve kedisi ise odanın diğer yanından umursamaz umursamaz bakarlar. 
Bu benim aklımı alan yarım asırlık albüm kapağını Amerikalı fotoğrafçı Jim Mc Crary çekmiş. Sanatçı Carole King'in bu albümünden başka The Carpeters'ın " Ticket To Ride" ve Joe Cocker'ın "Mad Dogs And Englishmen" kapaklarını da çekmiş. 

Yazıya Carole King'in 1971 tarihli "Tapesty" albümünü yazmak için başladım ama kapağa takıldım ve olayı Görme Biçimleri'ne döndürdüm. Giriş bölümünde de dediğim gibi bu albümle bağım yarım asırlık olsa da o günden bugüne bir yerde duyduysam kulağıma "I Feel The Earth More" parçası yer etmiştir ama bir kere olsun oturup albümü dinlememişimdir. Şimdi bu korona vaziyetlerinde ilk kez dinliyorum. Açıkcası da limonata tadında sardı da diyebilirim.

"Tapesty", Carole King'in ikinci albümü olup, 25 milyonluk bir satış yaparak o dönem bir rekor kırmış. 1972'de Grammy ödüllerinde 4 dalda seçilmiş. Billboard (haftalık) listelerinde 15 hafta hiç inmeksizin birinci sırada kalan albüm 313 hafta da listelerde kalmış. Tabi bu bir rekor diyeceksiniz ama değil çünkü Pink Floyd, "The Dark Side Of Moon" albümüyle 724 hafta listede kaldığı için rekora sahip olacak ve Carole King'i ikinci en uzun süre kalan yapacaktı. 


Aptulika
Koronavirüs Günleri










Koronavirüs Günlerinde Hatırladıklarım ve Keşifler 41


1987'de yayınlanan "Eternal Idol"de yepyeni bir vokal vardı ve albümün ilk parçasında insanı alıp götürüyordu. Bu vokalin ismi Tony Martin'di ve  muhteşem bir sese sahip vokaldi. Black Sabbath uyar ya da uymaz umrumda bile değildi. Albümdeki parçalardan sadece açılıştaki "The Shining" beni vurmuştu, diğerlerini o kadar tutmamıştım ama o ses acayip bir şeydi. 


"The Shining"




Black Sabbath
"The Eternal Idol"
 (1987)
Vertigo

 1980'lerde hayranı olduğu grubu solistine göre değerlediren dinleyici kitlesi, alışıldık bir durumdu. Mesela Deep Purple'ı sevenler Ian Gillan ile David Coverdale tercihinde şekillenir hatta politik klikleşmeye benzer bir cepheleşmeye kadar da giderdi. Gruptan Ian Gillan çıkınca, dönemin sıkı dinleyicisi, "Bu artık Deep Purple değil." der hatta dinlemezdi bile. Bu yaklaşım artık pek kalmadı gibi ama o dönemden bu zamana kadar süren sadece Black Sabbath için olanıdır. O günlerde grubun dinleyicileri, Ozzyci ve Diocu diye cepheleşirdi. Bu bugün de "Black Sabbath vokali Ozzy'dir!" diye devam ediyor. Dio vokalini sevenler Ozzy dönemini de sevseler de, Ozzy kanadı asla taviz vermez(di). Bana göre "yumurta mı tavuktan çıkmış, tavuk mu yumurtadan?" gibi bir şey olan bu tavıra hep gülmüşümdür. 
 Black Sabbath'ın alameti farikası denilebilecek vokal elbette ki Ozzy Osbourne'dır.  Kendi adıma söylersem Dio dönemini daha çok sevmişimdir. Ancak hiç bir zaman o "Diocu" denilen kanattan olmadım... çünkü Dio'yu sadece Black Sabbath ile değil, Rainbow ve solo dönemleriyle de severim. Bütün bunlardan sonra Black Sabbath'ta en sevdiğim vokalin Tony Martin olduğunu söylersem, sokak ağzıyla söylenen, "bu kavgada bile denmez" lafı bu duruma çok güzel oturacaktır. Durun hemen, "hayydaa!" demeyin öyle yazının ilerleyen bölümlerinde de ikinci bir "kavgada bile denmez" vakası yaşayacaksınız.
"Seventh Star" albümü kapaktan da anlaşılacağı gibi
Tony Iommi, Black Sabath'tan tek kalan eleman

1980 yılı "Heaven and Hell" albümünü dinlediğimde zaten Rainbow'dan aşina olduğum sesiyle Ronnie James Dio, Black Sabbath'a en ısındığım vokal olacaktı.  Onun ayrılışından sonra vokale Deep Purple'dan Ian Gillan geçecekti. Yıl 1983'tü ve aradan geçen 3 yıl sonunda Black Sabbath'tan sadece gitarist Tony Iommi kalacaktı ve 1986'da "Seventh Star" albümü yayınlanacaktı. Bu albümün kapağında Black Sabbath yazısının altında "Featuring : Tony Iommi" ibaresi yer alacaktı. Klasik kadrodan Iommi dışında kimse kalmamış ve bir nevi solo albüm gibiydi. İşte şimdi burada derin bir soluk alın, zira birazdan okkalı bir "hayydaa!" daha patlatacaksınız. Evet ikinci "kavgada bile denmeyecek" geliyor... "Seventh Star" en sevdiğim ve o dönemlerde çokça dinlediğim Black Sabbath albümlerinden biri olmuştur. Galiba ben bu grupta Tony Iommi'nin hayranıyım. Tabii ki "Seventh Star" bütünüyle Black Sabbath karekterinde değil ama Tony Iommi vardı. ( Bir de o yıllarda tam tekmil Black Sabbath diskografisini dinlemiş değildim. Dinlediğimde de albüm çıktığı yıllarda olmuyordu). Bu arada o kadar yıl aradan sonra bu yazıyı yazarken bir yanda da "Seventh Star" albümü dönüyor ve hala da bu çalışmayı sevdiğimi anlıyorum (Üçüncü bir "hayydaaa!" demeyin artık).
"Seventh Star" albümünü diğer Black Sabbath albümlerinin aksine çıktığı yıl kasetini alıp dinlemiştim (1987'den sonra yayınlanan albümleri de artık çıktığı yıllarda dinleyecektim). Dolayısıyla eskileri de bulabildiğince dinledim ; evet "Seventh Star"a tam tamına bir Black Sabbath albümü denilemezdi.  Bu albümde vokalde Glenn Hughes yer alıyordu belki de sevmemin bir nedeni de bu olabilirdi.
"Seventh Star" bir solo albüm gibiydi ve bir yıl sonra çıkan "Eternal Idol" yola yeni ama kalıcı bir vokalle "Black Sabbath artık budur" diye devam ediyordu.  Zaten o günden bu güne kadar ki süreçte de klasik kadrosunu oturtana kadar da devam edecekti. 
1987'de yayınlanan "Eternal Idol"de yepyeni bir vokal vardı ve albümün ilk parçasında insanı alıp götürüyordu. Bu vokalin ismi Tony Martin'di ve  muhteşem bir sese sahip vokaldi. Black Sabbath uyar ya da uymaz umrumda bile değildi. Albümdeki parçalardan sadece açılıştaki "The Shining" beni vurmuştu, diğerlerini o kadar tutmamıştım ama o ses acayip bir şeydi. İki yıl sonra çıkacak olan "Headless Cross"ta ise albüme de ısınacaktım. Sonraki yıllarda Tony Martin'in solo albümünü de dinleyip sevecektim. 
Black Sabbath'ın vokaline Tony Martin'in geçtiği yıl, içimden böyle bir ses için ne büyük talihsizlik" demiştim. Klasik gruplara geldiğinizde hele de ilk ya da klasik kadro vokalistleri muhteşemse ağzınızla kuş tutsanız da kimseye yaranamazsınız... hele ki söz konusu grup Black Sabbath ve Ozzy Osbourne ise. Buna benzer bir talihsizlik de Iron Maiden'a Blaze Bayley katıldığında olmuştu.  
Korona Günleri'nde bu yıllar önceki albümü ve Tony Martin vokalini hatırladım. Eh bir not düşeyim de istedim. Ama onun Black Sabbath'la tanımasaydık da yepyeni bir grubun vokali olarak tanısaydık keşke. 
Tony Martin'in vokaliyle tanıştığım "The Eternal Idol" albümünün sevdiğim bir yanı da kapağı. Auguste Rodin'in 1889 tarihli heykeli kapakta yer alıyordu. Fakat kapakta heykelin orijinalinden fotoğraf çekimine izin alınmadığı için bu görseli iki manken ile canlandırmak zorunda kalmışlardı. İki mankenin üzerlerine bronz boya sürülerek, heykel görüntüsü sağlanmaya çalışılmış.  Çekim sonrasında ise sürülen boyanın toksisite içermesi sebebiyle bu iki model hastanelik olmuş.   
Yazının nihayetine gelirken, bir not olarak da şunu özellikle belirtmeliyim..."The Eternal İdol" albümünde vokal için Ray Gillen düşülüyormuş. Kayıtlara onunla başlanmış ama parçaları okumakta zorlanmış ve çalışmalardan ayrılmış. Kayıtların bitimine kısa bir süre sonra Tony Martin vokale geçmiş. Belki de bu yüzden parçaların düzenlemesinin Ray Gillen'e göre yapılmış olması da ayrı şanssızlık doğrusu. Bu albümde "The Shining" ile Tony Martin doyulmaz bir yapıt ortaya koyuyor gene de. Onu asıl iki yıl sonra çıkan "Headles Cross"da dinleyecektik.   


Aptulika
Koronavirüs Günleri






18 Nisan 2020 Cumartesi

Koronavirüs Günlerinde Hatırladıklarım ve Keşifler 40


30 küsur yıl önce Vanilla Fudge, 1967 yılındaki   ilk albümleriyle benim kulağımda tahtını kurmuştu. Şimdi şu korona günlerinde bu plağı bir kez daha hatırladım ve yıllar sonra bile o taht daha da ayrıcalıklı hale gelerek yerini koruyor, olduğunu anladım.



Çok Eski Yazlık Sinemalar Tadında




Vanilla Fudge
"Vanilla Fudge"
 (1967)
Atco

 Seksenlerin sonlarına doğru bulduğum bu plak ile tanımıştım, Vanilla Fudge'u. Beni bu gruba yönelten ilk dürtü yabancı dergilerde bu grup için "heavy metal'in hazırlayıcıları" olarak yazmalarıydı. Sanırım "proto metal" gibi bir tanımlama da yapıyorlardı. Bu gruba yönelmemin ikinci dürtüsü ise bateristiydi. O dönemlerde Dio'nun bateristi Vinny Appice'i çok seviyordum ve bu elemanın kardeşi Carmine Appice de Vanilla Fudge'un davulcusuydu. Onunla da tanışıklığımız daha önceden kulak aşinalığı olarak da vardı hani(tıfıl günlerimde sevdiğim Rod Stewart albümlerinde davulcusuydu).

Böylece Vanilla Fudge plağını almış ve eve gelip hemen dinlemeye koyulmuştum. Elbette o 80 sonunun heavysi ile alakalı bir sound değildi, hatta gayet doğal olacak ki 60'ların havası hakimdi. Fakat o Carmine Appice'in davulu beni alıp götürecekti. Hatta öyle ki, o dönem devlerim arasındaki Ian Paice, Bonham'ın yanına yerleşecekti. O albümde benim aklımı başımdan alan bir başka isim de Mark Stein'di. Hatta isim değil o hammond org'un sesi yerleşecekti kulağıma teklifsiz. 

O plaktaki sound sanki çocukluğumun yazlık açık hava sinemaları gibi bir şeydi ama daha sonraki yılların tutkularını da birleştiren bir şeydi bu. 

Tim Bogert (bas, vokal), Vince Martel (lead gitar, vokal), daha önceden Tommy Bolin ve Alice Cooper'la da çalışmış olan Mark Stein (org, piyano, vokal) ve Carmine Appice ( davul, vokal)'den kurulu Vanilla Fudge, 1967 yılındaki bu ilk albümleriyle benim kulağımda tahtını kurmuştu, o yıllarda. Şimdi şu korono günlerinde bu plağı bir kez daha hatırladım ve yıllar sonra bile o taht daha da ayrıcalıklı hale gelerek yerini koruyor, olduğunu anladım.

Vanilla Fudge'nin en büyük özelliği bir iki yıl önce çıkan pop parçalarını kavır yaparak saykodelik dokuya büründürerek hard rock yoruma ulaştırmaktı. Öyle ki o bilindik, "hit" olmuş parçalar doğaçlamalarla uzayarak yepyeni bir yorumla hard rock halinde işleniyordu. Bu albümde de 1965 yılının Beatles'ın "Ticket To Ride", Curtis Mayfield'ın "People Get Ready" gibi hit parçaları, 1966'nın Sonny and Cher'in pop klasiği "Bang Bang" ile The Supremes'in soul klasiği "You Keep Me Hanging On" yorumlanarak başka bir ruha bürünüyordu. Bu öyle bir şeydi ki "You Keep Me Hanging On"un Vanilla Fudge'un parçası olduğu bile sanılır.

Vanilla Fudge bu albümde Rod Argent'in (Argent'ten önceki) grubu Zombie'nin 1964 plağı "She's Not There"i yaptığı gibi Beatles'ın unutulmaz klasiği "Elenor Rigby"i de yorumlamıştı.

Amerikalı grup Vanilla Fudge parçaları saykodelik tınılı işleme ve doğaçlamalarla yepyeni bir hale getirmekle kalmıyor, ayrıca her elemanı kimi zaman solo kimi zamanda ayrı ayrı seslerden geri vokaller de yapıyorlardı. 

Onların tarzını gerçekten çok özlemişim. Zira bu yazıyı yazmak için üç gün geçirdim, sırf biraz daha dinlemek için. 

Aptulika
Koronavirüs Günleri








Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...