30 Haziran 2017 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 48


  O halde çizmeye devam

Gırgır (daha sonrasında Hıbır ) dergisinde Grup Perişan köşesini hazırlarken yan tarafa rock gruplarını çizmeye başlamıştım. O günden bugüne 30 yıl geçti ve şimdi de kendimi okuduğum kitapların yazarlarını çizerken buldum. Hoş bu arada dinlediğim rock ve blues gruplarını da gene çizmeye devam ediyorum. Elimde değil, bu bende önü alınmaz bir durum haline gelmiş ve yapacak birşey yok.
Müzikle ilgili çizimlerimi eskisi gibi dergilerde yayınlatma durumu olmasa da bazılarını blogumda yayınlıyorum ama bir çoğu evde kağıtlarda yığılmakla meşgul. Bu böyle giderken son yıllarda okuğum kitaplardan alıntılar yaptığım küçük defterler oluşmaya başlarken, bir yandan da sevdiğim yazarların portrelerini de çizer oldum. Bu 10 yıl öncesi çalıştığım bir dergide yazılara eşlik eden portreler yapmamla başladı. Bugünlerde yazıp, çizeceğim dergi ya da gazete kalmadığı için kendi başıma yaptığım bir uğraş halini aldı bu. Arasıra bazı kitap yazan arkadaşlarım benden bu tip çizimler istediler bu tutkum yayın yoluyla insanlara ulaşabildi. Hani genelde bazı insanların diline peleseng olmuş, “Ben kendim için çiziyorum” lafı vardır ya bu benim için pek geçerli değil. Her yazdığım ve çizdiğim birilerine ulaşmalıdır ve paylaşılmalıdır.
Geçen yılın sonunda piyasaya çıkan Murat Beşer’in kitabı “Yoldan Çıkmış Simalar” kitabına çizimler yapmıştım. Bu yılın başından itibarende Murat’la kitap imza günlerine ve söyleşilere katıldım. Çok keyifliydi ve bu bende itici bir güç oluşturdu. Kendi kendime, “birşeyler yapmalı” dedim ve ilk aklıma gelen bu yazar portrelerinden bir sergi oluşturma fikri geldi. Oturup bu işlere bakarken kiminin alışıldık bir portreden çıkıp, o yazarların bende bıraktığı izlenim ve etkileri de  barındırdığını gördüm. Aralarına yeni çizimler ekledim ve bunları sergilemeye karar verdim. Sonuçta maksat bir şeyler yapmak ve paylaşmak, yani dergi yoksa sergi var dedim.

İşte böylece “Sait Faik’ten Kafka’ya” isimli sergiyi hazırladım ve 1 Temmuz tarihinde de Kuzguncuk’taki Nail Kitabevi’nin küçük cep galerisinde açıyorum. Bir ay orada sergileniyor olacak. Heyecanını sormayın gitsin. Sait Faik’in bir öyküsünde “Yazamasan delirecektim” dediği gibi ben de çizmesem delireceğim. O halde çizmeye devam.

Aptulika
30 Haziran 2017

29 Haziran 2017 Perşembe

Blues Perişan Liste 50 ( 30 Haziran 2017) - 21. Hafta

ALBÜMLER





1- GOV'T MULE  - Revolation Come... Revolation Go (6) 3







2-MONSTER MIKE WELCH and MIKE LEDBETTER 
- Right Place, Right Time (2) 10






3 -JOHN NEMETH - Feelin' Freaky ( 7 ) 5



4 - CHRIS BELL  - Baptized By The Blues ( 8 ) - 7
5 - STYX  - The Mission (13) 2
6 -   RITCHIE BLACKMORE'S RAINBOW - Live In Birmingham 2016 (10) 3
7 -  COCO MONTOYA - Hard Truth  (5) 14
8 -  SEAN CHAMBERS  - Trouble and Whiskey ( 4 ) - 11
9 - ROBIN TROWER - Time And Emotion ( 9 ) - 8
10 -  HEATH GREEN and MAKESHIFTERS
 - Heath Green and Makeshifters ( 3) - 7
11 -MARTIN GOYETTE - Big Beets (11) 4 
12 - ROGER WATERS  - Is This The Life We Really Want?  ( 1 ) 5
13 - SHANDA and THE HOWLERS - Trouble ( 22 ) 2 
14 - JIMBO ROSS and THE BODACIOUS - Hit The Ground Runnin (18) - 
15 - JOE BONAMASSA - Live At Carnegie Hall / An Acoustic Evening ( - )  1
16 - THE NORMAN JACKSON BAND  - It's The Drummers ( 23) - 
17- CHUCK BERRY   - Chuck  (17) - 4
18-  JANIVE MAGNESS  - Blue Again (12) 7
19-  SAMANTHA FISH - Chills and Fever  ( 19 ) - 14
20- CURTIS MATHESON - Lust, Love and Broken Hearts ( 25 ) 2
21-  SHAW DAVIS and THE BLACK TIES  - Shaw Dawis and The Blact Ties  (25) 2
22 - CAROLYN WONDERLAND - Moon Goes Missing (22) 4
 23 - TEDESCHI TRUCKS BAND  - Live From The Fox Oakland (21) - 13
24 - SOPHIE MALBEC  - Road of Blue Memories (24) 2
25 -  LAZY 50 - Lazy 50 Vol.1 ( - ) 1



PARÇALAR





1 - CHRIS BELL  - Elevator To Heaven (1) - 5 











2 - ROBIN TROWER - If You Believe In Me (2) 8





3 - JOHN NEMETH  - You Really Do Want That (3) - 5



4 - GOV'T MULE - Stone Cold Rage  ( 7 ) - 3
5 -  COCO MONTOYA - Old Habits Are Hard To Break (5) - 13
6 - HEATH GREEN and The MAKESHIFTERS - Ain't Got God ( 6 ) - 5
7 - SEAN CHAMBERS  - Be Careful with A Fool  (4) - 12
8 - SHANDA and THE HOWLERS - Don't Need Your Love (12) - 
9 -  RITCHIE BLACKMORE'S RAINBOW - Highway Star (13) 2
10 - JIMBO ROSS and THE BODACIOUS - Fire On The Bayou  (11) - 
11- JOE BONAMASSA - Drive  (-) - 
12 - STYX - Gone Gone  (19) 2
13 -  MONSTER MIKE WELCH and MIKE LEDBETTER - I Can't Stop Baby (10) - 10
14 - ROGER WATERS - Smell The Roses ( 22 ) - 2

15 - ROBERT CRAY  -Aspen, Colorado ( 15 ) - 8
16 - SOPHIE MALBEC -  Walk A Mile In My Shoes ( 16 ) - 2
17 - ALICE JAYNE - One Good Reason  ( 8 ) -8
18 - JANIVA MAGNES  - I Can't Tell (24) - 2 
19 -  CAROLYN WONDERLAND - She Wants TO Know ( 9 ) - 3
20 -  BREANNA BARBARA - Nothin' But Your Lovin (21) - 2
21 - TAJ MAHAL and KEB MO  - Shake Me In Your Arms  (20) - 8
22 - MARCUS KING BAND - Rita Is Gone  (23) - 20
23 -  CURTIS MATHESON    - Two Timed Blues  ( - ) - 1
24 -  JOHN MAYALL - The Devil Must Be Laughning (14) - 21
25 -  MARTIN GOYETTE  - That's The Way She Does It (-) 1

 Editoryal Listeyi 
bu blog'un yazarları
 oluşturuyor. 
Parentez içindekiler geçen haftaki durumu belirtir. 
(-) : listeye yeni girenler.
Parentezin yanındaki mavi renkli sayı: Listede kaç haftadır bulunduğunu belirtir

Aptulika'dan "Sait Faik’ten Kafka’ya" karikatür sergisi

Sait Faik’ten Kafka’ya

KARİKATÜR SERGİSİ
KUZGUNCUK CEP SANAT GALERİSİ’NDE AÇILIYOR!

Çizer Gözüyle Edebiyatçılar
Türkiye'de rock müziğin yaygınlaşmasında öncü isimlerden biri olan Aptulika, edebiyatçı portrelerini 1 Temmuz - 29 Temmuz tarihleri arasında İstanbul Kuzguncuk'taki Nail Kitabevi'nde sergiliyor.
Aptülika'nın edebiyatçı portreleri karikatür ve mizahi çizim hazinesi: Sait Faik, Stephen Zweig, Oğuz Atay, Julio Cortazar, Oktay Rıfat, William Saroyan, Ahmet Ümit, Henrik Ibsen, Jose Saramago, Orhan Pamuk, Panait Israti, Ernest Hemingway ve diğerleri.
Aptülika, okuduğu edebiyatçıların kendi dünyalarıyla ve çevreleriyle ilişkilerini çizgileriyle yorumluyor. "Sait Faik'ten Kafka'ya" sergisi, gülümseten ve düşündüren altmışın üzerinde çarpıcı portreye bir ay boyunca ev sahipliği yapıyor.
Aptulika, "Eskiden dinlediğim rock gruplarının portrelerini ve çizimlerini yapardım. Son zamanlarda okuduğum kitapların yazarlarını çiziyorum. Sait Faik'ten Kafka'ya sergisi de bu karikatür ve illüstrasyonlardan oluşuyor" diyor.

28 Haziran 2017 Çarşamba

Kanada'dan Curtis Matheson


Son günlerde Kanadalı blues gitaristleri oldukça fazla ve istikrarlı geliyor. Bunlardan biri de Curtis Matheson
Genç sanatçı bu günlerde ikinci albümü "Lust, Love and Broken Hearts'ı piyasaya çıkarttı.
Blues, rock ve country tarzları arasında dolaşan bir müzikal bakışa sahip olan Curtis Matheson,  öğrencilik yıllarında Matt Minglewood ve Joe Murphy gibi bluescıların izinden gitmiş. 
2009 ile 2015 yılları arasında Highwey 125 isimli grupla çalışan Curtis Matheson, 2014 yılında ilk albümü olan   “A Particular Blue”i çıkartmış . Sanatçı bu yılın mayıs ayında da ikinci albümü "Lust, Love and Broken Hearts"ı yayınladı.
Albümdeki parçalardan "A Young Man's Game"de bir JJ Cale havası hakim ve yer yer Dire Straits etkisini de bulabiliyorsunuz. Graham Howes'in org solosuyla harikalaşan "Funky Blues"ta Matheson'un gitarı hard rock tadında. 

Two Time Blues: armonika ve akustik gitarla sunulan parçada kontrbas yer alırken davulun fırça bagetle çalınması güzel ve köklere inen bir etki oluşturmuş. 
Albümün geneline baktığımız zaman blues, 1970'lerin rock tarzı ve folk - country içinde bir gezinti görüyorsunuz. Bu ilk anda biraz dağınıklık yaratıyor gibi olsa da Curtis Matheson'un vokalinde bir country vokalistinin "cool" ve umursamaz tavrıyla bütünlüğü sağlıyorsunuz. Bu kimi zaman J.J.Cale sadeliği ve yalınlığı içinde yansırken gitarda da aynı etkiyi bulabiliyorsunuz. Albümde gitar kullanımına baktığımızda aynı yansıma sürerken blues adına bazı parçalarda John Lee Hookervari "boogie" yaklaşımını hissediyoruz. 
Curtis Matheson'un müzisyen dağılımına baktığımızda da yukarda bahsettiğim noktaları görebililiyoruz. Alışıldık basgitar kullanımı bir iki şarkıda kontrbasla kotarılması şaşırtıcı ve bir o kadar da kök blues etkisi yapıyor. Davulda yer alan Alex Porter'ın caz müziğinden geldiğini söylersek bunu "Two Time Blues"daki yapılanmada olumlu katkı yaptığını söyleyebiliriz. 

Curtis Matheson: gitar, vokal
Graham Howes: piyano, org, vokal
Kory Bayer: bas gitar, kontrbas, vokal
Alex Porter: davul

26 Haziran 2017 Pazartesi

Joe Bonamassa'dan bayram hediyesi ya da yaz geldi galiba


Joe Bonamassa'nın 'Live At Carnegie Hall - An Acoustic Evening' isimli konser albümü, 23 Haziran 2017'de. Bu bir bayram hediyesiydi ve galiba artık yaz geldi. 


Joe Bonamassa'nın beklenen Carnegie Hall'de verilen akustik konser albümü çıktı.

Joe Bonamassa, geçen yıl 21 ve 22 Ocak tarihlerinde Carnegie Hall'da  bütünüyle akustik gitarla verdiği 2 konserden seçilen kayıtlardan oluşan albümü 23 Haziran 2017'de piyasaya çıktı.
"Live At Carnegie Hall - An Acoustic Evening" adını taşıyan bu konser albümünde Joe Bonamassa'yı Çinli çellist Tina Guo ve Mısırlı perküsyoncu Hossam Ramzy ile birlikte de dinleyeceğiz. Bu konser kayıtlarında ayrıca piyanoda Reese Wyans, davulda Auton Fig, madolin ve saksofonda da Eric Bazillian, Joe Bonamassa'ya eşlik ediyor.


Woke Up Dreaming



Drive




Song Of Yesterday

23 Haziran 2017 Cuma

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 47

 Geronimo Yalnızkartal'ın bana bir ay göndergiği bir yazıyı ancak bu hafta yayınlayabiliyorum. Bu gecikmenin sebebi ise yazıyı bana facebook mesajı olarak göndermesi ve benim de o sıralar dikkatimden kaçması. Şimdi bu yazıyı gecikmeli de olsa yayınlıyorum. Bu arada iyi şeylerin gecikmesi olmaz. Bu arada Geronimo dostumdan bu gecikme için özür dilerim. 






Şarkıya Dair Notlar (*)

“  Bir Şarkı söylendiğinde ve çalındığında beden kazanır . Bunun da mevcut bedenlere el koyup onlara kısa süreliğine el koyup yapar . ( ödünç alınan beden ya da tek bir icracıya , icrası grubuna , dinleyicilere ait olabilir. Şarkı ödünç alınmış bir bedenden diğerine , beklenmedik şekilde akıp gider .Şarkı her seferinde ödünç aldığı bedenin içine yerleşir .Kendine bedenin iç organlarından bir yer bulur .Bir davulun kulak zarında , bir kemanın göbeğinde , şarkıcının ya da dinleyicinin , göbeğinde ya da böğründe … )  Dik tutularak çalınan kontrabasın bedenine , bir ağzın önünde kuşlar gibi uçuşan , inip kalkan bir çift elindeki mızıkanın bedenine ya da gümbür gümbür çalan davulcunun gövdesine . Şarkı tekrar tekrar şarkıcının bedenini ele geçirir. Ardında da şarkıyı dinleyen , ona mimikleri ile tepki veren , geçmişi hatırlayan ve geleceği hayal eden dinleyicilerin bedenlerini . Bir şarkı ele geçirdiği bedenlerden farklı olarak zaman ve mekan içinde sabitlenmiş değildir . Şarkı geçmiş tecrübeleri anlatır . Söylendiğinde şimdiyi doldur . Hikayelerde aynı şeyi yapar . Ama şarkıların sadece onlara has bir boyutu vardır . Şarkıyı şimdiyi doldururken bir taratan da gelecekteki bir dinleyen kulağa ulaşmayı umut eder . İleri uzanır uzanır uzanır . Bu umut ısrarcı olmasa bence şarkılar var olmazlar . Şarkılar ileriye uzanır .

Şarkılarıntemposu , ölçüsü , içindeki döngü ve  tekrarlar yatay zamanın akışına karşı bir sığınak inşa eder. Bu sığınak içinde gelecek , şimdi ve geçmiş birbirlerini teselli edebilir , kışkırtabilir, tiye alabilir  ya da birbirlerine ilham verebilir .

Günaydın Blues
Blues nasılsın ?
Nasılsın ?
Günaydın Blues
Blues Nasılsın ?
Şöyle bir uğradım
Laflayalım diye
( Bessie Smith )

..

Bütün şarkılarda mesafe vardır. Şarkı mesaeli değildir  ama malzemelerinden biri mesafedir , tıpkı varlığın herhangi bir grafik imgelerin malzemelerinden bir olması gibi . Şarkıların ve imgelerin ta başlangıcından beri böyledir bu .
Bütün şarkılar yolculuklar dairdir …
Şarkılar akıbetleri ve geri dönüşleri , karşılaşmaları ve vedaları anlatır . Başka türlü söylersek : Şarkılar bir yokluğa söylenir . İlhamlarını yokluk vermiştir ve yokluğa hitap ederler. Aynı zamanda şarkının paylaşılması iel yokluk da paylaşılır ve daha az kesikin , daha az yalnız , daha az sessiz bir hal alır . Bu asıl yokluğun , şarkının birlikte söylenmesi sırasında , hatta söylenmesinin hatırlanması sırasında “ azalması “ ortak bir zafer duygusu ile yaşanır . Bazen mutedil bir zaferdir bu , çoğunlukla da örtülü bir zafer .  “Kendimi bir şarkının sıcak kozasına sarıp “ demiş Jonny Cash “ her yere gidebilirdim ; kimse beni yenemezdi .
Şarkıların özü seste ya da zihinde değil oranlardadır . Sarıp sarmalamak için takip ederiz onları . Başka bir mesajın ya da etkileşim biçiminin sunduğundan bu yüzden farklıdır sundukları . Kendimizi mesajın içinde buluruz . Şarkıyla söylenmeyen gayri şahsi dünya dışarıda kalır , plasentanın dışında . Bütün şarkılar , içerikleri ya da söyleyişleri kuvvetle erkeksi olduğundan bile , anaç bir etki yaratır .
Şarkılar bir bağ kurar , toparlar ve bir araya getirir .Söylenmedikleri zamanlarda bile hazır bulunan toplanma noktalarıdır onlar . Şarkıların sözleri bir nesri oluşturan kelimelerden farklıdır . Nesirlerde kelimeler bağımsız faillerdir ;şarkılarda ise öncelikle ve her şeyden çok anadillerinin mahrem sesleridir . Anlamları her neyse ona işaret ederler, aynı zamanda o dilde bulunan bütün kelimeleri muhatap alır ya da onlara doğru akarlar .

Şarkılar nehirler gibidir. Her biri kendi yatağından akar – yine de hepsi her şeyin çıktığı yer olan denize ulaşmak için akar . Bir nehrin ağzından dökülen sular uçsuz bucaksız bir başka yere doğru yola çıkar . Bir şarkının ağzından çıkanlar içinde benzer bir şey geçerlidir … “

Geronimo’nun notu :  Blues Perişan Kütüphanesine   , bu sayfanın takipçisi – özellikle – müzik dostlarına , içlerinden bu yazar ve kitabı  okumamış olan müzik sevdalılarına ve de tutkunlarına armağan etmek isterim bu  çok kıymetli alıntıyı .

Bazen bir şeyleri çok severiz , çok anlamlandırırız çok  çokça yönlü ,  biliriz ki tek değil , çok şeydir bunun , bu sevginin  sebebi , ama gelin görün ki bir türlü anlatamayız .  Bu yazıyı okurken  sayfa diplerini kıvırmaktan canım çıktı .  Yakın zamanda kaybettiğimiz , büyük entelektüel , aydın , sanatçı , yazar John  Berger’in  yalnızca yüzdört sayfalık ,  bir solukta  okunan ve adına layık  kitabı “ Hoşbeş”  ( Kim bulumuşsa , şahane bir isim olmuş ) içinde ki “Şarkıya Dair Notlar “ başlıklı “ hoşbeş” in de yazarın  ;   müziği   gerek yaratıcısı , gerek icracısı , gerek dinleyicisi , gerek arşivleyicisi , gerek paylaşımcısı , gerekse de canlı (konser) tutkunları ,  hatta belkide  hiç dinlemeyeni ,  ya da anlama,  algılama derdinde olmayanı , kısacası tüm faktörleri ve denklemleri ile  bu  hem teknik hem , sosyal , hem de sanatsal içerikleri ile yorumlaması  beni hayran bıraktı  . Ve ilgili  bölümden bu uzun alıntıyı sizler için oturup gecenin saat   ikisi ile dördü arasında üşenmedim yazdım ve birazdan da Aptülika’ya yayınlaması için göndereceğim .

Neden müzik dinlerim , neden kimilerine göre halen dinozor denilen  grup ya da şarkıların peşinde koşarım , neden külüstür bir pikabı olmasına rağmen plak satın alırım, hatta neden yıllarca hiç pikabım olmadığı halde plaklarım oldu , neden internetten de olsa radyo yayını yapmaya çalışır da müziği halen paylaşmaya çalışırım , neden yüzlerce kez dinlediğim kimi şarkılar halen bana her dinlendiğinde farklı hisler verir , neden çok sevdiğim bir şarkıyı kıskanmak yerinde tam tersi herkes ile paylaşmak isterim , neden  kimi şarkılar sadece özel insanları aklıma getirir , neden halen tüm uykusuzluğuma direnerek  içinde “ şarkı “ geçtiği için hiç kaybolmayan heyecan ile bu yazıyı yazmaya çalışırım .
İşte  bütün bu zor soruların büyük bölümüne   basit ve yalın cevaplar bulduğum için yukarıdaki alıntıda …
 Hepsi bu !
Teşekkürler  John Berger . Huzur içinde uyu ,  yazdıkların bir şarkı tadında akıyor şu anda zihnimden hiç şüphen olmasın .

Geronimo Yalnızkartal
19 Mayıs sabah karşı – 2017

( *) Kitap : Hoşbeş – Yazar: John Berger  - Metis 2016


22 Haziran 2017 Perşembe

Hafta Sonu Blues Perişan Kütüphanesi'ne Katkı 46

Stefan Zweig’ın “Satranç"ıyla başlayan öykü

Bir insan 75 yıl önce ölmüş birine üzülüp, keşke yaşasaydı diyerek hayıflanır mı?
  Herşey bir ay önce kütüphanede duran, okumadığım bir kitapla karşılaşmamla başladı.
Bu Stefan Zweig’in “Satranç” isimli kitabıydı. Yıllarca evde duran ama okunmamış bu kitap en nihayet ilgimi çekmişti.  İtiraf edeyim ki kitabı elime alıp, bir iki sayfa okuduktan sonra bırakacağıma adım gibi emindim. Satranç denilen oyunu ne oynamayı severim ne de seyretmeyi. Ben sadece satranç değil, tavla ya da kağıt oyunlarına bile dikkat veremem sıkılırım. Yani oyun sevmeyen biriyim. Kitabın ilk sayfalarını çevirmeye başlarken yazarın da (anlatıcı kahraman aracılığıyla) satrança pek haz etmediğini anlayacaktım. Kitaba ilgimi arttıran tek unsur bu değildi. Masalsı bir şekilde zeytinyağı gibi akarcasına hikaye beni bir aldı ki sormayın gitsin. Zweig’ın uzun öykü ye da kısa roman ( bu konuyu yazının ilerki bölümlerinde açacağım) denilebilecek bu yapıtında bir kahraman üzerinde giderken birden katılan bir başka kahramanla yeni öyküye geçilmesi çok hoşuma gitti. Böyle yazılarda romanın ya da öykünün ne olduğunu anlatmak adetim değildir ve bu kural gene devam edecek. Öykü bir gemi yolculuğunda geçiyor ve bu yazarın da hayatının son döneminde yapılan bir gemi yolculuğu ile kesişiyor. Yazarımız Avusturyalıydı ve Hitler fasizminin yerküreyi kavurduğu fasizm yıllarında 1934’te kentini, 1940’ta da kıtasını yani Avrupa’yı terkedip, Brezilya’ya yerleşti. Burada geçen iki yılın sonunda iki dünya şavaşına ve Avrupa’nın hızlı değişimine tanıklık ettikten sonra insanlığın düştüğü vaziyete daha fazla dayanayarak karısıyla birlikte bu zalim dünyayı terk etmiş. İşte “Satranç” isimli eser de yazarın Brezilya’ya göç ederken yaptığı gemi yolculuğunun izlerini taşıyor diyebiliriz. Bire biri yazarın yaşadıklarından oluşmuyor ama kurmaca bir öykü ile fasizmin yaptığ tahribatı ve yazarın kıtayı terkedişinin izlerini sunuyor. 85 sayfalık bu uzun öyküyü hiç ara vermeden, neredeyse soluk almadan okudum ve bitirdim.




Zweig, acılı bir dönemi anlatıyordu ama öyle ironik ve mizahi bir dil vardı ki diğer kitaplarını da merak eder olmuştum. Bu kitabın ardından hemen “Yakıcı Sır” kitabını aldım. O da bir solukta bitti. Devamında “Olağanüstü Bir Gece”, “Amok Koşucusu”, ”Bir Kadının Yirmi Dört Saati” ve “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu” kitaplarını okuyacaktım. Bir haftada beş Zweig kitabını bitirmiştim. Aslında bu sayı artacaktı ama kendime bir sınır koydum, ama diğer kitaplarını da merak etmiyor değilim hani. Biraz ara verip, sonra devam edeceğim.

Şimdi gelelim sözün ötesine… Zweig, 1942 yılında belki de insanlığın düştüğü durumun acısından  karısıyla birlikte intihar ederek 61 yaşında bu dünyayı terk edecekti. Birinci Dünya Savaşı’nı yaşayan Stefan Zweig, sonrasında gelen Hitler fasizminden nasibini alacaktı. 1934 yılında ülkesi Avusturyayı terketmek zorunda kaldı. Geçen altı yılın sonunda bu göç de yetişmeyince Zweig, Avrupa kıtasını de terkedip, Brezilya’ya sığınacaktı ve burada geçen iki yılın sonunda da artık insanlıktan umudunu keserek intihar edecekti. Bu kararı vermesinin sebebi artık onun yazdıklarını okuyacak insanların kalmadığı düşüncesiydi. Fasizm egemen olmuştu ve onun sesini dinleyebilecek kimse yoktu artık. En azından yazarımız böyle hissediyordu.
Stefan Zweig, yazdıklarını okuyacak kimse kalmadığını düşünerek bu dünyadan çekip, gitti. O günden bu yana 75 yıl geçmiş ve ben onun kitabını okuyorum. Sadece ben mi, okuma oranın az olduğu ülkemde bile tam tekmil bütün eserleri hala yayında. Zaten satılmıyor olsa bizim yayıncılarımız yeni baskı yapmaz.

Şimdi kalkıp, bir zaman tüneli olsa ve geçmişe yolculuk yapsak ve bu agaya, “Stefan abi, yengeyle birlikte intihar etmeyin, bu fasizm dediğimiz lanet olası şey bir iki yıl sonra bitecek ve insanlık gene var olacak. Ellili, altmışlı, yetmişli yıllar gelecek senin yazdıkların okunacak. Moralini bozma” demek isterdim. Tabi bunun yanına, “Stefan Aga bunları dedim diye fazla umutlanma fasizm aralıklı olarak dünyamızda gene kendini gösterecek, emperyalizm gene dünyayı yaşanmaz hale getirecek” der ve eklerdim, “Yapacak bir şey yok dünya böyle bir şey. Ama en güzeli sen iyi ki yazdın ve ben seni yüzyıl sonra okudum.”






Yazının buraya kadar olan bölümünü geçen hafta yazmıştım, Bir iki düzeltme yapıp, tekrar gözden geçireyim derken bu hafta yayınlamak nasip oldu. Tabi bu arada yazının başında “Satranç” la başlayan Stefan Zweig okuma merakı bir anda 5 kitaba çıkmıştı. Bu haftada bunlara “Ay Işığı Sokağı”, “Bir Çöküşün Öyküsü” ve Mürebbiye” eklenince bir ayda okunan Zweig külliyatı 8 kitaba çıkacaktı. Bu arada kitapların içindeki ayraç çoğu zaman bir işe yaramadı diyebilirim, çünkü bir çoğunu başlamamla birlikte ara vermeden okudum, bitirdim. Zweig kitapları bana çocukken okuduğumuz çizgi romanları hatırlattı. Onları da bakkaldan (çocukken her bakkal gazete satardı ve çizgi roman kitapları da haftalık çıkardı) alır ve bir solukta okurduk.
Zweig kitaplarını okurken hepsinin 80 sayfayı aşmadığını gördüm. Bu yüzden ben bunları bir öykü gibi düşündüm. O nedenle yazının başında “uzun öykü” tanımını kullandım. Ancak edebiyat konusunda mahir olan bir arkadaşıma sorduğumda bunların roman olduğunu öğrenecektim. Teknik olarak roman yazımına uygun olduğu da söylenebilir. En son elime geçen “Ay Işığı Sokağı”nı okuyunca içinde beş öykünün yer alması diğerlerinin roman olmasını güçlendiriyor. Hadi şimdi buyrun “roman – öykü , şiir nasıl ayrılır?” konusunda bir tartışma açalım mı? Bunu işin erbablarına, edebiyat eleştirmenlerine ya da editörlere bırakalım, ben eninde sonunda okuyucuyum. Kitaplardan keyif aldım ya ötesi beni ilgilendirmiyor.

Stefan Zweig kitaplarını öve öve bitiremedim ama sizi uyarmam da da yarar var hani. Yazarımız biraz bunaltıcı konular anlatıyor. Benim gibi birbiri ardına okumaya başlarsanız, içim karardı diyebilirsiniz. Hoş ben bunaltıcı, sıkıntılı kitaplardan pek haz etmem. Gençlik dönemimde etrafta herkes Albert Camus’yu överdi ve bende aldım bir kitabını okudum bir daha da elime almadım. Simdi bir daha deneyeyim diyorum ama pek yeltenemiyorum hani.  Camus bir yana ama Zweig’ın biraz daha farklı olduğunu gözlemledim. İlk önce bir öykü sihirbazı olduğunu farkettim. Tam anlattığı öyküye dalmışken arada giren biri ya da bir mektup olayı yeni bir öyküye geçiriveriyor. Anlatılan öykünün içine sizi alan bir atmosfer var ki yaşıyorsunuz. İşin ilginç yanı yaşanan kötü son ya da kaybedilmişlikte öykünün içinden çıkıyor ve izleyici konumuna geçiyorsunuz. Bu yabancılaştırma yöntemi acıklı ya da insanlığın durumuna bunaltıcı etki yerine toplumcu bir tahlile yönelmenizi sağlıyor.
Zweig’in eserlerinde dikkatimi çeken yanlardan biri de sınıfsal bakışı oturtabilmesi ve bulunduğu sınıfı sorgulayabilmesi. Burjuva ahlakınının iki yüzlülüğü çok iyi verilebilmiş.
Zweig’ı biraz bizim Sabahattin Ali’ye benzettim. Bu benzetme yazdıklarından çok kaderdaşlıklarından mütevellit. Her ikisi de İkinci Dünya Savaşı yıllarında fasizme direnirken çağına öncü olmuşlar. Zweig, fasizmin insanlığı düşürdüğü durum sonucu ülkesini ve kıtasını terketmiş ve o da yetişmeyince hayatına son vermiş. Sabahattin Ali ise fasizm tehlikesine karşı insanları uyarıp, meydan okurken ölüm daha sınıra ulaşmadan bir hain pusuda onu bizden alacaktı. Aslında her ikisini de bizlerden alamadılar... onların yazdıkları hala okunuyor. 
Aptulika
22. Haziran. 2017
gece vakti.

Blues Perişan Liste 50 ( 23 Haziran 2017) - 20. Hafta

ALBÜMLER





1- ROGER WATERS  - Is This The Life We Really Want?  ( 7 ) 4






2-MONSTER MIKE WELCH and MIKE LEDBETTER 
- Right Place, Right Time (1) 9






3 - HEATH GREEN and MAKESHIFTERS
 - Heath Green and Makeshifters ( 6 ) - 6

4 - SEAN CHAMBERS  - Trouble and Whiskey ( 3 ) - 10
5 - COCO MONTOYA - Hard Truth  (2) 13
6 -  GOV'T MULE  - Revolation Come... Revolation Go (9) 2
7 - JOHN NEMETH - Feelin' Freaky ( 5 ) 4
8 - CHRIS BELL  - Baptized By The Blues ( 10 ) - 6
9 - ROBIN TROWER - Time And Emotion ( 4 ) - 7
10 - RITCHIE BLACKMORE'S RAINBOW - Live In Birmingham 2016 (15) 2

11 -MARTIN GOYETTE - Big Beets (13) 3 
12 - JANIVE MAGNESS  - Blue Again (8) 6
13 - STYX  - The Mission (-) 1
14 - CAROLYN WONDERLAND - Moon Goes Missing (14) 2
15 - TAJ MAHAL and KEB MO  - Taj Mo  ( 11 )  7
16 - ERIC BIBB  - Migration Blues  (12) - 12
17- CHUCK BERRY   - Chuck  (19) - 
18-  JIMBO ROSS and THE BODACIOUS - Hit The Ground Runnin (-) - 
19-  SAMANTHA FISH - Chills and Fever  ( 20 ) - 13
20- CURTIS MATHESON - Lust, Love and Broken Hearts ( 25 ) 2
21-  TEDESCHI TRUCKS BAND  - Live From The Fox Oakland (17) - 12
 22 - SHANDA and THE HOWLERS - Trouble ( - ) 1
 23 - THE NORMAN JACKSON BAND  - It's The Drummers (-) - 
 24 - SOPHIE MALBEC  - Road of Blue Memories (-) 1
25 -  SHAW DAVIS and THE BLACK TIES  - Shaw Dawis and The Blact Ties  (-) 1




PARÇALAR





1 - CHRIS BELL  - Elevator To Heaven (4) - 4 











2 - ROBIN TROWER - If You Believe In Me (2) 7





3 - JOHN NEMETH  - You Really Do Want That (5) - 4



4 - SEAN CHAMBERS  - Be Careful with A Fool  (1) - 11
5 -  COCO MONTOYA - Old Habits Are Hard To Break (3) - 12
6 - HEATH GREEN and The MAKESHIFTERS - Ain't Got God ( 11 ) - 4
7 - GOV'T MULE - Stone Cold Rage  ( 13) - 2
8 - ALICE JAYNE - One Good Reason  ( 12 ) -7
9 -  CAROLYN WONDERLAND - She Wants TO Know ( 15 ) - 2
10 - MONSTER MIKE WELCH and MIKE LEDBETTER - I Can't Stop Baby (8) - 9


11- JIMBO ROSS and THE BODACIOUS - Fire On The Bayou  (-) - 
12 - SHANDA and THE HOWLERS - Don't Need Your Love (23) - 
13 - RITCHIE BLACKMORE'S RAINBOW - Highway Star (-) 1
14 - JOHN MAYALL - The Devil Must Be Laughning (6) - 20
15 - ROBERT CRAY  -Aspen, Colorado ( 7 ) - 7
16 - SOPHIE MALBEC -  Walk A Mile In My Shoes ( 1 ) - 1

17 - GREAT WHITE - This Is The Life (20) - 
18 -  JOSHUA BATTEN    - Homemade Wine  ( 16 ) - 8
19 - STYX - Gone Gone  (-) 1
20 -  TAJ MAHAL and KEB MO  - Shake Me In Your Arms  ( 9 ) - 7
21 - BREANNA BARBARA - Nothin' But Your Lovin (22) - 
22 - ROGER WATERS - Smell The Roses (-) - 1
23 - MARCUS KING BAND - Rita Is Gone  (10) - 19
24 -JANIVA MAGNES  - I Can't Tell (-) -  
25 -  THE ALLMAN BROTHERS BAND  - Ain't Wastin' Time (live 2004) (18) 4

 Editoryal Listeyi 
bu blog'un yazarları
 oluşturuyor. 
Parentez içindekiler geçen haftaki durumu belirtir. 
(-) : listeye yeni girenler.
Parentezin yanındaki mavi renkli sayı: Listede kaç haftadır bulunduğunu belirtir

Çizgili Jimbo Ross

İllustrasyon APTULIKA
aptulelcioglu@gmail.com
www.aptulika.com

Jimbo Ross ile Keman Blues


Rock müziğinde flüt denildi mi akla hemen Jethro Tull grubu ve onun beyni Ian Anderson gelir. Gitarın önde olduğu rock müziğine bir solo enstrümanı olarak flütü getirmesi bugün için bile şaşırtıcıdır. Anderson bir röportajında bununla ilgili olarak, gitarın önde olduğu bir tarzda flütle öne çıkarak dikkat çekeceğini düşündüğünden yaptığını açıklamıştı. Bu iş birden aklına gelip, "flütü alırsam farkedilir ve tanınırım" gibisindan o anda verilmiş ani bir karar olmasa da flüt gibi bir klasik müzik enstrümanı ile rock sahnesine çıkarsanız farkedilmemenize imkan yoktur. Bunun üzerinden yarım yüzyıl geçtiyse de bir başka flütçü bu şekilde çıkmayacaktı. Bu dikkat çeken bir şeydi ama bunu başaran babayiğit bir kişi olacaktı.
Keman da flüt gibi rock müziği için olmayacak, alışılmadık bir enstrüman. Kansas başta olmak üzere bir elin parmağından da az kemanlı rock grubu vardır. Sadece rock'ta değil caz ve blues'ta da örneği çok az olan bu tip enstrümanları çalan biri lap diye karar verip, bu işe soyunamıyor. Oysa eli yüzü düzgün gitar çalıyorsanız, ortaya çıkarsınız ve yerinizi bulursunuz. Ancak bu işi keman ya da flütle yapacaksanız iyi çalmanız da yeterli değil,virtiöz olsanız bile. Eskilerin alameti farika ya da nevi şahsına münhasır dediği özellikleriniz olması gerekir. Az biraz dahilik de denilebilecek bir durum gibi ama belki o da yetişmiyor. Neyse tarifi mümkünsüz bir şey yani.
Klasik blues'ın ilk örneklerinde keman kullanılsa da elektrik blues ve blues rock da keman kulanımı pek görülmez. Bu enstrümanı blues rock'a yerleştiren çılgın adamın ismi Jimbo Ross. Beş telli elektro kemanıyla müzik sahnesine farklı bir bakışı sunan Ross, yaptığı albümlerle dikkatleri üzerine çekiyor. 
Jimbo Ross, müzik kariyerine yarım asır önce başlamış biri. Onu daha önceleri pop ve rock müzisyenlerinin albüm ve konserlerinde stüdyo müzisyeni  ya da konuk olarak görmüştük. Sanatçı 2000'li yıllarda solo albümleriyle elektrik blues'a yeni bir soluk getirdi. Jimbo Ross bugünlerde de grubu The Bodacious'la birlikte yeni albümü "Hit The Ground Runnin'"i piyasaya çıkardı. 

Jimbo Ross ve Gözüpek Grubu 

Southern Blues Rock ve Funk tarzında müzik yapan Jimbo Ross and The Bodacious Band şu elemanlardan kurulu:

Jimbo Ross - keman, vokal
Michael Sims - elektro gitar
Moo Beeks - piyano, Hammond B3 org
Brad Bobo - bas
Greg Alban - bateri

Jimbo Ross and The Bodacious Band'in "Hit The Ground Runnin'" albümünde perküsyon ustası Lennie Castro konuk olarak bütün parçalarda çalmış. 
Blues klasiklerinin yer aldığı albümde 1975 tarihinde Meters grubunun yaptığı funk klasiği "Fire On The Bayou"nun yorumu kelimenin tam anlamıyla muhteşem. Bu çalışmada basçı Brad Bobo'nun da solosu kısa ama dikkate değer. 
Jimbo Ross and The Bodacious Band'in "Hit The Ground Runnin'" albümü pek gözardı edilemeyecek bir çalışma. Ve tabi bunlara ek olarak çok eğlenceli ve zihin açıcı.





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...