Rock sahnesinin en önemli gitaristlerinden Slash'in anne ve babası da 70'lerin müzik ortemında önemli işlere imza atmışlardı. Onların müzikte varoluşları direkt müzisyenlikten değildi. Slash’in babası Antony Hudson, İngiliz kökenli bir sanatçıydı ve Neil Young gibi bir çok müzisyenin albüm kapaklarını yapmıştı. Anne Ola Hudson ise bir kostüm desinatörüydü ve 70’lerin David Bowie konserlerinin harika sahne kostümlerinden de o sorumluydu. Annesinin bu yanı Slash’in imajına bir katkı yapmış mıdır bilemiyoruz ama okul yıllarında “yaramaz çocuk” olması onları fazlasıyla meşgul edecekti.
Slash annesi Ola Hudsonla
Slash'in annesi Ola Hudson 1970'lerde David Bowie kostümlerinin tasarımcısıydı
Kıvırcık, siyah saçlarının tepesine kondurduğu İngiliz
mebuslarına has uzun silindir şapkası ile Slash, rock içinde simgeleşmiştir.
Bunca senedir şapkasının altından inen saçlarınınsuratının göz bölümünü kapamasından dolayı
gözlerinin ne renk olduğunu gören olmamıştır. Kimi zamanda duvarı daha da iyi
örmek için siyah bir gözlük ile sahnedeki yerini alırdı. Kişiliği ile ününü
perdelediği böylesi bir duvarla aklımıza mıhlanan elinde tuttuğu Les Paul Gibson ile özdeşleşmis bir
gitarist.
Glam Rock’ın en
çapulu ama gene karizmatik
Guns and Roses
gibi şöhretengiz bir rock grubunda gitaristliği ile başbaşa kalmak isteğinin
göz temasına imkan vermeyen imajıyla Slash’in içe kapanık, çekingen çocuk ruh
halini az biraz ele verir. Glam rock
müzikal tanımına da oturacak şekilde süse, renkliliğe ve dahi cafcaflı
giysilere önem verir. 70’lerin bu tarzı 80 ve 90’lara da (glam metal ya da hair
rock diye) evrildiğinde de bu kural bozulmadı. Yeni dönemin bugüne kadar
yıkılmayan armadası Guns’n Roses da
renkli imajı ile bu kuralı en iyi uygulayanıydı. Slash ise bunun en basitini seçmişti. Gözlerini kapayan saçlarının
altında ise basit mi basit bir yelek ayağında da bir kovboy çizmesi yetiyordu
ona.
Sanatçı anne baba
Guns’n Roses’ın
onca rengi ve Axle gibi bir solist
figürüne rağmen maskotik duruşu ile Slash
bugüne dek akılda kalacaktı. Asıl adı Saul
Hudson olan gitarist daha okula bile başlamadan evvel aileden müzik
ortamının içindeydi. Bu cümleden sonra, “Slash’in babası gitaristti, annesi
piyano çalıyordu” diye devam etmemiz alışıldık bir durum olsa da onun
ebeveynleri için bunu söyleyemeyiz. Slash’in babası Antony Hudson, İngiliz kökenli bir sanatçıydı ve Neil Young gibi bir çok müzisyenin
albüm kapaklarını yapmıştı. Anne Ola
Hudson ise bir kostüm desinatörüydü ve 70’lerin David Bowie konserlerinin harika sahne kostümlerinden de o
sorumluydu. Annesinin bu yanı Slash’in
imajına bir katkı yapmış mıdır bilemiyoruz ama okul yıllarında “yaramaz çocuk”
olması onları fazlasıyla meşgul edecekti.
Gitar sololarındaki
melodi örgüsü
"Welcome to the
Jungle," "Sweet Child o' Mine,""Paradise City,” ve “Nowember
Rain” ile bir döneme damgasını vuran Guns’n
Roses’ta gitar sololarında birbiri ardına akan melodi örgüsü Slash’i ayrıcalıklılaştıracaktı.
1987’den 1993’e kadar süren bu sürecin ardından gruptan ayrılan gitarist,
1994’te Slash's Snakepit grubunu
kuracaktı ve biri1995’te diğeri de
2000’de olmak üzere iki albüm yapacaktı. İki yıl sonra onu Velvet Revolver isimli grubuyla bulacaktık. 2010 yılından beri solo
olarak çalışmaya karar veren gitaristi, ilk olarak “Slash” isimli albümü ardından da iki yıl önce çıkan “Apocalyptic Love”la dinleyecektik.
Slash 2014’te de üçüncü solo albümü “World On Fire’ı çıkartacaktı. APTULİKA
Slash’ın üçüncü solo albümü “World On Fire” 17 parçanın yer aldığı ve süresi 70 dakikayı aşan bir
çalışma. Slash, bir önceki albümü “Apocalptic Love” da olduğu gibi bu
albümde de Myles Kennedy ve The Conspirators ile çalışmış. After
Bridge grubundan tanıdığımız usta vokalist Myles Kennedy, sesinin yüksek
hakimiyeti ile 80 ile 90’ların ilk yarısındaki heavy müziğe meraklı dinleyiciyi
mest edebilen biri olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Konuk olarak yer alan The Conspirators grubu iseuyumu ile albümü solo özellikten çok
bütünlüklü bir grup işi havasına taşımış. Bas gitarist Todd Kerms’in dolgun alt yapısı ve Slash’in sololarının daha iyi
oturmasını sağlarken, davulcu Brent Fitz’in
ritmik melodiler oluşturması da şaşırtıcı bir zevk hissetmenize imkan sağlıyor.
“World On Fire” müzikal yönünün ötesinde
kapağıyla da farklılığını oluşturan bir başarıyoa imza atıyor. ABD’li usta
ressam Ron English’in yaptığı kapak
hem etkileyici hem de humorik yaklaşımıyla öne çıkıyor.
Slash’in son albümünde “Shadow Life”, “Too Far Gone” , “World On
Fire” eskilerin hard’n heavy soundunu günümüze taşırken, Slash’in 30 yıllık
sanat hayatına göndermeler içeren “30
Years to live” da dipdiri etkisiyle yerine
oturuyor.Myles Kennedy“Withered
Delilah”dakiüç ayrı tondaki ses
kullanımıyla dinleyeni hayran bırakıyor.
Akışkan gitar solosuyla “Too Far Gone”,
yumuşak dokunuşlu ve balad’vari yapısıyla “Bent
To Fly”, “Battleground” albümün diğer güzellikleri olarak yerini alıyor.
Slash’ı “World On Fire” albümünde dinledikten sonra 30 yıllık bir gitarist
değil de ilk kez dinlediğimiz ve yeni keşfettiğimiz bir gitaristle
karşılaştığımız hissine kapılabiliyoruz. Slash
de bu yüzden Slash galiba, ne
dersiniz?
Albümle ilgili en son sözü
söylemek gerekirse, hem Guns and Roses hem de Velvet Revolver ve solo
çalışmalar eklenirse eski beklentileri bulamayabilirsiniz ama gene de
diskografisi içinde önemli Slash albümlerinden biri olması kaçınılmaz gibi.
60’lı ve 70’li yıllarda
Creedence Clearwater Revival grubu önemli figürlerdendir. Onların kovboy
tavırlı folk, country müziği dönemin Rock anlayışıyla birleşip, nefis bir şey
ortaya çıkarmıştı. 1967’den 1972’ye kadar 7 stüdyo, 2 de konser albümü yapıp
hatıralarımıza “mıh” gibi çakılan bu uzun isimli grubun kurucusu, şarkı sözleri
ve müziklerinin mimarı, gitaristi ve vokalisti John Fogerty, bugünlerde 68
yaşına girdi. Yaşı sebebiyle bir kutlama albümü yapmışlar.Böyle olunca da C.C.R klasikleri de mutlaka
olacaktı tabiki. Üstelik bol konuk katılımıyla. 14 parçanın yeraldığı albümde
her parçada ayrı bir konuk yeralmış.
John Fogerty, “Fortune Son”, “Lodi”, “Bad Moon
Rising”, “Someday Never Comes”gibi unutulmaz C.C.R klasiklerini konuklarıyla
birlikte seslendirmiş. Konuklar arasında Foo Fighters, ,Bob Seger, Alan Jackson
gibi isimler yer alırken, vakti zamanın en güzel C.C.R. şarkılarından “Lodi”yi
çocukları Shane ve Tyler ile seslendiren John Fogerty, “Who Stop Rain”i de
kendi döneminden bir isim olan Bob Seger’le birlikte sunmuş. Ve “acaba o
parçayı unutmuş mu?” diye kaygılandığımız 70’li yıllara uzun yorumu ve harika
akışlı gitar solosuyla bir güzellik olarak oturan “Born On The Bayou”u “Wrote a
Song for Everyone” albümünde görünce rahat bir nefes aldık. Bu seferki
konukise Kid Rock olmuş ve Fogerty ile
harika bir yorum oluşturmuşlar.
14 parçanın yer aldığı
albümde ben hep C.C.R dönemindeki işlerinden bahsettim ama albümde Fogerty’nin
solo çalışmalarından örnekler de tekrar yorumlanmış. Albümün finalinde ise eski
C.C.R günlerini yaşamış olanlara büyük bir sürpriz var. Finalde Allen
Tousaint’in piyanosuyla konuk olup, Jennifer Hudson’un gospel tadındaki
vokaliyle taçlanan nefis bir “Proud Mary” yorumu var.
Albümün gördüğü ilgi
70’lerdeki C.C.R günlerinin listelerdeki görkemine de benzemiş. Zira “Wrote a
Song for Everyone” çıkışından kısa bir sure sonra Kanada, Danimarka, Norveç ve
ABD müzik listelerine ilk 3’ten girerken İspanya, İsveç listelerinde de
yükselmeye devam ediyor.70’ine
yaklaşması sebebiyle Fogerty bu albüm için “Vasiyet” tanımını kullanmış. Ama bu
duruma bakılırsa bu bir “Miras” ve o yaşarken de kolay kolay bitmeyeceğe
benziyor.
Cyndie Lauper, Jackson
Browne, Joan Osborne ve Madonna gibi pop şarkıcılarının konserlerinde ve albüm
kayıtlarında geri vokal yapan Catherine Russell, 47 yaşında başladığı solo
kariyerine sığdırdığı albümlerinden beşincisini 2014 yılında çıkartmıştı. “Bring It
Back” ismini taşıyan son albümünde sanatçı caz kadın vokalinin geleceğe kalacak
ustalarından biri olduğunu kanıtlıyor.
Arabada çalan radyoda, oturduğunuz kafede duvara monte edilmiş
televizyonda ya da komşu evde münasebetsizce bangırdayan teypte çalan en
sıradan (ya da sırasız) popüler bir şarkı ister istemez kulağınıza davetsizcene
giriverir. Bazen bu işgal öyle bir hal alır ki,”Brüksel Sendromu” dedikleri
gibi o mütecaviz şarkıyı mırıldanırsınız bile. Popüler kültür böyledir, siz
kapıdan kovsanız, o bacadan girer. Yapacak bir şey yok, kural böyle.
Ben buna benzer bir olayı daha farklı yaşadım. On yıl önce
tanıdığım ve çok sevdiğim bir caz saksofoncusunun hayat hikayesine bakarken,
adamı 80’li yıllardan da ister istemez dinlediğimi öğrenecektim. O usta caz
müzisyeni, müzik kariyerine ilk adım attığı yıllarda, metazori olarak dinlemek
zorunda kaldığım akla ziyan bir çok pop ve disko parçalarında da eşlikçi olarak
yer almıştı.
Popüler kültür içinde ikonlaşan bir çok müzisyenin ya albüm
kaydında ya da konserlerinde arkada yer alan çok sayıda usta müzisyen
bulunabiljyor. Bugünlerde tanıdığım çok usta bir caz vokalisti olan Catherine Russell da müzikal hayatının
ilk başlarında pop müzisyenlerinin konserlerinde geri vokal yapmış. Bu isimler
arasında Cyndie Lauper, Jackson Browne,
Joan Osborne ve Madonna gibi şarkıcılar
da var. Russell 2002 ile 2004 arası da David Bowie’nin konser turnesinde de
geri vokalin yanısıra keyboard ve perküsyon da çalmış.
Anadan, babadan
cazcı
Yazımızın girişini böyle yaptığım için, Catherine Russell’ındurumunu bir Külkedisi masalındaki Sinderella
ile özdeşleştirmeyin. Zira sanatçımız öz be öz analı, babalı müziğin
damarından
geliyor. Baba Luis Russell, 40’lı
yıllarda Louis Armstrong’un görkemli
orkestrasının en dirayetli müzik direktörü. Bununla da kalmayan sanatçı
piyanistliğinden sual olunmayacak denli kendi kurduğu caz orkestralarının da
lideri olmuş bir şahsiyet. Anne Carline
Ray’e gelince Juliard tahsilli
ve New York Filarmoni’de de çalışmış
olan klasik müzik kökenli bir caz şarkıcısı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında
aralarında Ruth Brown gibi isimlerin
de olduğu Sweethearts of Rhythm
grubuyla müzik yapmış.
Aileden gelen müzikal birikim nihayetinde Catherine Russell’a da yansıyacaktı. Küçük
yaşlarda başta Etta James olmak
üzere Nancy Wilson ve Abbey Lincoln gibi caz müziğinin en
usta kadın vokallerinin izini süren Russell,
bir başka yandan da Beatles ve Bob Dylan gibi rock müzisyenlerini de
takip ediyordu. Bu geniş müzikal bakışı ve yoğun müzik birikimi onu Paul Simon, Steely Dan, Jackson Brown,
David Bowie gibi pop ve rock müzisyenlerinin vazgeçilmez geri vokalisti
haline getirecekti.
Vokalinin yanında iyibir piyano yorumcusu da olan Russell,
yeteneği ve müzikal birikimiyle yıllar yılı pop ikonlarının can kurtaran simidi
olduktan sonra ancak 45 yaşında kendi gemisini yüzdürebilecekti. 2004’te solo
çalışma kararı aldıktan sonra 2006’da ilk albümü “Cat”i çıkardı. Tüm dünya onu 47 yaşında tanırken, oda geçen
zamandaki arayı kapamak için bugüne kadar 5 albüm yaparak kulaklara merhem
oldu.
1940’ların tavrı,
bugünün duruşunda
Genizden gelen, iç acısı ses tınısı ile caz kadın vokalinin
günümüzdeki en iyi temsilcilerinden biri olan Catherine Russell,
2014’te çıkan “Bring It Back” albümünde 1940’ların caz havasını günümüze taşıyor.
Kimi zaman Count Basie ya da Duke Ellington orkestrasının günümüze
taşındığını hissederken kimi zaman da güne dair yeni yorumsal fikirlerini de
ortaya koyabiliyor.
“Bring It Back” albümünde Russell’a eşlik eden müzisyen kadrosu da dikkat çekecek denli
ustalıklı yorumculardan oluşuyor. Özellikle Glen Patscha’nın Hammond B-3
orguyla “After The Lights Go Down Low”
ve “I’m Sticking With You Baby” parçalarındaki
katılımı nefis bir etki yaratmış. Çeşitli müzisyenlerin konuk olarak çaldığı
albümde gitarist Matt Munisteri
müdavim müzisyen olurken, piyanist Mark
Shane ise Russell’ın sağ kolu olmuş dersek abartmış sayılmayız.
Nesrin Sipahi’nin siyah hali diyebileceğim içe dokunan
nezlelivari sesiyle Catherine Russell,moda tabirle tanındıkça daha da sevilecek bir şarkıcı.