20 Haziran 2019 Perşembe

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 108


China Mieville
"Yeni Paris'in Son Günleri"
Yordam Edebiyat
(1. Basım: Aralık 2018)
Çeviren: Betül Çelik

China Mieville ismini duyunca aklıma Çinli bir yazar olacağı elbette gelmedi ama İngiliz olduğunu öğrenince de açıkcası bir hayli şaşırdım. Alışkın olmadığım isimli İngiliz yazarın benim için yaptığı diğer bir şaşkınlık dizisi de şöyle geldi; ben yazarla ilk kez karşılaşmıştım ve yazıya, "Ülkemizde pek tanınmayan yazar" ya da "Çevrilen tek kitabı" diye başlayacakken bir de baktım ki neredeyse bütün yapıtları dilimize çevrilmiş ve yayınlanmış. China Mieville hakkında bilgisizliğim benim cahilliğimden olsa gerek... eh bir de fantastik edebiyata ilgimin az olmasından kaynaklanmış olabilir. Britanyalı fantastik ve bilim - kurgu yazarı China Mieville yazdığı tarzı kendi ifadesiyle "tuhaf kurgu" diye tanımlıyor. Elimde bulunan "Yeni Paris'in Son Günleri" romanında da oldukça tuhaf bir işe kalkışmış. Roman İkinci Dünya Savaşı'nda Paris'te geçiyor ama dekoru Sürrealist tablolardan oluşuyor. Bu kitabı bana öneren hatta bizzat alıp bana veren kişi arkadaşım Meral Akman, Kadıköy Eskici Gizli Bahçe'deki "Görme Biçimleri"nden birinde getirdi. O günden sonra da kitabı hem okuyor hem de o yapıtları da bulup bakıyordum. Böyle olunca da okuma süresi bir hayli uzadı tabi ki.

En başta Salvador Dali'nin eriyen saatleri, uzun at bacakları ile tanıdığımız sanat akımı Sürrealizm yani Türkçe açılımıyla Gerçeküstücülük çıktığı yıllar itibarıyla da iki Dünya Savaşı'ının ortasına tekabül ediyor. Bilimin ve sanatın yükselişe geçtiği Modernizm'e bir balta gibi inen İkinci Dünya Savaşı ve baş belası Faşizm ortamında Paris, bir "tuhaf kurgu" ustasının kaleminden ancak bu kadar "sürrealist" sunulabilir. 

İkinci Dünya Savaşı yıllarında, Paris’te. Eski Paris’te ve “yeni”sinde faşizme karşı yeraltı mücadelesi veren militanlar anlatılırken; Gerçeküstücülerin tablolarından, şiirlerinden ve manifestolarından fırlamış “manif”ler dolaşıyor şehirde. Sürrealist resim, heykel, çizim, şiir Direniş (Rezistans) hareketinin birer parçası olmuş, romanın sayfalarında akıp, gidiyor. 

Romanın ilk sayfasındaki heykel ile bisiklet karışımı figürlerin barikatlaradan faşistlere karşı hareketi çizim halinde hala kafamda silinmez vaziyette duruyor. Bir ara çizgiye dökeceğim diye çok korktum. Beni kitapta etkileyen diğer bir öge de romanın sonunda Rene Magritte'in "The Son of Man" (İnsanın oğlu) tablosunun girmesiydi. 

Fantastik edebiyatı ticarileşmeden ve tutucu kişilerden kurtarmayı amaçlayan China Mieville, sosyalist dünya görüşüne sahip bir yazar. Siyasi olarak hatırı sayılır bir eylem insanı olan yazar bir ara İngiliz İşçi Partisi'nden adaylığını da koymuş ama seçimlerde kazanamamış. Her romanında siyasi duruşunu da yansıtan Mieville eserlerinde farklı tarzları denemekten de çekinmiyor. 

China Mieville ve romanı "Yeni Paris'in Son Günleri" ile tanışmak güzel oldu olmasına ama çok da zamanımı aldı. Fantastik edebiyatı bu yüzden pek takip edemiyorum. Bir sayfayı okurken o sahnelere takılıyorum ve çıkamıyorum. Hele bu seferkinde bir de sürrealizm için  içine girince iş neredeyse pirinç ayıklamaya döndü. Ama siz fantastik edebiyata meraklıysanız China Mieville ile bu zevki bir çıta üste taşıyabilirsiniz. 

Aptulika

Teneke Trampet’in üçüncü albümünün ilk teklisi “CİHANGİR KEDİLERİ”


Pos bıyıklı Günter Grass'ın meşhur romanıdır, Teneke Trampet. Benim daha çocukluk yıllarımda ülkemizde yayınlanan bu kitap, o yıllarda öyle çok tutulmuştu ki, o zamandan bu yana aklıma mıh gibi kazınmıştı. O yüzden bu isimde bir grubun kurulduğunu duyduğumda ister istemez sempati duymuştum. Sonra müziklerini dinleyince bu ismi koymalarının bir tesadüf eseri olmadığını ve bu grubun da romandaki Oskar gibi hep çocuk kalmayı seçtiklerini anlayacaktım. Yaşımız büyüyor, hatta asırlık oluyoruz bile ama o çocuk kalma her daim baki...hele de söz konusu rock ise. 

Teneke Trampet, ilk albümü "İzin Verme" ile karşımıza çıkmıştı. Neşeli ve hiciv taşıyan nükteli şarkılarıyla farklı bir pencere açmışlardı. Ardından ikinci albümleri olan "Olmaz"gelecekti. Dünyanın yanında insanın kendisini sorguladığı soruları da katacaklardı şarkılarına ama suratlarını asmadan. Teneke Trampet, "Şarkılar sorularını bağıra çağıra da sorabilir, fısıltıyla da. Önemli olan bunların içten meraklara dair içten sorular olmaları." diyor.    

Teneke Trampet, şimdilerde üçüncü stüdyo albümüne hazırlanıyor ve albümün ilk teklisini de ( Bu arada "Single" yerine bu karşılığı iyi düşünmüşler.)  "CİHANGİR KEDİLERİ" ni şu sıralarda çıkardılar.  

Bu ilk tekli için Murat Özfilizler’in çektiği klip de kedilerin gözünden gösteriyor Cihangir’i ve Cihangir Kedileri’nin hikayesini. Grubun çok yakında çıkacak olan üçüncü albümünün kayıt, miks ve mastering süreçlerinin tümü deneyimli prodüktör Haluk Kurosman tarafından gerçekleştirilmiş. 

Daha önce yine Murat Özfilizler’in çektiği videolardan “Gezi” ile yakın tarihi yeniden canlandıran Teneke Trampet’in köklerinde sokak müziği, ozan-şarkıcılar, kimi kaya gibi sert, kimi tüy gibi yumuşak müzikler var…

Teneke Trampet-Cihangir Kedileri 14 Haziran’dan beri SMM etiketiyle tüm dijital platformlarda yayında! Klibi ise Sony Music Türkiye YouTube kanalında!


Jimmy Page, Motörhead ve Metallica'ya Kerrang! Ödülleri


Kerrang! Ödüller, dün akşam (19 Haziran Çarşamba) Londra'daki Islington Meclis Salonu'nda sahiplerini buldu. 
 Jimmy Page, Motörhead ve Metallica büyük ödülleri kazandılar. 

 Kerrang! 20019 Ödülleri :

En İyi İngiliz Konser Grubu
Architects 

En İyi  Uluslararası Konser Grubu 
Metallica
Phil Campbell, Motorhead adına ödülü alırken

The Kerrang! İLHAM Ödülü
Motörhead

En İyi Şarkı
Fever 333 – ‘Burn It’

En İyi Albüm
Ghost – ‘Prequelle’


The Kerrang! İkon Ödülü
Jimmy Page

Kerrang Onur Ödülü
Skunk Anansie






18 Haziran 2019 Salı

Byfuss, TESLA'nın yeni albümünü dinlemek için BELGRAD yollarında




Tesla  Shock  2019 , Belgrad, Tito.


Yolum Belgrad’a düştü, uzun hikaye başka zaman anlatırım, kalacağımız eve herkesten önce gelme avantajıyla  yalnız geçireceğim birkaç saati dolaşarak geçirmeye karar verdim.  Mapme adında bir uygulama var çevrim dışı çalışıyor, Faturanız  makul rakamlarda kalsın diye kullanmak çok manalı oluyor.
Cihazın şarjı bitik , böyle durumlar için telefona da birkaç albüm atıyorum  elde Tesla Shock ve Whitesnake Flesh and Blood var, . en yakın gidilecek yer Nikolai Tesla Müzesi olunca Tesla dinlemeye karar verdim. Harita 1.2 KM diyor.

1-You Won’t Take Me Alive  : 
Def Leppard gibi başladı , devam etti ve bitti. şaşırmış  halde  Kraljice Natalije caddesiyle Kosovle Devojke  caddesinin kesiştiği yerden sola dönüp yürüyorum bir parkta Çar 2 . Nikolai Heykelinin önündeyim son Rus çarı, Sırplar çok mu seviyormuş anlamadım  ?

Çar 2. Nikolai Heykeli Belgrad

2- Taste Like :
Parkta biraz oturup biraz daha dikkatli dinlemek ve albümün künyesini okumaya  çalışıyorum. Yapımcı Phil Collen Def Leppard’ın yeteneksiz gitaristi , mütevazi olmiyim kulağım iyidir.

3- We Can Rule The World : 
Yaylılar , Piano , İspanyol Gitarı ( bu enstrumanı naylon gitar diye yazanlara çok hayranım)   gereksiz bir balad.

4-Shock: 
Herkes Jeff Keith ‘in yırtık sesi ve Five Man Acoustical Jam Albümü Hatrına Tesla’yı sevse de ben Gitarist Frank Hannon yüzünden seviyordum, Frank Hannon ‘ın Six String Soldier, Gypsy Highway ,From One Place… bence dinlenilesi albümler. Not: Frank  Hannon , Almann Brothers efsanesi Dickey Betts’in kızıyla evli .

5-Love is a Fire: 
Yine bir balad , Biraz daha Tesla’ya benziyor,, daha blues ve güzel bir solo ancak sıkıcı sokaklara bakıyorum.Belgrad’ın bu semti eski ve bakımsız.
Tesla-Museum-in-Belgrade-Serbia 

 6- California Summer Song :  
Eğlenceli boş bir şarkı.( tariff edecek başka birşey bulamadım) Krunska Caddesini görünce sağ saptım ve Müzeye  geldim müziğe ara veriyorum, Herkes okumuştur,  Tesla bir dahi, 700 adet patenti var, Wi-Fi, Uzaktan kumanda, radio vb benim anlamadığım mevzulara hakim bir adam. müzede buluşlarının demoları var  aklıma geldi madem bu elektrik beleş Tito neden bunu yaygınlaştırmamış?

Tesla Müzesi anı defteri

7-) Forever Loving You: 
Yine balad Jeff Keith bunu iyi okumuş , yumuşak sakin bir şarkı, yine yaylılar aynı formül . Gidip Tito’ya sorayım neden bu elektrik faturaları bu kadar pahalı.

8-)Mission :
Sonunda  dinlemeye değer bir şey buldum, 80’ler Tesla’sı sonunda .
Tesla

9- Tiied To The Tracks: 
Sonunda album biraz canlandı, güzel rifler, yürüyüş temposuna uygun Tito’nun mezarı 2,7 KM yolun yarısına geçtim son 2 şarkıyı tekrar dinliyorum. Sıplar bildiğiniz gibi düğün ve cenaze dışında hep eşofman giyiyorlar.ben de bu sportif havadan etkilendim.

10- Afterlife: 
Karar verdim bu albümü tekrar dinlersem 5. Şarkıdan başlayacağım, son iyi albümünü 20 yıl önce yapmış bir grup için gayet iyi, Tito’nun müzesi ve mezarı yemyeşil bir parkın içinde, müzede Yugoslavya ve Tito hakkında yeterince bilgi  ve belge var.Tito’ya saygımdan müziğe ara veriyorum..
Tito Magnetim (Byfuss sağolsun bana da bir tane getirdi APT)

 11- I Want Everyting: 
 Ben de herşeyi istiyorum,bunda bir gariplik yok, güzel şarkı .müze çıkışında aynı yolu yürümemek için toplu taşıt kullanmaya karar verdim. Duraktaki büfede bira satılıyordu aldım bir tane .

12- Comfort Zone: 
Tamam yine Def Leppard ama iyiydi ya da artık alıştım.

Not: Ev Sahibemizin adı Wanda ama balık değil ( bu yazmasam hasta olurdum.)

BYFUSS
Belgrad'dan Bildiriyor.




Geronimo'dan Haziran Konserleri




Geronimo Yalnızkartal, yaz aylarında yapılacak konserleri sizler için toparladı. Onlardan bir bölümüne yani yakın olan konserlere yer vererek başlıyoruz. 

Devamı gelecek, bizi takip etmenizde yarar vardır hani.  



Eric Burdon & THE ANIMALS

20 Haz 2019 Per 21:00 Volkswagen Arena, İstanbul ( 470 – 90 TL aralığı )
75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda, rock müzik tarihinin nesiller boyu efsanesiyle
Türkiye'de ilk randevu! The Beatles, The Rolling Stones, The Kinks ve The Who gibi gruplarla anılan The Animals, kurucusu ve sesi Eric Burdon ile 20 Haziran’da İstanbul’da !

Eric Burdon & THE ANIMALS, rock müzik tarihinin en önemli ve en güçlü seslerinden biri olan Rock and Roll Hall of Fame üyesi Eric Burdon önderliğinde Avrupa Turnesi’ne çıkıyor. Burdon, The Beatles, The Rolling Stones, The Who ve The Kinks gibi isimlerin başını çektiği, bütün dünyayı etkisi altına alan 60'ların İngiliz rock müziği akımında, grubu The Animals'la en önemli figürlerden biri haline geldi.
Ünlü dergi Rolling Stone tarafından 2008 yılında hazırlanan Müzik Tarihinin En İyi 100 Sesi listesinde yer aldı.  The House of the Rising Sun ;Baby Let Me Take You Home ; Crying  Boom ;
 Dont Let Me Be Misunderstood ;Bring It On Home to Me ;We Gotta Get out of This Place ;
My Life ; See See Rider gibi rock tarihine damgasını vurmuş, milyarlarca insanın kalbine kazınmış şarkıları seslendirdi. Bon Jovi ve Ringo Starr gibi isimlerle şarkılar kaydetti ve performanslar sergiledi.
İstanbul, rock tarihinin en önemli figürlerinden birini ağırlarken, yaşayan efsaneyle buluşmak için
orada olun! Eric Burdon & THE ANIMALS, 20 Haziran’da Volkswagen Arena'da!



“Franz Ferdinand”

19 Haz 2019 Çar 20:30 / Zorlu PSM - Turkcell Sahnesi, İstanbul (135 TL )
Adını, öldürülmesi ile Birinci Dünya Savaşı'nı alevlendiren Avusturya-Macaristan arşidükü Franz
Ferdinand’dan alan Glasgow'lu grup sound’unu arty rock, dans müziği, dub ve daha pek çok türü
harmanlayarak tanımladı. Solist/gitarist Alex Kapranos ve basçı Bob Hardy 2001’in sonlarına doğru
birlikte müzik yapmaya başladı ve kısa süre içinde multi-enstrümantelist Nick McCarthy’nin de
katılımıyla Franz Ferdinand grubunun dörtte üçü bir araya gelmiş oldu. Paul Thomson’ın da gruba
girmesi ile ise efsaneleşen kadroları kuruldu. Şubat 2004'te ilk albümlerini yayınlayan Franz
Ferdinand’ın parçaları listeleri alt üst ederken, Mercury Ödülü’ne layık görüldü. Grup, yapımcı Rich
Costey ile birlikte daha eklektik bir sound sunan ikinci albümleri You Could Have It So Much Better’ı 2005 yılında yayınladı. Bu albümleri ile de En İyi Alternatif Albüm adaylığı kazanan Franz Ferdinand, “Do You Want To” ile En İyi Rock Performansı kategorisinde Grammy adaylığını kucakladı.İlerleyen yıllarda, Lucid Dreams ve Ulysses gibi efsaneleşmiş parçalar ile devam eden Franz Ferdinand, son albümleri “Always Ascending”i Şubat 2018’de piyasaya sürdü.Always Ascending, grubun ham estetiğini deneysel bir elektronikle birleştirmesiyle öne çıkıyor. Phoenix ve Justice ile yaptığı dans ve rock-melding çalışmaları ile tanınan yapımcı Philippe Zdar'ın yapımcılığında grup, efsane parçalarınındans müziğine göz kırpan yorumları ile o sevdiğimiz Franz Ferdinand soundunu çoğaltmaya devam ediyor.

Gero’s Durum : Ben gitmeyi pek düşünmüyorum ama şartlar uygun olursa belli olmaz , meraklısı ve
seveninin bol olduğunu biliyorum ... Açıkçası ben grubun adını pek sevmemiştim , nedense bana ikinci sınıf İngiliz topçusu – düz topçu , fizikli , durumadan koşan ama hafif kazma – hissiyatı vermişti , ama biraz dinlersem sanki ısınacağım mı ne ? Eğlenmek isteyen varsa , biraz hoplamalı zıplamalı ritmik bir trip için gidilebilir belki .

Geronimo Yalnızkartal

Rick Parfitt'siz ilk Status Quo Albümü Eylül'de


Status Quo, 2016'da kaybettiğimiz emektar gitaristi Rick Parfitt'in olmadığı ilk albümü çıkartmaya hazırlanıyor. 
Grubun 33. stüdyo albümü olacak olan "Backbone", 6 Eylül 2019 tarihinde piyasaya çıkacakmış. 

2016'nın Aralık ayında grubun kuruluşundan bu yana gitaristi olan Rick Parfitt hayata veda etmişti. Aradan geçen üç yıl içinde gruba Rick Malone'ı alarak bu albümü hazırladı. 

Status Quo ayrıca bu ayın sonunda Lynyrd Skynyrd'ın veda turnesine özel konuk olarak çıkarak destek verecek.

17 Haziran 2019 Pazartesi

Dave Mustaine'e gırtlak kanseri teşhisi kondu.


Megadeth'in vokalisti ve gitaristi  Dave Mustaine'in doktorları tarafından gırtlak kanseri teşhisi konuldu. 



Megadeth solisti Dave Mustaine boğaz kanseri teşhisi konduğunu açıkladı.

Şarkıcı ve gitarist, bu akşam Megadeth'in resmi internet sitesinde haberi yayınladı ve grubun 2019 gösterilerinin çoğunun tedavi gördüğü süre boyunca iptal edildiğini açıkladı.

Dave Mustaine'in internet sitesinden yaptığı açıklama şöyle:

“Yapılan muayenelerde gırtlak kanseri teşhisi kondu.  Doktorlarımla yakın çalışıyorum ve% 90 başarı oranına sahip olduğunu düşündükleri bir tedavi planı hazırladılar ve bu tedavi çoktan başladı.

“Maalesef, bu tedavi bu yılki programların çoğunu iptal etmemizi gerektiriyor.  Tüm güncel bilgiler biz elde ettikçe megadeth.com'da olacaktır. Megadeth en kısa sürede yola geri dönecek.

“Bu arada, Kiko, David, Dirk ve ben stüdyodayız,  

“Tüm ekibim için çok müteşekkirim - aile, doktorlar, grup üyeleri, eğitmenler ve daha fazlası.

“Herkesi haberdar edeceğim.

“Yakında görüşürüz, 
Dave Mustaine”



'Kerim Çaplı Blues Gecesi' bu perşembe Ağaç Ev'de


Ülkemiz rock ve blues tarihinin en önemli isimlerinden Kerim Çaplı, 20 Haziran (2019) , perşembe günü Kadıköy Ağaç Ev'de yapılacak bir gece ile anılacak. Blues Derneği'nin katkılarıyla yapılacak ve saat 20:30'da başlayacak olan gece, "Kerim Çaplı Blues Night" adını taşıyor ve bu etkinlikte 21 müzisyen ve grup sahneye çıkacak. 

Bu özel etkinliğe sanatçının oğlu Ahmet Çaplı, Arif Deniz Toker, Aydın Şeref, Badi Gardi, Barış Göker, Batu Mutlugil, Burak Güngörmüş, Bluesaint, Sweet Papa Lowdown, Tuncer Tunceli, Utku Ünal, White Cheese Band, Volkan Başaran, Yağmur Kerestecioğlu, Yavuzcan Çetin, Zafer Şanlı ve daha nice sürpriz isimler konuk olacak. 

Peter Frampton Veda Albümünde Yüzde Yüz BLUES


Bu albümden sonra bir turneyle veda edeceğini açıklayan Frampton, bu vedanın sebebinin  yakalandığı  otoimmün hastalığı olduğunu da açıkladı. 69 yaşındaki müzisyeni gitardan uzaklaştıracak olan bu hastalık,  kas iltihabına, vücutta zayıflığa ve atrofiye neden oluyormuş. 

Rock gitarının efsanesi Peter Frampton yeni albümü "All Blues"ı 7 Haziran (2019) çıkardı. Son albümünde tümüyle blues klasiklerine yer veren Frampton, albümüyle ilgili yaptığı basın açıklamasında,
 “Her zaman blues çalmayı sevdim.  Kariyerimin başında Humble Pie'i kurduğumuzda yaptığımız şey tam da buydu. Son iki yaz için, Steve Miller Band ile sahnede her gece blues çalıyorduk.  O kadar çok keyif aldım ki, bu bana grubumla  bütünüyle bir Blues albümü yapma fikrini verdi . ”


Bu albümden sonra bir turneyle veda edeceğini açıklayan Frampton, bu vedanın sebebinin  yakalandığı  otoimmün hastalığı olduğunu da açıkladı. 
69 yaşındaki müzisyeni gitardan uzaklaştıracak olan bu hastalık,  kas iltihabına, vücutta zayıflığa ve atrofiye neden oluyormuş. 
Rahatsızlık nedeniyle sahneden uzak kalacak olan Peter Frampton, müzikten kopmaya niyetli değil; bundan sonrası için radyo programlarıyla müziğe devam edecek. Yine de, rockçı henüz yavaşlamaya hazır değil.   Peter Frampton Show adlı altı haftalık bir dizi , 10 Mayıs'ta SiriusXM'in Deep Tracks kanalında ilk yayınına başladı bile.

Peter Frampton Band, 'All Blues' albümünde Fabulous Thunderbirds grubunun vokalisti ve armonikacısı Kim Wilson, Caz fusion gitaristi Larry Carlton, blues gitaristi Sonny Landreth ve Deep Purple'dan Steve Morse konuk olan isimler arasında.


Peter Frampton Band



Rob Arthur - Org, Piyano, Wurlitzer
Peter Frampton -  Gitar, Vokal
David LaBruyere - Bas
Adam Lester - Gitar
 Dan Wojciechowski - Davul, Tamburin
Glenn Worf - Bas




Peter Frampton Band, ‘All Blues’  



1. I Just Want To Make Love To You (featuring Kim Wilson)
2. She Caught The Katy
3. Georgia On My Mind
4. Can’t Judge A Book By The Cover
5. Me And My Guitar
6. All Blues (featuring Larry Carlton)
7. The Thrill Is Gone (featuring Sonny Landreth)
8. Going Down Slow (featuring Steve Morse)
9. I’m A King Bee
10. Same Old Blues

APTULİKANALİZ
Her daim sevdiğim 1969'ların efsanesi Humble Pie grubunun bugün çok bilinmemesi içimi acıtır. Ama her ne kadar çok bilinmese de bu grubun tutkunu olan eski kuşak dinleyici de azımsanacak sayıda değildir hani. O günlerden bugüne solo kariyeriyle devam eden ve bir dönemin "Gitar Kahramanı" ünvanıyla şöhretlenen ve bugünlere gelen Peter Frampton benim vazgeçilmezlerim arasındadır. Evet ona gitar kahramanı ya da virtüöz desek de o diğer bu vasıftaki gitaristlerden oldukça farklıdır. Onda öyle cayır cayır gitar soloları ya da göze soka soka teknik gösterileri göremezsiniz, bütün virtüözite parçada melodinin içinde gizlenir. Yumuşacık, sıcacık bir etkide adeta "yağ gibi akar" tabirini gerçeğe dönüştürür. Son yıllardaki blues rock albümlerinde bu tavır neredeyse bir caz gitaristi tadına varacaktı. Son yıllardaki yaşlanmış sesi ise beni ayrıca etkiliyordu.
Bu yeni albümde blues klasikleri onun yorumuyla insanı değişik yolculuklara çıkartıyor. Bir de bu albümün final olması da Frampton'un tüm gücüyle yüklenmesine sebep olmuş diyebilirim. 
Muddy Waters'tan dinlediğimiz ve Etta James'ın yaşamının son günlerinde verdiği konserde harika (hem de teatral bir yorumla) yorumuyla unutulmazlarım arasına giren "I Just Want To Make Love To You" ile başlayan albümde Peter Frampton ve grubu bizi bodoslama bir şekilde blues alemine sokuveriyor. Bu parçada konuk olan Kim Wilson'un armonikası da bunda bir hayli etkili tabii ki. Ardından "She Caught The Katy"le devam eden "All Blues"ta aklım üçüncü parçaya takılıyor. Zira üçüncü parça Ray Charles'ın doğduğu eyalete yaptığı hem kinaye hem de sevgi dolu klasiği "Georgia On My Mind". Aklımın takılmasına gelince bu parçanın Frampton'a pek uymayacağından kaynaklanıyor. Dinlemeye başladığımda ise benim kaygılarımı doğrulayan ama yoruma getirdiği çözümle şaşırtan şey gerçekleşiyor. Bu ağır hüzünlü parçada Frampton vokal yapmadan gitarını konuşturuyor ve kaygılar gidip, harika ve de gitar virtüözlüğüne kapı açan bir yorum ortaya çıkıveriyor. 
" Can’t Judge A Book By The Cover" ve ardından gelen "Me And My Guitarile devam eden albümde "All Blues" ile gene enstrümantal ve bir başka özel bir yorum geliveriyor. Bu parçada vakti zamanında İstanbul Festivalinde de konsere geldiğinde dinlediğimiz (tabi neredeyse 30 yıl önce) Larry Carlton konuk oluyor. Yumuşak dokunuşlarıyla caz füzyonlarını estiren bu gitaristle Frampton'u kulağınızda ayrı ayrı hissetmeniz çok özel bir ayrıcalık diyebilirim. Albümün en uzun parçası olan "All Blues" için süre kısa bile gelmiş, diyebilirim. 
BB King'in unutulmaz yapıtı "The Thrill is Gone" da ise Sonny Landreth konuk olurken ardından gelen "Going Down Slow"da Deep Purple'ın gitaristi Steve Morse konuk olarak imzasını atıyor. 
Peter Frampton veda albümü "All Blues"ta gitarist ağırlıklı konuklara yer vermesine de bakılırsa rahatsızlığının etkisini daha da iyi anlayabiliriz ama bu pes etmek değil gene Frampton konuklarıyla gitarist olarak paslaşıyor hatta düette yapıyor. Bu en son dinleyeceğimiz Frampton albümü olduğuna göre ayrıca çok önemli. 
Aptulika

15 Haziran 2019 Cumartesi

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 107


Piyale Madra
"Ademler Ve Havvalar II"
Remzi Kitabevi
(1. Basım: 1999)

Bu hafta iki kitabı aralıklı olarak okuduğum için her ikisini de bitiremedim. Bu yüzden bu haftaki "Blues Perişan Kütüphanesi" yazısına yer veremeyecektim. Bugün kitaplardan birini bitirip, hemen yazmaya kalksam da çok aceleye gelecekti. Bir ara kendime kızıp, içimden, "Keşke geçen hafta iki kitap tanıtacağına birini bu haftaya bıraksaydın." dedim. Ama çare yok bu hafta yazı olmayacaktı. İşte bu düşüncelerle sokakta gezinirken sahafta Piyale Madra'nın bu kitabını görüp hemen alacaktım. Almamla keyifle sayfaları çevirip o güzelim karikatürlere bakmaya koyulacaktım. 
Doksanlı yıllarda çıkan "Yeni Yüzyıl" ve "Radikal" gazetelerini biraz 'hormonlu sol' bulurdum ama kimi zaman kültür sanat sayfaları var diye takip ederdim. O gazetelerden sadece aklımda kalan iki köşe vardı. Onlardan biri Emre Ulaş'ın "Cilalı Taş Devri", diğeri de Piyale Madra'nın Ademler ve Havvalar" köşeleriydi. O iki gazeteden aklımda "önem hanesinde" kalan iki köşe de karikatüristlere aitti. Bugün Piyale Madra'nın bu karikatür albümünü bulmak benim için güzel bir sürpriz oldu.
Piyale Madra'nın çizgilerini ilkin 80'li yıllar boyunca Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan "Piknik" isimli bant karikatürleriyle görmüştük. On yıl süren bu süreçten sonra "Ademler ve Havvalar" bantlarıyla 1994'te Yeni Yüzyıl gazetesi ve ardından da 1988'de Radikal gazetesi'nde takip ettik. 
Bu hafta sonu bir karikatür albümü ile açılması çok keyifli oldu doğrusu, tavsiye ederim. Yazı kısa oldu belki ama karikatür az çizgi ve az yazı ile olmalı. Her ne kadar ben birincisini pek başaramasam da. 

Aptulika


13 Haziran 2019 Perşembe

GÜNÜN ALBÜMÜ: Iron Butterfly'dan "In-A-Gadda-Da-Vida"





GÜNÜN ALBÜMÜ
"Bir gece geç saatlerde Bushy aşçı olarak çalıştığı pizzacıdan eve döndüğünde bir kilise orgcusunun oğlu olan Ingle'ın kırmızı şarapların dibine darı ekip yeni bir şarkı bestelemiş olduğunu gördü. Doğru düzgün konuşamayacak durumda olan Ingle şarkının adını geveledi ve Bushy'de ne duyduysa onu yazdı. Böylelikle aslı "In the Garden of Eden" olan "In-A-Gadda-Da-Vida şarkısı ortaya çıkmış oldu."

İşte, "Ölmeden Önce Dinlemeniz Gereken 1001 Albüm" isimli kitapta doğuşu bu şekilde aktarılan şarkı, aynı zamanda efsane Iron Butterfly tarihinin 1968 yılında çıkan ikinci albümünün de isim şarkısı.
Şarkının bir özelliği de 17 dakikalık süresiyle albümün ikinci yüzünün tamamını kapsaması.
In-A-Gadda-Da-Vida, bir milyondan fazla satmış ve işte bu nedenle popüler müzik tarihinde platin plak ile ödüllendirilen ilk albüm olmuş.
Hepsinden öte, bu albüm psikedelik bir başyapıt.
Günün albümü olma nedeni ise bundan 51 yıl önce tam da bugün yayınlanması...

Kaliforniya otoyolundan 1960'lara yolculuk



Bruce Springsteen'in "Western Stars" albümü, bugün (14 Haziran 2019)  piyasaya çıktı. Columbia Records etiketiyle yayınlanan Amerikalı şarkıcı-söz yazarı Bruce Springsteen'in on dokuzuncu stüdyo albümü olan "Western Stars"ta Sprinsteen'in önceki iki albümünde de çalışan Ron Aniello prodüktörlüğü üstlenmiş.  

Albümün ilk single'ı "Hello Sunshine", 26 Nisan'da bir müzik videosu ile birlikte çıkmıştı. Bunu 17 Mayıs 2019’da albümün ikinci single'ı   "There Goes My Miracle" takip etti. yayınlandı.  Albümün üçüncü single'ı ise "Tucson Train"dı ve o da 30 Mayıs 2019’da çıkmıştı.

Bruce Springsteen yeni albümü "Western Stars"ta "1960'lı yılların sonu ve 70'lerin başlarındaki Güney Kaliforniya tarzı pop soundunu yakalamaya çalışmış.  Bunun yanında albümün dikkat çekici bir diğer yanı da orkestral düzenlemeleri ve bu da albüme sinemasal bir etki vermiş. Zaten albümün içindeki şarkıların konuları da uzun oto yollarında uçsuz bucaksız çöl görüntülerinde yol alır gibi... Amerikan rüyasının hayalleri ve hayal kırıklıkları içinde sıradan Amerikalı insanın umutları ve umutsuzlukları. 

Springsteen'in, 19. albümünde, 70 yaşına girmenin birikiminde  ama yeni şeyler denemeye söylemeye  kararlı olduğunu gösteriyor.  


Western Stars  

1. “Hitch Hikin’”
2. “The Wayfarer”
3. “Tucson Train”
4. “Western Stars”
5. “Sleepy Joe’s Café”
6. “Drive Fast (The Stuntman)”
7. “Chasin’ Wild Horses”
8. “Sundown”
9. “Somewhere North of Nashville”
10. “Stones”
11. “There Goes My Miracle”
12. “Hello Sunshine”

13. “Moonlight Motel”


“Tucson Train”


68 yıl öncesinin filmi...48 yıl önceki bir anı ve Cumhuriyet gazetesindeki Bora Ayanoğlu Söyleşisi



68 yıl öncesinin filmi...48 yıl önceki bir anı

Çocukken ailecek bir filme gitmiştik. Aslında çocukken ailecek gidilen sinemaların sayısını toplasak elbette ki bir film akılda kalmaz, bunun ayrıcalığı ise babamın heyecanıydı. Onun ilk gençliğinde izlediği siyah beyaz bir film, 1971 yılında tekrar düzenlenerek renkli hale getirilmişti. İşte o günün anılarında babamın o gençlik çağında izlediği bu filmi ve başrol oyuncusunu öve öve bitirememesi hala hafızamdadır. 

 1951 yapımı bu film, döneminin en önemli prodüksiyonlarından biri olan "İstanbul'un Fethi"ydi. 
Sami Ayanoğlu - 1951 yılı İstanbul'un Fethi fiminde

Aydın Arakon'un yazıp yönettiği bu siyah-beyaz film, Türkiye sinema tarihinin ilk en yüksek bütçeli filmlerinden biriymiş ve oynadığı dönemde çok ses getirmiş. İşte o film 1971 yılında bir tamirden geçerek tekrar gösterime girmişti. Tamir sırasında renklendirilerek bozuk sesler sebebiyle yeniden seslendirilmişti. Bu arada o günlerde izlediğim film yeniden elden geçirilmişti ama renklendirilmesine gelince, olay sadece bir sarı rengin siyah beyaz bir fotoğrafın üzerine konulması şeklindeydi. Zaten tamamen renkli hale getirmek için daha 25 hatta 30 yıl geçmesi gerekiyordu. 

Babamın heyecanla bizi o filme götürmesi hep aklımda kalmıştır. Babamın heyecanının bir sebebi de filmde başrolü oynayan tiyatro sanatçısı Sami Ayanoğlu'na duyduğu hayranlıktı. O filmdeki rolü o kadar güzelmiş ki ondan sonra Fatih Sultan Mehmet rolü oldu mu hep o akla gelirmiş. Açıkcası babamın ilk (1951'de) 19 yaşında, benim ise (1971'de) 9 yaşındayken izlediğim bu filmde Sami Ayanoğlu rolüyle Fatih Sultan Mehmet'le özdeşleşmiş gibiydi. Sonralarda da Sami Ayanoğlu'nun oyunculuğunun güçünü şimdi aklıma gelmeyen bir filmdeki uyanık kaba savaş ( İkinci Dünya Savaşı) fırsatçısı tiplemesiyle hatırlarım ki harikadır. Zeki Müren ve Cahide Sonku'nun oynadığı başyapıt olan "Beklenen Şarkı" filminde de Sami Ayanoğlu'nun oyunculuk gücüne ancak şapka çıkartılır doğrusu.
 
Sami Ayanoğlu bir başka filmde Namık Kemal rolünde

Bu kadar farklı rolleri başarıyla canlandırabilen bir oyunculuk yeteneği olan Sami Ayanoğlu, yüz yapısının benzerliği ile hep Fatih Sultan Mehmet rolleriyle hatırlanacaktı. Bunda tabi o zamanının yüksek bütçeli filmi "İstanbul'un Fethi"nin de payı vardı, kuşkusuz.
Sami Ayanoğlu'nun ölümünden sonra oğlu Bora Ayanoğlu Yeşilçam diye tabir edilen sinema filmlerimizde Fatih rolünde görülecekti. O her ne kadar 1970'lerin bol gişeli iş yapan "Kara Murat" filmlerinin  Fatih rollerinin vazgeçilmezi olsa da farklı müzisyenliği ile aklıma kazınacaktı. 1977 yılında çıkan "Beyaz Güvercin" LP'si (albümü) önemli bir milattı. Daha öncesinde çıkan "Güller ve Dudaklar" şarkısı zaten filmiyle de aklıma kazınmıştı ama bu albümde "Rose Maria", "Yunus" ve daha niceleri vardı. O dönemde moda haline gelmiş olan yabancı parçalara Türkçe söz yazma alışkanlığı onda yoktu; şarkılarını kendi besteliyor ve şarkı sözlerini de kendi yazıyordu. İşte o günlerde Alpay'dan tanıdığım "Fabrika Kızı" şarkısının da ona ait olduğunu öğrenince hayranlığım tam da artmıştı. 

Geçen hafta o günlerden anılarımı tekrar depreştiren bir röportaj görecektim. Geçtimiz Cuma günü, 7 Haziran 2019 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Mustafa K. Erdemol, Bora Ayanoğlu ile harika bir söyleşi yapmıştı. Tarihe oturacak bu röportaj'ı sizlerle paylaşmak isterim.  Ancak röportajın tamamına yer vermeyeceğim, zira Mustafa K. Erdemol ve Cumhuriyet gazetesi'nin emeğine haksızlık etmemek için önemli gördüğüm bölümlerden alıntılar yapacağım. Yazının tamamımını okumak için aşağıdaki linke tıklayıp gazetenin sitesinden okuyabilirsiniz.
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kultur-sanat/1428068/Sinemanin_Fatih_i__muzigin_toplumsal_savascisi.html

Aptulika







Sinemanın Fatih’i müziğin toplumsal savaşçısı

 (Cumhuriyet Gazetesi - 7 Haziran 2019 Mustafa K Erdemol'un Bora Ayanoğlu ile yaptığı söyleşiden alıntı.)

Şu sıralar bir muhbir vatandaş yüzünden başı devletle belaya giren Alpay’ın seslendirdiği Fabrika Kızı’nı bestelediğinde 22 yaşındadır Ayanoğlu. Bu güzel şarkı ülkemiz pop müziğinin ilk proleter şarkısıdır müzik araştırmacısı Naim Dilmener’e göre. Cem Karaca’nın Tamirci Çırağı’ndan önce yazılıp bestelenmiştir

Ayanoğlu’nun bestelerinin çoğu toplumsal sorunlarla ilişkilidir zaten. Bireycilikten uzak, toplumcu bir anlayışı olan Ayanoğlu’nun, “işin ehli”ni arayıp bulma tutumuna örnek, işte şu yukarıdaki cümleleridir.


Notaların uçuştuğu bir ev
Ülkemiz sanatına çok ama çok katkısı olmuş bir aileden geliyor Bora Ayanoğlu. Babası tiyatro sanatçısı Sami Ayanoğlu güçlü bir aktördü. Benim kuşağım onu Fatih Sultan Mehmet rolüyle anımsar sinemadan. Anneanne Abdülhak Hamit Tarhan’ın şiirinden bestelenmiş Makber şarkısını ilk söyleyen kadın sanatçıdır. Ev kantocu doludur, öyle ki hane halkını eğlendirmek için kantolar söylerler. Baba Ayanoğlu sık sık eve kendisi gibi aktör arkadaşlarıyla gelir, birlikte saatlerce senaryo üzerinde çalışırlar, ardından rol aldıkları film için sete giderlerdi. Konservatuvar gibi bir ev yani. Böyle bir ortamda büyüyen biri olarak Bora Ayanoğlu’nun girdiği konservatuvardan (kendi deyişiyle) “yeteneksizliği yüzünden” atılmasına çok ama çok şaşırdım.

Tabii ki yeteneksiz değildi. Müziği her şeyiyle iyi bilen biri olduğunun kanıtı hâlâ dillerden düşmeyen şarkılarıdır. Güller ve Dudaklar’ı kim unutabilir? Askerdeyken Deniz Komutanlığı Show orkestrasındadır. Orkestrayla Almanya’nın Kiel kentinde tüm askeri orkestraların yer aldığı yarışmaya katılırlar. Tam altı dilde şarkılar söylerler. İki buçuk saat kaldıkları sahnede onları coşkuyla izleyenler arasında İtalyan ve İspanyol işçiler de vardır. Yıllar geçse de bunu hiç unutmaz Ayanoğlu.
Sinemaya da, tiyatroya da, müziğe de aynı anda başlayan Bora Ayanoğlu’nu sanat ortamının içinde doğup büyüdüğü için avantajlı sananlar yanılabilirler. “Örneğin sinemada başrol oynamam çok uzun sürdü” derken nedenini de belirtiyor: “Babamın oğluydum çünkü. Bu nedenle bir kenarda kaldım”. “İkinci rollerde oynadım” derken buna üzülmediğini, daha sonra babası gibi “Fatih’i oynadım” derken de böbürlenmediğini görmek bu gerçekten mütevazı sanat adamına saygıyı arttırıyor. Dönemin politik ortamının da etkisiyle 1979’da Devlet Tiyatroları’ndan ayrılır ancak özel tiyatrolarda oynamaya devam eder.


Her bestesi kalıcı oldu
Ama büyük bir müzik adamıdır. Yaptığı, neredeyse her şarkı kalıcı iz bırakır. Fabrika Kızı örneğin. Cibali Tütün Fabrikası işçilerinin dramlarına ilişkin gazete haberlerinden, kendi gözlemlerinden yola çıkarak sözlerini yazıp bestesini yaptığı bu parça müzik tarihimizdeki sarsılmaz yerini koruyor yıllardır. Bir röportajda sormuşlar, “Fabrika Kızı şarkısını kime yazdınız?” diye. Yanıtı şudur: “O aslında bir sevgiliye yazılmadı. Komünizmin fikir babası Karl Marx’ın ürettiği düşünce akımı olan Marksizmin tanımıdır şarkının sözleri”.

Kimileri böyle düşünmeyebilir ama Ayanoğlu’nun esin kaynağının Marx olması az şey değildir. Hiç de fildişi bir kulede yaşamadığını bu yanıtından anlamak zor değil. Toplumsal mücadele tarihinde itirazını kendi alanında dile getirmiş bir sanatçıdır Bora Ayanoğlu. Değerlidir elbette. Çok hem de.
Fabrika Kızı o kadar tutulur, o kadar sevilirki, şarkıda kendilerinden söz edilen tütün işçisi kadınlar, Ayanoğlu’nu mektup yağmuruna tutarlar. Bu mektuplar arasında, yüzlerce imzanın bulunduğu bir de tuvalet kâğıdı rulosu vardır, o kadar imza başka nereye sığdırılabilir ki? 12 Mart askeri darbesinin yasakladığı ilk şarkılardan biri de Fabrika Kızı’dır..
Yine Alpay’ın seslendirdiği “Tren” (1970) adlı bestesinde de kırdan kente göçün acılarını anlatır.

Kadınları ya da kadın sorunlarını anlattığı birçok parçası var. Bizim, muhteşem Hümeyra’dan dinlediğimiz, 1972’de bestelediği Adım Kadın bunlardan biridir örneğin. Adları şaşırtmasın ama Kara Mehmet’de de (bu daha eski bir bestedir, 1968’den), 1973’te bestelediği Recep’te de kadınlara ait hikâyelere yer vermiştir.


O bir telif hakları savaşçısı
Uzun süredir parçalarının telif haklarını almaya çalışıyor bu büyük sanatçı. Büyük emek harcadığı, halkın dilinden düşürmediği şarkıları üzerinden haksız kazanç sağlayanlara karşı büyük bir mücadele veriyor. Fabrika Kızı’nı Pitbull adlı bir grubun kendisininmiş gibi göstermesine tabii ki sessiz kalmayacaktı. Yunus adlı parçası neredeyse tüm filmlerde kullanıldı ama tek bir telif ücreti alamadı. Yurtdışında da hâlâ çalınan besteleri için hak arama çabasını sürdürüyor.
Evinde ziyaret ettim Ayanoğlu’nu. Elleriyle yaptığı börek eşliğinde sohbet ettik. Ne “Kimse beni hatırlamıyor” diye yakındı ne de kimilerinin yaptığı gibi “günümüz sanatçılarını” yerden yere vurdu. “Hâlâ bize talep var” dedi bir ara sakince. Kesinlikle katılıyorum bu belirlemesine. Tabii ki bugünkü sanat ortamından hoşnut değil ama toptancı bir reddedişi de yok kimseyi. Mütevazılığı da sanatçılığı kadar büyük.

Yaptığı işi tek cümleyle özetliyor: “Farklılık yaratmak istedim.” Ne kadar farkında bilemem ama yarattığından emin olmalı. Reddedilemez bir Bora Ayanoğlu gerçeği var gerçekten de.
Küçük bir operasyon için ameliyat odasına doktorlarla hemşirelerin hep bir ağızdan söyledikleri “Güller ve Dudaklar” şarkısıyla götürülen biri olarak fark yaratmadığını söyleyebilir mi Bora Ayanoğlu?
O dahil kimse söyleyemez.

 (Cumhuriyet Gazetesi - 7 Haziran 2019 Mustafa K Erdemol'un Bora Ayanoğlu ile yaptığı söyleşiden alıntı.)
Tamamını okumak isterseniz:
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kultur-sanat/1428068/Sinemanin_Fatih_i__muzigin_toplumsal_savascisi.html



10 Haziran 2019 Pazartesi

1975'ten bir başyapıt: "Güven Parkı"

1975 yılında Alpay'ın " Güven Parkı" isimli LP'sinde yer alan aynı isimli bu uzun parçanın sözlerini Can Arpaç yazmış, müziğini de Müjdat Akgün yapmıştı. Müzikalitesi ve yorumu o yıllara göre öncü bir çalışmaydı, "Güven Parkı". 




1970'li yılların son yarısında sol kültür yükselişe geçmişti. Müzikte bundan nasibini almıştı ve devrimci müzik yaygınlaşırken, popüler müzik içinde de (tabi o dönem Hafif Batı Müziği denilse de Anadolu Rock) protest ve devrimci yaklaşımlar yoğun biçimde hissediliyordu. İşte o yıllardaki Hey dergilerinden birinde üç tam sayfa röportajın kocaman manşeti, tırnak içinde şöyleydi:
"Devrimci Müzik değil, Müzikte Devrim yapalım!"
Bu röportaj, Alpay ile yapılmıştı ve sorulan "Devrimci müzikle ilgili ne düşünüyorsunuz?" sorusuna biraz da kızarak bu cevabı vermişti. O günlerde böylesi bir cevap bir çok insana "snop" gelmişti, hoş o zamanlar ben de biraz burun kıvırmıştım ama kafama bu "müzikte devrim" takılmıştı. Sonraki yıllarda da çok değerli bulmuştum ama kimse bu yanı umursamamıştı. 
Alpay da " Müzikte devrim" yapmadı ama 70'lerde "Güven Parkı" isimli 10 dakikalık muhteşem bir toplumcu bir şarkı yaptı. Bu parçayı çok kimse bilmese de son yıllarda plak koleksiyonerleri sayesinde bu parçanın değeri anlaşılmaya başladı. 1975 yılında Alpay'ın " Güven Parkı" isimli LP'sinde yer alan aynı isimli bu uzun parçanın sözlerini Can Arpaç yazmış, müziğini de Müjdat Akgün yapmıştı. Müzikalitesi ve yorumu o yıllara göre öncü bir çalışmaydı, "Güven Parkı". 
Alpay'ın daha önceden yaptığı bir plakta da işçi sınıfı (hem de o yıllarda kimsenin göremediği kadın işçiler ilk kez) gündeme gelmişti. "Fabrika Kızı" müzik tarihimizin unutulmaz başyapıtlarından olarak yıllar geçtikçe önemi daha da artıyor. 
Son günlerde yaşanan talihsiz vaka ile Alpay gene gündemimize geldi. Onu dinleriz veya dinlemeyiz ama hepimizin hatıralarında mutlaka yeri vardır. Ciddiyeti, müziği sulandırmaması, sansasyonlarla işi olmaması konusunda hem fikir olmayan var mıdır. Yarım asırlık müzik yaşamında dik duruşunu da bize hatırlattı. Artık Alpay denilince aklımıza "Fabrika Kızı" şarkısı geliyor. Evet onun yorumu en iyisidir ama bu başyapıtın söz yazarı ve müziğini besteleyen Bora Ayanoğlu'dur. 
Geçtiğimiz hafta, Cuma günü, Cumhuriyet gazetesi'nde Bora Ayanoğlu ile harika bir röportaj yapılmıştı. 

Aşağıdaki linkten o röportajı okuyabilirsiz. 

 http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kultur-sanat/1428068/Sinemanin_Fatih_i__muzigin_toplumsal_savascisi.html



1975 tarihinde yayınlanan Alpay'ın "Güven Parkı" albümünde yeralan aynı isimli başyapıt





7 Haziran 2019 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 106


Timothy Snyder
"Tiranlık Üzerine"
Olvido Kitap
(4. Basım: Haziran 2018)
Çeviri: Zeynep Enez

Bu kitabı Emin Çapa, bir televizyon programına çıktığı zaman izleyicilere tavsiye etmişti. Ben de hemen alıp okudum ve sizlere öneriyorum. Bunları söyledikten sonra yazıyı noktalasam yeterli. Ama öyle olmuyor tabi ki. Hani o Alaattin Aga'nın lambasındaki cin bey gelse, "dile benden ne dilersen dese" ona " istekte sayı sınırı koymazsan" der ve devam ederdim, "bu kitabı öneren yazıyı bol insan tıklasın ve eşine dostuna okutsun." derdim. 
Bu hafta yazdığım iki kitap da bir solukta, hani nerdeyse bir kafede oturup, buz gibi bir birayı içene kadar sürede bitecek gibi. Hele bu kitap o kadar güne damardan hitap ediyor ki elden bırakamadan okuyorsunuz. 

Dr. John, 77 yaşında öldü.






Efsanevi şarkıcı, söz yazarı ve piyanist Dr. John, 77 yaşında öldü.

Asıl adı Malcolm John “Mac” Rebennack olan sanatçı,  soul, pop, caz, boogie woogie ve rock and roll'u  bir arada harmanladığı kendisiyle özdeşleşen blues rock tarzı ile tanınıyordu.  

Altı kez Grammy ödülü kazanan müzik adamı 2011 yılında da  Rock and Roll Hall of Fame'e kabul edilmişti.





Dr. John'un resmi Twitter sayfasından yapılan açıklamada kalp krizine bağlı bir ölüm olduğu belirtilecekti.

Dr. John müzik hayatına doğduğu yer olan New Orleans’ta lise gruplarında çalarak başladı.  Bundan kısa bir süre sonra şehir dışına çıktı, müzik salonlarından striptiz kulüplerine kadar her yerde çaldı.

 Dr. John bir süre sonra stüdyo müzisyeni olarak plak kayıtlarında eşlik etti. Bu sıralarda Rolling Stones , Van Morrison , Sonny ve Cher , Aretha Franklin ve Ringo Starr gibi ismlerle çalışmış oldu.  

Dr. John'un solo sanatçı olarak kariyeri 1968'de başladı. Çığır açan albümü "Gris Gris", kullandığı funk rock tarzıyla dikkatleri çekti ve ünü bir anda dünyaya yayıldı.  

1973'lerde"In the Right Place"albümü ile bu başarıyı devam ettiren Dr. John  prodüktör olarak da Allen Toussaint'in  "Right Place Wrong Time." parçasıyla da kendini gösterdi. 




6 Haziran 2019 Perşembe

Kulak Misafiri'nde sezon finali: Woodstock


Blues Perişan blog'da da yazılarıyla bizlerle birlikte olan Bülent Seyitdanlıoğlu her pazar gecesi KULAK MİSAFİRİ radyo programıyla da alışkanlıklarımız arasında yer alıyordu. Ancak yaz geldi ve bu yayın döneminin sonuna gelindi. Eh bize de Eylül'ü beklemek düşüyor. 

KULAK MİSAFİRİ'nin sezon finalinde bundan 50 yıl öncesine 1969 yılının 15, 16 ve 17 Ağustos'una, sevginin, barışın ve müziğin üç gününe Woodstock'a bir zaman yolculuğuna çıkacağız.
Kulak Misafiri bu Pazar 22'de radyo ODTÜ'de...
Canlı dinlemek için: www.radyoodtu.com.tr

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 105


Sadık Hidayet
"Vejetaryenliğin Yararları"
Yapı Kredi Yayınları
(7. Basım: Mayıs 2018)
Çeviri: Mehmet Kanar

Sadık Hidayet ismini görünce elbette ki kitabı, teklifsiz alacaktım. Onun "Aylak Köpek" öyküsünü okuduktan sonra tutkunu olmuştum. Bunu "Diri Gömülen" ve "Hacı Aga" takip etti. Yani Hidayet'in herhangi bir kitabını buldum mu, pek kaçırmıyorum.
"Vejetaryenliğin Yararları"nı görünce de aynı şeyi yaparak, hemen aldım. Bu ne öykü ne novella denilen uzun öykü ne de roman. İlk aldığımda deneme türü denilen edebiyat içi bir çalışma sandıysam da kelimenin tam anlamıyla bir inceleme hatta tez kitabı. 

İran edebiyatının "modernizm" abidesi Sadık Hidayet, 1927'de kaleme aldığı bu incelemesinde vejetaryenliği kişisel bir seçim olmaktan öte, bir dünya görüşü, yaşam biçimi olarak da ele almış. İnsanlık tarihinin en erken dönemlerinden bu yana et yemenin insana uygun olmadığını savunan yazar, bunu bilimsel bulgularla da destekliyor. Çok ilginç ve şaşıracağınız tezler var bu kitapta. En azından benim kafamda bir hayli soru işaretleri oluştu diyebilirim. 

Vejetaryenliğin yararları üzerine bu kitapta, açıkçası et yemek özendiriliyor. Yani bir nevi "gizli reklam" gibi bir durum söz konusu. Et dışındaki sebze ve meyvanın insan için daha yararlı olduğunu anlatan bu kitapta "et" sözü, nebati gıdaya göre daha çok geçiyor. Bin kez "et" sözcüğü geçiyorsa ancak dört defa "sebze" ve "meyve" sözü geçiyor. İtiraf edeyim ki, kitabı okurken denilenler o kadar akılcı ve makul geldi ki, et besininin insana uygun olmadığına yani insanın etobur olmadığına beynim ikna oldu ama midem hiç olmadığı kadar et yemeği ister oldu. Bu biraz da sigara bıraktırma seanslarına benziyor. Adamlar sigarayı kötülemek ve zararlarını vurgulamak için o kadar çok "sigara" lafı ediyorlar ki, insanın canı sigara çekiyor. 

Bu kitabı Sadık Hidayet yazmamış olsaydı, inanın bana elimi bile sürmezdim. Edebiyatçı kişiliği ve ustalığı o kadar iyi ki kitabı hayranlıkla okumaya başladım. İtiraf edeyim ki tezleri de inandırıcı geldi. Tam pes ediyordum ki ortalara doğru, " Alkol ve et tüketimi iç içedir." dedikten sonra, etoburlukla alkolü aynı kefeye koyup, her ikisine de "...günümüz  dünyası için afettir, mücadele etmeliyiz." demez mi? İşte orada kendime geliverdim. Bu da kendi kendisiyle çelişen bir tez değil mi? Hani meyve insan için yararlıydı! 

Şaka bir yana Sadık Hidayet'in edebiyat dışında yazdığı bu kitap öncelikle okuma zevki açısından keyifli. Bunların yanısıra da farklı bakış açılarından aklınıza soru işaretleri getirmesiyle de dikkat çekici. Peki kitabı okuduktan sonra et yemekten vaz geçtim mi? Valla etin çok fazla müptelası değilimdir ama balıksız yapamam  . Alkole de laf ettiği için biraz kıl oldum galiba. 

İster et yemekten vazgeçemeyen bir etobur ya da vejetaryen olun kitabı okurken Sadık Hidayet'in yazarlık gücü sizi alıp götürüyor. Bir de Mehmet Kanar'ın Farsça'dan yaptığı çevirileri de yazarın tadını daha iyi hissetmemizi sağlıyor. 

Aptulika
bluesperisan@gmail.com


50 Yılda Yazılan Jethro Tull Kitabı


Grubun 50 yıllık tarihini sunan yeni bir kitap olan "The Ballad of Jethro Tull"ın Kasım ayında piyasaya çıkacakmış. 
Ian Anderson,  geçen Ekim ayında bu projeyi duyurmuştu ve şimdi de netlik kazanmış oldu.   
Yazar Mark Blake'in yazımını üstlendiği bu çalışmaya Ian Anderson da katıldı ve her yönünü denetledi. Grubun şimdiki ve eski üyeleri, kişisel hikayeler, daha önce görülmeyen fotoğraflar, orijinal basın kupürleri ve albüm resimlerini içeren kitaba katkıda bulundu.

"The Ballad of Jethro Tull" kitabı kasım ayında, tam tarih verilmese de çıkacak.  Kitap grubun web sitesinden ön sipariş verilerek edinilecekmiş. 

Kitapla ilgili bilgiyi alttaki videodan bizzat Ian Anderson'dan dinleyebilirsiniz.



5 Haziran 2019 Çarşamba

50 Yıl Önceki Başyapıt






Olay malum ve gerçekten çok üzücü.
Alpay Türkiye'de popüler müziğin anıt isimlerinden biri ve bu simge şarkıyla selamlıyorum kendisini...
İşte şarkının doğuşu ve sözleri...
Türk popüler müzik tarihinin en önemli şarkılarından biri hiç kuşku yok 'Fabrika Kızı'; şarkının söz yazarı ve bestecisi Bora Ayanoğlu bakın bir söyleşisinde bu şarkının doğuşunu şöyle anlatmış: 
'Yıl 1969'du, bir gazetede, fabrikada tütün saran bir kadın fotoğrafı gördüm. Fotoğraftan çok etkilendim, 'Fabrika Kızı'nı yazıp besteledim. Fabrika Kızı, bir aşk şarkısı değil Marksizm'in tanımıdır. Daha sonra şarkıyı Alpay'a verdim. Alpay, tutmasını beklemiyordu. Ama o dönemlerde tutulan 45'likler 1000-1500 arası satarken, Fabrika Kızı' 1970'te 30 bin sattı.'

FABRİKA KIZI
Gün doğarken her sabah 
Bir kız geçer kapımdan 
Köşeyi dönüp kaybolur 
Başı önde yorgunca 
Fabrikada tütün sarar 
Sanki kendi içer gibi 
Sararken de hayal kurar 
Bütün insanlar gibi 
Bir evi olsun ister 
Bir de içmeyen kocası 
Tanrı ne verirse geçinir gider 
yeter ki mutlu olsun yuvası 
Dışarıda yağmur başalar 
yüreğinde derin sızı 
Gözlerinden yaşlar akar 
Ağlar fabrika kızı 
oysa yatağında bile 
bir gün olsun uyku girmez 
ihtiyar anası gibi 
kadınlığını bilemez 
Makinalar diken gibi 
Batar her gün kalbine 
Yün örecek eller 
Her gün geçim derdinde


Eski Fotoğrafların Solmayan Grubu DIAMOND HEAD


NWBOHM türünün kahraman ismi ve mucidi Diamond Head bugünlerde yeni yayınlanan bir stüdyo albümüyle gene bizlerle. 
Diamond Head'ın yeni albümü "The Coffin Train" adını taşıyor.


 Bundan kırk küsur yıl önce yepyeni bir tınıyı dünya sahnesine ilk kez sunan birileri Britanya adasında boy gösterecekti. Medya desteğinden ve pohpohlamadan ziyadesiyle nasipsiz bu gruplara kısa haliyle NWOBHM, uzun haliyle de "New Wave Of British Heavy Metal" diyorlardı. Onlar seksenlerden sonra parlayacak heavy metal'in "erken öten horozları"ydı ve şölen sofrası kurulduktan sonra da onları pek hatırlayan da kalmadı. Oysa onları tesadüf eseri dinleyen fena halde hayran oluyordu ama bunlar bir elin parmaklarını geçmiyordu. Ta ki seksenli yılların sonuna geldiğimizde Metallica bu gruplardan bazılarının kavır (cover)larını yapana dek. Ondan sonra bu gruplar tekrar hatırlanacaktı. Bunlardan en hası da, Diamond Head'dı.
Brain Tatler, Metallica ile "Am I Evil"da aynı sahnede

Metallica'nın konserlerinde hala seslendirilen "Am I Evil" başta olmak üzere "Helpless" ve "It's Electric" (Metallica'nın da yorumladığı) harika Diamond Head parçalarıdır. Grubun 1976 tarihli "Lightning To The Nations" albümünde yer alan bu parçalar hala unutulmadı ve biliniyorsa, bunda Metallica'nın ilk göz ağrılarına duyduğu minnetin payı vardır ve bu yüzden Metallica'ya şapka çıkarmak zorundayız hani. 

Sadece Metallica grubu hatırlattığı için değil, Diamond Head öncü çalışmalarıyla bir dönüm noktasıdır ve dinlemeye doyulmaz. O ilk efsanevi kadroda sesine hayranlık duyulası vokal Sean Harris, neredeyse grubun alameti farikası gibiydi. Sadece sesi mi? Harris, grubun diğer bir önemli ismi gitarist Brain Tatler ile birlikte müzikal alt yapı (söz ve müzik) konusunda da söz sahibiydi. İlk efsanevi kadroda Colin Scott bas gitarıyla yerini alırken, o "Am I Evil" parçasındaki davul imzasının sahibi Ducan Scott da bu Diamond Head güzelliğinin dördüncü elemanı olarak yerini alıyordu. 
BRAIN TATLER

NWBOHM türünün kahraman ismi ve mucidi Diamond Head bugünlerde yeni yayınlanan bir stüdyo albümüyle gene bizlerle. 
Diamond Head'ın yeni albümü "The Coffin Train" adını taşıyor. Albümün ilk çıkış parçası da aynı ismi taşıyor. Gitarist Brain Tatler, bu parçayla ilgili,
"Bu şarkıdan çok gurur duyuyorum ve yeni albümüzün de favorisi." 
dedikten sonra sözlerini,
"Birlikte yaptığımız en iyi şarkılardan biri ve insanların duyması için sabırsızlanıyorum. Altı dakikadan biraz fazla süren işitsel bir şölen." 
diye tamamlıyor.
SEAN HARRIS

Çok harika bir klip ile sundukları bu parçayı dinlemeye başladığımda açıkcası biraz hayal kırıklığına uğrar gibi olacaktım ta ki parçanın ortalarındaki "Am I Evil" vari davul ritmini duyana kadar. İlk dinleyişte "The Coffin Train" parçası 90'ların sonundaki alternatif, grunge yaklaşımlarını hatırlatır gibi oluyor ama sonrasındaki dinleyişlerde ve albümün tümünü yuttuktan sonra bu parçaya alışmıştım ve de sevmiştim. Bana kalsa "The Messenger"ı çıkış parçası yapardım ama açıkcası onların yaptıkları daha doğru olmuş, çünkü yeni kuşağı da yakalayabilirler. 
RASMUS ANDERSEN

Gruba 2014 yılında katılan vokalist Rasmus Bom Andersen'in yer aldığı ikinci Diamond Head albümü oluyor, "The Coffin Train"Sean Harris vokalini taklit etmek yerine Andersen kendi dik sesini grubun yapısında eriterek harika bir sonuca ulaşılmasına sebep olmuş. 
Diamond Head'ın ilk kadrosundan bugüne emektarı olan gitarist Brain Tatler yeni vokalist Rasmus Andersen için,
"Hem albüm hem de grup için onun sesi çok önemli. Rasmus, harika bir vokal ve ses yelpazesi çok geniş, ne yapacağını çok iyi biliyor; bu konuda da inanılmaz derecede bilgili." 
sözleriyle özetliyor.
Diamond Head yeni albümünde eski birikime yeni fikirleri de eklemiş. Kimi yerlerde davul "Am I Evil" imzasını bol kullanmış ama o da tadı kaçırmamış. Bu albümü dinleyen yeni kulaklara tavsiyem,  mutlaka eski efsane albümleri de dinlemeleridir. 


Diamond Head

BRAIN TATLER - gitarlar
RASMUS BOM ANDERSEN - vokal
KARL WILCOX - davul
ANDY 'ABBZ' ABBERLEY - gitarlar
DEAN ASHTON - bas


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...