20 Ağustos 2013 Salı

Doğumunun 114. Yıldönümünde Count Basie'ye Saygı

Caz müziğinde “big band” denilen orkestralar döneminin önemli şeflerinden biri hiç kuşkusuz Count Basie’dir.  26 Nisan 1984’de kaybettiğimiz piyanist, orkestra lideri Count Basie 21 Ağustos 1904’de New Jarsey’de dünyaya gelmişti. Yani bu büyük ustanın bugün 114. doğum yıldönümü. Bende bu büyük ustayı yaptığım çalakalem bir çizimle anayım dedim.

Count Basie ile ilgili ufak bir kaç kelam etmek gerekirse kendi adıma şunları söyleyebilirim:
-       * Orkestra liderlerini ilk dinlediğinizde imzayı bulabilmeniz zaman alabilir.  Ama Count Basie orkestrasını dinlediğinizde ritmik ve enerjik yapısıyla hemen imzayı bulursunuz.
-       * Kaçınılmaz swing özelliği de zikredilmesi gerekir.
-       * Count Basie orkestralarında teknik yeterlilik yüksektir. Bunu sağlayan Count Basie’dir. Sanırsınız ki çok otoriter bir adamdır. Tam tersine özellikler barındıran Count Basie akılcılıkla herkesin yapması gerekeni ortaya çıkaran bir sihirli değnektir. Belki de o resimlerinde elinde purosu ve kafasında kaptan kasketiyle dalgaları güle oynaya sütlimanlara döndüren keyif ehli gerçek bir kaptandır.
-       * Sundukları eserlerde bölümlemeli yazım ile enstrümanistlere fırsatlar açar,
-       * Sunulan parçalarda düzenleme (aranjman) önem taşır. Bu işin piri Quincy Jones’da onun orkestrasından çıkacaktı.
-       * Doğaçlamaya önem verir.
-       * Count Basie, orkestasıyla ünlüdür ama onu triosuyla da dinlediğinizde de ayrı bir keyif alırsınız.

-       * Caz orkestralarının, Piyano Blues’ın ve Kansas City stilinin güzel bir insanıdır.

       yazı ve çizgi : APTÜLİKA




19 Ağustos 2013 Pazartesi

Woodstock’ın Açılışını Yapan Richie Havens’ın Vasiyeti Gerçekleşti.


 Woodstock Festivali’nin açılışını yapan folk şarkıcısı Richie Havens’ı bu yıl 72 yaşında kaybetmiştik. Ölümünden 4 ay sonra Richie Havens’ın vasiyeti gerçekleşti. Sanatçı’nın külleri  bu Pazar günü Woodstock festivalinin yapıldığı alana uçakla döküldü.  


1969’da yapılan Woodstock Festivali, üzerinden 44 yıl geçmesine rağmen hala unutulmazlar arasındadır. İşte o festivalde ilk sahneye çıkan isim Richie Havens’dı.  Kirli sakallı, dervişi andıran giysili bu adam sahnede gitarına abanırcasına tüm dünyaya “Özgürlük” diye haykıracaktı.  O kadar ünlü ismin arasında çok tanımamış bir folk şarkıcısı muhteşem ve tarihi anın açılışını yapacaktı.
O festivali görme olasılığım benim gibi 7 yaşında bir memur çocuğu için  imkansızdı. Zaten bu festivali bilmemiz de 5 yıl sonra olacaktı. O konserin plağını bir arkadaşımda görmüştüm. Bugün gibi hatırlarım ilk olarak “Freedom” diye haykıran adamla başlıyordu. Tabii o zaman onun Richie Havens olduğunu falan bilecek durumda değildim. Janis Joplin’i, Jimi Hendrix’i ve tabi Ten Years After’ı bekliyordum. O Long Play’i dinlememin üzerinden bayağı yıl geçti ve 80’lerin video döneminde bu konseri izledim ve Richie Havens’ı görüntülü olarak gördüm. Ve ondan sonra o açılıştaki damga beynime kazınacaktı. 
İşte o festivalin açılışında yer alan ve tüm dünyaya “Özgürlük” diye haykıran adam Richie Havens, bu yılın 22 Nisan günü New Jarsey’de kalp krizi geçirerek hayata veda etmişti. Ölümünün üzerinden 4 ay sonra Richie Havens’ın vasiyeti gerçekleşti. Sanatçı’nın külleri 18 Ağustos 2013, Pazar günü Woodstock festivalinin yapıldığı alana uçakla döküldü. Törene Richie Havens’ın ailesinden 30 kişi ve 1000 kişinin üzerinde Woodstock hayranı da katılmış.

“Open Tuning” denilen ritmik akışlı gitar çalma tarzıyla tanınan ABD’li folk gitaristi ve şarkıcısı Richie Haven 9 çocuklu bir ailenin çocuğu olarak Brooklyn’de dünyaya gelmişti. 16 yaşında The Mc Crea Gospel Singers’la müzik hayatına başladı.  20 yaşında Brooklyn’den ayrılan sanatçı Greenwich Village’da kendini Beatnik akımı çevresinde toplanan müzisyenler, şairler arasında buluverdi.  Burada Bob Dylan’ın menejeri Albert Grossman onu farkedecekti . Böylece 1967 yılında Verve Records ile anlaşma imzalayarak ilk albümünü çıkartacaktı.
Richie Havens’ın geniş kitlelerce asıl tanınması 1969 Ağustos’unda gerçekleşen Woodstock Festivali ile olacaktı. Festivalde okuduğu “Mother Child  (Freedom)” daha önce hazırlanmış bir parça değildi. O anda doğaçlama olarak ve gitarda akor basmadan ritmik ataklarla çalınarak seslendirilmişti. Parça bitttiğinde de defalarca sahneye çağrılarak “bis” yaptırılmıştı.
1970’de “Stonehenge”, bir yıl sonra da “Alarm Clock” albümün yapan Havens, listelerde yükselecekti. 70’li yıllarda önemli işlere imza atan sanatçı bugüne kadar 20 stüdyo, 2 de konser albümü çıkardı. 2008’de “Nobody Left To Crown” albümünü yapan folk müzisyeni, 20 Mart 2012’de turnelerine nokta koyduğunu açıklamıştı. Sağlık sorunları ve yaşı sebebiyle konser turnelerini bitiren   Richie Havens,  22 Nisan pazartesi günü de New Jarsey’de kalp krizi geçirerek hayata veda edecekti.
Aptülika




Asia “XXX” (2012 albümü)


70’lerin en ünlü 3 progresif rock grubunun elemanları 1981 yılında biraraya gelip, bir “Süper Grup” kurmuşlardı. Asia adındaki bu grupta Yes grubundan gitarların efendisi Steve Howe ve klavye ustası Geof Downes yeralırken, vokal ve bas gitarda da rock ile sanatı entelektüel bir hamurda yoğurabilen King Crimson grubundan John Wetton yeralıyordu. Bu süper grupta bir kişi daha vardı ki o da 70’li yılların progresif rock tarzının konservatuarı olmuş “E.L.P”den davulcu Carl Palmer.
İngiliz Progresif Rock’ının süper grubu nice güzel albüme imza atmıştı ve şimdi onları bir dönüş albümü olan “XXX” ile karşılıyoruz. Yeni albümün bir sürprizi de kapağın Roger Dean tarafından yapılmış olması. 70’lerin Yes, Uriah Heep, Asia ve daha nice rock grubunun kapaklarını yapan illustrator Roger Dean’ın çizgi ve renk evreniyle tekrar buluşmak başlıbaşına güzel.

Albümün açılış parçası “Tomorrow The World” ve “Bury Me In Willow” ile bir anda 80’lerin Asia’sına giderken diğer bir yandan “Face On The Bridge” ile günümüze dönüveriyoruz. Albümden çıkan ilk liste parçası da olan “Face On The Bridge” nakarat bölümü ve Geof Downes’ın klavyesiyle de harikalaşmış. John Wetton’un vokalindeki nuanslar ile  “All Gatta Nero” ve piyano ile güzelleşen “Ghost Of A Change”de ismi anılması gereken eserlerden.
Asia grubunun bu albümü meraklısını mutlu edecek etmesine ama... Bizi kapak illustrasyonunu yapan Roger Dean ile buluşturması ayrı bir keyif. Dean Usta, o 70'li yıllardaki, Yes, Uriah Heep, Osibisia ve daha nice rock plağının kapaklarını yapmış olan güzel adam. Vaktiniz olursa Roger Dean'ın internet sitesine girip, bir gezinin. Ya da şu Asia albümünün yazısına eşlik eden resmin üstüne tıklayıp, keyifle bir bakın.
Aptülika

17 Ağustos 2013 Cumartesi

İstanbul… İstanbul! Ara ki Bulasın

PAZAR KEYFİ, PAZAR ÇİZİMİ YAZISI
Merhabalar bu pazar günü de bir çizim ve ona eşlik eden bir yazı yer alacak. Umarım seversiniz. Biraz uzun oldu ama kusuruma bakmayın. Selamlar.
Aptülika


Çocukluk günlerimde Ankara’ya gidenler,
 “Orada dev apartmanlar var. İsmi de gökdelenmiş.” derlerdi. 
İçinde büyük ve gerçeküstücü şaşkınlık beliren bu ifadeler, bir beğeniden ya da hayranlıktan ziyade gelişmişliği vurgulamak içindi. Hayretle anlatılan o sözcüklerde “ah keşke biz de de öyle olsa” diye özenilen nokta kaloriferli evlere ve tabii apartmanlara özlemiydi, İstanbulluların.
Ama hemen ardından,
“Fakat deniz yok. Orada iki gün kalmaya dayananamam. “sözleri de hemen eklenirdi.
70’lerin Ankara’sındaki o çok katlı yapılara artık “gökdelen” denebilir mi? Belki o zaman  da denmiyordu ama biz İstanbullular için öyleydi. O tarihlerin İstanbul’unda eski ahşap evlerde oturanlar hep şikayet ederdi. Yok sobasıydı , yok evin eskiliğiydi bin bir dert gırla giderdi.
Pazar günleri yıkanmak bir törene tabiiydi. Su ısıtılır aile bireyleri sırayla yıkanırdı. Annemiz bağırırdı, 
“Hadi çocuklar su soğumadan girin.” 
Bazı evlerde odunla yanan sofbenler olurdu. Yakana kadar canın çıkar, yandığında da odun kokusu hafiften gelirdi. Öyle “Duş alma” vesaire yok. Kafandan tas ile suyu dökersin. İşte o yıllarda bu külfetleri çeken anneler, 
“Bıktım bu evin külfetinden, bir apartmana çıkamadık ki.” 
Öyle ya apartmanda yıkanmak için telefon avizesi gibi bir şeyden su fışkırır öyle yıkanılırdı. Bi de o “küvet” denilen bir şey vardı ki, kayık gibi bir şey, içine su doldurur uzanırsın. Gel keyfim gel.
İstanbul’un arnavut kaldırımlı sokaklarına dizilen cumbalı ahşap, kagir evlerde  tuvalet vardı ki, onun da isimleri “hela”, “Yüznumara” diye çeşitlenirdi. Hani o zaman biri “Şöyle bir lavaboya gideyim” demezdi. Laf aramızda “tuvalet” bile demezdik. Çünkü o dönemin eski evlerinde banyo ile tuvalet bir arada bulunmazdı. Bir de tuvaletler bugünkü gibi değildi. Bizim “hela” diye bildiğimiz yer klozetli değildi. Eski usul alaturka  modeldi. Suyu bile maşrapa ile dökerdiniz. Oysa yeni evlerde öyle miydi? Adamlar giriyorlar tuvalete bir koltuğa oturuyorlar ve tuvaleti bitirdikten sonra kolunu uzatıyor duvarda tepeye doğru asılı kutunun ipini çekiyorlar tuvalet temizleniyordu. Bu alafranga modeldi. Tabiki apartımanda bulunurdu.
Apartman özleminin diğer bir güzelliği de “Oğlum seni bakkala bir daha göndereceğim ama Vita yağını söylemeyi unutmuşum. Hadi bir koşu alıp gel” diye bir şey son buluyordu. Zira apartman denilen cennette “Kapıcı” vardı. Zile basarsın iş tamamdır.
70’lerin İstanbul’unda eski evlerde yaşayanlar hep apartmanların hayaliyle iç geçirirlerdi. Şimdi eski yaşadığım o yerlere gittiğimde bizim kıymet vermediğimiz evler astronomik fiyatlara ya kiralanıyor ya da satılıyor. Bazen de dolar ya da Avro ile yazıyorlar ederlerini.
O yıllarda Ankara’ya vay be diyen bizler öyle ilerledik, geliştik ki… Artık İstanbul, Ankara’nın hayal bile edemeyeceği gökdelenlere sahip. 50’lerde mi ne İstanbul’a Hilton Oteli yapılacakken bazı solcu ve “servet düşmanları” karşı çıkmışlar. Karşı çıkış sebepleri de “İstanbul’un tarihi siluetini bozacak.” diye. “Silueti bozmak”tan kasıt, Üsküdar’dan vapurla Kabataş’a geçerken Avrupa yakasına bakıyorsunuz diyelim. Görüntüye gelen Taşkışla’dan yüksek olup, olmaması. Tabi olmamış ama o günlerdeki eleştrilerde onunla aynı hizada bulunması bile hoş görülmemiş. Oysa yıllar geçip bugünlere geldiğimizde Dolmabahçe Camii’nin minarelerini aşan bir gökkafes yükselir  ki. Gel de işin içinden çık şimdi. Beni hep görüntüsüyle rahatsız eden ve edecek olan gökkafes bile artık cüce kaldı.  Tarihi siluetten vazgeçtim, tarihi eserleri bulabilene aşkolsun. Bazen komik görüntüler de cabası hani. Tarihi binaların ya da eserlerin önünde bir fotograf çektirmek isteseniz bu mümkün değil. Çünkü görüntüye mutlaka bu çağa ait bir zamazingo girecek. Tarihi eseri tam kadraj görebilseniz de arkasında bir gökdelenin hamilik ettiğine şahit oluyorsunuz.
Bundan dört, beş yıl önce Paris’e gitmiştim. O şehri ilk defa gören biri olarak kafa herşeyi kayda alıyordu. Paris’in göbeğine inmiş meydandaydım. Orada ufacık bir karınca gibiydim. Kocaman bir meydan, ama öyle böyle değil. O hani bizim için simgeleşen Paris görüntüsü “Eyfel Kulesi” bile meydanın uzağına atılmış gibi taaa ötede bir yerde. Bu arada sanayileşmenin abidesi olarak 20 yüzyılın başında dikilen bu kuleyi Fransızlar tarihi eser falan olarak görmedikleri gibi pek de sevmiyorlar. “Eyfel Kulesinin en güzel yeri içidir. Çünkü oraya çıkıp baktığınızda Eyfel’I görmeyeceğiniz tek yer orasıdır.” lafını hala söylüyorlar. 
Ömrü hayatımda Paris’e gitmemiş olan ben şaşkınlık içindeydim. Filmlerde gördüğüm Paris aynen duruyordu. Ne filmi eski romanlardaki yerleri satırlar arasında tanıyordunuz. Fikret Mualla’nın fotoğraflarında gördüğümüz balkon ile teras arası çatı katları aynen duruyordu. Bunların aklına “yahu şurayı katla birleştirip, kapayalım.” demek, nasıl olur da gelmez… diye çok düşündüm. Hala tam anlamıyla bitiremediğim müzeleri görmek vesaire unutamadığım bir an da Notre Dame’daydı. İsmail Cem’in TRT Genel Müdürü olduğu yüzyıllar evvelsinde izlediğim siyah beyaz ve sessiz sinema dönemi “Notre Dame’ın Kamburu” filminin sanki içindeyim. Sonra o filmin sesli halini de izleyecektik. Orada da aklımıza “Bana su verdi” tiradı yerleşecekti. İşte o kiliseninin önüne geldiğiniz de kendinizi karıncadan da ufak birşey gibi hissediyorsunuz. Dev gibi duruyor karşınızda, yapı. O dev yapının önüne geçip, fotograf çektirebiliyorsunuz. Bu fotografa baktığınızda o dev bina kadraja girebiliyor. Fotoğraf karesinde bugüne ait tek şey sizin giysileriniz. Etraftan ne bir tabela ne bir bina bugünü hatırlatmak için girmiyor.
Paris gezisi bitmişti ve İstanbul’a dönmüştük. Eve girdiğimizde televizyonu açtık. Şansa Paris’te çekilen bir film vardı. Filmin tarihi ya 1970 ya da 1969’du…  Yani 40 yıl önceki film. Hemen izlemeye başladık bütün gezdiğimiz yerler o filmde de aynı şekilde duruyordu. Tek değişen şey arabalardı. Oysa ben oralarda 1 hafta kalmıştım,  bu 7 günlük aradan sonra bile İstanbul’da bir çok şeyi değişmiş bulacaktım.
Ha orada gördüğüm iki anaktodu daha vereyim. Bir caddede yürüyoruz ve çeşitli mağazaların önünden geçiyoruz. Birden karşıma Mc Donalds yazısı göründü. Ama öyle garip ki. O bildiğimiz renklerinde değil. Diğer dükkanlar, mağazalarla aynı biçimde bir tabelası var. Neden böyle diye sorduğumuzda adamlar, “Burası Paris” lafını sarfedip, bize “acaba deli mi, bunlar” diye bakacaklardı. Ha bir de unutmadan bir vakayı daha anlatayım. Bu Parisliler her yere yerin altından gidiyorlar. Biz de metroya bindik ama öyle çok durak ve onları gösteren haritalar var ki, anlatılamaz. Yolda giderken geçilen istasyonları ve gelecek istasyonları okuyorum. Bir de ne göreyim istasyonlardan birinin ismi, “Stalingrad”. Tabii inanmadım, ve kendimden şüphe ettim. Belki de bir halisinasyondu. Ama duramıyordum… Ve duramadımda ertesi günü tanıdığım bir Fransız’a “Yahu metroda ‘Stalingrad’ diye bir yer ismi gördüm. Herhalde metro treni eskiden kalmaydı, o yüzden yeni adı yazılmamıştı. Peki yeni adı ne?” sorusunu yöneltecektim. Tabi bu sorum karşısında afallayan Fransız, suratıma garip garip bakacaktı. Bir açıklama getirmem gerektiğini düşünerek, “Sovyetler bitince Ruslar bile isimleri değiştirdi” diyecektim. Ama gene anlamıyordu Fransız, “Buranın ismi 2. Dünya Savaşından sonra verilmişti. Stalin fasizme karşı mücadele veren bir isimdi. O günlerin anısına bu isim verilmiş, niye değissin ki.”  diyerek beni tersleyecekti. Tabi deliliğim iyicene azıyor ve Stalinist olup olmadığını soruyorum. Aldığım cevap tam tersine Stalin’i siyasal olarak benimsemediğini üzerine vurgulayarak belirtiyordu. Sözün özü bu Fransızların öyle olur, olmaz park, mahalle, semt, bahçe adını değiştirdikleri de yok.
Oysa bizim İstanbul öyle mi. Hen an bir devinim, her an bir değişim, her an bir yenilik. Beton beton üzerine...  İnşaatlar... gökdelenler.
 İstanbul 
ara ki bulasın. 
Gökdelen, beton yığınları arasında araki bulasın.

Aptülika
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...