19 Eylül 2019 Perşembe

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 119


Selçuk Altun
 "Ardıç Ağacının Altında"
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
(4. Basım 2019)

Her hafta bu köşede bir kitap tanıtmayı rutin hale getirmek istiyorum istemesine ama kimi zaman yoğunluktan dolayı ya kitap okumamış oluyorsunuz ya da yazı yazmakta zorlanabiliyorsunuz. Benim durumumda şu anda aynen böyle. Peki, kitap okumaya vakit bulamadım mı? Tam tersine kitap okuyarak dinleniyorum ve sizlere tanıtmayı çok istediğim bir roman da var. Ancak bu sefer ki durum kitapla ilgili yazacağım çok şey olması. Yani hakkını vererek, adeta üniversite tezi olabilecek bir yazı hazırlamak istedim. Böyle olunca da bir hafta sonrasına yer vereyim de üzerinde daha çok kafa yorup, çalışayım dedim. Ama bu seferde erteleye erteleye, büyük ihtimal unutabilirim de... İyisi mi dumanı tüterken yazmak. 

Üstte gördüğünüz satırları iki hafta önce yazmıştım. Yani sizin anlayacağınız o yazıdaki evham gerçek hale geldi. Ancak gene de yazmayı deneyeceğim. Yazıların aksaması ve gecikmesi şu sıralar hazırlandığım bir sergi arifesinden kaynaklanıyor. 4 Ekim'de başlayacak sergim için harıl harıl çalışıyorum ve bu da ister istemez böyle dağılmaları getiriyor. Bu açıklamaları yaptıktan sonra  artık kütüphanemize katacağımız kitapla ilgili yazmaya başlayayım derim. Ancak yazıda olabilecek dağınıklıklar için şimdiden affınıza sığınırım.

Selçuk Altun, 2001'den bu yana dokuz roman, üç de deneme alanında eserler vermiş edebiyatçılarımızdan biri. 1973'te Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü'nü bitiren yazar, özel sektörde genellikle finans kesiminde yöneticiliğin yanı sıra YKY'de yönetim kurulu üyeliği ve başkanlık yapmış. Bu yaşam hikayesine Altun'un Bibliyograf, estet ve koleksiyoner olduğunu da eklemeliyiz. Bütün bu öz geçmişe baktığımda, eyvah yeni bir Hamdi Koç'la mı karşı karşıyayım diye biraz endişelendim, açıkcası. Romana ilk adımımı attığımda biraz "Muhteşem Gatsby" havasında geldi ve endişem son buldu, tabi buna yazarın koleksiyoner ve resim konusunda ilgili olması da etken olmadı desem yalan olmaz. 

Kitabın kahramanı Erkan, zengin bir yaşam sürdüren biri. Karısının bir trafik kazasında öldüğü haberini alır ve böylece birbirinin içinde helezon örgüsüyle akan bir öyküye dalıveririz. Romanda Erkan başta olmak üzere bütün kahramanları sosyal ve sınıfsal özellikleriyle ete kemiğe bürünmüş halde tanırız. Kendi adıma Erkan ve oğlu Taner'e fena halde gıcık olurken, 124. sayfada başlayan ikinci bölümde ise işin rengi değişecekti. Varolan her karekteri kitabın sonuna kadar tanıyacak ve yargılarımız sürekli değişecekti. Açıkcası bu kitabın son sayfasına kadar sürecekti.  

Çoğu zaman çok sevdiğim yazarlarda da olmuştur, konu gereği romana bir ressam girer, ama o karekter tam anlamıyla ressam değildir. Yani yazarın resim sanatıyla ilgisi ve bilgisinin olmadığını anlarız. Bu da doğaldır herkes her alanda yetkin olmayabilir ama gene de bıyık altından güleriz. "Ardıç Ağacının Altında" romanında resim sanatı ile ilgili bölümler sıklıkla karşımıza çıkıyor fakat bu sefer hedef tam 12'den vuruluyor. Bunun sebebi de, tabiki Selçuk Altun'un hem plastik sanatlara hem de sanat tarihine hakim yetkinlikte bir koleksiyoner olması. Kitabın kapağında Leonardo da Vinci'nin "Ginevra de' Benci Portresi" tablosunun olması da gelişi güzel bir seçim değil; romanın içinde de bu tabloyu yansımalarıyla bulacaksınız. Bir de ABD'deki bir hapishanede mahkumlarla Orhan Kemal'in "72. Koğuş"unun tiyatro olarak sergilenmesi var ki çok hoşuma gitti. Orhan Kemal'e başka göndermelerin de olduğu bu romandaki bu saygı duruşunu çok ama çok sevdim.

Yazının başında da dediğim gibi yazacak çok şey var ama daha da darmadağan edebilirim endişesiyle burada kesmeye niyetliğim. Ama son olarak şunu söyleyebilirim ki okunması keyifli olsa da alışık olmadığınız bir tarzı var. 

Aptulika
2 Ekim - 19 Ekim 2019

4 Eylül 2019 Çarşamba

BAK'IN ROCK başlıyor!


İstanbul'un Bakırköy semti rock için çok verimli bir yerdir. Oradan çıkan isimler arasında en başta ve ilk aklıma gelen Cem Karaca'dır. Sadece o kuşak değil daha sonrasında da bir bayrak devir teslimi gibi yeni gelen kuşaklarca da devam edildi... bunlardan biri de 1970'leri sonu ile 1980'lerde muhteşem rock konserleriyle bir kuşağın hatıralarından çıkmayan Devil grubu da Bakırköy'den çıkmıştı. İşte Devil'in gitaristi ve vokalisti doğup büyüdüğü ve bu gününe kadar ayrılmadığı semtinde bir rock festivali'ne ön ayak oluyor. "Bak'ın Rock" adını taşıyan bu festival, Bakırköy Botanik Parkı'nda 8 ve 9 Eylül tarihlerinde, 20 grubun konseriyle, iki gün boyunca sürecek. 

Bakırköy Belediyesi'nin düzenlediği bu festivalde yer alacak gruplar ve sahneye çıkış sıraları ve saatleri ise şöyle:

Bak'ın Rock

8 Eylül 2019

Saat : 18.00 - SONBİR BAND
18.30 - BURAK ÇEVİKER BAND
19.00 - GRANDFATHERS
19.30 - OMARK
20.00 - TAŞ MEKTEP
20.30 - EKVATOR
21.00 - NAZ CİMİLLİ
21.30 - TARKAN ÇAKIR
22.00 - GÜR AKAD BAND
22.30 - SABİH CANGİL
23.00 - KASAMAN
23.30 - SİS


9 Eylül 2019

 19.30 - PROWLER
20.00 - BARTU GÜLHAN BAND
20.30 -NAUTİLUS
21.00 - TANER ÖNGÜR 4375
21.30 - ALTIN MADALYON
22.00 - DEVİL
22.30 - KRONİK
23.00 - GİZEM SAATÇİ BAND


Grupların sahneye çıkışları bu şekilde ama etkinlikler saat 15.00'ten itibaren Bakırköy Botanik Parkı'nda başlıyor. 



30 Ağustos 2019 Cuma

Krautrock efsanesi JANE'de Charly Maucher vedası


Krautrock'ın unutulmaz grubu JANE'in bas gitaristi, vokalisti Charly Maucher, perşembe günü, 29 Ağustos 2019'da 72 yaşında hayata veda etti.



Charly Maucher müzik kariyerine 1965 yılında Lime Lights grubu ile başladı. 1970 yılında Alman rock efsanesi Jane grubunun kurucuları arasında yerini aldı.  1972 yılında çıka ilk albüm "Together"  ile Jane grubu hızla Krautrock türünün başarılı bir temsilcisi olacaktı.   

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 118


Matthieu Bonhomme
 "Red Kit'i Öldüren Adam"
Yapı Kredi Yayınları
(2019)
Çeviren: Korkut Erdur

İyi ki çok param olmamış... eğer ki olsaydı Red Kit'le alakalı ne var ne yok toplar ve 4 katlı bir müze yapardım. Değil zengin olmak, şimdi bile yolum Yapı Kredi Yayınları'nın Beyoğlu ve Kadıköy dükkanlarından geçerken Red Kit'le ilgili yeni bir şey almamak için kendimi zor tutuyor ve  telkin yoluyla engelliyorum. Bir ara orada çalışmayı bile düşündüm. Hatta bir ara neredeyse tezgahtaki elemana, "Çalışana ihtiyaç var mı? Varsa nereye başvurmam gerekiyor?" dediğimde eleman beni tanıyıp, espiri yaptığımı düşünerek, gülümseyecekti. 

Geçen hafta internette yeni kitaplara bakınırken "Red Kit'i Öldüren Adam" isminde bir kitap görünce, tabi ki hemen ilgimi çekecekti. Kitabı ilk anda Matthieu Bonhomme'ın yazdığı bir inceleme sanacaktım ve bu durum ilgimi daha da çekecekti. Kitabı alınca şaşkınlığım daha da artacaktı , zira bu yeni yapılmış bir Red Kit çizgi romanıydı. Red Kit'in yaratıcısı Morris adıyla tanınan Maurice de Bevere 2001 yılında ölmüştü ve yeni macera da olamazdı. Aslında yayınlanmamış ve arşivde kalmış bir çizgi romanı bulunmuş olsa harika olurdu ama bu öyle de değildi. Üstelik çizimleri yapan kişi de daha önce adını duymadığım biriydi. Açıkça kitabın ismine de biraz bozulmuştum hani... Red Kit ölür mü be yahu! Olay tabi ki şöyleymiş Morris’in “Red Kit” karakterini yaratmasının 70. yılı anısına Matthieu Bonhomme senaryosu ve çizimleri kendisine ait olan "Red Kit’i Öldüren Adam" çizgi romanını hazırlamış. 

Matthie Bonhomme 1973 Paris doğumlu Fransız  karikatürist ve çizgi romancı. Lise yıllarında çizmeye başlayan sanatçı, 1992'de sanat ve tasarım üzerine eğitim aldıktan sonra Christian Rossi ile çalıştı.  Çizerlik hayatını çizgi roman ve karikatürün merkezi olan Brüksel'da sürdüren sanatçı, bu çok özel Red Kit albümü ile 2016 yılında Prix Saint-Michel ödülünü, 2017’de ise Prix des Lycéens ile Prix du Public Cultura ödüllerini almış.


Matthie Bonhomme'ın hazırladığı bu yeni çizgi romanda Red Kit yağmurun deli gibi yağdığı bir gecede Froggy Town isimli garip bir kasabaya gelir. Geceyi orada geçirip yoluna devam etme niyetindedir ama Red Kit'in ünü oraya da ulaşmıştır tabiki, kasaba eşrafı çalınan altınlarını bulması için ondan yardım isterler.  Böylece ilginç bir macera başlayıverir. Bu arada Red Kit'i öldürerek efsaneleşmek isteyenler de vardır. Bu öyküde benim dikkatimi çeken en ilginç şey de Red Kit'in sigarayı bırakmamış olmasıdır ama çizimlerde gene de sigara yer almaktadır. Çünkü bakkal soyulmuştur ve Gümüş Kanyon'dan gelecek olan posta arabası da gelmemiştir... Kırıntı halinde biraz tütün bulsa da o da kapı açılınca pencereden uçar gider yani Red Kit bir türlü sigara içemez. Fransız çizer, ABD menşeli yasağı bir nebze de olsa delmeyi başarmış. (Sigara tabiki sağlığa zararlı ama olur olmaz mozaiklemeden  film izleyebiliyoruz. Bir de biz de bunun içkiye uygulandığını da düşünürsek...) 

Matthieu Bonhomme'nin bu çizgi romanıyla bizi yepyeni Red Kit öyküsüyle buluşturmuş oldu. Kendi çizgi tadıyla bu işi yapması da ayrıca güzel olmuş. Çizgi romanda öyküyü oluştururken hem ustaya saygı hem de ilginç bir ironi, mizah duygusunun hakim olması da keyfi arttırıyor. Red Kit tutkunlarının kaçırmaması gereken büyük fırsat olduğunu söyleyebilirim. 

Aptulika




28 Ağustos 2019 Çarşamba

Eylül Konserleri







Geronimo Yalnızkartal, 
konserlerin 
izini sürmeye 
devam ediyor 
ve 
Eylül konserleri...







Zeytinli Rock Festivali 2019
Zeytinli Dalyan Sahili,  Balıkesir    28 Ağustos – 1 Eylül 2019   ( Kombine : 192 TL )



Milyon Yapım Organizasyon tarafından 6. Kez gerçekleşecek Türk Rock müziğinin geçit töreni Zeytinli Rock Festivali 28 Ağustos – 1 Eylül 2019 tarihleri arasında Edremit Akçay Sahili’nde düzenlenecek.

 Her yıl büyüyerek ve güçlenerek Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük festivali olma unvanını kazanan Zeytinli Rock Festivali, ülkenin dört bir yanında yapılan yeni festivallere ilham kaynağı olurken bir yandan da ülkemizdeki kamplı festival kültürünün yerleşmesi ve gelişmesini de sağlıyor.  Festivalin geniş katılımlı programı ve sanatçılarını festival sayfasından görebilirsiniz .





EYLÜL 2019



Anathema

6 Eylül- Ankara - Milyon Performance Hall  (110 TL )

7 Eylül-  İstanbul   Zorlu PSM - Turkcell Sahnesi (110 TL)

8 Eylül- Performance Hall,  ( 110 TL- Tükendi )



"Anathema Special By_Request” , grubun hayranlarının ortak yaratıcılığında gerçekleşen kolektif bir deneyim. Ülkemiz dışında sadece evleri olan Liverpool’da gerçekleştirilecek olan bu çok özel şovda konserlerin playlistlerine sevenleri karar verecek ve grubun tüm dönemlerini kapsayacak olan bu konserlerde en sevilen Anathema şarkılarını hep birlikte söyleyeceğiz. Anathema müzikal yolculuğu boyunca değişti ve gelişti ama her zaman bizi duyguların en yoğun zaman/mekanlarına taşımayı sürdürdü. Arzu ve acının içinde kaybolsa da vakur bir edayla hayatla yüzleşen ve daima evrimleşen yanımızla irtibat kurdular. Vincent Cavanagh’ın sırdaşımız gibi benimsediğimiz sesi, Danny Cavanagh’ın gitarından dökülen o muhteşem melodilerle olan eşsiz birleşimi şarkılarıyla Anathema her gün yeni gönüllere dokunmayı da başarıyor. Türkiye’nin üç şehrinde gerçekleşecek bu çok özel deneyimde buluşacak olan sevenlerinin bu ortak yaratımda yer almak için yapması gereken tek şey oluşturulacak linkteki listede en sevdiği 10 Anathema şarkısını işaretlemek."



Evanescence

13 Eyl 2019 Cum  21:00   Volkswagen Arena,  İstanbul  ( 200 – 225  TL)



Müzisyen ve şarkı yazarı Amy Lee liderliğinde 2000’li yılların başında kurulan Evanescence, 2003’te yayımladığı çıkış albümü “Fallen” ile kısa sürede yükselerek listelerin başında yer almayı başardı. Grup, ilk albümde yer alan “Bring Me To Life” parçasıyla 2004 Grammy Ödülleri’nde “En İyi Hard Rock Performansı” ödülünü aldı.  20 yıllık müzik kariyerleri boyunca “Bring Me To Life”, “My Immortal”, “Going Under”, “Call Me When You’re Sober” ve “Lithium” gibi parçalarıyla rock sahnesinin klasikleri arasına giren Evanescence; organik seslerin synth’lerle bir araya geldiği, klasik müzik ve rock öğelerini barındıran dördüncü stüdyo albümleri “Synthesis”i 6 yıllık aradan sonra yayımladı. Yapım sürecinde, Amy Lee’nin yaratıcı fikirleri ve rüyalarından beslendiği albümde; yeni parçaların yanı sıra, önceki üç albümde yayımlanmış şarkıların yeni yorumları yer alıyor. “Synthesis”te Lee’nin vokaldeki ve piyanodaki ustalığına; grubu, David Campbell’ın aranjmanları ve geniş bir senfoni orkestrası eşlik ediyor. Grubun albümde yer alan yeni parçalarından birkaçı; EDM, funk ve hip hop gibi türlerin etkisini taşıyarak grubun gelecekteki müzikal yönüne işaret ediyor.

Evanescence’in, sound’unda sunduğu yeni yaklaşımların ve eski parçalarının yeni düzenlemelerinin yer aldığı son albümleri “Synthesis”e eşlik etmek için 13 Eylül’de Volkswagen Arena’da  …



OVERKILL   “Wings of War” turnesi

26 Eyl  2019  Per  20:00   KüçükÇiftlik Park,  İstanbul  ( 130 TL)

28 Eyl 2019  Cmt 21:00  Milyon Performance Hall, Ankara ( 115 TL)



Temelleri 1980 yılına dayanan ve isimlerini Motörhead’in “OverKill“ parçasından alan New Jersey’li grup 1985 yılında yayınladıkları “Feel The Fire” ve  sonrasında peş peşe çıkardıkları “Taking Over” ve “Under The Influence” albümleri ile kısa sürede tüm dünyaya OVERKILL ismini öğrettiler. 1989 tarihli “Years of Decay” ve sonrasında 1991 tarihli “Horrorscope” albümleri ile ise Thrash Metalin zirvesindeki yerlerini perçinlediler. Aktif olduğu kadar üretken de olan ve 34 yıllık kariyerine 19 albüm sığdırırken aynı zamanda bu süre zarfında tüm dünyayı turlayan grup, ilki 20 yıl önce 1999’da olmak üzere, ülkemize daha önce 5 kere geldi.  OVERKILL, bu yıl çıkan yeni albümleri “Wings of War” turnesi kapsamında 26 Eylül Perşembe günü 6. kez İstanbul’da.



Steve Gunn

23 Eyl 2019 Pzt 21:30  Salon İKSV, İstanbul  (90 TL)



Son albümü ‘The Unseen In Between’i 2019 yılının hemen başında ünlü plak şirketi Matador etiketiyle yayımlayan Steve Gunn, 23 Eylül’de İstanbul’a geliyor .  "Şarkıcı ve şarkı yazarı ekolünün Brooklyn yakasından, 70’lerin ikon ismi Michael Chapman ve günümüz indie rock’ının dinamolarından Kurt Vile gibi isimlerle yolu kesişen gitarist ve yapımcı.  Steve Gunn’ın müzik yelpazesi alabildiğine geniş ve her yeni albümüyle birlikte daha da genişlemeye devam ediyor. Ablasının kaset arşivinde kaybolmasıyla başlayan müzikle iç içeliği, ilk etapta punk rock ve rap’le yakınlaşmasını sağladı. Kurduğu ilk müzik grubu ise bir hardcore grubuydu. Genişleyen müzik ufku, onu folk, saykedelik müzik, country, funk ve Hint klasik müziğine kadar götürdü. Bu müzik türleri ve daha fazlasından aldığı ilham, onu 2007 yılında resmi olarak başlayan solo kariyerine doğru sürükledi. Solo kariyerinin hemen öncesinde ise, 2005-2007 yılları arasında Pete Nolan ve Marcia Bassett'ın yer aldığı GHQ isimli grupta çaldı. Şimdilik toplam sekiz stüdyo albümü sığdırdığı solo kariyeri haricinde; Hiss Golden Messenger, Shawn David McMillen, Mike Cooper, Mike Gangloff ve The Black Twig Pickers gibi isimlerle şarkı ve albümler kaydetti. İşbirliklerinden en özeli ise hiç kuşkusuz ki 70’lerin folk-rock ikonu Michael Chapman’a yaratım süreci konusunda büyük bir ilham ve destek sağladığı ‘50’ isimli albümdü. 2012 yılında, Türkiye’deki ilk konserini 2014 yılında Salon’da veren Kurt Vile’la yolu kesişti. Kurt Vile’ın grubu The Violators’a gitarist kimliğiyle dahil oldu. Bob Dylan ve Bert Jansch'ın 60'lar ortasındaki karakteristik şarkı yazım tekniklerini anımsatan son albümü ‘The Unseen In Between’i 2019 yılının hemen başında ünlü plak şirketi Matador etiketiyle yayımladı.


27 Ağustos 2019 Salı

Stevie Ray Vaughan'ın yaktığı ışık hala aydınlatıyor.


Eric Clapton'dan Bob Dylan'a James Brown'dan Buddy Guy'a kadar bir çok efsaneye eşlik eden Stevie Ray Vaughan,  Eric Clapton'la çıktığı bir turne sırasında meydana gelen helikopter kazasında  27 Ağustos 1990 gecesinde aramızdan ayrılmıştı.




Blues ruhunu 80'lerde ayakta tutan ve  bugünlere taşıyan önemli bir isim Stevie Ray Vaughan.
Gitara kendisine hediye edilen  plastik bir gitarla başlayan Stevie Ray Vaughan, Albert King ve Otis Rush'ı abisi Jimmie'den öğrendi; onların müziğini defalarca hatmetti. Öyle ki grubu Double Trouble, ismini bir Otis Rush şarkısından aldı.

Let's Dance başlıklı 1983 albümünde David Bowie'ye eşlik etme onuruna erişti.
Yapımcı John Hammond'la birlikte kaydettikleri  yine 1983 tarihli Texas Flood  ise, Stevie Ray Vaughan ve grubu Double Trouble'ın ilk albümüydü.

Stevie Ray Vaughan'ın en iyi çalışmalarından biri olarak kabul edilen Texas Flood, «En İyi Geleneksel Blues Kaydı» ve «En İyi Enstrümental Rock Performansı» kategorilerinde Grammy adayı oldu. 

Eric Clapton'dan Bob Dylan'a James Brown'dan Buddy Guy'a kadar bir çok efsaneye eşlik eden Stevie Ray Vaughan,  Eric Clapton'la çıktığı bir turne sırasında meydana gelen helikopter kazasında  27 Ağustos 1990 gecesinde aramızdan ayrılmıştı.
Bakın o geceyi Eric Clapton 'Kendi Sözleriyle  Eric Clapton' isimli kitapta şöyle anlatıyor: 
"Sanırım beş helikopterden oluşan bir konvoy vardı ve hepimiz 100 feet yüksekliğe kadar çıkan çok kalın bir sis tabakasından geçmek zorundaydık. Biz bu sisten kurtulunca doğru Chicago'ya gittik ve ben hemen yatıp uyudum. Sabah yedi sularında menejerim arayarak Stevie Ray ve diğer arkadaşların bulunduğu helikopterin geri gelmediğini söyledi. Kısa süre sonra biri enkazı buldu. hepsi bu kadardı işte."

Aramızdan çok erken ayrıldı Stevie Ray Vaughan. Yaşasaydı kimbilir neler yapacaktı; ancak, yaktığı ışık halen yanıyor yüreklerimizde...
Saygıyla ve özlemle


23 Ağustos 2019 Cuma

Sezen Aladağ, Dublin'deki Foo Fighters Fırtınasını Yazdı!


Yağmur da şiddetini git gide arttırıyordu. Ama yağmura rağmen kimse yerinden kıpırdamadı. İnsanlar dağılmadıkça, grup da daha bir şevkle çalmaya başladı ve konser beklenenden çok daha uzun sürdü. Dave Grohl bir ara “hala burada olduğumuza inanamıyorum, ama daha da önemlisi; sizin hala orada olduğunuza inanamıyorum! Her gün etrafımda “Rock’n’ Roll öldü” diyenleri duyuyorum, ama işte cevap burada” dedi ve ekledi “şimdi neden viskiye bu kadar düşkün olduğunuzu anlıyorum. Her gün böyle yağıyorsa...”



Foo Fighters - Dublin konseri 
21 Ağustos 2019
RDS Arena


Dün akşam Dublin’de RDS Arena’ya giriş sırasında beklerken, uzun zamandır bir stadyum konserine gitmediğimi düşünüyordum. Ve heyecanımın, birazdan Foo Fighters’ı sahnede ilk kez izleyecek olmamın yanı sıra, biraz bundan da kaynaklandığını farkettim. İrlanda’da izleyeceğim ilk büyük konserdi ve bu mekana da ilk kez geliyordum.

Bu gün için yağmur uyarısı da yapılmıştı. Ama İrlanda’da yaşamak demek, her hava koşuluna her an hazırlıklı olmak demek zaten. Yani öyle düşünüldüğü gibi sürekli yağmur yağan, kasvetli bir yer değil burası. Ama hava durumu açısından her an herşeyin olabileceği bir coğrafya. Otuz saniye önce yağmur ve rüzgardan yolda zor yürürken, birden pırıl pırıl bir güneşle karşılaşıp ceketinizi çıkarma isteği duyabilirsiniz. Ya da dışardayken birden yağmur başlarsa, siz şemsiyenizi açana kadar çoktan şöyle bir tükürüp geçmiş olabilir. O nedenle (her mevsim) hem yağmura hem güneşe her an hazırlıklı gezmeniz gerekir; çantanızda genellikle hem güneş gözlüğü ve kremi, hem de ince bir ceket ve yağmurluk her daim bulunur.

O gün de yağmurluklarımızı giymiş, içeri girmeyi bekliyorduk. Sıra bekleyen kalabalığa bakınca hem gençlerden hem de belli bir yaşın üzerindekilerden oluşan oldukça karışık bir kitle olduğunu gördüm.

Konserin açılışını “Hot Milk” ve “Frank Carter & The Rattlesnakes” adlarında daha önce dinlemediğim iki grup yapacaktı. Biz alana vardığımızda ikinci grup sahnedeydi. Ortalık henüz çok dolu değildi, çünkü insanlar çoğunlukla Foo Fighters öncesi yeme içme ihtiyaçlarını gidermekle meşguldü. Yeme içme mekanları konser alanından ayrıydı ve gördüğüm kadarıyla yemek konusunda vegan mutfaktan çikolata şelalesine kadar oldukça fazla seçenek vardı. Onun dışında da, ufak aksaklıkları olsa da, genel olarak oldukça iyi bir organizasyon olduğunu söyleyebilirim.

Foo Fighters üyeleri tam anons edilen saatte sahnede yerlerini almıştı ve Pretender ile oldukça hızlı bir açılış yaptılar. Hemen ardından çaldıkları Learning to Fly ve son albümleri Concrete and Gold’dan Run ile tempoyu en baştan yükselttiler ve konser sonuna kadar da düşürmediler.

Dave Grohl’e Taylor Hawkins, Pat Smear, Chris Shiflett, Nate Mendel ve klavyede Rami Jaffee eşlik ediyordu. Geri vokallerin arasında ise Grohl’un 13 yaşındaki kızı Violet, yeşil saçları ve arada sessizce “of baba ya” diyen ergen bakışları ile yer almaktaydı.

2,5 saate yakın süren konserde 25 yıla yaklaşan kariyerlerinin neredeyse her döneminden en kilit şarkıları çaldılar. Ortalara doğru iyice old school’a yönelen grup, yanımdaki Robert Plant dublörü amca dışında neredeyse tüm stadyumu zıplattı, dansettirdi (bir anlığına gerçekten Robert Plant mi acaba diye düşünmedim değil, ama biraz daha yakından bakınca o kadar da şanslı olmadığıma emin oldum).

Times Like These, Best of You, All My Life, Monkey Wrench ve çalarken telefon ışıklarıyla tüm stadyumu Samanyolu’na çeviren Wheels gibi pek çok klasik setlistte bir bir yerini alırken, şarkı aralarında da Dave Grohl, ağzından düşürmediği sakızıyla insanlara laf atmayı ihmal etmiyordu. Arada İrlanda aksanı da yapmayı denedi ama çok da başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim. :)

İrlanda’da olmanın şerefine Thin Lizzy’ye ve U2’ya da bolca selam gönderdiler tabii.  Konser boyunca ‘The Boys are Back in Town’ ve ‘Jailbreak’ gibi klasiklerden bölümler çalan grup, konserden hemen öncesine denk gelen Phil Lynott'ın 70. doğum gününü de atlamadı. Konsere önünde U2, arkasında Thin Lizzy yazan bir tişortle çıkan davulcu Taylor Hawkins de, sahneden yükselen bir platformun üzerinde sergilediği davul solosunda U2’nun Sunday Bloody Sunday’ine atıfta bulundu.

Bir ara sahneye Bono’nun çıkacağını anons ettiler, ama söz konusu kişinin U2 frontmanı değil, Hawkins’in ilk zamanlarda birlikte müzik yaptığı çocukluk dostu olduğu anlaşılınca büyük çoğunluğun hevesi kursağında kaldı tabii. Birlikte Queen klasiği Under Pressure’i oldukça başarılı bir şekilde seslendirdiler.

“Gökyüzü bize izin verdi, ne güzel” diyorduk ki, konserin ortalarında, tam My Hero’nun hisli notalarını dinlerken beklenen yağmur başladı ve atmosferi bir anda (iyi yönde) değiştirdi. Dave Grohl o akşam bu şarkıyı, sahne kenarında onu izleyen ve yıllar önce sahneden düşüp ayağını kırdığı zaman onu her gün çalıştırarak iyileşmesine büyük katkıda bulunan İrlandalı fizyoterapisti Freddie Murray’a adadığını söyledi.

Bu duygusal anlar yaşanırken yağmur da şiddetini git gide arttırıyordu. Ama yağmura rağmen kimse yerinden kıpırdamadı ya da herhangi bir panik belirtisi göstermedi, sadece sakince kapşonlarını başlarına geçirdiler. Sahne ışıkları yağmurda çok güzel görünüyordu ve görünüşe göre herkes bu görüntünün ve konserin tadını çıkarıyordu.

İnsanlar dağılmadıkça, grup da daha bir şevkle çalmaya başladı ve konser beklenenden çok daha uzun sürdü. Dave Grohl bir ara “hala burada olduğumuza inanamıyorum, ama daha da önemlisi; sizin hala orada olduğunuza inanamıyorum! Her gün etrafımda “Rock’n’ Roll öldü” diyenleri duyuyorum, ama işte cevap burada” dedi ve ekledi “şimdi neden viskiye bu kadar düşkün olduğunuzu anlıyorum. Her gün böyle yağıyorsa...”

Tam “herhalde son şarkıyı çalıyorlar artık” dediğinizde, “İnandınız mı? Daha yarısına bile gelmedik!” diyen Grohl, ara ara izleyicinin gerçekten konser bitti sanmasını sağlayıp “1 şarkı daha çalmamızı ister misiniz? Ya da 2? Peki 5?” diyerek modu hemen yükseltiyor ve bitmek bilmez enerjisiyle sahnede oradan oraya koşturarak yepyeni bir şarkıya başlıyordu. 5 şarkı daha çalmanın bahsi geçtikten sonra herhalde en az bir 15 şarkı falan daha çalmışlardır! Belli ki sahne önünde ve üstündeki herkes keyif alıyordu ve kimsenin bir yere gitmeye niyeti yoktu.

“Biz ‘bis’ yapmıyoruz, önce sahneden çık, sonra alkışlar, ıslıklar, geri gel tekrar çal falan… Onun yerine işte ne varsa burada, tek seferde, enerjimiz olduğunca çalıyoruz” diyen Dave Grohl, o enerjinin kolay kolay tükenmediğinin de en canlı kanıtıydı. “Neredeyse 25 yıldır çalıyoruz ama, kendimi hala 25 yaşında gibi hissediyorum - ve 25 yaşında gibi içiyorum!” 

Bu arada konsere dair belirtmeden geçmek istemediğim bir ayrıntı daha var: Sahnenin yanındaki ekranlardan sunulan ve sahnedeki grubu gösteren videoların kalitesi (sadece çözünürlük açısından değil, seçilen açılar, kullanılan teknikler, vs) o kadar iyiydi ki, hiç editlemeden direk klip olarak piyasaya sürseler, bal gibi de olur, keyifle de izlenir düzeydeydi.

Bu ıslak ama keyifli deneyim Everlong ile sonlanırken, zıplamaktan yorgun, bağırmaktan sesi kısık,  ıslak ama mutlu kalabalık, grubun bu sefer son şarkıyı çaldığını biliyordu. 40.000 kişi konser sonunda sakince ve vukuatsız dağılırken, stadyumun dört bir yanında herkes senkronize bir şeklide hala Best of You’nun “oooo” kısmını söylüyordu. 

Özetlemek gerekirse, kapanışta Dave Grohl’un de dediği gibi; tam bir “the perfect f**king gig” izledik diyebilirim.

Sezen Aladağ Özdemir
22 Ağustos 2019





22 Ağustos 2019 Perşembe

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 117


Patricia Highsmith
 "Bir Kadın Düşmanından Öykücükler"
Can Yayınları
(1996)
Çeviren: Nihal Yeğinobalı


Bu kitabı çok öncelerden beri görürdüm ama hiç ilgimi çekmemişti. Kim bilir belki de ismi itici gelmiş olabilirdi. Eski yani ikinci el kitaplar arasında görünce bu sefer alıvermiştim ama açıkcası evde uzun bir süre okunmadan duruyordu. Bu hafta belediye otobüsünde yanımda kolay taşınacak bir kitap alayım da yolda arada okurum derken gözüme bu kitap çarpıverdi ve başladım. Bir göz atarım derken kitabın içine bir düştüm ki çıkar beni çıkarabilirsen. Kitap bittikten sonra da bir kaç öyküyü tekrar okumaya bile kalktım, desem abartı olmaz hani. 
Maceracılığı ve delişmenliği ile 20. yüzyılın ilk yarısındaki ABD'li yazarları çok severim. Erskine Caldwell, O. Henry hatta edebiyatçı kimliği daha üstte olan John Steinbeck'te de bu tadı ve keyfi bulurum. Patricia Highsmith'i de bu isimlere rahatlıkla ekleyebilirim. Okumaya başladığımda ilk olarak O Henry'nin matematiği ve şaşırtıcı "durum mizahı"nı bulacaktım. Bir de buna gerilim tavrı da eklenecekti ki, aklımıza ister istemez Edgar Alan Poe gelecekti. Zaten 1921 doğumlu yazar üçüncü romanı olan "The Talented Mr. Ripley" ile de 1955'te Edgar Alan Poe  Ödülü'nü kazanmış. Bir başka gerilim ustası olan Alfred Hitchcock da yazarın ilk romanı "Strangers on a Train" ( Trendeki Yabancı) ı 1950 yılında sinemaya uyarlamış. 
Buraya kadar bahsettiğimiz isimler hep erkek yazarlar ve sinemacılar, kitabı okurken, ismine rağmen Patricia Highsmith'i de erkek  bir yazar sanmaktan kendimi alamadım. Şaşırtıcı, cüretkar, ironik ve tuhaf öykülerden kurulu bir anlatımla sıradışı kadın ve erkek kahramanların resmi geçidi. 
Patricia Highsmith farklı bir kadın yazar olmasının yanısıra toplumsal olaylara da duyarsız kalmayan biriymiş. Ufak bir araştırmadan sonra bu yazarın başka kitaplarının da dilimize çevrilmiş olduğunu görmek beni sevindirdi... demek ki onları da bu aralar edinip, okumaya çalışacağım ama bu yazıdan sonra Alfred Hitchcock'un sinemaya uyarladığı "Trendeki Yabancı" filmini tekrar izlemeye kararlıyım. 
Yazının sonunu "Patricia Highsmith dünyasına kapı açmak çok keyifli oldu" diyerek bitireyim.  

Aptulika


Not: yazarın romanından sinemaya uyarlanan "Trendeki Yabancı" filminden meşhur kavga sahnesi.  

20 Ağustos 2019 Salı

Phil Lynott 70 Yaşında

Phil Lynott (20 Ağustos 1949 - 4 Ocak 1986) 

İnternet ortamında çizimleri paylaşırken çözününürlüğünü düşük yayınlarsınız. Bunu yapmazsanız ertesi günü bir tişört olarak bir mağazada görebilirsiniz. Bunlarla o kadar çok karşılaştım ki, hatta bir Metallica çizimimi pazar çantası olarak bir teyzenin elinde bile görmüştüm. Bu yüzden çizimlerin ticari metaya dönmemesi için çözününürlüğünü düşürerek yayınlarsınız. Ama bu sefer bir değişiklik yaparak Phil Lynott çizimimi ( Hem de en sevdiğimi) yüksek çözünürlükte yayınlıyorum. Bu saatten sonra kimsenin Phil Lynott ya da grubu Thin Lizzy'nin tişörtünü yapıp para kazanmayacağını biliyorum. Zaten yıllar önce çizimlerimi tişört yapan arkadaşıma bu çizimi verip, tişört yapalım dediğimde aldığım cevap iki sözcükten ibaret ve şöyleydi: "Kim tanır ki?" 
İlk kez Thin Lizzy plağı edindiğimde hayranı olmuştum ve ardı ardına albümlerini almıştım. O yıllarda hard rock ve heavy metal'in en güzel grubuydu ve basgitaristi ve vokalisti Phil Lynott da efsanesiydi. O günlerde bana sorsanız hangi grup ve elemanı kapak olur ve tişörtü yapılır diye cevabım, Phil Lynott olurdu. Şimdi sorarsanız cevap gene aynıdır ama "Kim tanır ki?"  ve tabi devamında gelen, "Satmaz". Gene de ben derim ki, satmaması daha iyi ama o tanımayan kimler tanısaydı çok iyi olurdu. Ama şunu da bilirim ki Thin Lizzy ve Phil Lynott'ı tanıyan ve müzikal zevklerinin başına koyan ve hiç yoksa 25 yıldır böyle olduğunu bildiğim kalabalık bir rakı masasını dolduracak sayıda insan vardır ki o da yeter derim. ( Bu arada bir rakı masası için ideal kişi sayısı üçtür ama dörtte olabilir. Ancak sayı üzerine daha artarsa kafalar cacığa düşer. Ki o da olabilir ama bu sayı yüz ya da bin değildir 30 kişi hadi bilemedin 50 kişi) 
Nasıl bir yazıya girdim be kardeşim bir türlü çıkamıyorum ve ciklet gibi uzuyor. Her neyse uzatmayalım... Benim için Phil Lynott ve Thin Lizzy önemlidir. Bu konuda elime geçen her olanağı değerlendiririm. Bugün Phil Lynott'un doğum günü, yani yaşasaydı 70 yaşına girmiş olacaktı. Ben de bunu fırsat bilip bir Phil Lynott çizimimi paylaşayım dedim. Olay budur. 
Aptulika

Canned Heat'ın basçısı Larry Taylor da aramızdan ayrıldı





1960'lı yılların LA boogie, blues rock grubu Canned Heat'in kurucu basçısı Larry Taylor 77 yaşında öldü. Larry Taylor, efsanevi Woodstock Festivalinde Canned Heat'la birlikte sahneye çıkmıştı. 
Müzisyen 12 yıldır kanserle mücadele ediyordu. 










1960'lı yılların LA boogie, blues rock grubu Canned Heat'in kurucu basçısı Larry Taylor 77 yaşında öldü. Grubun  20 Ağustos Salı günü yaptığı açıklamada, Taylor'ın Balboa Gölü'ndeki evinde Pazartesi (19 Ağustos 2019) günü hayata veda ettiğini açıkladı. Taylor 12 yıldır kanserle mücadele ediyordu. Taylor, grubuyla yaptığı çalışmaaları dışında  The Monkees ,  John Mayall ve Tom Waits'in yanı sıra Albert King , Leo Kottke , The Blasters ve Sunnyland Slim albümlerinde de çalmıştı.   



 Takma adı "The Mole" olan Taylor, 26 Haziran 1942'de New York'ta doğdu ve 1969-1970 yılları arasında Canned Heat ile sahne aldı. 1999 yılına kadar grupla çalışmaya devam etti.  Taylor, kariyerine 18 yaşında  rock'n roll ikonu Jerry Lee Lewis'le turne de çalarak başladı. 

Canned Heat'e katılmadan önce, Albert King, Solomon Burke, Buddy Guy ve Charlie Musselwhite'in kayıtlarında da yer aldı. Geçtiğimiz otuz yıl boyunca John Hammond Jr., Kim Wilson ve John Lee Hooker'ın albümlerinde dik ve seçkin bas çalmaya ek olarak, Taylor blues gitaristi Michael "Hollywood Fats" Mann ile Hollywood Fats Band'i kurdu.  


Larry Taylor'u arkadaşları şu sözcüklerle tanımladı:
"Larry ardından harika anılar bıraktı, komik şakaları, şarap tutkunu , rekor düzeyde  rock posteri koleksiyoncusu ve gerçekten  müzik için yaşamış bir insandı.  Birçoğumuzu farklı şekillerde etkiledi ve müzik dünyasında  birçok kişi onu çok özleyecek. " 


19 Ağustos 2019 Pazartesi

PANDOMİM mi! O da ne?


Erdinç Dinçer, çocukluğumuzdan ve ilk gençlik yıllarımızın en başında unutulmazlarımızdandı. Onu en çok da İsmail Cem’in TRT Genel Müdürü olduğu yıllarda izlerdik. Sadece onu mu? Pandomim sanatının Polonya , Çekoslavakya başta olmak üzere Avrupa’daki ustalarının da gösterilerini izlerdik. Sonra 12 Eylül darbesi ve seksenli yıllara geldiğimizde hayatımız karardı ama televizyonumuz renklendi, tabii artık pandomim ve Erdinç Dinçer de olmayacaktı. Ama gene de o hep pandomim yaparak yaşadı, 20 Ağustos 2013’te ölene kadar. 
Bugün 20 Ağustos ve Erdinç Dinçer'in ölümünün 6. yılında analım dedim. 



Siyah Beyaz Televizyon, Pandomim ve Erdinç Dinçer


Pandomim ya da mim sanatçısı denildiğinde şimdi kime ne hitap eder, bilemem ama 1970’li yıllarda yaşamımızda önemli bir yere oturmaya başlamıştı. Siyah beyaz televizyonlarımızda hiç yoksa haftada bir mutlaka bir gösteri yayınlanırdı ve üniversitelerde kulüpleri kurulurdu. Hatta benim okuduğum üniversite yani o zamanki adıyla İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi bu konuda başı çekerdi. Şimdi durum nedir bilemem ama benim okuduğum dönemde ( yani Mimar Sinan Üniversitesi olduktan sonra) de pandomim çalışmaları sürüyordu ve çok tutkunu olan arkadaşlarım vardı. 

Karikatür ustamız Oğuz Aral da Akademi yıllarında mim sanatıyla uğraşanlardan ve sonralarında da Konservatuar’ın Tiyatro bölümünde de bunun ders olmasında öncülük edenlerden birisi olmuştu. Oğuz Abi, karikatürlemize bakıp, eleştiri yaparken, bazı çizimlerde hareketleri anlatmak için pandomim ustalığını da gösterirdi.

Pandomimi kısaca sözsüz tiyatro oyunu diye tanımlayabiliriz. Pandomimde sanatçı, yüz mimiklerini, el-kol ve beden hareketlerini kullanarak temayı anlatmaya çalışır. Vücut hareketleri ve tabii mimikleri de iyi kullanmak gerekir ve belki de bu yüzden bu gösteri biçimine “mim” veya “mim sanatı” da denilir.

Pandomim için 1970’ler dedim ama 1960’lı yıllarda da devrimci gençler sendikalara ve grevlere gidip pandomim gösterileriyle işçi sınıfını bilinçlendirmek ve eyleme katkı vermek için oyunlar da sergilerlermiş.

Pandomimle ilgilenen ve yapan bir çok sanatçıdan bahsedebiliriz ama bu sanatı hayatının temeline koyan ve ölene kadar da bu yönüyle bilinen bir tek isim vardır, o da Erdinç Dinçer’dir. Onun ismini ilk kez duyduğumuzda 1970’lerin başındaydık. O zamanın siyah beyaz televizyonunda onu izlerken açıkçası renge gerek de duymazdık. Başka bir anlatımla anlatmam gerekirse yayın renkli de olsa göreceğimiz aynı şey olacaktı. Siyah bir fonun önünde çıktığı gösteride üzerine giydiği siyah bir tişört ve tayt ayrı bir illüzyon yaratırdı. Vücut tümüyle fonla birleşir ve kolların dirseklere kadar olan bölümü ile ayakların bilek bölümleri açıkta kalır ve böylece hareketleri daha iyi algılardınız. Hafızam beni yanıltmıyorsa vücudun açıkta kalan yerleri (yani yüz, bilekler ve ayak bilekleri)palyaçolardan bildiğimiz boya ile beyaza boyanırdı, yani o da televizyon gibi siyah beyazdı.

Erdinç Dinçer, çocukluğumuzdan ve  ilk gençlik yıllarımızın en başında unutulmazlarımızdandı. Onu en çok da İsmail Cem’in TRT Genel Müdürü olduğu yıllarda izlerdik. Sadece onu mu? Pandomim sanatının Polonya , Çekoslavakya başta olmak üzere Avrupa’daki ustalarının da gösterilerini izlerdik. Sonra 12 Eylül darbesi ve seksenli yıllara geldiğimizde hayatımız karardı ama televizyonumuz renklendi, tabii artık pandomim ve Erdinç Dinçer de olmayacaktı. Ama gene de o hep pandomim yaparak yaşadı, 20 Ağustos 2013’te ölene kadar. 

Hayatımızın başında bize yeni ufuklar açan güzel insanlar vardı ve Erdinç Dinçer de onlardan biriydi.  

Aptulika
bluesperisan@gmail.com




15 Ağustos 2019 Perşembe

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 116


James Leo Herlihy
 "Geceyarısı Kovboyu"
Milliyet Yayınları
(1. Baskı : Ekim 1970)
Çeviren: Giovanni Scongiomilo


James Leo Herlihy ismini bilen ya da başka romanlarını okumuş olan var mıdır? Açıkcası pek olacağını sanmıyorum. Kendisi ABD'li bir romancı ama onunla tanışıklığımız ( o da gıyaben ) 1965'te yazdığı romanının 1969'da sinemaya aktarılmasıyla olacaktı. Rejisör John Schlesinger, bu romanı iyi ki sinemaya aktarmaya karar vermiş ve biz de böylesi muhteşem bir yapıtla ve tabi Dustin Hoffman'la tanışacaktık. 
"Midnight Cowboy" yani Türkçe meali ile "Geceyarısı Kovboyu" öyle bir efsanedir ki, yazıyı yazarken bile heyecanlanıyorum ve filmin kareleri ister istemez aklıma geliyor ve hem gülüyor hem de aynı zamanda derin hüzünler içine giriyorum.
Eski zamanlarda yabancı filmler ülkemize hemen gelmezdi, 1969'da dünyada gösterime giren "Geceyarısı Kovboyu" ülkemize üç yıl sonra gelecek ve 1972'nin kış ayında Beyoğlu sinemalarında gösterime girecekti. İşin ilginç yanı benim 10 yaşıma girdiğim gün  yani doğum günümde ilk gösterimi Fitaş Sineması'nda yapılmış. Tabi ben bunu dediğim için aklınıza, doğum günü hediyesi olarak ailem beni bu filme götürdü gibi bir şey gelmesin. Zaten bu film ABD'de gösterildiğinde, 17 yaşın altındakilerin izlemesine yasak konulmuş. Yani o "+17" uygulaması ilk kez bu filmden sonra başlamış. Yani o günlerde böyle bir filmin farkında bile değildim ama bir kaç yıl sonra bu filmden bahsedildiğini duymuştum o kadar.  Eskiden filmler kışlık sinemalarda gösterildikten bir iki yıl sonra da yazlık sinemalarda oynardı. O zamanın İstanbul'unda açıkcası her semtinde mutlaka bir açık hava sineması bulunurdu ve benim köyüm Arnavutköy'de de ( Bu Arnavutköy, Boğaz'daki)  biraz bereket vardı hani kışlık bir , yazlık da iki sinema vardı. Yaşım 13 ya da 14 gibi olduğunda "Geceyarısı Kovboyu"nu orada izlemiştim. O sıralar bizde ABD'deki yasak yokmuş demek ki. Hoş o filmde de açık sahne falan değil, ilgimi çeken o zamanların hippileri ve dönemin rengarenk kıyafetleri olmuştur mutlaka. Bu arada bir dip not olsun, bu ABD filmi müstehcen bulmuş ve 17 yaş sınırı koymuş ama bu o dönemlerde Avrupa için bu geçerli değildi ve tabi bizde de. Bunca açıklama yaptım diye filmi pornografik bir şey sanmayın, çok sonraları 1980'li yıllarda bu filmi TRT'de izlemiştim. Yani öyle korkulacak bir şey yok olay ABD'nin evhamlı yanı, o kadar. 
"Geceyarısı Kovboyu" filmini televizyonda izledikten sonra tam anlamıyla kavrayacak ve çok sevecektim. O gün bugündür de benim değişmez başyapıtlarımdandır. Filmi mutlaka izleyin derim. Zaten şu Holivut denilen Amerikan sineması 1960 sonu ve 70'lerde benim için zirve noktasıdır. O zamanın filmlerinde "Amerikan Rüyası"nın ardındaki sıradan insanları ve öykülerini bulursunuz. 
Eski kitaplar arasında bakınırken, karşımda bu harika filmin romanını bulunca tabi ki hemen alacaktım. Kitabın sayfalarını çevirirken beni bir başka sürpriz daha bekliyordu. Kitabın çevirmeni sinema dünyamızın önemli insanı yazar, araştırmacı Giovanni Scongiomilo idi. Bu da keyfi ikiye katlıyor ve olayı daha da anlamlandırıyordu. 

68 kuşağının ruhunu en iyi yansıtan filmlerden biri olan Geceyarısı Kovboyu, kendi döneminin Oscar ödüllerinde de adından bolca söz ettirmişti. O döneme kadar Oscar ödüllerinde alışılageldik "Amerikan Rüyası" ve "Fırsatlar ve Özgürlükler Ülkesi" imajının aksine eleştirel yaklaşımı ile  aşağı katmanlarda yaşayan insanları ve sokaklarıyla farklı bir Amerika gerçeğini veren bir filmin kazanmasıyla da dikkat çekiciydi. Bu film ile Dustin Hoffman'ı tanıdık dedim ama  Sylvia Miles ve Jon Voight'i de anmadan olmaz. Romanı okurken Jon Voight'in oynadığı Joe Buck karekterinin de önemli bir yer tuttuğunu gördüm. Teksas'tan doğuya doğru yola çıkan Joe Buck, New York'a gidecek ve hayallerine kavuşacaktır. Hayali de jigololuk yapıp, yırtmaktır. Ama bu hayal bir türlü gerçekleşemez. İşte o sıralarda karşısına çıkan Ratzo Ritzo ona bu konuda yardım edecektir. Bir dolandırıcı olan ve kimi zaman sokaklarda kimi zaman da bulabildiği "X" denilen terkedilmiş binalarda barınan Ratzo Ritzo onu bu işin pezevenklerinden biri ile tanıştıracağını söyler ve cebindeki 10 doları alır. Romanda en sevdiğim yer de burası oldu hani... Uyanık Ritzo, kovboy Joe'yu gönderdiği kişi otelde kalan rahiptir. Bittabiki bu uyanık Ritzo'nun oyunudur ve 10 doları cebellezi edecektir... Adamımız kovboy Joe da ilginç bir vaaz dinleyecektir.  Romanda filmdekinden de ayrı bir tatta toplumsal eleştiriye şahit oldum diyebilirim. Kurumlar, dinsel ikiyüzlülükler ve yabancılaşma çok güzel yansıtılmış. Belki roman olarak çok üst düzey olmayabilir ama filmin başarısıyla birlikte düşünülünce benim için harika bir sürpriz oldu. 
Romanı bitirdikten sonra o yıllar önce izlediğim filmdeki Joe Buck rolündeki Jon Voight ile Ratzo Ritzo rolündeki Dustin Hoffman'ın oyunculukları aklıma gelecekti. Romanı da okuyunca bu iki karekteri oynaması için en iyi seçim yapılmış olduğunu farkettim. 
Ben tesadüf eseri bu filmin 47 yıl öncesi ülkemizde yayınlanmış romanını buldum, eğer bir yerde bulursanız kaçırmayın derim ama her halükarda bir şekilde filmi bulup, izleyin derim.

Aptulika









14 Ağustos 2019 Çarşamba

Lynyrd Skynyrd'dan Gary Rossington kalp ameliyatı geçirdi


 Lynyrd Skynyrd'ın kurucusu gitaristi ve tek orijinal üyesi Gary Rossington kalp ameliyatı geçirdi.


Southern Rock ya da dilimize çevrilen haliyle Güney Rock denildi mi ilk akla gelen isim hiç kuşku yoktur ki mutlaka Lynyrd Skynyrd olacaktır. Güney Rock'ın simgesi Lynyrd Skynyrd'ın efsane gitaristi Gary Rossington dün bir kalp ameliyatı geçirdi.  67 yaşındaki Rossington  için  31 Temmuz'da bir cerrahi prosedür uygulanmıştı ve  dün gece (13 Ağustos)'de  ameliyata girdi.

Daha önce Ekim 2015'te kalp krizi geçiren Rossington, iki hafta önce ameliyattan önce sızan kalp kapakçığı ile ilgili yorgunluk ve başka semptomlar yaşıyordu.

Sanatçının ameliyattan sonraki durumu ile ilgili yapılan açıklamada  doktorları ameliyatın başarılı olduğunu onayladı ve Rossington'un tam iyileşme göstermesi bekleniyor.

Rossington'un ameliyattan sonra dinlenmesi ve toparlanması  grup  gelecek hafta sonu yapılacak konserlerini ilerei bir tarihe erteledi. Rossington tam sağlığına kavuştuğunda da Lynyrd Skynyrd konser turnesine devam edecekmiş.

Grubun 19 Ekim'de devam etmeyi planladığı konserlere 1970'lerin unutulmaz grubu Bad Company de konuk olarak yer alacakmış.


Lynyrd Skynyrd şöyle diyor: “Gary için iyi dileklerimizi takdir ediyoruz ve sağlık problemi sonucu konserlerimiz ertelemek zorunda kaldık, bunun neden olabileceği rahatsızlıklar için özür dileriz. Fakat geri dönüp Lynyrd Skynyrd hayranları için yüzde yüz bir konser performansı sunmak  için sabırsızlanıyor. Hepinizle yakında görüşmek üzere! ”

8 Ağustos 2019 Perşembe

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 115


Michel Foucault
"Manet, Velázquez ve Estetik Modernizm"
İletişim Yayınları
(2018)
Çeviren: Savaş Kılıç


Fransızların gereksiz yere fazladan harf savurganlığı yok mudur ? Hiç sormayın gitsin hani. Mesela ressam Manet yazarsınız ama okurken "Mane" dersiniz, alın size müsrifçe bir "t" israfı. Hani Trakyalı şivesiyle "h" harfini söylemiyor diye mizah konusu yapılır ama bu sonuçta yöresel bir durumdur. Fransızların bu harf israfı sadece bir harfla sınırlı mı, sanıyorsunuz buyrun size "Foucault", oku okuyabilirsen.  Bu isimle ilk karşılaşmam hiç yoksa kırk yılı aşmıştır. Uzun bir süre Foucault ile Fuko'yu ayrı kişiler sanacaktım. Ha bir de Fuko'yu çekik gözlü bir Japon felsefeci sanmam da cabası. 1980'lerde ülkemizde popülerleşen Foucault yüzünden Fikret isimli bir çok arkadaşımın ismi de "Fiko" olacaktı ne hikmetse.  Bir de buna Umberto Eco'nun kitabı "Foucault Sarkacı" eklenince bizim Fikretler bir anda sarkaclı halde gezinecekti. 

Ağır felsefeci olabileceği kuşkusu ve tabi etraftaki ağır tartışmalar sebebiyle Michel Foucault'nun kitaplarıyla uzun süre uzak kalmış,  buluşamamışsam da yıllar önce okuduğum "Bu Bir Pipo Değildir" ile biraz da olsa mesafe kat etmiştim. Bu kitabın Rene Magritte ve kitapla aynı ismi taşıyan tablosuyla ilgili olmasından mıdır nedir, çok keyifle okumuştum. Bu yeni yayınlanan kitabının da resimle ilgili olması sebebiyle ilgimi çekecekti. Böylece Foucault ile ikinci buluşmam da gerçekleşmiş oldu diyebilirim. 

Kitapta iki dev ressam ele alınmış. Bunlardan biri yazarın deyimiyle estetik modernizmin başladığı "empresyonizm hareketini mümkün kılan" Manet, diğeri de Velázquez. 

 Foucault, modern sanatın başlangıcına Manet'yi koyarken, Rönesans'tan beri resim sanatında alışılageldik anlayışı ve "akademizm" i yıkarak 20. yüzyıl sanatını da oluşturduğunu vurguluyor.  Manet'nin resme getirdiği yeni tavrı üç bölüme ayırıyor. 
 - Mekan temsili
- Işık  kullanımı
- Seyircinin (yani resme bakan izleyicinin) konumu 
Bu üç bölüme ayrılan yeni anlayışı Manet tablolarıyla anlatıyor. Rönesans sanatıyla başlayan alışkanlıklardan bildiğimiz tabloya edilgen durumda bakan seyircinin Manet resimleriyle farklı bir deneyime geçmesi ilginçti. Mekan temsili, 8 resimle anlatılırken, Işık kullanımı ise 4 resimle incelenmiş. Buna karşılık "Seyircinin konumu" bölümü ise sadece Manet'nin bir tablosuyla anlatılmış ki o da "Folies - Bergere'de Bir Bar" tablosu. 
Kitabın kapağına da oturan bu tablo o kadar devrimcidir ki, o sayede görme biçimlerimiz değişecek ve edilgen bir izleyici konumundan çıkıp, sorgulamaya başlayacaktık. Nasıl mı? Bu sorunun cevabı tabi ki kitapta. 

Kitabın ikinci bölümünde ise Velázquez'e yer verilmiş ve tabi ki onun Nedimeler isimli başyapıtı incelenmiş.
Velázquez'in bu başyapıtı da resme bakış algılarımızı değiştiren örneklerden biri ve bu kitapta değişik bir yoculuğa çıkıyorsunuz. 

Şimdi yazıyı okurken, "Yahu arkadaşım bu yaz sıcağında önerecek kitap mı bulamadın. Bu ne ya!" diyorsanız, hiç de öyle sandığınız gibi değil. Bir gölgelik yer bulun, hatta güneşlenirken bile olur, kitabı alın başlamanızla bitirmeniz bir olacak.  

APTULİKA

Hatta yurtdışındaysanız bu tabloların olduğu müzelerden biri de rast gelmişse demeyin keyfinize. 
MANET
Tuileries'de Müzik - National Gallery (Londra /İngiltere)
Opera'da Maskeli Balo - National Gallery of Art (Washington/ABD)
Argenteuil - Tournai Güzel Sanatlar Müzesi (Belçika)
Serada - Staatliche Museen Preussischer Kulturbesitz Nationalgalerie (Berlin/Almanya)
Bira Servisi Yapan Garson Kız - Orsay Müzesi (Paris/Fransa)
Kabare Köşesi - National Gallery (Londra/ İngiltere) 
Demiryolu - National Gallery of Art (Washington/ABD)
Flüt Çalan Çocuk - Orsay Müzesi (Paris/Fransa)
Kırda Yemek - Orsay Müzesi (Paris/Fransa)
Olympia  - Orsay Müzesi (Paris/Fransa)
Balkon - Orsay Müzesi (Paris/Fransa)
Folies - Bergere'de Bir Bar - Courtauld Enstitüsü Galerileri (Londra/İngiltere)

VELAZQUEZ
Nedimeler - Prado Müzesi (Madrid/İspanya)

İyi okumalar ve seyirler...


6 Ağustos 2019 Salı

39 yıl sonra Asia Minor'den yeni albüm





Sonunda müjdeli haberi aldım.
Dile kolay Asia Minor  tam 39 yıl sonra yeni yepyeni  bir albüm ile geliyor.

Temelleri iki okul arkadaşı olarak Eril Tekeli ve Setrak Bakırel tarafından İstanbul'da atılan ancak Fransa'da 1976 yılında kurulan bir grup Asia Minor; bu ülkede 1979  yılında Crosing The Line, 1980'de ise Between Flesh And Divine  isimli iki albüm çıkardı.

İki yılda iki çizgi üstü albüm yapan ve rock tarihine geçen Asia Minor, uzun bir süre ayrı kalsa da yanılmıyorsam 2015 yılında yeniden bir araya gelmiş ve verdikleri konserlerle dinleyicisiyle uzun ve çok uzun bir aradan sonra buluşmuştu.

Facebook sayfasından yapılan açıklamaya  tam 39 yıl sonra stüdyoya giriyor Asia Minor, yeni bir albüm için.

Ancak albümde sağlık sorunları yaşayan davulcu Leonel Beltrami yerini Julien Tekeyan bırakmış.
Evet, yeni albümü sabırsızlıkla bekliyoruz.
Benim topluluktan bir isteğim daha var doğal olarak.

Tahmin ettiğiniz gibi  en kısa sürede bu topraklarda Ankara ve İstanbul'da verecekleri konserlerle bu albümü taçlandırmaları bu isteğim.

Yolun açık olsun Eril Tekili ve Asia Minor...




1 Ağustos 2019 Perşembe

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 114


Ernest Hemingway
"Denizin Değiştirdiği"
Adam Yayınları
(1992)
Çeviren: Mehmet Fuat


 Şu sıralar yeni baskısı olmayan bu kitabı sahafta buldum. 1992'de Adam Yayınlarından çıkmış ama ülkemizde ilk olarak 1954 yılında çıkmış. Böyle açıklamaları kimsenin önemsemediğini tahmin ediyorum ama bendeki de bir takıntı olsa gerek bunu yapmaktan kendimi alamıyorum. Ne diyelim, bu tip ayrıntılara ilgisi olanlar için bir yararım oluyorsa ne mutlu bana. 
Kitabı ilk gördüğümde ilgimi çeken, çevirmeni oldu diyebilirim. Zira bir edebiyatçının çeviriyi yapması keyfi ikiye katlayacaktı. Kitabı görmemle duyduğum ilgi ardından bir şaşkınlığı da getirdi hani. Hemingway'i hep kalın romanlarıyla bilirdim ama bu kitap oldukça ince bir kitaptı... topu topu 75 sayfa. Bu bir roman değil, öykü kitabıydı ve yazarın dokuz öyküsü yer alıyordu.
İlk öykü, "Yeryüzünün Başkenti" ismini taşıyordu ve Madrid'de Paco'nun öyküsünü dinliyorduk. Yazarın iç  savaş yıllarında bulunduğu İspanya tutkusuna şahit oluyorduk. 13 sayfalık bu ilk öykü okurken uzun bir roman tadında dökülüyor ve sinema izler gibi takip ediyorsunuz. Sonrasında gelen "Kızılderililer Köyü" ile Amerika kıtasına geçiyorsunuz ve sonraki öyküler de bu coğrafyada devam ediyor. Bu öyküyü bitirdikten sonra gelen öykülerde başkahramanın hep aynı kişi olduğunu farkediyorsunuz. Hemen aklınıza birbiri takip eden öyküler olduğu düşüncesi geliyor ama böyle bir bağlantı da olmadığını görüyorsunuz. Başkahraman aynı ama öyküler ayrı zaman ve ayrı kesitlerde. 
Kitapta dikkat çekici bir karekter de boksör, kimi zaman eski günleri unutulmuş biri, kimi zaman öldürülmek için takip edilen bir boksöre rastlıyoruz. Ayrıca sinema filmlerinde kovboyların ardında sisler içinde kalan kızılderililer, Hemingway'in öykülerinde ete kemiğe bürünerek gerçekçi bir kahramana dönüveriyor.
Bu incecik kitaptan bahsederken neredeyse kitabın yekününden daha uzun bir yazı çıkaracağım. Belki de  kısa öykü yazmanın asıl maharet ve ustalık olduğunu da böylece anlıyoruz. Kitabı bir saatte okuyorsunuz ama günlerce üzerine konuşuyorsunuz ve yıllarca tadı sürüyor. Bunu yapabilen insan da zaten Ernest Hemingway oluyor. 

Aptulika


21 yıl öncesinden iki çizim.


Yazın sıcakları artınca insan, ister istemez tatil yapar. Ben de son günlerde yazılarıma ve paylaşımlarıma biraz fasılalar vermeye başladım. Evet bu aralar biraz ara vereceğim ama yaz tatili için değil, tam tersine daha da yoğun bir çalışma işine gireceğim için. Sonbahar'da açmayı planladığım sergi için hazırlanmak için kısa bir ara vereceğim. Aslında buna ara demek de istemiyorum. Yoğunluğu biraz azaltacağım ve sizlerle aralıklı olarak eski çizimleri de paylaşacağım. 

İşte onlardan biri olan iki eski çizim. 
1998 yılında Cahit Kukul'un kurduğu Meteorlar'ın bir kaseti çıkmıştı ve ben yazının başındaki bu çizimi yapmıştım. Gene aynı yıllarda Cahit Kukul'un gitaristliğini üstlendiği grubu Hardal'ı da böyle çizgiye dökmüştüm. 
Geçmiş zaman olur ki hesabı. 

Aptulika


30 Temmuz 2019 Salı

27 yıl önceki Brayn Adams anısı


Garip tesadüftür ama dün eski çizimleri bir toparlayım derken elime 27 yıl önceki bir çizim gelecekti. Bu 1992 yılında Hıbır dergisinde Bryan Adams konseri öncesinde yaptığım bir çizimdi. 
27 yıl önce iki gün önce yani 28 Temmuz 1992'de İstanbul'da Dolmabahçe'deki İnönü Stadyumunda Brayn Adams konserini tıklım tıklım doldurmuştuk. Bu tarihe ilk stadyum konseri olarak yazılacaktı. 
Bryan Adams, 16 Kasım 2019 Cumartesi gecesi Ülker Sports Arena’da yeniden bir konser verecek ve aklıma bu güzel anı geliverdi.  


26 Temmuz 2019 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 113


Sevgi Soysal
"Tutkulu Perçem"
İletişim Yayınları
(1962)


 Elimde bulunan ve kısa öykülerden oluşan bu kitap, 2016 tarihinde İletişim yayınlarından çıkmış ama ilk yayınlanışı 1962, yani benim doğduğum tarihte çıkmış. Bu kitap şu an ilk kez yayınlanıyor olsaydı diyeceğim şey şu olurdu: "Özgün - Yenilikçi - Farklı"

Sanatın hangi dalında olursa olsun bir sanatçının kendine ait bir dünya kurabilmesinin önemli olduğuna dair bir takıntıya sahip olmuşumdur ki Sevgi Soysal yapıtlarında bunun en güzel örneğini veren yazarlardan. Her hangi bir eserinden her hangi bir sayfayı okumaya başlarsanız ona ait olduğunu anlayabiliyorsunuz. Günümüzde aşina olduğumuz imaj terziliği gibi biçilmiş bir elbise değil bu, hesapsız kitapsız bir dünya sunmak ve kendi penceresinden bakabilme mahareti. Bu sadece anlatımdan kaynaklanmıyor, dili kullanımıyla da o dünyaya ait. Beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz ama samimiyetinden kuşku duymanıza imkan yok, tabii sizin de samimi olup, ön yargılarınızı atmanız şartıyla.

Sevgi Soysal ismini ilk duyduğumda ilkokula gidiyordum ve hafızama yerleşen 12 Mart faşizminde hapise girmesiydi. Daha baştan düşüncenin nasıl bir suç olduğunu o anlarda algılayacaktım. O çocukluk günlerimde Sevgi Soysal görüntüsüyle de farklıydı çünkü sarışındı ve bir o kadar da "kentli"ydi. Bizim için o yıllarda kentli demek Ankara ile eşitti. Sarışın ve kentli tanımının çocuk aklımda oluşturduğu öznesi de Sevgi Soysal'dı. Kentli ve sarışın, çocuk aklımda "farklı" demekti. Şimdi "Tutkulu Perçem"i okurken, edebiyatımızda da aynı tanımın uyduğunu anlayacaktım. Sevgi Soysal, Türk edebiyatının en önemli temsilcilerinden ama bir başka yazarımıza benzemiyor diğer yazarlarımızda ona. 
   
Yukardaki satırlarda, "Bu kitap şu an ilk kez yayınlanıyor olsaydı diyeceğim şey şu olurdu: "Özgün - Yenilikçi - Farklı"" demiştim ve kendimce özgün ve farklı yanlarını anlattım. Kala kala "yenilikçi" yanını yazmak kaldı. İşte burada fena halde duvara tosluyorum diyebilirim. "Tutkulu Perçem" yazarın ilk kitabı ve bundan tam 57 yıl önce yayınlanmış. Yarım asır sonra hala nasıl olur da "yenilikçi" diyebilirim? Soru işaretini cevaba döndürmeye hiç niyetim yok biraz da siz düşünün. Hatta kitabı okuduktan sonra siz de yeni sorular oluşturun derim.

Aptulika


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...