28 Şubat 2019 Perşembe

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 94


Nihat Behram
"Darağacında Üç Fidan"
Everest Yayınları
(ilk baskı 1976 - 2008 / 48. Baskı)
2016'da 94. baskısı yapılmış


Dün Deniz Gezmiş'in 72. doğum günüydü. 25 yaşında darağacında asılmasaydı bugün 72 yaşında olacaktı. Onun idam edildiği Ankara Ulucanlar artık bir cezaevi değil, bir müze... bize çok şeyler anlatan bağımsızlık mücadelesinin bir büyük anıtı ve bir o kadar da kahreden, içimizi acıtan bir müze. 
Yıl 1972'ydi üç genç fidan "Bağımsız Türkiye" ideali için yaşamlarını verdiler. Onların adları Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan'dı. Ben o yıllarda ilkokula gidiyordum, pek bir şeyin farkında değildim açıkcası ama 12 Mart faşizmi ile eve gelen askerlerin arama yapmasıyla tanışmıştım. Yok öyle ailemin aşırısından solcu falan olduğu sanılmasın, askerler bizim mahalleye girmiş her evde arama yapmışlardı. Yani rutin bir uygulamaydı hani. Ogün askerlerin kitaplıktaki kitaplara tek tek bakmalarını hiç bir zaman unutamam. Tabi radyoda haberlerde spikerin surada yapılan aramada toprağa gömülü yasak yayın bulundu şeklindeki sunumundan kitapların tehlikeli bir şey olduğunu kavramıştım. Komşular bizim evdeki kitaplar arasında Rus edebiyatının klasiklerini gösterip, babama bunların tehlikeli olabileceğini söylemelerini de hatırlıyorum. Galiba en tehlikelisi Dostoyevski idi. Adam hem sakallı hem de Rustu... yani tam komünist olmaya uygundu. Bizim evdeki kitaplara baktığında tehlikeden tehlike beğen hani bir başka sakallı da Victor isimli bir amca idi kitabının ismi "Sefiller"di. Adam Rus değil Fransız idi ama kitabın ismi eyvah eyvahtı... "Sosyal bir sınıfın sosyal bir sınıfın üzerine tahakkümünü amaçlamak" diye başlar ve alimallah giderdin gümbürtüye. O günlerden hatırladığım bir başka anektod da aramalarda bulunmasın diye kitap yakmaktı. Bu işi mevsim kışsa sobada yaz ise yıkanmak için kullanılan odunla yanan sofben de yapardınız. 
Neyse o aramada askerler geldi arama yaptı ama Dostoyevski'yi bulamadılar. Onlar gittikten sonra kitaplığa bir baktım ki orada duruyormuş. "Suç ve Ceza" ile çocukluk da böyle tanışacaktım işte. 
Deniz Gezmiş ve arkadaşları asıldıktan sonra abilerden, teyzelerden, amcalardan, bil cümle mahalleli insanlardan Deniz Gezmiş ismini duyacaktım... "uzun boylu dev gibi bir genç" diyorlardı ona. Çok sonraları Dev Genç yani Devrimci Gençlik olduğunu anlayacaktım o dediklerinin. 

Dün Deniz Gezmiş'in doğduğu gün olması sebebiyle medyada bol bol görüntüleri çıktı. Bir çoğumuz sosyal medyada resimlerini paylaştık. Ben daha farklı bir şey yapacağım ve Deniz Gezmiş'i anlatan bir kitabı tanıtacağım. O yılları anlatan bir çok kitap arasından iki tanesi benim için ayrıcalıklıdır. Bunlardan biri Harun Karadeniz'in "Olaylı Yıllar ve Gençlik" kitabıdır.  Bir diğeri de Nihat Behram'ın yazdığı "Darağacında Üç Fidan" kitabıdır. 68'li yılların öğrenci liderlerinden olan şair Nihat Behram, o yılları anı şeklinde kaleme alarak Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan'ı bir belge niteliğinde anlatmıştı.  
Bu kitap ilk yayınlandığında insanlar Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının asılmadan önceki son sözlerini ilk kez okuyacaklardı. Bu yüzden 1976 yılında yayınlanır yayınlanmaz yasaklanacaktı. Ancak gene de yasak gelene kadar kitap 6 baskı yapmış olacaktı. Yıllarca yasak kalan bu kitap tam 22 yıl sonra aklanacak ve 1997 yılında tekrar yayınlanabilecekti.
Deniz Gezmiş ve 68'li yıllar üzerine yazılmış en önemli belgesellerden biri olan bu kitabı inatla öneririm.

Aptulika

UFO Veda Turnesine çıkıyor.



 “Bu veda kararı uzun zamandır vardı, UFO'nun 2016'daki turnesinin sonunda istifa etmeyi bile düşündüm. Bu sözden nefret ettiğim için buna bir veda turu demek istemiyorum, ancak gelecek yılki konserlerle emekliye ayrılıyorum.”
Phil Mogg


Rock tarihinin en önenli hard rock, heavy metal gruplarından UFO kuruluşunun ellinci yılını tamamladı. Grup 50. yıldönümünü kutlamak için ABD'de konser turnesi yapmayı planlıyor. Bu aynı zamanda UFO'nun da son konserleri olacak.  Bu yılın sonbaharında başlayacak olan turnenin ilk 10 konserinin tarihleri iki gün önce açıklandı ama bu 10 konserin ardından diğerleri de gelecekmiş.  
UFO'nun veda turnesi 10 Ekim'de Kaliforniya'daki Grove'da başlıyor ve 2 Kasım'da Uncasville, Conn .'deki Mohegan Sun Casino'da da son buluyor.  İlk iki geceki konserde Blue Oyster Cult grubu da açılışı yapacakmış.   
UFO'nun geçen yıl biten turnesinden sonra efsane topluluğun dağılacağına yönelik söylentiler ortalığa yayılmıştı. UFO'nun klasik kadrosundan kalan tek eleman olan Phil Mogg, bir ik ay önce  Facebook'tan yaptığı açıklamada  bu turun sona ermesinden sonra emekli olduğunu söylemişti. İki gün önce yapılan bir basın açıklanmasıyla da bu haber tam anlamıyla resmiyet kazanmış oldu.  
Grubun kurucusu ve şarkıcı olan Phil Mogg, 
“Bu veda kararı uzun zamandır vardı, UFO'nun 2016'daki turnesinin sonunda istifa etmeyi bile düşündüm. Bu sözden nefret ettiğim için buna bir veda turu demek istemiyorum, ancak gelecek yılki konserlerle emekliye ayrılıyorum.” 
diye durumu özetleyecekti.
2019 yılının  UFO’nun kuruluşunun 50. yıldönümünü olduğunu belirten Mogg,
  “Zamanlama bana doğru geliyor. Hem 50. yıl için anlamlı bir turne hem de final olacak. ABD'den sonra İngiltere’de de  son kez buluşacağımız konserler olacak. Grubun güçlü bir bağlantısı olan seçilmiş diğer şehirlerde de bazı gösteriler düzenleyeceğiz. Bu uzun bir tur olmayacak. Yolda olmak her zaman çok rahat ve konforlu değil ve konser vermek eskisi kadar harika olsa da, etrafını saran şeyler çok yorucu geliyor. Bırakmak için yerinde ve doğru bir zaman. ”
dedikten sonra ise sözlerini şöyle tamamlayacaktı,
"Bu durum için belki de kullanılacak en iyi kelime 'acı tatlı' olsa gerek. Ama UFO'dan ayrılmak için artık zamanım geldi ve bundan sonra geriye kalan tek şey harika bir tur attığımızdan emin olmak. ”


UFO 'nun veda turnesinin ABD'de belirlenen konser tarihleri ise şöyle sıralanıyor:


10 Ekim - Anaheim, CA @ The Grove 
11 Ekim - Las Vegas, NV @ Blues Home
 24 Ekim - Wabash, IN @ Honeywell Centre 
25 Ekim - St. Charles, IL @ Arcada Tiyatrosu 
26 Ekim - St. Charles, IL @ Arcada Tiyatrosu 
27 Ekim - Chesterfield, MI @ Diesel 
30 Ekim - New York, NY @ Sony Hall 
31 Ekim - Staten Island, NY @ St George Tiyatrosu 
1 Kasım - Jim Thorpe, PA @ Penn Hill
2 Kasım  - Uncasville, CT @ Wolf'un Den @ Mohegan Sun



27 Şubat 2019 Çarşamba

Okan Meriç'ten bir single: "Journey"


Blues Perişan blog yazarı ve Gitarist isimli radyo programının yapımcısı Okan Meriç, bugünlerde “Journey” (Yolculuk) isimli single’ını çıkardı. Poco Digital etiketi ile yayınlanan bu single, tüm dijital platformlarda dinleyebilirsiniz. Kayıtta bas gitarda yer alan Kemal Arkan'ı geçtiğimiz yıllarda kaybetmiştik. Okan Meriç, "Journey" isimli bu parçasını da  çocukluk arkadaşı Kemal Arkan'ının anısına yayınlamış. 
Bestesi Okan Meriç'e ait olan "Journey" enstrümantal bir çalışma olup, şu kadro ile oluşmuş,

Gitar: Okan Meriç, Akın Eldes, Serdar Öztop

Bas gitar: Kemal Arkan

Davul: Berke Özgümüş

Mix ve mastering: Serdar Öztop

Spotify, Deezer, Apple Music, iTunes, Tidal: https://poco.lnk.to/journey

 Distributed by: Poco Digital (https://poco.digital)







The Cure'ın eski davulcusu Andy Anderson öldü





The Cure'ın eski davulcusu Andy Anderson dün (26 Şubat 2019) hayata veda etti. 68 yaşında ölen müzisyen, kanser tedavisi görmekteydi. 

1983 ile 1884 arasında The Cure grubunda çalışan Andy Anderson, her ne kadar bir yıl gibi kısa bir süre olsa da "Pornography" (iki parçada) ve "The Top" gibi unutulmaz albümlere imzasını koymuştu. 

30 Ocak 1951'de doğan Andy Anderson, ilk çıkışını 1978 yılında Nick Turner'ın "Sphynx Xitintoday" albümünde yer alarak yapmıştı. 

Daha sonrası kısa bir süre de olsa Hawkwind'de çalışan davulcu, The Cure ve ardından da 1987 yılında Iggy Pop'un turne grubunda yer aldı. Andy Anderson daha sonraki yıllarda da Peter Gabriel ve Sex Pistols'un elemanı Glen Matlock'un solo projelerinde davulcu olarak çalıştı. 



26 Şubat 2019 Salı

Kerim Çaplı’nın Kayıp Şarkıları



... O sahnenin  sol köşesine kurulmuş davul setinin ardında oturan, dikkat etmezseniz  neredeyse görmeyeceğiniz kadar küçük, ufak tefek bir adamdı. Hakkında efsaneler dolaşırdı “Amam ha göz göze gelmeyin, sakın uzun süre ona doğru hele ki dik dik bakmayın, bundan hiç hoşlanmaz, ya bir baget yersin ya da tükürük ya da kavga ...”  denildiği için çaktırmadan bakardık. Bakışlarında genelde  bir boşluk ya da içinizi delip geçen bir derinlik, zaman zaman bir kızgınlık, çok nadiren de olsa sevimli bir tebessüm de göründüğü olurdu ...








Beyazıt’ın curcunalı meydanı, Çınaraltı... Üniversite rock (tezgahı) dergahından Taksim’e kaymıştık usuldan. Dönem, Taksim’de bir 'rock city' oluşumunun başladığı 90’ların başları. Mantar gibi rock mekanları türüyordu her yerde.  Hayal Kahvesi, Kemancı, Jazz Stop, Gitar, Caravan ve tabi Mojo ilk akla gelenleri. 

Rock sokaklara yayılıyordu. Bakırköy, Kadıköy, Beyazıt, Teşvikiye ve tabi Taksim sokak tezgahları hem müzik keşfi, hem buluşma mekanı hem sosyal ortam hem bir okul olarak işlev görüyordu. Taksim mekanları canlı müziğin icracılarına çok önemli fırsatlar sunuyor, hem yeni  hem de birtakım gizli kahramanların yeniden doğuşlarına fırsat sunuyordu.

O günlerden aklımda kalan en çarpıcı iki hikayenin de odağında Jimi Hendrix’in olması benim için heyecan vericiydi. İster gerçek ister şehir efsanesi olsun, bu bence çok heyecan vericiydi.  Jimi gibi  rock tanrılarından biri mertebesine ulaşmış bir  efsaneye dokunmuş iki adamın varlıklarını buralarda sürdürüyor olduklarını duymak bilmek hatta onları  canlı görmek ve  izlemek acayip bir şeydi.  İlki benim de ilk gerçek rock konserim olan  Spor Sergi Sarayı'nda ki Ian Gillan konserinde  ön grup olarak sahne alan, gitarla yaptığı şovlarla akılda kalan  Asım Can Gündüz’dü.  Uzun yılar Amerika'da yaşamış, Jimi Hendrix’in hayatını anlatan gösteride onu canlandırmış  ve çaldığı gitarının Hendrix ‘in gitarı olduğu söylencesi ile duymuştuk adını.  İkincisi ise “ Mojo’da bir grup var acayip, tam bizim tarzımız, klasik rock, blues yapıyorlar ve efsane grupların parçalarını coverlıyorlar.  Zeppelin, Cream, Purple, Clapton, Hendrix, Lynyrd Skynyrd  ne ararsan var ... Acayip bir davulcuları var,  zamanında Amerika’da Hendrix ile çalmış, yalnız biraz tuhaf biri olduğu söyleniyor, adı da  Kerim Çaplı ... “  



90’lar Taksim’inin en şahane olduğu zamanlar Kemancı’da  Volvox, Mad Madame, İndians ; Hayal Kahvesi’nde Cins ; Gitar’da Acil Servis ; Caravan’da  Natilius ve tabi  Mojo’da Blue Blues Band ve daha birçok etkileyici grup canlı performansları ile  geceleri ateşe vermekteler …

Gelin şimdi birlikte  bunlardan birine gidelim. Önceleri Moğollar'dan Engin Yörükoğlu'nun Jazz Stop olarak açtığı ve sonradan Jazz Stop farklı bir yere kayınca  Mojo adını alan mekana ... Büyük Parmakkapı Sokak, dar bir koridordan girip merdivenlerden aşağıya indiğinizde  karşınıza çıkan alan ve sahne o dönemlerin benim için en muhteşem rock akşamlarına tanıklık ettiğim, reperatuar ve kalitesinden en çok haz aldığım gruba ev sahipliği yapıyordu, Blue Blues Band‘e ... Tarık’la (Başoğlu
Brothers‘tan) ve Mustafa (Ajan) ile neredeyse her Perşembe oradaydık, çünkü B.B.B o akşam çalardı .  

İlk dinlediğimiz akşam da aslında onu merak ettiğimiz için gitmiştik, sonraki akşamlarda da Batu, Yavuz Çetin, Batuhan'da her ne kadar dikkatimizi çekse de biz gizli gizli hep ona odaklanırdık.  O sahnenin  sol köşesine kurulmuş davul setinin ardında oturan, dikkat etmezseniz  neredeyse görmeyeceğiniz kadar küçük, ufak tefek bir adamdı. Hakkında efsaneler dolaşırdı “Amam ha göz göze gelmeyin, sakın uzun süre ona doğru hele ki dik dik bakmayın, bundan hiç hoşlanmaz, ya bir baget yersin ya da tükürük ya da kavga ...”  denildiği için çaktırmadan bakardık. Bakışlarında genelde  bir boşluk ya da içinizi delip geçen bir derinlik, zaman zaman bir kızgınlık, çok nadiren de olsa sevimli bir tebessüm de göründüğü olurdu. 


Bu esrarengiz adam muhteşem davul çalar, acayip sololar atar ve en baba parçaları coverlar, bazı parçalara da Batu’nun sesi gitmediği için vokal de yapardı. Cream’den Sunshine Of Your Love‘ı ve yine  Led Zeppelin Moby Dick ilk akla gelenlerdir. Kerim Çaplı’ydı bu efsane isim.  Hafif çatlak bir kişiliği (sonradan Şizofrenik  sorunu olduğunu öğrendik) olduğu, uyuşturucu etkisinde olduğu (kullanıp kullanmadığını bilmiyorum)  kendi isterse  çıkıp çaldığını, kimsenin ona zorla çaldıramayacağı gibi  birçok şey duymuştuk. Muhtemelen Batu’nun samimi ve sempatik kişiliğinin onu o davulun ardına geçmesinde önemli etken olduğuydu. Çalarken devleşen, devleştikçe çalan bu adam, zaman zaman da gitara geçer şahane de öttürür, bizi hayretlere düşürürdü. Bir o kadar da ufacık, minicik, incecik vücudu ile neredeyse bir tüy siklet olan bu adamdaki bu performansın şaşkınlığını da yaşar, yaşar, şaşardık ... 




Hakkında çok ciddi efsaneler vardı.  Jimi Hendrix, The Monkees ile turne gibi… Ama bir şey sorulmaz, çekinilirdi. Çok güzel geceler geçirdik Blue Blues Band’li  Mojo akşamlarında. Şu an bu satırları yazarken bile Youtube ‘da bir  performaslarını açtım, sanki kendimi orada hissettim yine yeniden …  Bu arada Blue Blues Band kemik kadrosunu, gitarda Yavuz Çetin ve Batu Mutlugil, davulda Kerim Çaplı ve bas gitarda ise Sunay Özgür‘ün oluşturduğunu da not düşelim.  



Nereden mi çıktı bu yazı, evet gerçekten de anılarımın tozlu raflarından çıktı diyebilirim. Geçtiğimiz günlerde Murat Beşer’in Cumhuriyet Gazetesindeki köşesinde albüm tanıtımında Kerim Çaplı Project adı ile “Kayıp” isimli (Aslında  belki de gerçekten  kayıp olabilecek iken ve tamamını kendi besteleyip, tüm enstürmanlarını  - Gitar , bas , davul , klavye – çalıp vokallerini de yaptığı şarklardan oluşan)  bir albümünün gün yüzüne çıkarıldığı ve yayınlandığını okuyunca Kerim Çaplı bir kez daha şahsi gündemime de gelmiş oldu.  O acayip bakışlı, acayip tavırlı, küçük dev adam ve onu dinlediğim günleri hatırladım. Hemen albümü edindim ve heyecanla dinledim. Aşağıda parçaları ve bana hissettirdiklerine kısaca değinmeye çalışacağım. Ama şu kadarını söylemeliyim ki, çok ciddi bir kalite var bu albümde ve şarkılarda,  ben her ne kadar bir klasik rockçu olsam da  albümde yer alan parçalardaki soul, funk, blues ve zaman zaman pop rock altyapıları, klavyelerin baskın etkisi altındaki bazı melodilerle bezenmiş parçalar bile beni benden almaya yetti, birkaç parçada karşıma çıkan gitar sololarına değinmiyorum bile, dinleyenlere bırakıyorum keyfini çıkarmayı. Kerim Çaplı’nın nasıl muhteşem, aynı zamanda çok yönlü bir enstrümantalist olduğunu da cümle aleme ve onu hiç tanımayanlara kanıtlamasıdır bir kez daha bu albüm. Ayrıca albümdeki dokuz parça ile hem 60’lar, 70’ler, 80’ler ve 90’lara da yolculuk yapacağınızı söylemiş olayım.



Kerim Çaplı Kısa Kısa :


Uluslararası Kaynaklardaki Kısa Profile:

Kerim Çaplı (1949-2004), also known as Kim Capli, was a Turkish musician, playing guitar, bass, piano and drums. Drummer with The Sundowners and sometimes The Monkees.




13 Ocak 1949 İzmir Karşıyaka doğumlu Çaplı. Annesi opera sanatçısı Azra Gün, babası piyanist Erdoğan Çaplı. 6 yaşındayken anne ve babası boşandı. Baba-oğul ABD’ye taşındı. Kerim Çaplı doğal olarak müziğin içinde yetişti.  Babası ile onun programlarında  davul çalmaya başladı. 

ABD’deki bu yıllarda  Kim Copli ismi ile  The Sundowners grubunda davul çaldı, vokal yaptı ve şarkılar besteledi. Grup The Monkees ve Jimi Hendrix ile turneye çıkınca bu isimlerle de çalışma fırsatı buldu (The Monkees’in Live 1967 isimli albümünde yer alan 10 numaralı Cripple Creek  ve 13 numaralı  I Got A Woman parçalarında  davul ve klavyeyi  çaldığı resmi kayıtlarda görünür : Drums, Keyboards – Kim Copli* (tracks: 10 to 13)  ). Hendrix ile davul çaldığı ve Hendrix’ten gruba katılmak için davet aldığı da söylenir. Ama sonrası Kerim’in ortadan kaybolması, Jimi’nin ölümü  buna fırsat tanımaz. Türkiye’ye 1979 da döndü.  Ama Çaplı rahatsızdı. Sağlığı her geçen gün bozuluyordu, psikolojik sorunlar yaşamaktaydı  ve giderek de  ilerliyordu. Bu zor dönemde  onu ayakta tutabilecek tek şey olan müziğe ve müzisyen arkadaşlarına tutundu, birçok ünlü ekiple çalıştı, çünkü çok yetenekliydi ve bu biliniyordu.  1985 de evlendi, 4 çocuğu oldu. Sonra sağlık sorunları ve sorunlu yaşamı onu aile hayatından uzaklaştırdı. Evlenmiş olması ve dört çocuğu olmasını bu dönemde – bizimde müzisyenliğine şahitlik ettiğimiz dönemlerde -  en yakınlarından bile gizledi.  Kendi halinde ve sorunları ile tek başına  bir otelde yaşıyordu. Zamanla sağlık sorunları doruk noktasına ulaştı ve  2 kasım 2004 yılında beyninde oluşan bir ödem sorunun da etkisi ile aramızdan ayrıldı. Geriye de bize  anıları ve bu albümü bırakmış oldu.  Albümü yıllar sonra,  onu  bir baba olarak tanıma/paylaşma /yaşama fırsatı bulamamış  oğlu Ahmet Çaplı’nın  gayretleriyle hayata geçirilmiş. Hatta  teknolojinin de yardımı ile “ Muhtacım Sana “ da  yaptıkları düet  insana bambaşka duygularda yaşatmaya yetiyor. Albümü bize kazandıranlara teşekkür ediyor, Kerim Çaplı ve şimdi aramızda olmayan ve yazıda da adı geçen tüm müzisyenleri saygıyla anıyor , hayatta olanlarla birlikte anıları önünde  “ Long Live Rock n Roll “ diye selam duruyoruz ...



Albümdeki Şarkılar Kısa Kısa  

1 - HIT AND RUN  :  Ritmik, canlı ve kalavyenin güçlü hissedildiği bir parça ...

2 - INSIDE OUTSIDE : Funk, soul ritimli altyapısını güçlü hissettiren pop rock soundu ile 70’lerden bir esinti veriyor. Vokaller duru, temiz, parça  enerjik ve tempolu ...

3 – MAINLINE  : Albümün benim zevkime hitabeti anlamında  en iyi iki parçasında biri. 70’lerin underground rock  soundunu ve dönemin ünlü gruplarını anımsatır nitelik ve kalitede bir parça. Grand Funk, Vanilla Fudge, Steppenwolf  gibi grupları duyar gibiyim ... Tüm enstürmanları vokali ile  bir parçada birleştiren BİR ADAM ! Benim Mojo’daki anılarımdan hatırladığım Kerim Çaplı’yı anımsatan,  hissettiren bir parça. 2.40 dan sonra attığı gitar solu doyumsuz, kayıtlarda klavyenin biraz ardından gibi geliyor olsa da efsane ...

5 - SOUTH CITY LADY : 80’li yıllardayız bu kez.  Üstü açık bir arabada  Kerim çaplı sürüyor, kah Antalya sahilinde olabiliriz kah Miami , son hız ilerliyoruz.  Dinlerken zamanın kült dizisi Miami Vice aklıma geldi, soundtrack’ine girermiş bu şarkı  diye de düşündüm. Vokalin parçayla uyumu şahane, bir Steve Wonder tadı bile aldım diyebilirim ...

6 – SUNRISE :  Klavyenin hakim olduğu enstürumental bir parça  keyifle dinlenmekte ...

7 - THAT'S WHAT LOVE IS  : İşte benim tarzıma uygun albümde ki ikinci muhteşem parça. Sanki Mojo’dayız, baba davuldan kalkmış, gitarı almış ve vokalide kendi yapıyor, nefis bir çalışma . Bu parçada da 1.50’den sonra  güzel mi güzel bir gitar solosu var ki aman yarabbi !  Birde dinlerken arka tarafta  siyahi ablalardan oluşmuş bir geri vokal grubunun varlığını da hayal ettim , off off...

8 - KİM KURTARIR CANIMIZI  ( Time’s running out )  : Usta oturmuş davulun başına hem çalıyor hem söylüyor , hepsinden ötesi de  Türkçe  sözlerle rock n roll nasıl yapılır , Türkçe böyle bir rock parçasında nasıl kullanılır dersi veriyor  ...

9 - single MUHTACIM SANA KERİM ÇAPLI feat.AHMET ÇAPLI  : Burada  Oğlu Ahmet ve önemli müzisyenlerin katkıları ile parça yeniden yapılmış .  Farklı bir çalışma olmuş , yorum yapmaya gerek yok,  saygı şarkısı olarak takdire şayan .


Dinleme Örnekleri :







25 Şubat 2019 Pazartesi

EN SEVDİĞİNİZ DEEP PURPLE PARÇASI için son iki gün



"En sevdiğiniz DEEP PURPLE PARÇASI anketi"  devam ediyor. Şu ana kadar sizin oylarınızla 46 tane Deep Purple parçası sıralamaya girdi.  Daha önce ankete oy göndermeyen arkadaşlar da en sevdikleri bir Deep Purple parçasını
bluesperisan@gmail.com
adresine gönderebilirler.
Anketimiz 27 Şubat, çarşamba günü sona eriyor. Mart ayının ilk haftasında da sonuçlar burada açıklanacak. Katılanlar arasından 4 kişiye de orijinal çizim hediye edilecek. 

24 Şubat 2019 Pazar

EN SEVDİĞİNİZ DEEP PURPLE PARÇASI ANKETİ'nde son hafta


Karlı soğuk bir haftanın ardından merhaba diyelim. Şu an bu yazıyı hazırlarken bile tıngırdıyorum... Kombi, mombi nafile ama faturalarla ısınacağım kesin hani. 
Geronimo Yalnızkartal uzun bir süre bizi yazılarına hasret bırakmıştı. İki hafta önce geri döndü ama ne dönüş... yazıları birbiri ardına geliyor. Geronimo şimdi de bizlere harika bir Kerim Çaplı yazısı çıkardı. Hafta içi o yazıyı yayınlayacağız. 
EN SEVDİĞİNİZ DEEP PURPLE PARÇASI ANKETİ'nde sona geliyoruz. 27 Şubat, Çarşamba gününe kadar ankete katılabilirsiniz. En sevdiğiniz Deep Purple parçasını 
bluesperisan@gmail.com
adresine yazıp gönderebilirsiniz. Ankete katılanlardan 4 kişiye Deep Purple elemanlarının 4 orijinal çizimi hediye edilecektir. Sonuçlar Mart'ın ilk haftasında açıklanacaktır.
Yazıyı karlı ve soğuk diye açtık ama bahar geliyor ve önümüz yaz. Sadece mevsimsel değil umutlarımız da yeşeriyor. Her gün Blues Perişan' yeni bir şey katmaya çalışıyoruz. Okunup, izlenince mutlu oluyoruz. Bol bol paylaşın, duyurun ama eleştirin de. 
Haftaya başlarken yeniden merhaba.

Aptulika

22 Şubat 2019 Cuma

Monkees'in kurucusu Peter Tork öldü


Monkees grubunun bas gitaristi Peter Tork dün (21 Şubat' 2019) öldü. 77 yaşında hayata veda eden Tork uzun bir süredir kanserle mücadele ediyordu. 

Asıl adı Peter Halsten Thorkelson olan müzisyene  2009 yılında nadir görülen tükürük bezleri kanseri teşhisi konmuştu. Bir ara Monkees yeniden dönüş konserleri vermek için bir araya gelmişti. Tork, Micky Dolenz, Davy Jones ve Michael Nesmith tarafından bir araya gelen grup konser turuna çıkacakken Peter Tork sağlığının bozulması ve tedavileri sonucu son turnelere katılamayacaktı. Grubun kurucu kadrosunda yer alan  Davy Jones da  2012 yılında ölmüştü.
Monkees'ten Micky Dolenz sosyal medyadan yaptığı açıklamada şunları söyledi:
"Şu anda söyleyecek hiç bir söz bulamıyorum, Monkee kardeşim Peter Tork'un kaybından dolayı kalbim yanıyor." Grubun diğer elemanı Michael Nesmith ise Tork için, " Huzur içinde gitti.  Yine de, bunu yazarken gözyaşlarımı tutamıyorum. " diyecekti.


21 Şubat 2019 Perşembe

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 93


Erskine Caldwell
"Kuyudaki Zenci"
Çeviren : Mehmet Fuat
Adam Yayınları
(ilk baskı 1953 - 1994)


Buradan yeni kitapları yazmak istesem de gene elim sahaflardan alınmış kitaplara gidiyor ister istemez... bu sefer de öyle oldu. Bunun nedeni de bazı kitapların yeni basımı olmuyor, oysa bu eski basım kitapları bulduğumda da, "Yahu ne olurdu bu kitabı bir yayınevi farketse de bassa" diye içimden geçiriyorum. İşte bu haftaki kitapta onlardan biri. Hatta bırakın bu kitabı bu yazarın "ilaç" olsun diye tek bir kitabı yeni basım olarak piyasada yok. Oysa eski zamanlarda altı, yedi kitabı yayınlanmış.
Erskine Caldwell'i ilk olarak "Alın Yazısı" romanıyla tanımış ve bu köşede yazmıştım. Aradan geçen bir iki yıl sonra da bu kitabını buldum ve hemen okumaya  başladım. "Kuyudaki Zenci" yazarın öykülerinden oluşuyor. Bu kitabın bir başka özelliği de 1950'lerde ilk kez yayınlanan ve 1970'lere dek birbiri ardına eserleri dilimize çevrilen Caldwell'in belki de son yayınlanan kitabı. 1994'te çıkan bu kitabın da bugün tek bir tane bile baskısı yok. 
Yazarın en meşhur romanı "Tütün Yolu" yani orijinal ismiyle "Tobacco Road". Bu ismi bir rock, blues klasiği olan parçadan da hatırlarız. Romanın konusu bu parça ile alakalı değil tabiki ama Erskine Caldwell'i okurken sanki blues klasiklerinin şarkı sözlerindeki öyküleri dinler gibi olurum. Hele bu seferki "Kuyudaki Zenci" isimli öykü kitabı sanki bir albüm gibiydi... Sekiz öykü değil de bir albümde yer alan sekiz parça gibiydi. "Şeker Adam Beechum" sanki bir öykü değil bir folk şarkısı gibi. Siyah derili Beechum'un aşkı peşindeki yolculuğu masalsı ve şiirsel bir lezzette sunulurken finale bir kreşendo etkisiyle ulaşılıyor. Bizim türkülerimizi de andıran ( mesela "Cemalim" türküsü gibi) bu öykü de ABD'denin siyah beyaz ayrımı inceden eleştirilmiş. Erskine Caldwell, Georgialı ve ABD'nin Güney eyaletlerindeki ırkçılığı ele almaktan çekinmemiş. "Bir Cumartesi Günü"nde bu konuya en hassas yerinden bir linç öyküsünden girmiş. Bir Ku Klux Klan menşeli değil sıradan beyaz insanların bir siyahi insanı linç etmeye gitmelerini ve bunu bir panayıra döndürmelerini anlatmış. Linç edilen bir siyah ama öyküde beyazlar anlatılıyor. Bence okuduklarım arsında ırk ayrımcılığına karşı en vurucu yazılmış öykülerden biri bu. Kitapta aynı konuyu işleyen öykülerden biri de kitapla aynı ismi taşıyan, "Kuyudaki Zenci". Caldwell 1920'lerin Amerika'sında yaşamış ve ırk ayrımına ilk eleştirel yaklaşımlarından birini vermiş beyaz bir yazar ama bunu yaparken slogansı bir dünya görüşü sunmuyor. 
Erskine Caldwell'in öykülerini okurken ABD'nin Güney'li   sıradan insanları tüm doğallığı ile karşımıza çıkıyor... Kimi zaman kaba saba kimi zamam müzip çapkın kimi zaman ince duygulu kimi zaman da hayatın çarklarında ezilmiş emekçi kesitler birbiri ardına geliyor.
"Kuyudaki Zenci" kitabını bulursanız kaçırmayın derim. Bir solukta maceradan maceraya okuyacaksınız. 

Aptulika 

20 Şubat 2019 Çarşamba

Sabih Cangil'den Konser Tadında Yeni Albüm Partisi


Sabih Cangil bu yılın başında yeni albümü "Bu Sefer Böyle Oldu"yu çıkartmıştı. Mart ayına girerken de albümden sonraki ilk konserini verecek.

"Konser Tadında Yeni Albüm Partisi" olarak gerçekleşecek etkinlik 1 Mart (2019), saat 20:30'da Kadıköy Woodstock'ta gerçekleşecek. 

O gece Sabih Cangil Band'la sahneye çıkacak olan yılların rock müzisyeni vokal ve gitarda yer alırken, gitarlarda emektar yol arkadaşı Tanju Eren bulunacak. Sabih Cangil Band'da bas gitarda Cenk Tarhan, Klavyede Güven İlter ve davulda da Alpay Şalt kadroyu tamamlayacak.  



19 Şubat 2019 Salı

Nobel Rock Ödülü olsaydı?


Nobel ödülünde Rock dalı olsaydı kesinlikle adayım Çağlan Tekil olurdu ve kesinlikle de kazanırdı. "Teşbihte hata olmaz" demişler, yani benimkisi bir benzetme. Bundan iki yıl önce Laneth Bir Gece konseriyle 25 yıl öncesini canlandıran Çağlan, köşesine çekilip eski fotoğraflara bakıp, anıları canlandırmak yerine bu konserleri üçe çıkartmaya hazırlanıyor. Bu arada bir de bizleri Dr. Skull ile buluşturan etkinlikte de onun payı büyüktü. Tabi bu arada o güzelim plakları ve CD'leri piyasaya çıkartarak Dr. Skull'ı hatıralar ötesine, bugüne taşıyan Haluk Ataklı (Hammer Müzik)'yı da unutmamamız gerekir. 
Çağlan Tekil'in öncülüğünü yaptığı  Laneth, 1991-1994 yılları arasında yayınlanan Türkiye’nin ilk iki fanzininden biri. Aradan 25 yıl geçmesine rağmen ismi ve etkisi hala konuşuluyor. Bunun başlıca sebebi son iki yıldır o günleri yadetmek adına “Laneth Bir Gece” ismi altında bir gece düzenleniyor olması. Biletleri günler öncesinden tükenen daha önceki iki etkinlikte Pentagram, Metalium, Kronik, Radical Noise, Asafated, Rashit, The Climb, Tünay Akdeniz, Murder King, Razor gibi isimler sahne aldı. Asafated, Rashit ve The Climb’ın yıllar sonra sırf Laneth Bir Gece için yeniden bir araya geldiğini de belirtmek gerek. Tünay Akdeniz ise 40 yıllık müzik hayatının ilk konserini Laneth Bir Gece-2’de verdi. Şimdi sıra Laneth Bir Gece III’te…
"Laneth Bir Gece" konserleri o eski günleri yad etmenin ötesinde Metalium, Kronik, Radical Noise, Asafated gibi dönemin uzun zamandır görmediğimiz gruplarını bizlerle buluşturuyor. Hatta daha öncelere gidip 1970'lerin Türkiyesinde ilk punk rock plağını yapan "Big Rocker" Tünay Akdeniz'in ilk konserine imza atan organizasyon oluyordu. 
Birileri bizlere üç yıl önce bu grupların konserlerinin olacağını söylese herkes ona "deli" gözüyle bakardı. Ha bu arada laflar da pabuç gibi hazırdı hani:"O gruplar salonu doldurmaz". İşte bu yüzden yazımın başında Çağlan Tekil'e övgü yaptım. Onun vizyonuna ve bu konudaki maharetine saygı duymamak olur mu hiç. 
8 Mart 2019 tarihinde de  "Laneth Bir Gece"nin üçüncüsü gerçekleşecek. Bu sefer ki buluşmada 25 öncesini grubu  Cultus ile bu konserde karşılaşacağız. Hammer Müzik’in yayınladığı 001 no.lu ilk kasetin sahibi olan Cultus, 20 yılı aşkın süredir sahnelerden uzak kalmış bir grup. İlk albümleri “Bodhisattva” (1993) ve ikinci albümleri “Eye” (1994) hala zevkle dinlenmekte. Grup Atalay, Cenk-iz, Sacit ve Naim’den oluşan kadrosuyla Laneth Bir Gece’nin en özel konuklarından biri. 
Laneth Bir Gece III konserinde 30 yıl öncesinin bir ağır top da var: Objektif. İlk albümleri “Tımarlı Hastane” 1990 yılında çıkaran Objektif o günlerden bugünlere ara vermeden gelen rock gruplarımızdan. Hard rock ve heavy metal soundu içinde albümler çıkartan grup, son albümleri “Sokağın Sesi”ni  2007 yılında yapmıştı. Konserlerine tam gaz devam eden Vecdi Yücalan (vokal ve gitar), Murat Tükenmez (bas), Çağlar Abanoz (gitar), Umut Mutku (gitar) ve Onur Akça'dan (bateri) oluşan Objektif, sert ve tavizsiz sounduyla o gece sahnede olacaklar. 

8 Mart 2019 Cuma günü, IF Performance Hall Beşiktaş'ta gerçekleşecek olan Laneth Bir Gece III'te The Climb, Pagan, Razor grupları da yer alıyor. 

Tüm Laneth Bir Gece’lerde sahne alan tek grup olan Razor, daha önce Dr. Skull ve Hazy Hill setleriyle çok konuşulmuştu. Bu kez saygılarını Kramp için sunacaklar.


  Aptulika

18 Şubat 2019 Pazartesi

RORY GALLAGHER YA DA İRLANDA’NIN BAĞLARI





Bilindik türkünün yeni haline  şöyle  bir bölüm eklemişler:
“Ne zaman serhoş oldum da
 kaldıramıyom kolları”  
Rory Gallagher ilk ne zaman serhoş oldu bilemeyiz elbette ama ömrünün büyük kısmını öyle geçirdiğini bütün kitaplar yazıyor. 

Malum, rock alemi sadece saf müzikle yaşamaz, tatlı rekabetler, trajik öyküler ve delili olmasa da inanmayı tercih edip kuytularda eşe dosta büyük bir heyecanla anlattığımız efsaneler de bu dünyanın birer parçasıdırlar.  
Rivayet odur ki Jimi Hendrix’e  sorarlar “hocam, dünyanın en büyük gitaristi olmak nasıl bir his ve duygu?”  Hendrix cevabı yapıştırır: “onu gidin Rory Gallagher’a sorun ” Hendrix’in bunu dediğine dair bir kanıt yok sanırım ama mesela sembollerinden biri olduğu efsane konser Woodstock’tan bahsederken “en iyimiz Alvin Lee idi” dediği tutanaklara geçmiş durumdadır. Yani Hendrix’in “benden iyisi var” demekle alakalı bir sorunu yok, bunu da zapta geçelim. O sanırım başkalarının sorunu daha ziyade. 


İLK YILLAR

Gallagher’ın doğup büyüdüğü İrlanda, o yıllarda ülkemizdeki adıyla Serbest İrlanda Birleşik Krallığı'nın arka bahçesi gibi bir yer.  Kıtlık gibi göç gibi türlü çeşitli belaları atlatmış ve adanın kuzey kısmında yeni belalara (Troubles) yelken açan bir yer, 1960’lar, karşı kıyı İngiltere 1960’lar başlayınca birden hareketleniyor, 3 yıllık bir zaman dilimine Beatles, Rolling Stones, Kinks, Animals, Who ve daha niceleri sığıyor, bir büyük patlama hali yani.  O hareket radyoyla televizyonla İrlanda’ya da sirayet ediyor. Neticede rock’ın itici ivmesi sağlam öykünmedir, Ballyshanon’lu bir elektrikçinin oğlu, annesinin yerel bir şarkıcılık/oyunculuk  kariyeri var. Belli ki kendisine “yapma etme evladım, sigortalı bir iş bul, sonra evlen ve üç çocuk” diyen olmamış, küçük yaşta ukulele ve gitara başlıyor çünkü aile desteğiyle. Üstelik eline aldığı çalgıda kısa sürede ustalaşmak gibi bir özelliği de var. Sadece gitar değil saksofon, banjo, mandolin ve elektrikli sitar da çalıveriyor eli değmişken. 


TASTE DÖNEMİ


Yine sağlam bir rivayet kapımızı çalıp kaçacak: Jack Bruce’un Cream’i kurarken Clapton yerine Gallagher’ı düşündüğü ama farklı gerekçelerle bu birlikteliğin olamadığı söylenir. 1990 yılında Köln’de Bruce ve Gallagher birlikte sahne almışlardır. O konserin görüntüleri youtube’da var, Gallagher çalarken Bruce’un ona bakışı ve gülümsemesi  bazı rivayetlerin yıllarca gizlenmiş delilleri gibi geldi bana. 



Taste demiştik evet, Gallagher Eddie Cochran, Buddy Holly, Muddy Waters ve Lead Belly gibi farklı isimleri etüt ettikten sonra sanırım “bu kadar dinlemek yeter” deyip grup işine giriyor, yaşadığı şehir Cork’dan bulduğu bir basçı ve bir davulcu ile triosunu kurup yola çıkıyor. Yelkenlinin adı Taste. Taste başlangıcından beri saygı gören bir grup oluyor, İngiltere’de başta Marquee olmak üzere rock kulüplerinde olağanüstü performanslarla dikkat çekiyor. Cream’in 25-26 Kasım 1968’de Royal Albert Hall’da verdiği veda konserinde iki ön gruptan birisi Taste ( diğeri de yeni kurulmuş olan Yes, konsere gel vatandaş) bugün şansımız rivayetlerden açıldı ama ne yapalım, bu işler biraz da böyle, yine rivayete göre o iki konserde Cream sönük kalırken Gallagher’lı Taste acayip dikkat çekiyor. Cream sonrası Clapton ve Baker’ın kurduğu kısa ömürlü Blind Faith’in Kuzey Amerika turnesinde de ön grup Taste yine. 

Taste kısa süren ama akıllarda yer eden bir macera, adı gibi bir lezzet. İki stüdyo albümü (ki özellikle On The Boards bir klasiktir) ve iki de konser albümü (ki 1970 yılı Isle of Wight festivalinde yapılan canlı kayıtlar da efsanedir,  festivali çekmekle görevli film yapımcısı “Taste denen grubu şöyle yalandan 1-2 çekin, filmi harcamayın asıl kaydı Hendrix için yapıcaz” derken grubu görünce fikrini değiştirmiş ve bir saatin üzerinde Taste kaydı yapmıştır, üstelik bu hadise rivayetler kısmına dahil değildir çünkü ispatlıdır.) ve yıldızı giderek parlayan bir Gallagher. Blues, rock, eski usül Rock’n Roll, country, balladlar, caz, elde olağanüstü duygularla çalınan elektrikli  gitar, mandolin, akustik gitar, saksofon, eline ne geçirse çalan bir afacan çocuk ve ona bahşedilmiş ne çalarsa çalsın zevkle dinlenilir kılmak gibi bir yetenek.




SOLO YILLAR



1970 yılında Taste dağılınca Gallagher solo kariyerine başlar. Onca gürültü arasında yaptığı albümlere bakarak “1970’ler Rory Gallagher yıllarıdır” da diyebiliriz pekala. 
Gallagher’ın bir ayağı hep blues’da olmuştur. Muddy Waters’la London Sessions’da, Albert King ile Live albümünde (As The Years Go Passing by yorumunda onun şahane gitarı duyulur) Jerry Lee Lewis ile, Rolling Stones’la çalmış ve adı hem Mick Taylor sonrası Rolling Stones için hem de Blackmore sonrası Deep Purple için anılmış ve fakat kendisi bu teklifleri solo çalışmayı tercih ettiği için kabul etmemiştir. 
Sevgili okurlar, internet yokken de okul sıralarında, kantinlerde, dost meclislerinde sık kalkıştığımız “hangisi iyi” tartışmaları vardır hani, hatırlamışsınızdır. Rory Gallagher’ın Taste’den ayrılıp bağımsızlığını ilan ettikten sonra yaptığı en önemli işlerden biri de bu “hangisi iyi” tartışmalarına konu olur hep. Gallagher 1974 yılında İrlanda’yı turlamış ve bu konserlerin kayıtları Irish Tour 74 adıyla plağa dökülmüştür. (daha sonra geniş bir seti de çıktı ve tavsiye olunur meraklısına) Bazılarına göre bu plak gelmiş geçmiş en iyi rock konser kaydıdır. Ben de pek sever ve dinlerim, birincilik gibi dereceler vermekten  haz etmediğim için ilk beşe yerleştiririm bu albümü her zaman. (bazen gizli gizli kendimle çelişir ve birincilik de veririm, bağışlayın beni)
Konser albümleri haricinde solo albümlerinde de muhtemelen canlı kayıtlar ağırlıkta olduğu için o yüksek enerji ve duygu hissedilir, 70’lerden Deuce, Blue Print ve Tattoo albümlerini dinlemek bu aşamada menfaatiniz icabıdır. 


VE AYRILIK



Gallagher 80 ve 90’larda biraz yorgun düşmüş ve biraz da sürekli gelişip ticarileşen müzik piyasası tarafından daha az anılır olmuştur. Aslında milyonları aşan satış rakamlarına ulaşsa da belki kendi tercihlerinin de bir sonucu olarak adı “çok bilinenler” listelerine bir türlü girmemiştir. Sahneye çok içkili çıktığı ve konseri bitiremediği ya da kendisine olan ilginin minör düzeyde de olsa sürdüğü Almanya’da bazı geceler  küçük barlarda içki parasına çaldığı gibi söylentilerden sonra 90’ların ortasında karaciğerinin hasta olduğu anlaşılmış, uzunca süren bir yoğun bakım süresinin ardından 14 Haziran 1995 tarihinde “benden bu kadar” demiştir. 
Ben onu hep eşikten 20 yıl sonrasına atlamış bir 27’ler kulübü üyesi olarak görürüm; olağanüstü bir ruh, çok renkli bir kelebek. 
Bir Taste şarkısında dediği gibi “Gün azıcık daha uzun olsaydı ya”.

Sevgiyle kalın.




    Rory Gallagher "Tore Down" (1972) Savoy Limerick   




 Rory Gallagher ~ ''What In The World''&''Hoodoo Man'' 
Live In Europe 1972   




Muddy Waters & Rory Gallagher - Who's Gonna Be Your Sweet Man When I'm Gone
'' The London Muddy Waters Sessions '' 1972




Albert King & Rory Gallagher - As The Years Go Passing By
Montreux Jazz Festival 1977




Rory Gallagher with Jack Bruce - Politician
Live Music Hall, Köln/Cologne 16.10.1990

Çizgili Rory Gallagher Defteri

Dadal Günçe bir gitar kahramanı olan Rory Gallagher üzerine harika bir yazı kaleme aldı. Yarın yayınlanacak bu yazıyı düzenlerken öyle bir gaza geldim ki, ister istemez kaleme kağıda sarılıp bir şeyler çizdim.
Dadal'ın yazısı yarın burada olacak ama  öncesinde şöyle bir çizgilerle Rory Gallegher'i analım.












En sevdiğiniz Deep Purple parçası anketi sürüyor.


Her ay bir ankete devam ediyoruz. Şubat ayındaki grubumuz DEEP PURPLE. 
En sevdiğiniz Deep Purple şarkısını yazarak 
bluesperisan@gmail.com
adresine gönderebilirsiniz. 

Seçimlerinizi 26 Şubat'a kadar yapabilirsiniz.

Led Zeppelin anketinde olduğu gibi katılanlardan kura ile belirlenecek 4 kişiye orijinal çizim  hediyelerimiz  olacak. 
4 kişiye armağan edilecek 4 adet orijinal çizimler ise şöyle:

Ian Paice

Roger Glover
Ian Gillan

Jon Lord

En sevdiğiniz Deep Purple parçası anketine  26 Şubat tarihine kadar oy gönderebilirsiniz. 27 Şubat'tan itibaren gelen oylar değerlendirilecek ve Mart ayının ilk haftasında anketin sonuçları ve orijinal çizim kazananlar açıklanacak. 

En sevdiğiniz Deep Purple parçasını
   bluesperisan@gmail.com
adresine gönderebilirsiniz. 


17 Şubat 2019 Pazar

Her hafta yeni bir başlangıç


Bazı anlar vardır ve onlar ulu orta yakalanmaz. İşte onlardan biri benim için 2017'in sonunda Ankara'da açtığım sergide gerçekleşti. Orada Dadal Günçe ile karşılaştım. Dadal benim için Dr Skull tarihinin mim noktasıdır ve onunla kalmadı Dr Skull elemanlarıyla da o sergimde karşılaşacaktım. 
O güzel buluşmanın ardından bir yıl sonra hepimizi heyecanlandıran Dr Skull'ın IF Beşiktaş buluşması gerçekleşecekti. Ogün için Ankara'dan gelen Dadal'ı görünce keyfim biraz daha artacaktı. O an kuliste laflarken "Dadal Blues Perişan'da yazsana" dediğimde cevap olarak "Aptül, bir Rory Gallegher yazayım" demesiyle havalara uçacaktım. O gün Dadal ile sadece yazı değil, bir ara İrlanda'ya gidip Rory Aga'nın heykelinin önünde bir saygı duruşu yapmak için de sözleştik. 
Dadal, güzelim bir Dr Skull yazısıyla Blues perişan blog'da yer aldı ama bu hafta o Rory Gallegher yazısı geldi. Bu hafta hem Dadal'ın yazısı hem de Mart'ın sürprizleriyle karşılaşacaksınız.

16 Şubat 2019 Cumartesi

Tedeschi Trucks Band'ten Kofi Burbridge Öldü



Tedeschi Trucks Band'in klavyecisi Kofi Burbridge, Cuma günü (15 Şubat 2019) hayata veda etti. 
 57 yaşında olan Burbridge, iki yıl önce acil kalp ameliyatı geçirmişti. Geçtiğimiz ay artan rahatsızlığı sebebiyle Tedeschi Trucks Band'in konser turlarına katılamayacağı açıklanmıştı.

Grup elemanları Kofi Burbridge için, “Bugün gezegendeki en güzel insanlardan birini kaybettik" açıklamasını yaptılar 

New York'ta doğan Burbridge,  basçı kardeşi Oteil müziğe adım atacaktı. Klavye dışında flüt ve bir çok enstrümanı da başarıyla çalan Kofi Burbridge,  2010'da Tedeschi Trucks Band'a katılacaktı. 



Led Zeppelin Anketi çizimleri kazananlara gönderildi.


Blues Perişan blog'da yaptığımız "En sevdiğiniz Led Zeppelin şarkısı" anketine katılanlar arasından çektiğimiz kura ile 4 kişi  Led Zeppelin elemanlarının  4 orijinal çiziminden birini kazanmıştı. 

Kazanan isimlere çizimleri adreslerine gönderdim. Bir tek  John Paul Jones çizimi Canan Baza'ya ulaştırılamadı. Adresini
 bluesperisan@gmail.com 
adresine gönderebilirse (25 Şubat'a kadar) kendisine kazandığı çizimi ulaştıracağım. 

Bu ayın anketi de "En Sevdiğiniz Deep Purple Parçası" ve oylarınız gelmeye devam ediyor. Oylarınızı 25 Şubat tarihine kadar bekliyorum. Tabi gene orijinal Deep Purple çizimleri  de katılanlar arasından 4 kişinin olacak. 

25 Şubat'a kadar En Sevdiğiniz Deep Purple Parçasını 
 bluesperisan@gmail.com 
adresine gönderebilirsiniz.

14 Şubat 2019 Perşembe

HER DAİM YANIBAŞINIZDA: CAT BALLOU





1965 tarihli görüp görebileceğiniz en güzel western  filmlerinden biri; yönetmenliği Elliot Silverstein'e ait.

Oyuncular; efsane Lee Marvin ve en güzel döneminde olan  Jane Fonda.

Filmde, tren yolu geçeceği için arazilerini boşaltmaları istenen Ballou ailesi buna direnir. Cesur bir kadın olan Catherine Ballou babasının tren yolu mafyası tarafından öldürülmesi üzerine intikam için ünlü bir silahşör tutar. Eskiden efsanevi bir silahşör olan bu adam aslında artık yaşlanmış, ayyaş biri olup çıkmıştır. 

Filmin bir diğer sürprizi ise popüler müzik tarihinin en güzel insanlarından Nat King Cole'un yer alması.
Cole, filmde yalnızca oynamıyor aynı zamanda şarkı da söylüyor.


Filmin Nat King Cole'un ölümünden sonra vizyona girdiğini de belirtelim.
Bugün bu yazının  nedeni ise Nat King Cole'ün tam 54 yıl önce bugün  aramızdan ayrılması.
Ardından saygıyla...
 Son söz olarak bu filmin mutlak izleme önerim olduğunu belirteyim...

Mike Bloomfield 38 yıl önce aramızdan ayrılmıştı.






"Blues yalnızca notalar değildir. O etrafımızı saran şeylerin devamıdır. Blues bireysel bir olaydır. Onunla kişisel bağım var ve blues benim bir parçam..."

Bu sözler Mike Bloomfield'e ait ve O 38 yıl önce bir 15 Şubat günü aramızdan ayrılmıştı.
Gelin şimdi bu gitar kahramanının tarihinde kısa bir gezintiye çıkalım.
O İlk gitarını 13 yaşında eline aldı. Blues'u ilk elden efsane isimler Muddy Waters, Howlin' Wolf ve Budy Guy'dan öğrendi. Küçük gruplarda kazandığı deneyimin yanısıra henüz 20 yaşında sıkı bir stüdyo müzisyeni olarak isim yaptı. 
1965'de gitarist olarak Paul Butterfield Blues Band'a katıldı. Grupla birlikte aynı yıl elektriklenen Bob Dylan'ın Newport Folk Festivalindeki efsane konserindeydi. Ayrıca, Dylan'ın "Like A Rolling Stone" parçasında ve "Highway 61 Revisited" albümünde de o vardı.
Kurduğu Electric Flag grubuyla 1968'de "A long Time Comming" albümünü çıkardı. 
Al Cooper ve Stephan Stills'le bir jam session klasiği kabul edilen "Super Session"u kaydetti. 
70'lerin başında solo kariyere yöneldi. Reklam cıngılları ve Guitar Player dergisine danışmanlık yaptı.
Bu dönemde en başarılı yapıtı, gitaristlere ders niteliğinde "If You Love This Blues Play'em As You Please" albümüydü. 
15 şubat 1981'de henüz 36 yaşında evinde ölü bulundu. Ölüm nedeni aşırı dozda uyuşturucuydu.
O, kusursuz gitar tekniğine karşın potansiyelinin tamamını ortaya koymamış güçlü bir gitaristti.

Saygıyla ve özlemle...



Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 92


Will Gompertz
"Sanatçı Gibi Düşün"
Yapı Kredi Yayınları
(2018)


Böyle bir kitap ismi ve kapağını gördüğümde, derhal içimden, "Hadde Leen!" diyecektim. Bu olsa olsa kesinlikle "adam tavlamak" için yapılmıştı... yok Mona Lisa'nın gülümsemesi, yok Van Gogh'un zamazingosu ve nice nicesi yalan yanlış sanat üzerine 'hap'lardan oluşan bir naneydi yani... hiç işim olmazdı hani. "Sanatçı Gibi Düşün" isminin altına bir de, "Daha Yaratıcı, Daha Verimli Bir Hayata Kavuş" sloganı eklenmişti ki, o zaman da bu kitabın kişisel gelişim üzerine olduğunu düşünecektim. 

Gene de kitabın ne olduğunu biraz daha anlamak için arka kapağını çevirecektim. Buyrun burdan yakın:
"Yeteneklerin gelişmesine yardımcı olan birtakım yaklaşımları benimseyen ve sanatçı gibi düşünen herkesin, işi ne olursa olsun, daha yaratıcı ve verimli bir hayat sürebileceğini, başarı kazanma ihtimalinin artacağını savunuyor." 
Bak şimdi iş değişti, bu sözcükleri büyük şirketlerden birine sunum olarak yapsam yolumu bulurum hani. Eh bir de, "Sanatçı ve sanat yapıtı iş hayatınızda başarınızı arttırabilir" gibi atlı karınca uydurdum mu, yandı nane keten helva. Bir vakitler caz müzisyeni Gary Burton'un patronlara (sanayici, işadamları, siyolara falan) konferans verdiğini okumuştum. Müzisyenlikteki deneyimleriyle iş insanlarına şirketlerini yönetirken nasıl başarılı olacaklarının yolunu göstermek gibisinden gibi bir sunumdu bu. O zaman meraktan mı, yoksa canım çok mu sıkılıyordu bilinmez, Gary Burton'un iş insanlarına yaptığı bu sunumun metnini okumuştum. Sanat ve iş dünyası gibi birbirine benzemez iki alanın buluşması bana ilginç gelmişti.  
  
Size komik gelecek ama aldım bu kitabı. İlk başlarda "Sanatçılar Girişimcidir" bölümüyle başlıyordu, "Eh tamam" dedim, "eğlence geliyor... Ver elini sanatçılar da iş adamıdır... " Yani varyeteye hazırlanmalıydı. Böyle böyle okumaya başladığım kitaba uyanık yazar, Oscar Wilde'ın,
"Bankerler birlikte yemek yediklerinde sanattan konuşurlar, sanatçılar ise birlikte yemek yediklerinde ise paradan konuşurlar." 
lafını kocaman bir sayfaya koyunca sıkı bir dayak yemiş gibi olacaktım. 

"Sanatçı Gibi Düşün" kitabı sadece iş insanlarına yönelik değil, her alandan insanı plastik sanatların (resim, heykel, mimari ve diğerleri yani bizim "Güzel Sanatlar" ya da "Görsel Sanatlar diye adlandırdığımız alan) dünyasıyla buluşturmuş, hani pencere açmış diyelim.

Will Gompetz, BBC'nin sanat editörü ve bu görevi nedeniyle de uzun yıllar sanatçılarla çalışmış, izlenimler edinmiş. Bu kitabında da klasik ve modern bir çok sanatçı ve yapıtını kolay anlaşılır ve akıcı üslupla incelemiş.  

Plastik sanatlar ne ola, modern sanat ben anlamam deseniz de okuduğunuzda merakınızın filizleneceği bir kitap. Böyle dedim ama bu alana ciddi merakı olanları da ilgilendiren şeyler var. Gompertz'in gene aynı yayınevinden daha önce çıkan "Pardon Neye Bakmıştınız?" isimli kitabı da varmış, onu da bir ara bulup okurum artık. 

Aptulika

13 Şubat 2019 Çarşamba

Operation Mindcrime 10 Şubat 2019 Konseri



Operation Mindcrime :  Saygıda kusur olmaz 


10 Şubat 2019  Pazar 

IF Performance Hall – Beşiktaş – İstanbul 


Aylar öncesinden, 10 Şubat’da  bir Queensryche efsanesi dinleyeceğimizi duyunca heyecanlanmıştık, doğrusu. Bundan yıllar yıllar önce de 19 Haziran 2004‘de Kilyos’da izlemiştik, büyük heyecanla … Sırf  Queensryche gibi özel ve karizmatik bir grubu göreceğiz diye o fiziksel ızdırabı da çekmiştik doğrusu. 
Konser ambiansı ve yeri ile  hiçbir rock konseri havası vermemişti bana, hatta hatırlamakta bile zorlandığımı söylemeliyim detayları. Ama gruba saygı orada olmayı gerektiriyordu ve biz de orada olmuştuk, tıpkı geçen Pazar akşamı gibi. 



Hatta nostalji olsun diye, bir de 2004’ün o gün programını da paylaşmış olalım ( Hatta birde konser afişi görseli de  cabası ) 





ROCKİSTANBUL 19 Haziran 2004 Programı
      
 Queensrÿche
       
Hundred Reasons
       
Feridun Düzağaç
       
Teoman
       
Aslı






Queensryche‘ın özel bir yeri vardır, benim kişisel rock n roll  tarihimde, o yüzden Geoff Tate’in sesi , Chris de Garmo’nun büyülü gitarları apayrıdır.  
Operation Mindcrime‘ı dinledin mi ? sorusuna  “ Yooo “  dersen, belki bir kaybın olmayabilirdi, ama bir “ Evet tabii “ dersen  büyük bir saygı görürdün daha ilk muhabbette bir zamanların rock arkadaşlığı sohbetleri ya da  kör ışıklarla aydınlanmış,  salaş ve buram buram rock kokan dehlizlerdeki mekanlarında  hararetli muhabbetlerde. İnternetsiz, dergisiz  tv’siz , radyosuz ( sonra çoşan), kıt kaynaklı yılların kopya kaset, fotokopi fanzin, sınırlı bilgi kaynakları ( Ki Aptulika köşesi en önemlilerindendir Gırgır ve Hıbır’da ) ile  keşfediyoruz grupları ya da onu seven birini tanıyorsun vs vs … 

1994 de yayınladıkları  Promise Land’den sonra doğrusu izini sürmeyi bıraktım grubun, ama efsaneler “Operation Mindcrime” ve  özellikle  bir başka efsane “Empire “ hep kalbimizin derin ve gizli köşelerinde bize kendini hatırlatmayı sürdürdü.  




Konser önü hazırlık buluşmamızı  klasik kadrodan Emre ile yaptık.  Allahın günleri torbaya girmiş gibi hele ki ülkenin bu kıt rock ikliminde aynı güne  Uriah Heep konserini de sıkıştıran organizasyonların  sebebi ile  dağılmamız ve  kafaların da  karışması ki bir de son saniyede Uriah Heep’in ertelenmesi haberi  de çıktı ki değmeyin curcunaya.   Neyse ki burayı tercih etmişiz dedik kendi kendimize. Neticede  bu ve benzeri sebepler ile bu defa için ön buluşmamız plansız oldu, “ön buluşmasız konser  tatsız bir yemek gibidir” ben de. Neyse ki kapıda  Blues Perişan  yazar kadrosuna da katılmış olan  ebedi dostum ve konser arkadaşım Byfuss , yine klasik Tayfalar konser kadrosundan  Özgür ve de  henüz  taze  ve pek  değerli arkadaşımız olan  müzik yazarı Cenk (Akyol ) ile toparlandık ve motivasyonu hemen yükselttik , sıkıntı yok yani ( Bir de Aptülika olsaydı dedik tabi ) ... 

Kapıdan girdik.  Bu mekan için iki lafım şudur; birincisi sanki inat eder ve gelen dinleyici ile alay eder gibi grup çıkmadan önce alakasız bir dj seti çalıyorlar, ikincisi de birayı biraz ucuz satın da  millet kapıda takılacağına size katkı yapsın.  Neyse gecelim, kendileri bilirler ama bu tayfa biraz hassastır biline ... 


Ve   biraz bekleme ile hafif tosuncuk görünümlü, bana biraz Rob Halford anımsatır görünümlü  Tate ve  ilk anda bakınca Dolapdere civarlarından müzisyen arkadaşları sandığım grup ile efsane  albüme giriş yaptık ve tüm konsantrasyonumuzu da  saygı çerçevesinde sahneye verdik, sonuna kadar da  güzel güzel dinledik hepsini … ( Şimdi  internet sayfasına baktığımda çalan grup elemanlarından basçı hariç diğerlerini göremiyorum , toplama bir grup ile çıktığını tahmin ediyorum , iki İtalyan genç gitarist ve tüm gece  davulun zilleri ile boğuşmak zorunda kalan – teknik  aksaklık -  Alman ordusu mensubu disiplini ve görünümünde bir asker edası ile  çalan davulcu arkadaşı listede göremedim mesela ) 


Yıllar sonra Operation Mindcrime ( Queensryche) albümünü çalmaya gelmiş Geoff Tate’e ve saz arkadaşlarına son bir saygımızı da böyle göstermiş olduk. Aşina olunan parçalara enerji ve katılım  yüksekti. Birkaç küçük teknik aksaklık olsa da şüphesiz bu kıtlıkta  konser yine de keyifliydi, Geoff’un da enerjiden memnun kaldığını düşünmekteyim. Albüm parçalarının  bitimi  sonrası grup konsept gereği sahneden çekildi. Ve tabii ki “bis” ve yeniden sahneye dönüş ... İşte bundan sonrası da kısa ama bir  başka bir konser oldu sanki , Best I Can , Silent Lucidity,Empire ,Jet City Woman performansları ve de enerjisi  vay vay vay dedirtti doğrusu , keyifli ve enerjik bir kapanış oldu ve usuldan kapıya doğru yöneldik ...  


Eleştirecek şeyler olabilir belki ama ben böyle konserlerde bundan daha ziyade , işin keyif ve haz alabildiklerim tarafında odaklanmaya çalışıyorum.  Bu da öyleydi.  Tek bir arzum olabilirdi ki o da imkansız. Gitarlar da Chris de Garmo olsun isterdim .

Hepsi bu ... 

Geronimo Yalnızkartal
            

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...