23 Haziran 2013 Pazar

Her Mahallede bir Kitapçı


Bir ay önce kimsenin adını bilmediği “Halk TV” isimli televizyon kanalı insanların gündemine oturdu. Olanakları yok denecek kadar az olan bu kanal insanların haberalma da tercih ettiği üç TV kanalından biri oldu. Gezi Parkı direnişinin başladığı ilk günlerde oraya girip canlı bağlantıyı telefon kamerasıyla kurmaları, Sorumlu yayıncılık yaptıkları için  televizyon binasının önüne gelen Çarşı direnişlerini tek kameraları olduğu için görüntüye alamayınca. Çarşı direnişçilerinin kameranın olduğu pencereye doğru gelmeleri son günlerin unutulmazlarındandı. Diğer şaşalı haber kanalları gözlerini yumup, kafalarını kuma gömerken Halk TV gibi kanallar haberciliğin onuru oldu. On yıllardır medyanın başına çöreklenen “görmedim, duymadım, söylemem” türündeki aymazlık  artık ayan beyan ortadaydı. Bunu farkeden halk bu medya gruplarının patronlarını protesto için onların bankalarını, markalarını boykot etti.
Bununla da kalmadı yeşili  yokeden kenti beton yığınına döndüren AVM’leri de protestolar başladı. İnsanlar “Artık alışverişimizi AVM’lerden değil, mahallemizdeki esnaftan yapalım” dediler. O donuk devasa alışveriş merkezlerine girme konusunda bir tür panik atak yaşayan benim için heyecanlandırıcı ve sevindirici bir durumdu bu. Şaka yapmıyorum bu büyük AVM’lere girince kalp atışım düzensizleniyor ve neredeyse yükseklik korkusu gibi bir durum yaşıyordum. Kimisi bu duruma gülüyordu, kimisi de bir psikoloğa gitmemi öneriyordu. Mesela bir arkadaşım bu tip mağazalarda randevü verdiyse kapıdan geri dönüp telefonla arayıp aşağa inmesini söylüyordum. Kimi zamanda buralara sanki arabam varmış gibi otoparktan giriş yapıyordum. Sonra düşündüm bu kadar insan oralara girerken ben niye girme özürlüyüm diye. Belki de ben gerçekten bir “Servet düşmanıydım” , öyle ya gökdelen gördü mü gıcık olan, sırtımdan ter boşalan biriydim. Sadece dıştan görüntüsü değil içi de beni basıyordu.
Bendeki bu garip durumun sadece gökdelen boyutundaki alışveriş merkezlerinde olmadığını farkedecektim. Nişantaşı. Beyoğlu, Beşiktaş’taki  büyük kitapçılarda da aynı duruma düşüyordum. Kitap, kırtaşiye ürünü, hediyelik eşya hatta müzik CD’lerinin hepsini albenisiyle önümüze getiren bu mağazalarda beni dehşete düşürüyordu. O dükkanlara kapıdan bir grip nefesimi tutarak ani bir atakla bilgisayarın başındaki çalışana gidip istediğim kitabı ya da CD’yi sorup varsa hemen alıp çıkıyordum. Oysa ki ben eskiden kitapçılarda saatlerce kalırdım. Aynı şeyi Müzik marketler için de  söyleyebilirim. Ama şimdi herşeyi bulabileceğim bu yerlerde mutsuz oluyordum. O eskiden kitapçıda kitaplara, CD ya da plaklara elimi sürme, kapaklarını ciddi inceleme, arkadaki yazılarını okurken duyduğum vazgeçilmez bahtiyarlık hissi bu dev mağazalarda yerini bir korku filmi tedirginliğine bırakmıştı.
Oysa eskiden sadece müzik CD’si, kaset ve plak satışı yapan dükkanlara girdim mi çıkamazdım. Öğrencilik yıllarımda sadece kitap bulunan dükkanlarda da aynı hissii yaşardım. Teknolojinin de gelişimiyle hayatımızdan CD’ler çıkınca en son müdavimi olduğum dükkanda işi tişörtçüye döndürecekti. Belki zaman değişiyordu ama benim gibi adamlar için bu dükkanlar kalmalıydı. Bundan bir kaç yıl önce İtalya ve Fransa’ya gittiğimde bir de baktım ki benim isteğim o dükkanlar oralarda hala var. İçimden “buraları geri ülkeler herhalde” diye geçirdim.

Şimdi insanların AVM’leri boykot ettiği bu günlerde biraz umutlandım. O çocukluğumda mahallede bile kitapçı, plakçının bulunduğu günlere geri dönebilir miyiz diye. Yaşadığım semt olan Kuzguncuk’ta bu düşüncelerle gezinirken bir anda durup “Yahu bizim semtin kitapçısı var” dedim. Evet Kuzguncuk’da bir sahaf konumunda olsa da bir kitapçı var. Hatta geçen yıl çıkan çizgi roman kitabımın imza gününü burda yapmıştım. Burası bir sahaf olsa da yeni çıkan kitabımın  satışı da buradan yapılmıştı. Aynı zaman diliminde buradaki kırtasiye dükkanında da az sayıda da olsa kitap satılıyordu. Orayla da konuştuğumda “Biz kitap satmak istiyoruz ama …” diye devam etti. O “ama” gerçekten çelme gibiydi. Kırtasiye dükkanının bir bölümünde kitap satışı da yapmak istemişler. Aradıkları kitapevleri bir kitaptan en az 500 tane gönderebiliriz diyorlarmış. Bu sebeple de küçük dükkanlar bu sevdadan vazgeçiyordu. Oysa şimdi fırsat doğdu. Bu konuda da direnelim. Kitapçılar mahallelere yayılsın eskisi gibi. O soğuk  devasa mağazalar yerine samimi sıcacık kitapçılar olsun. Kitapçıya girdiğimde gözüme gözüma best seller” sokulmasın. Başkalarının bana sundukları değil, ben tercih ettiklerimi bulayım. Yeni yazarlarla tanışmam engellenmesin. Ne dersiniz olmaz mı. (Yoksa bu da mı ofsayt)

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...